İstanbul'u çiziyorum gözlerim kapalı

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı

İstanbul’un eşsiz manzarasını İstanbul’un kendinden sonra size en iyi hissettiren isimlerden biri kuşkusuz Devrim Erbil… Geçen ay 85 yaşına basan kıymetli devlet sanatçımız ile hem tanıklık ettiği Türk çağdaş sanatının 60 yılına hem de kendi kişisel geçmişine yolculuk yaptık…

Haberin Devamı

Onu, son bir yıldır yaşadığı Bodrum’daki evinde ziyaret ediyoruz. Bizi önce atölyesinde gezintiye çıkarıyor; gravürler, halılar, baskılar, arşivler, devam eden resimleri… Odalar arasında gezerken Devrim Erbil adeta kendi geçmişinde de bir yolculuğa çıkıyor. Yüzlerce parçalık arşivindeki her bir esere, tek tek hikâyelerini anlatabilecek kadar hakim… Kendi hikâyesini anlatmaya başlamadan “Annem 100 yaşında vefat etti. İnanılmaz bir belleğe sahipti, pırıl pırıldı… Benim de onun gibi yaşadıklarımın tüm ayrıntıları belleğimde…” diyor ve bizi baba ocağına götürüyor. Sene 1930’lar…. Uşak’tayız. Anne tarafı çok eskiden Bulgaristan’dan göç etmiş. Büyükbabası Edirne’de komiserlik, Gelibolu’da emniyet müdürlüğü yapmış.

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı
Sene 1954: İlk sergilerden birinde... Balıkesir Türk Amerikan Kültür Derneği’nde Selçuk Karasuil ve Onur Ustomar ile.

Haberin Devamı

ATATÜRK’ÜN ‘KIVIRCIK KEÇİSİ’

Atatürk’ün de yakın arkadaşı. Annesinin parlak belleğinde kalan hatıralardan biri kendisi üç yaşındayken Atatürk’ün onu ‘kıvırcık keçim!’ diye saçlarını okşayarak sevmesi! Bir de ata binerken çıkan mahmuzların sesi… Baba tarafının ailesiyse Hasköy’den gelmiş. Babası küçük yaşta yetim ve öksüz kalıyor. Kendi kendini yetiştirerek eczacı kalfası oluyor. Uşak’ta tanışıp evleniyorlar. 16 Eylül 1937 tarihinde de ilk çocukları ‘Devrim’, Salihli’de dünyaya geliyor. Ailenin bir çocuğu daha oluyor. Bu arada demiryollarında çalışmaya başlayan babanın görevi sebebiyle bir zaman sonra iki oğullarını alıp önce Afyon’a, oradan da 1941’de bütün ailenin toplandığı Balıkesir’e taşınıyorlar.

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı

Devrim Erbil, çocukluk yıllarını şöyle anlatıyor: “İlkokula başladığım yıl İkinci Dünya Savaşı’nın yaşama etkilerini görüyorduk. Her an Almanların Türkiye’ye girmesi bekleniyordu. Balıkesir’de hava üssü vardı, sirenler çalar, karartmalar yapılırdı. Bombalanır diye pencerelere halılar koyardık. Ekmek ve çay karneyle alınırdı. Ben çok sessiz ve içe kapanık bir çocuktum çünkü bir sakatlıkla doğmuşum; milyonda bir görülen, boynumdaki sinirin sertleşmiş olması sebebiyle boynumu döndürememekten mustariptim. Başım eğikti ve bütün vücudumla dönmek zorunda kalıyordum. Altı yaşımda İstanbul’da Cerrahpaşa’da çok büyük bir ameliyat geçirdim. Bu benim yaşamımda önemli bir dönüm noktasıdır. Ondan sonra bir anda açıldım!”

Haberin Devamı

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı
Sene 1972: Devrim Erbil atölye öğrencileriyle...

‘İLK RESİM SERGİMİ 15 YAŞIMDA AÇTIM’

Peki resim ve sanat genç Devrim Erbil’in hayatının neresindeydi? Soruyu, “O dönem oralarda ne müze ne sanat ne de onlara erişimi anlatan bir kitap vardı” diye başlayarak yanıtlıyor: “Ama çok idealist, işini seven öğretmenler vardı. Gazi İlkokulu’ndan sonra Balıkesir Lisesi’ne devam ettim. Orada sanatı bilen, resmi tutku haline getiren öğretmenlerim vardı. Bunlardan biri Sırrı Özbay’dı. Benim resim dersinde yaptıklarımı o keşfetti. Liseye geçtiğimde yeni, genç bir öğretmen geldi. Pinpon oynarken tanıştık! Adı İrfan Yılmaz’dı. İrfan Öğretmen resim çalışmalarıma hız verdi. Babamın işi sebebiyle Türkiye’nin her yerine gezilere gidiyorduk. Ben, bu seyahatlere resim malzemeleri taşıyor ve gördüğüm Anadolu manzaralarını resmediyordum. Okul müdürümüz Hilmi Ziya Apak bu resimleri görerek ilk sergimi açtı! Henüz 15 yaşındaydım. Ben resim yaptığım zaman mutluydum. Gece yarılarına kadar resim yapıyor ve her zaman bu konu üzerine çalışacağımı biliyordum.”

