GeriGündem Kurtarıcısı da öldü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kurtarıcısı da öldü

Zeliha'yı, anne-babasının can verdiği enkazdan İskender çıkarmıştı

Zeliha'nın dramı 17 Ağustos'ta başlamıştı. Anne ve babasının can verdiği enkazda, kendine uzanacak bir el beklemişti 4 gün, 4 kara gece... O el, tam karanlıklara bırakacakken kendini, uzanmıştı saçlarına... O el İskender'in eliydi... Şimdi kendini kurtaran İskender Amca'sı da yok...

ÇİRKİN karanlık, bir mekánı kara fırçasıyla görünmez hale getirdiğinde, buna en çok çoçuklar isyan eder. Işıksız bir odada, korkularını yenmek için, kendilerine bir elin uzanacağı ana kadar oldukları yere çakılıp kalırlar.

Zeliha, 17 Ağustos gecesi Gölcük enkazının altında kaldığında, uykulu gözlerle hep bekledi; ama kimseye elini uzatamadı. Tam 4 gün geçti. Ne annesi, ne babası, ne dedesi geldi. Ve 100 saat sonra, sıcacık bir tene dokundu. Bu, Ağrı Dağı'nın 4650 metresinde son nefesini veren İskender Iğdır'dan başkası değildi. O karanlık geceye anne ve babasını kurban veren 5 yaşındaki Zeliha, şimdi kurtarıcısını beyazlar içindeki Ağrı Dağı'nda kaybettiğinden habersiz, dedesi ve anneannesiyle yaşam mücadelesi veriyor.

O GECEYİ ATLAS'A YAZMIŞTI

17 Ağustos gecesi İzmit'e ulaşan İskender Iğdır, yakın bölgedeki 3 kişiyi kurtardıktan sonra, Gölcük merkezindeki 6 katlı Gürer Apartmanı'nın enkazının başına geldi. Zeliha'nın anneanesi, dayısı ve dedesi; evlatlarından ve torunları Zeliha'dan umudu kesmek üzereydi. İskender, enkazı dinledi ve müjdeyi verdi: Sessiz olun.

Bu, hayata dönüşün kapısını araladı.

Zeliha Soner, odasındaki kitaplığın devrilmesi sonucu oluşan küçük boşlukta büzüşüp kalmıştı. Üst kattaki komşularının duvarları dört yanını sarmıştı. Sabah güneşine bile geçit vermiyordu enkaz yığını. Alnındaki hafif sıyrıklar dışında bir yara almamıştı.

Önündeki taş yığınlarını bir bir temizleyen İskender, yaşam tünelini hızla tamamladı ve önce Zeliha'nın saçlarını gördü. O anı, Atlas Dergisi'nin Eylül 1990 tarihli sayısında aktarırken şöyle diyordu:

‘‘Delik genişleyince Zeliha ışığa uzandı ve günlerdir karanlıkta kalan gözleri ilk önce ellerini gördü. 'ojelerim' dedi o zaman...'

Zeliha, babası Deniz Astsubay Veli Soner ile annesi hemşire Yıldız Soner'i beklerken İskender'in kucağında ulaşmıştı hayata. Anne ve babasını ise bir daha göremedi. Helikopterle götürüldüğü İstanbul'da tedavi gören Zeliha, şimdi dedesi İhsan ve anneannesi Kiraz Güvenç'le yine Gölcük'te yaşam mücadelesi veriyor.

YAVRUMU KURTARDI KENDİ GİTTİ

Anneanne Kiraz Güvenç kurtarma çalışmalarını şöyle hatırlıyor:

‘‘Depremden 4 gün sonra enkaz altında kalan torunumdan ses aldık. Bunun üzerine İskender Iğdır beni yanına çağırdı. Beraber enkaz altından gelen sesi dinledik. 2 saat sonra torunumu enkaz altından çıkardılar’’

İskender Iğdır'ın gazetede çıkan fotoğrafına bakarak gözyaşı döken Kiraz Güvenç, ‘‘Yavrumu kurtardın da, kendin gittin yavrum’’ diyerek ağıtlar yakıyor. Zeliha ise televizyonda İskender Iğdır ile ilgili haberler çıktığında, ‘‘Bu amca beni kurtardı’’ diyerek anneanesine gösteriyor.

