GeriGündem İstanbul'un altındaki esrarengiz tüneller
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İstanbul'un altındaki esrarengiz tüneller

Abone Olgoogle-news

Murat BARDAKÇI

Tarihin Arka Odası

İstanbul'un altında bin küsur yıl öncesinden kalan ve uzayıp giden yeraltı yollarının var olduğunu çoğumuz bilmeyiz... Bu dehlizlerden birine, ben geçen hafta girdim... Ama yerini söylemeyeceğim, zira dehlizin define avcılarının akınına uğrayıp köstebek yuvasına çevrilmesinden korkuyorum...

Bu yazı biraz ‘‘esrarlı'' olacak, çünki herşeyi açıkça yazıp söylemeyeceğim... Sırlara bürünmemin tek bir sebebi var: Sözünü edeceğim yerleri tahripten korumak...

Ben, bu yerlerin hakikaten var olduğunu, taaa çocukluğumdan beri işitirdim... ‘‘Şehri baştan başa katederler'' denirdi... ‘‘Birinin bir ucundan girdiniz mi saatler boyu yürür ve diğer ucundan çıktığınız zaman kendinizi şehrin öbür tarafında bulursunuz'' diye anlatılır, hatta masallara bile konu olurlardı...

Sözü edilenler, İstanbul'un altındaki bin küsur senelik dehlizlerdi... Kaç adet olduklarını kimselerin bilmediği, hatta sadece mahalleleri değil, Boğaz'ın iki sahilini bile birkaç yerden birbirine bağladıkları söylenirdi... Kimilerine göre Bizanslılar'dan kalmaydı, kimilerine göreyse Bizans'tan bile eskiydiler...

Senelerden beri merak ettiğim, hatta varolup olmadıklarını İstanbul'u çok daha iyi bilenlerle tartıştığım bu dehlizlerden birini görmek, ancak geçen hafta nasip oldu... Seçkin ve ‘‘asil'' bazı dostlarımla beraber, şehrin pek gözönünde olmayan tarihi yerlerini gezmek için kendi aramızda bir organizasyon yaptık; kimselerin uğramadığı, turistik broşürlerde ve arkeolojik kitaplarda bile geçmeyen mekânları dolaştık...

Bin küsur senelik dehlize, işte o gün girdik... Tünelin kapısını, İstanbul'un etkin yöneticilerinden biri açtı... Sık sütunların ayakta tuttuğu, tavanı Bizans işine benzer tuğlalarla örülü yeraltı yollarını arşınladık... Girişten 40-50 metre sonra başka başka dehlizler ortaya çıkıyor, sütunlarla tuğlaların ayakta tuttuğu yollar öteki bilinmezlere uzanıyordu... Bazı koridorlar birdenbire bir duvarla kesilmede ve duvarın taşıyla işçiliği, bunların bile birkaç asırlık olduğunu göstermedeydi...

O gün, nereye uzandığını kimselerin bilmediği yeraltı yolunda elimizdeki akülü lambaların uzayan ışığıyla gidebildiğimiz yere kadar gittik...

Bu dehlizlerin bir benzerini, ama harap olmuş bir benzerini, seneler önce Libya'da görmüştüm... Trablus'ta, bir tarih kongresine katılmıştım... Libyalılar, kongreden sonra hepimizi çöle, Gadames diye bir yeraltı şehrine götürüp saatler boyu dolaştırmışlardı... Gadames, Roma zamanından kalan ve dehlizlerinde hâlâ yaşayanların varolduğu bir yeraltı şehriydi ama hazine avcılarının sayesinde delik-deşik edilmiş, birçok yerinde tavanlar yıkılmış, tüneller yüksek duvarlı yollara dönmüştü...

Geçen haftaki ‘‘yeraltı turu''nda girdiğimiz dehlizin nerede olduğunu, Gadames'e dönmesi endişesinden dolayı yazmıyorum... Girişin yerini söylediğim anda kazma-kürekle çalışanından teknolojiye uyup detektör kullananına kadar ne kadar define meraklısı varsa tamamının yeraltı yollarına dolacağını, dehlizlerin bir anda köstebek yuvasına döneceğini gayet iyi biliyorum ve bu yazının ‘‘haber unsuru''nu da, işte bu yüzden eksik bırakıyorum..

Bizans sarnıcı bilgisayar merkezi oluyor

Fatih Belediye Başkanı Sadettin Tantan'dan birkaç hafta önce ‘‘mütevazı başkan'' diye sözedip projelerini anlatmış, yaptıklarını ve yapmak istediklerini sıralamıştım...