Haberin Devamı

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı
Sene 1947: Kardeşi Dilaver Erbil ile...

‘HAVA OLSUN DİYE KOLEKSİYONERLER’

Devrim Erbil, Türk çağdaş sanatının 60 yıllık tarihinin bir tanığı… Peki nereden nereye geldik? Bunu bir anı vererek yanıtlıyor: “Sanat birkaç kuşağın birden anlaması ve hissetmesiyle oluyor… Bugün çok belirli bir kesimde yer alıyor ve yaygınlaşmıyor ya da ‘eğlence’ olarak öne çıkıyor. Ben 1965’te ihtisasımı yapmak için İspanya’ya gittim. İstanbul’da iki, üç galeri varken o dönem Madrid’de 200 galeri vardı. Şimdi bu açıklar kapandı gibi gözükse de sanat ‘ev dekorasyonu’ olarak görülmeye devam ediyor. Kimi insanlar evine metreyle kütüphane yaptırıp kitap alır gibi ‘İbrahim Çallı olsun, Bedri Rahmi olsun, sanatla ilgileniyorum havası olsun’ anlayışıyla koleksiyonerlik yapıyor… Bedri Rahmi, ‘Sanat, Beyoğlu’ndan Beyazıt’a gitmedikçe varlığından söz edilemez…’ derdi. Ben ‘Anadolu’ya gitmedikçe…’ diyorum. Bu yüzden Anadolu aydınlanması benim için çok önemli. Türkiye’nin değerlerinin anlaşılması, Anadolu’nun iyi tanınması ve tanıtılması gerekli. Sanat daha uygar bir toplum yapar; tartışan, düşünen, hoşgörülü, sevgi dolu insanlar yaratır. Her çocuk içgüdüsel olarak resim yapmayı sever. Sonra ilgi merkezi başka yere gider. Çocuğa küçüklükten sanat sevgisinin verilmesi lazım.”

Haberin Devamı

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı
Sene 1948: Devrim Erbil Balıkesir Gazi ilkokulu’nda...

“Balıkesir’de öğrenciyken sanat dergileri Yeditepe ve Varlık’ı getirecek tren 6.19’da istasyona gelecek diye beklerdik! Zahir Güvenli yazı yazardı. Onun, ‘Ressam turuncuyla siyahı yan yana koydu’ gibi yazılarından hisse çıkarmaya çalışırdık!”

‘EVDE OTURUP KEYFİME BAKABİLİRDİM AMA…’

Bir ‘Devrim Erbil’ nasıl olunur? Kendi başarısının sırrı nedir? Erbil, “Ben yaptıklarım kadar yaptıklarımın yaygınlaşması için de çok çaba harcadım. Bunu sanatın yaygınlaşmasına katkı olarak gördüm. Hep çok resim yaptım. Çoğu sanatçının atölyesi yoktu, boya kokuyor diye eşleri eve tuval sokmazdı! Bana arkadaşlar ‘Bir kahvede bile resim sergisi açacaksın!’ diye takıldılar. Niye olmasın? İşçilerin sergiye gidecek zamanı yoksa bir fabrikada bile sergi açmayı düşündüm. Kullanılmayan çöp arabalarından sanat arabalarını dönüştürme projesi gerçekleştirmiştik. Okullara gidiyorum, anlatıyorum… Sanatın bir neferi ve idealistiyim. Bir ekibim var; fresk yapanlar, halı yapanlar… Resim atölyemde asistanlarım vardı ama şimdi yalnız beş kişi kaldı. Botero’nun 80, Damien Hirst’ün 120 asistanı var... Ben Türkiye’de resmi istenen bir sanatçı durumundayım. Türkiye’de galeri ve müzelerin açılması için verdiğim gayreti kendime verilmiş bir sorumluluk olarak kabul ediyorum… Yoksa evimde oturup keyfime de bakabilirim…”

Haberin Devamı

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı
Sene 1959: İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde...

BEDRİ RAHMİ ATÖLYESİ ANILARI….

“Bedri Rahmi ile ilk kez lisedeyken karşılaştım. Eskiden edebiyat matineleri yapılırdı. Şairler, yazarlar Anadolu’yu dolaşır ve liselere gelirdi. Ben Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, Özdemir Asaf’ı, Melih Cevdet Anday’ı hep bu liseye gelen edebiyatçılar içerisinde tanıdım. Onların bize büyük katkısı olurdu. Sonra Akademi’ye girmeden de gelip Bedri Rahmi’ye işlerimi gösterdiğimi hatırlıyorum. 1955’te Bedri Rahmi atölyesine girdim. Onun en önemli özelliği olan sanat sevgisini bana verdi... Bir coşku, aşk insanıydı, bize onu verirdi. Bu bakış havada bulutları seyretmeyi, denizde köpükleri, fırtınanın sesini, karşınızdakinin gözlerinin rengini hissetmeyi öğretti. Sanatın özgür yapılacağını öğretti. Sevdiğin işi yapacaksın!”