Yurtdışında ve ülkesinde onlarca insanı, doğanın en büyük hışmından kurtaran İskender Iğdır, Ağrı Dağı'nın koynunda son nefesini verirken, Zeliha'nın sevgisini dile getirirken kullandığı bir cümle, şimdi sevenlerinin kulaklarında yankılanıyor:

‘‘Seni bembeyaz bulutlara atarım’’

Anneanne

bak! Beni

kurtaran

amca...

17 Ağustos depreminin merkezi Gölcük'te 5 yaşındaki Zeliha Nur Soner, anne ve babasının can verdiği enkazdan 4 gün sonra sağ olarak çıkartıldı. Onu, enkaza dozerler yanaştığında son anda İskender Iğdır farketti. Küçük Zeliha şimdi Gölcük'te anneannesi Kiraz Güvenç ile birlikte kalıyor. Anneanne ile torunu, İskender Iğdır'ın Ağrı Dağı'ndaki kazada öldüğünü dün sabah öğrendiklerinde, küçük Zeliha gazetedeki fotoğrafını gösterip, ‘‘Anneanne... Bak beni kurtaran amca...’’ deyince yaşlı kadın gözyaşlarına boğuluyor.

Zeliha'nın saçları

SIRT çantamı kaptığım gibi depremin en şiddetli yaşandığı yere, İzmit'e gitmek üzere harekete geçtim. AKUT Acil Geçiş Kartım bu gibi durumlarda bana öncelik veriyordu, ama beni İzmit'e götürecek bir araç bulmak olanaksızdı. İşe bir gösteri havası vermemek için AKUT (Arama Kurtarma) tişörtümü giymeyi uygun görmemiştim. Otostop yaptığım arabalar durmaya yanaşmıyordu. Bu arada İstanbul'daki ailemi de merak ediyordum.

(...)

İzmit'e varır varmaz valiliğe gittim. Acil durum merkezi oluşturulmuştu, ama henüz harekete geçilmemişti. Amatör Radyo Telsizciler Cemiyeti'nin elemanlarından genel bilgi aldım önce. Ablamla konuşup ailemin iyi olduğunu öğrendim. Kendimi tümüyle buradaki kurtarma işine verebilirdim artık.

O sabah Sivil Savunma Birliği'yle birlikte iki çocuğu ve annelerini kurtardık. Ardından kriz masasına döndüm. AKUT'un İstanbul ekibinden haber almaya çabalıyordum, ama nafile.

Valiliğe enkaz altında kalan yakınlarının kurtarılması için yalvaran bir kadın geldi, ama kimse ilgilenmiyordu onunla. Derdini sordum, adresini aldım. Bu arada yine yardım için valiliğe koşan bir adam da listeye adını ekledi. En yakın ihbara hareket ettik.

Enkazı dinlemeye başladık. Aşağıda Alican adında 9 yaşında bir çocuk vardı. Televizyonlu odada olduğunu söylüyor, kurtarılmayı bekliyordu. Ama bir türlü ulaşamıyorduk ona. Kirişin altında dedesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlı bir adamın ölüsü yatıyordu. Alican'ın da sağ olduğuna dair işaretler giderek zayıfladı, sonunda tükendi. Alican'ı kaybetmiştik.

Başka bir enkazda da iki katlı evinin üzerine çöken beş katlı binanın altında kalmış bir adamı kurtarmaya çabaladık. Ama yedi saatlik çabamız onu da yaşatmaya yetmedi.

İkinci gün Gölcük'e hareket ettim. Hayatımda gördüğüm en kötü manzaraydı. İkinci Dünya Savaşı'ndaki bombardımanlarla dümdüz edilmiş, ölülerin ve yaralıların sokaklara yayıldığı hayalet kentler gibiydi. Kolları, bacakları yıkıntılar altında sıkışmış onlarca insan acıyla bağırışıyor, tüm kent inliyordu.

Ellerimizin arasında ölüp giden insanların üzüntüsünü kurtardıklarımızla hafifletiyorduk. Yaşlı Rukiye Teyze ve adını dahi sormadığımız tonton bir ihtiyar gibi... Öğleden sonra içinden sesler gelen bir enkaza gittik. Bu kez güçlüydük, tüm ekip oradaydı ve bir vincimiz vardı. Yaklaşık 30 saat çalıştıktan sonra Alper ve Ebru çiftini kurtardık. Bu çalışma sırasında gece yarısı başka bir yıkıntıya götürüldüm. Yıkıntılara iyice sıkışmış Melek Hanım'ı kurtarmaya çalışıyorlardı. Üzerindeki ağırlık korkunçtu, ellerinden biri kan gitmediği için iyice şişmiş, morarmıştı. Elini kurtardım, artık onu çekebileceğimizi düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Bacağının da kiriş altında olduğunu gördük. Ne işimizi kolaylaştıracak alet vardı, ne Melek Hanım'da takat. Kurtulmasının imkánı yoktu.