Çukurbostan, bunlardan biriydi... Bizans'tan kalma tek-tük açık sarnıçlardan olan Fındıkzade'deki Çukurbostan semte senelerce çöplük ve pazar yeri olarak ‘‘hizmet'' vermiş, sonra mezbeleye dönmüş ve Tantan, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'yla beraber, mezbeleyi eğitim merkezi haline getrmişti... Çukurbostan, şimdi bir sene öncesinde hayal bile edemeyeceği bir manzaraya şahit oluyor: Çocuklar bin küsur yıllık taşların arasında kurulu prefabrik binalarda bilgisayardan yabancı dile kadar çeşit çeşit dersi ücretsiz görüyor, yetişkinler okuma yazma öğrenip biçki-dikiş yapıyor ve sergi bile açıyorlar... Şimdi sıra, Bizans sarnıcının Çarşamba'daki benzerinde... Projeyi Tantan'la Eğitim Gönüllüleri Vakfı ve Mimar Sinan Üniversitesi birarada yürütüyor... Sarnıcın içinde 1980'lerin sonuna kadar varolan ahşap evler yeniden yapılacak, binaların bazısı üniversiteye verilecek, bazısı eğitim parkı haline getirilecek... Fındıkzade'den sonra Çarşamba'lı çocuklar da bilgisayarlarla dil öğrenip elsanatları kurslarına gidecekler... İnşaat makineleri, şimdi sarnıcın içinde... Tarihler, Bizans İmparatorları'nın bu iki sarnıcı surların dışındaki hendekleri suyla doldurabilmek için inşa ettirdiklerini yazarlar... Geleceğin tarihçileri ise, ‘‘Bir belediye başkanı çıktı, 'Herşeyin başı eğitim' dedi, mezbeleye dönmüş bu yerleri ihya edip mahallenin çocuklarını sokağa düşmekten kurtardı'' diyecekler...

4 milyarı bulup eserlerimizi kurtaramadık

Londra'da sessizce devam edip iki hafta önce karara bağlanan bir davadan, orada yaşayan Murat Vehbi sayesinde haberdar oldum. Olay, 1995 ilkbaharında başlamıştı... Folkstone kasabası açıklarında geçen yüzyılda batan bir Hollanda gemisinde Türkiye'den yüklenmiş koliler dolusu toprakaltı eser çıkmış ve iş mahkemeye düşmüştü...

Hollanda geminin kendisine ait olduğunu iddia edip herşeyi talep etmiş, Yunanistan ‘‘Bunlar Yunan eserleridir, dolayısıyla benimdir'' demiş, İngiltere karasularında çıkması sebebiyle hak iddiasında bulunmuş, Türkiye de kendi topraklarına ait olduğu için tamamının iadesini istemişti... İki yıl devam eden mahkeme geçenlerde sonuçlandı: Eserler, Türkiye'ye aitti...

Ama karar uygulanamadı... Zira eserlerin getirilebilmesi için batığı bulan dalgıçlara verilmesi gereken ödülün ödenmesi gerekiyordu ve Türkiye ödül bedelini bugüne kadar bir türlü göndermedi... Ödülün miktarı ise sadece 16 bin sterlin, yani 4 milyardı!..

Hiç yorum yapmıyor, sadece aktarıyorum...

Sevgili dostların şafak vakti

Fransa, dört aydır Kanuni Süleyman'ı okuyor: Louis Gardel'in Kanuni'yle sadrazamı İbrahim Paşa'yı anlattığı romanı, haftalardır ‘‘en çok satanlar'' listesinde... Bu kitap, biran önce Türkçe'ye çevrilmeli...

İbrahim Paşa, Kanuni Süleyman'ın sadrazamıydı... Rum dönmesiydi, hükümdarla daha tahta geçmesinden çok önceleri, şehzadeliğinde tanışmış; kölesi, derken en yakını olmuş ve senelerce baş vezirliğini yapmıştı...

Gücü, zamanla neredeyse Kanuni'nin gücüne ulaştı ve sonunu getiren de bu oldu: Mutlak bir hükümdar değil rakibe, en hafifinden bir güce bile tahammül edemezdi; Kanuni de edemedi ve cellâdlarını gençlik arkadaşının konağına göndermekte hiç tereddüt göstermedi... Dilsiz cellâdlar, yatağında uyurken buldukları Paşa'yı uyandırmadan, hemen oracıkta boğdular...

Bizim çoktan unuttuğumuz İbrahim Paşa, dört aydan beri Fransa'da bir hayli popüler... Louis Gardel'in Kanuni'yle Paşa'nın öyküsünü anlattığı romanı, ‘‘Sevgili Dostların Şafağı'', haftalardır ‘‘en çok satanlar'' listesinde... Fransızlar şimdi hem hükümdarı, hem vezirini, hem de hükümdarın yüzlerce şiirine ilham veren büyük aşkı Hürrem Sultan'ı çok iyi tanıyorlar...

Gardel ‘‘Tarih kitabı değil, roman yazdığını'' söylüyor ve İstanbul sarayının en şaşaalı günlerinde olup bitenleri, bir tül perdenin gerisinden göründükleri lalleriyle anlatıyor... Hadiselerin yaşanmış yahut yaşanmamış olması, önemli değil onun için... Sadece, ilk gençlikte başlayan güçlü bir arkadaşlığı iktidarın zamanla kemirmesinin tablosunu çiziyor, o arkadaşlığın gerisindeki ilişkinin gün be gün erimesinden sözediyor ve bütün bunları hafif buzlu bir camın arkasından seyreder gibi okuyorsunuz... Sonra şansının artık yaver gitmediğini, bahtının kapandığını farkediyor İbrahim Paşa... Hükümdara değil, ‘‘arkadaşı'' Süleyman'a gidiyor, ‘‘Ben senin kölendim... Şimdi, öldür beni'' diye yalvarıyor ve Süleyman bu en yakın dostunun isteğini reddetme cesaretini bulamıyor kendisinde...

Louis Gardel'in romanının Türkçe'sini, bir an önce yayınlamamız gerekiyor... Hem hoş vakit geçirir, hem de vaktiyle İbrahim Paşa, Hürrem Sultan ve en önemlisi Kanuni Süleyman diye birilerinin yaşamış olduğunu hatırlarız böylece...

False