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı
Sene 1968: Bedri Rahmi Eyüboğlu ile...

‘BU ŞEHİR ÜSTÜME GELMEYE BAŞLADI’

Lise mezuniyetinden sonra kafasına koyduğunu yaptı. Yetenek sınavını kazandığı Akademi’ye kaydoldu. İstanbul’da ilk durağı Sultanahmet’te Balıkesirli öğrencilerin kaldığı yurt oldu. Ancak… Erbil devam ediyor: “Öyle bir binaydı ki kar yağınca battaniyelerin üzerine akıyor, etrafta kocaman fareler dolaşıyordu! İstanbul üstüme gelmeye başladı. Ben evime düşkün biraz ‘ana kuzusu’ydum… Kocaman şehir, cebimizde para yok… O arada kardeşimle mektuplaşıyorduk, anne babamın Akademi’ye girdiğim için üzüldüklerini de duyunca eşyalarımı topladım ve Sirkeci’den vapura binip Balıkesir’e döndüm. Sürekli resim yapmaya devam ettim. Birkaç ay sonra Akademi’den ‘Gelmezseniz devamsızlıktan kaydınız silinecek’ diye mektup alınca okula döndüm. Annem çok destekledi. Babam daha akılcı düşünüyordu çünkü gerçekten sanat okumak bir çılgınlıktı! Ben inat ettim ısrarla, resim yapmak için… 1954’te girdiğim Akademi’de tam 50 yıl kaldım!”

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı

Sene 1950: Devrim Erbil ve ailesi...

“Çok uyumlu bir aileydik. Anne, baba, kardeşler… Hikâyelerdeki gibi yuvarlak pencereli, iki katlı bir evde oturuyorduk. Badem ağaçları, üzümler… Babam çok çalışkandı. Annem de bizi çok iyi yetiştirdi.”

TOPHANE KÖŞELERİNDE...

Devrim Erbil’in İstanbul ile yıldızı ikinci seferde barıştı. Üstelik öyle bir kaynaştılar ki Erbil kariyerinin ilerleyen dönemlerinde bu muhteşem şehirden sahneleri, tuvallerinin üzerinde yaşayacaktı… Bu aşk Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesinde çalışırken başlamış. Devrim Hoca anlatıyor: “Öğrencilik yıllarımda bir doğa tutkusu vardı. Resimlerim de Anadolu kasabalarından çeşitlemelerdi. Sonra minyatürlere büyük bir sevgi duymaya başladım. Bedri Rahmi hayatın içine girmemizi isterdi. Bahar geldiği zaman herkes İstanbul’un bir köşesine giderdi. Benim favorim daha çok Karabaş Mahallesi’ydi. Tophane’nin oradan Galatasaray’a çıkan bölge olan Karabaş Mahallesi’nde olurdum hep. Orada cami kenarlarında, sonra Eminönü’nde çalışırdık. İki ayda bir yaptıklarımızı getirirdik. Ben Türk İslam Eserleri Müzesi’nden de hiç ayrılmazdım. Müdürü arşiv depolardan bana minyatürler gösterirdi. Halen onların etkisini ve heyecanını taşırım. Onların sanat eseri olduklarına o zaman inandım. Halbuki Akademi’de Batı eğitimi görmüş birçok hoca minyatüre ciddi gözle bakmazdı. ‘Kitap resmi’ derlerdi. Bugün bile daha değeri anlaşılmış değildir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde on binlerce minyatür var.”

İstanbulu çiziyorum gözlerim kapalı

DEVRİM ERBİL’İN İSTANBUL’U

Devrim Erbil’in İstanbul’u neresidir? En çok nereyi sever? Soruyu, “Özellikle sevdiğim yer eski yarımadadır” diye cevaplıyor: “Orada Orta Çağ’ın İstanbul’unu Ayasofya, Osmanlı’yı Sultanahmet Camisi ve Cumhuriyet dönemini de arkadaki Köprü temsil eder. Sultanahmet bölgesi gençliğimden beri belleğimdedir. Oradaki yapılarla bambaşka duygulara kapılırsınız. İstanbul belli yerlerinde 100, 200 yıl önceyi, belli yerlerindeyse Batı’nın büyük kentlerini yaşar. Bedri Rahmi’nin Salı Pazarı’nda dördüncü katta atölyesinde gece yarılarına kadar çalışırdık. O dönem Cağaloğlu öğrenci yurdunda kalırdık. Sultanahmet’ten sonra Abbasağa Parkı’nın oralarda, Fındıklı’da kaldım. Hayatımı kazanarak okudum; fuarlarda çalıştım, Bedri Rahmi’nin işlerinde çalıştık, resimlerini yaptık, mozaik dizdik, kendi işlerimi yapmaya başladım, seramik yaptım, mozaik yaptım, gravür yaptım...”

Haberle ilgili daha fazlası: