Londra’da kalabalıklara çalım atarak sergi gezmek için en güzel günler

Londra’da kalabalıklara çalım atarak sergi gezmek için en güzel günler

I. Dünya Savaşı sırasında Lawrence kanalıyla Araplara bağımsızlık vaat edip Türklere saldırtan, İngiltere... Siyonist liderlere Filistin’de bağımsız İsrail’i söz veren aynı ülke... Soykırım sergisine ev sahipliği yapan Londra... New York’ta sahnelerin geri çevirdiği "Benim Adım Rachel Corrie"yi bağrına basıp kapalı gişe oynatan da yine Londra. Demek ki demokrasinin doğduğu ülkenin başkenti hálá fikirlerin çatışabileceği, farklı yorumların tartışılabileceği ortamı koruyabiliyor.

Bu da bir kent için parklardan, anıtlardan, geniş bulvar ve yüksek binalardan daha önemli bir zenginlik. Londra’yı seviyorsanız, çiçekler solmadan, turist seli sokaklara taşmadan ve özel yaz indirimleri bitmeden bir Londra gezisi yapmanızı öneririm. Acele ederseniz kalabalıklara çalım atıp bahardan da yararlanabileceğiniz gibi, birkaç olağanüstü sergi, piyes ve konseri de yakalayabilirsiniz.

Mikelanj resim, heykel ve mimari yapıtlarının eskizlerini önce mürekkepli ve kara kalemle çizer sonra hayata geçirirdi. Sanatının sırlarını sakladığına inandığı bu çizgi resimlerin önemli bölümünü yakarak yok etmiş, kalan 600 kadarını da toplumdan gizlemişti. Bunların 100’e yakını 25 Haziran’a kadar İngiliz Müzesi’nde (British Museum) sergileniyor. Büyük yankı uyandıran serginin biletlerini önceden ayırtmanızı veya erken gitmenizi öneririm. Bu gayretinize fazlasıyla değecek. Resimlerde insan vücudunun her kıvrımı, her gölgesi canlanıyor. Daha ötesi, ustanın 500 yıl önce kağıda aktardığı enerji, objelerine nefes kesici bir dinamizm veriyor. İzleyeceğiniz sadece bir resim koleksiyonu değil; Amerika’nın keşfinden Reform dönemine Avrupa tarihinin en canlı dilimine bir bakış.

89 yıllık yaşamında (1475-1564) Vatikan’daki Sistine Kilisesi’nden, Floransa’daki David heykeline kadar birçok dev yapıt üreten Mikelanj’ın, eserlerinde tanrı-insan ilişkisini sürekli sorgulayıp tanımlamaya çalıştığını görüyorsunuz.
/images/100/0x0/55eaaadef018fbb8f88f0935
Anayasasına koymasa bile Hıristiyanlığın kültürüne egemen olduğu Avrupa Birliği yolunda olan bizler için bu dev Rönesans sanatkarını tanımak önemli.

Rönesans ile Osmanlı sarayı arasında köprü oluşturan Gentile Bellini’nin (1429-1507) ünlü Fatih Sultan Mehmet portresini de içeren Bellini ve Doğu sergisi 25 Haziran’a kadar İngiltere’nin en büyük resim müzesi Ulusal Galeri’de (National Gallery). Orhan Pamuk’un, sergiyi ve Doğu-Batı ilişkisini konu alan "Fatih’i Yakalamak" başlıklı yazısı Guardian gazetesinde 8 Nisan’da yer aldı. Bu sergiyi gezdiyseniz eğer, İstanbul’a döndükten sonra Pera Müzesi’ndeki "İmparatorluktan Portreler" sergisini de görmenizi öneririm. Avrupalıların 18.-20. yüzyıllar arasında bize bakışlarını Bellini ile karşılaştırabilirsiniz.

Picadilly Caddesi üzerindeki Kraliyet Sanat Akademisi’ndeki (Royal Academy of Arts) Çin: Üç İmparator 1662-1795 başlıklı sergi Londra’nın kültür yelpazesinin ne kadar geniş olduğunu kanıtlıyor.

Kulaklık ve kataloglardan yararlanarak acele etmeden gezdiğinizde, her sergi neredeyse kısa bir üniversite kursu. Bilgi veriyor, perspektifler açıyor. Hele birkaç sergi peş peşe eklenirse değişik bağlantılar kuruluyor. Örneğin, Mikelanj’dan Rönesans’a, oradan da Bellini’nin aracılığıyla Osmanlı saraylarına geçebileceğiniz gibi, Topkapı’daki Çin porselenlerinin veya Osmanlı kaftanlarının benzerlerini "Üç İmparator" sergisinde bulabilirsiniz. Küreselleşmenin beş on yıl önce başladığını sananları düşündürecek ipuçlarını içeriyor bu tür bağlantılar.

Emperyal Savaş Müzesi’ndeki (Imperial War Museum) "Lawrence of Arabia-Hayatı, Efsanesi" sergisindeki "Barış Haritası" İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu, Irak ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki bağlantıları vurguluyor. Yeni bulunan haritada Güneydoğu Anadolu üzerine iki büyük soru işareti kondurmuş Lawrence. Harita ve onun yanındaki Versay Antlaşması’nın tablosu bana Mark Twain’in şu sözlerini anımsattı: "Tarih tekerrür etmese bile kafiye oluşturur."