Gölcük'te durum dördüncü gün çok ağırlaştı. O lanetli koku kenti sarmaya başladı. Ceset kokusu. Sabah bir kişiye daha ulaştık. Ama ölüm daha çabuk geliyordu. Kovalamaca oynuyor gibiydik onunla. Ölümün kıyısında çırpınanlara ondan önce ulaşmalıydık. Hayatının en yoğun tecrübelerini böyle bir durumda yaşıyor insan. Burada hissettiklerini başka hiçbir şeyle kıyaslayamıyor.

Dördüncü güne de uykusuz, aç ve susuz başladım. Ellerim kollarım yara bere içindeydi. Dört yaşındaki Zeliha, neden dayanmam gerektiğini hatırlattı bana. Zeliha'nın önce saçlarını gördüm. Küçücük bedeni sağ kalmasını sağlayacak bir boşluk bulabilmişti kendine. Ona zarar vermemeye çalışarak geçebileceği genişlikte bir delik açmaya çalıştım. Delik genişleyince Zeliha ışığa uzandı ve günlerdir karanlıkta kalan gözleri ilk önce ellerini gördü. ‘‘Ojelerim’’ dedi, o zaman. Akrabaları oradaydı. Dayısını görünce, ‘‘Beni denize götürecek misin?’’ diye sordu. ‘‘Babam da beni görüyor mu?’’ diye merak ediyordu. Babasıyla annesi yan odada ölmüşlerdi halbuki. Tüm geceyi yine çalışarak geçirdim.

Ölmüş birisiyle ölmekte olan birisini görmek arasında büyük fark vardır. Onlarca cesedi ve kurtardığım onlarca insanı düşündüm. Psikolojik bütünlüğü bir arada tutmak çok zordu burada. Ama bir görev taşıyor olmak bana yardım etti. Yaşamın değeri, en açık seçik tanımını burada buluyordu.

Yüreği sevgi, beyni bilgi doluydu

Kara haber tez ulaşırmış... Ulaşır ulaşmaz da genç dağcı İskender Iğdır'ın 5 aydır birlikte olduğu kız arkadaşı Didem Çoksayar'ı, tam kalbinden vurdu. Iğdır'ın görev yaptığı Atlas Dergisi ile aynı binada bulunan Art Dekor Dergisi'nde çalışan talihsiz Didem, İskender'e ağlıyordu. İskender'in masasına çiçekler ve taziye defteri konulmuştu. Bir de siyah beyaz fotoğrafı... ‘‘Hayatım boyunca unutamayacağım bir 5 aydı. Her anı dolu dolu idi’’ diyen genç kız, arkadaşları tarafından sakinleştirilmeye çalışılıyordu ama fayda etmiyordu. Didem'in dudaklarından dökülen, ‘‘Onun yüreği sevgi, beyni bilgi doluydu. Beni birgün bile üzmedi. Tanrı, ‘Senin görevin orada bitti. Artık buraya gel' diyerek onu yanına aldı’’ sözleri, arkadaşlarının da yüreklerini parçalıyordu.

MESAJ YAĞIYOR

İskender Iğdır’ın sevenleri ve Atlas okurları, faks, telefon ve elekronik posta ile mesaj yağdırıyor. Bunlar arasında Iğdır'ın 17 Ağustos depreminden sonra AKUT ile birlikte kurtarma görevi yaptığı Gölcük'ten gelen mesajlar da yer alıyor. Gölcük'ten Atlas Dergisi'ne gelen Ebru ve Alper Erkman imzalı faksta, ‘‘Güzel ülkemin çok güzel bir insanını kaybettik. Üzüntümüz sonsuz. Söylemeye dilimiz varmıyor ama Türkiye'nin başı sağolsun. İskender Iğdır, yaşadığımız sürece seni unutmayacağız’’ deniyor.

Kripto Para Piyasaları için Bigpara

Kripto Para Piyasaları için Bigpara

False