Müzedeki, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sergileri Twain’i doğruluyor. I. Dünya Savaşı; siperleri, bomba sesleri, barut kokusu ve askerlerin bağrışmaları dahil çok gerçekçi biçimde canlandırılmış. Bu savaştan ders almayan Avrupa’nın başlattığı II. Dünya Savaşı’nda Alman kamplarındaki savaş esirlerinin "Büyük Kaçış" için kullandıkları sahte kimlik örnekleri ve tünel kazma aletlerine kadar birçok objeyi sergileyen Emperyal Savaş Müzesi, yedisinden 70’ine tarihe ilgi duyan herkesin saatlerce zevkle gezebileceği bir eğitim-eğlence merkezi.

Müzedeki Soykırım sergisi; Nazilerin Yahudileri, Polonyalıları, Romanları, Rus savaş esirlerini, zihinsel ve bedensel özürlülerle homoseksüelleri nasıl sistematik ve etkin biçimde yok ettiğini ve sonrasında kanıtları nasıl ortadan kaldırmaya çalıştığını anlatıyor. Nazilerin yükselişini fotoğraf, film ve gazete kupürlerinden izliyor, ideolojilerini Hitler ve propaganda şefi Goebbels’in nutuklarından dinleyebiliyorsunuz.

Kafatası ölçmek, göz ve saç rengini saptamak için kullanılmış aletler, milyonların kentlerden kamplara toplu nakliyle ilgili harita ve talimatlar, temerküz kamplarındaki korkunç yaşam ve organize katliamlarla ilgili fotoğraf, rapor ve notlar sergiyi gezenlerin vicdan ve zihinlerine tarihin bu en karanlık sayfasını kolay kolay silinmeyecek derinlikte işliyor.

KATHLEEN TURNER TİYATRO KLASİĞİNDE

Soykırım sergisini gezdiğim günün akşamı Playhouse Tiyatrosu’nda Benim Adım Rachel Corrie oyununu izledim. Baskılar sonucu New York’taki gösterimi durdurulduğu için Londra’ya kaydırılan oyun, 2003 yılında Gaza’daki ev yıkımlarını engellemek isterken bir İsrail buldozerinin bilinçli olarak altına alıp öldürdüğü bir Amerikalı üniversite öğrencisinin öyküsünü kendi anı ve e-maillerinden alınmış cümlelerle anlatıyor. Ünlü aktör Alan Rickman’ın yönettiği piyesin tek oyuncusu Megan Dodds, sesinin her titreşimi, vücudunun her hareketi, yüzünün her mimiğiyle sade ve abartısız olduğu kadar etkileyici ve unutulmaz bir oyun sergiliyor. Anlattığı, sadece altın kalpli, melek yüzlü Rachel’in kişisel trajedisi değil. Vücudunu siper ettiği Filistinlilerin yarım yüzyıldır çektikleri eziyeti de vurguluyor.

Rachel Corrie nasıl toplumsal bir mücadeleyi son derece etkileyici biçimde sergiliyorsa, Who is Afraid of Virginia Woolf (Kim Korkar Hain Kurttan), birbirini hem seven hem de son derece küçümseyen iki kişi arasındaki psikolojik savaş ve bağımlılığı anlatıyor. Edward Albee’nin 1962’de ilk defa sahneye konan yapıtından uyarlanan ve bizde Hain Kurttan Kim Korkar adıyla gösterilen filmde Elizabeth Taylor ve Richard Burton unutulmaz bir oyun sergilemişlerdi. Londra’da perdelerini ilk defa 1901’de açan Apollo Tiyatrosu’nda bu sezon sahneye konan oyunda rolleri The Graduate (Mezun) filminden hatırlayacağınız Kathleen Turner ve Bill Irwin paylaşıyor ve oyunu nefes kesici bir enerji ve tempoyla götürüyorlar.

CAZDA GÜNDEM VORTEX JAZZ CLUB

Londra, Avrupa’nın klasik müzik repartuarı en geniş kenti. İngiliz Ulusal Operası ENO’da Offenbach’ın La Belle Helene adlı komik operasını izleyebildim. Bir de sırf baletlerden oluşan ve klasik baleyle çok ince biçimde alay ederken yüksek teknik beceri sergileyen Les Ballets Trocadero de Monte Carlo’yu gördüm. Her ikisini de görmenizi öneririm. Ama, ENO’nun mayısta sahneye koyacağı Janecek’in The Makropoulos Case’i ve haziranda başlayacak Nixon in China’nın daha önemli prodüksiyonlar olacağını düşünüyorum.

Kentte yılın klasik müzik olayı, St. Petersburg’daki Mariinsky Opera ve Balesi’nin direktörü Valery Gergiev’in haziran ve eylülde Londra Senfoni Orkestrası’yla seslendirmeye devam edeceği Shostakovich Senfonileri. Temmuzda yine Mariinsky’nin Coliseum’da oynayacağı Shostakovich’in bir dizi opera ve balesi sahnelenecek.

Cazda gündem, kentin kuzeydoğusundaki Hackney’de yeni açılan Vortex Jazz Club. John Dankwork ve Cleo Laine gibi üstatlar ve iyi seçilmiş gruplarla çok iyi bir çizgi tutturan Vortex’in İngiltere’de önemli bir rol oynayacağı öngörülüyor. Jazz Café de sık değişen programlarıyla kentte cazın ana ekseni olmaya devam ediyor.
Haberle ilgili daha fazlası: