Hollywood hakkında bilmemeniz gereken 10 şey

Güncelleme Tarihi:

Hollywood hakkında bilmemeniz gereken 10 şey
Oluşturulma Tarihi: Nisan 07, 1998 00:00

Haberin Devamı

Amerikan rüyası mı Amerikan kabusu mu? Ünlü İngiliz sinema eleştirmeni David Thomson'ın hazırladığı rehber, bu soruya cevap arıyor. Amerikan sinema dünyasının iç yüzünü gözler önüne seriyor.

BURADA HERKES HASTADIR

Hollywood'da doktorlar seksen yaşındadır; siz de sigara içmez, vücudunuzdaki yağı düşük tutar ve en iyi kokaini kullanırsanız uzun yaşarsınız. Ama çoğu insanın başı ağrır, depresyon geçirir, kanser öncesi sendromuna tutulur. Niçin? Tek bir film için o kadar para almanın yüküne katlanmak için. Hollywood doktorları hastalarını tedavi etmez. Bir AIDS tedavisi öyle bir depresyona yol açabilir ki, kasabanın bununla başa çıkabilmesi için Avusturya'nın Freud'a benzer yeni bir doktor nesli daha yetiştirmesi gerekir.

HERKES BUNU PARA İÇİN YAPAR

Üç tür para vardır: Önödeme, toplam ödemenin yüzde 25'idir. Bundan bazı kalemler düşülür, asıl paranın yüzde 25'inin yüzde 30'u ödenir, onun yüzde 10'unu da menajer alır. Brüt kazanç, yatırımcının yüzdesidir. Eğer ‘‘brüt kazanç’’ anlaşması yüzde 10'sa, 5 dolarlık film biletinin 50 senti cebinize girer. Gerçekten para kazanmanın tek yolu budur; net kazanç ise, herkes brüt kazancı aldıktan sonra geriye kalandır. Bu para hiç ‘‘oluşmaz.’’ Halbuki, evli, iki çocuklu bir starın yıllık harcamaları aşağıdaki gibidir:

Ev taksidi 35 bin dolar

Sigorta/emlak vergisi 8 bin dolar

Çocuklara harcama 30 bin dolar

Çocukların eğitimi 20 bin dolar

Menajer/avukat/maliyeci 15 bin dolar

Psikoterapi (4-5) 25 bin dolar

Telefon/faks 15 bin dolar

Otomobil 15 bin dolar

Eğlence 10 bin dolar

Giysi 10 bin dolar

Gezi 15 bin dolar

Ticari belgeler 500 dolar

Kitap 39.99 dolar

Sağlık 12 bin dolar

Yaşama maliyeti 50 bin dolar

Hizmetçi/aşçı 25 bin dolar

Bahçıvan 10 bin dolar

Diğerleri 10 bin dolar

Çocuk bakıcısı 25 bin dolar

Hayır işleri 10 bin dolar

TOPLAM 341.039.99 dolar

Sonuç: Herkes bu işi para için yapar.

YALNIZ APTAL YILDIZLAR KÖTÜ REKLAMDAN ŞİKAYET EDER

Kötü reklam, kendine özgü bir kavramdır. Çünkü her türlü zayıflık, uçarılık ya da ukalalık; gençlik, şahsiyet ve bağımsızlık belirtisi olarak da görülebilir. Tek tehlike korktuğunu belli etmektir; çünkü bu, kişinin kendi çıplaklığının farkına vardığını gösterir. Eğer korkusuzsanız yalnızca çıplaksınızdır; bu da klasik bir güzellik biçimidir. Akıllı starlar fotoğraflarının nasıl çekilmesi gerektiğini bilirler: Sanki kamera yokmuş, hiç icad edilmemiş gibi poz verirler. Basın çok fazla üzerlerine gelirse, bu sefer saçlarıyla oynar derin düşüncelere dalıp poz verirler.

PATRONLAR GANGSTER OLMAK İSTER

Bugsy filminde gangster Warren Beatty'nin bir gün bir filmde kendisine rol verilir diye hitabet çalıştığını hatırlıyor musunuz? Ama asıl film patronlarının kendilerini gangstere benzetmek için Bugsy filmini kaç kere seyrettiklerini bilsek, daha ilginç olurdu. Baba filminde Michael Corleone tipi son 25 yıldır Hollywood patronları için model olmuştur: İçine kapalı, ketum, utangaç, zeki, kadınlara ilgisiz, şahsi tutkular için değil, sırf düzenin yolunda gitmesi için fısıldayarak kısa ölüm emirleri veren bir güçlü adam. Bir de Joe Pesci gibi saldırgan, küfürbaz, tehlikeli gangster modeli vardır. Zaten Casino filminin tek varlık nedeni yapımcı-yönetmen Scorsese'in kafasındaki ikilemdir: Joe Pesci gibi mi olmalı, Robert De Niro gibi mi?

HERKESİN HAYATI DA BİR FİLMDİR

Bu Hollywood'da hep olur: Diyelim ki güneşli bir öğleden sonra yürüyorsunuz. Birden bir kamyon lastiklerini gıcırtarak yan sokağa dalar. Sirenleri acı acı öten iki polis otomobili belirir, yan sokağa sapar. Hayretle, polislerden birinin puro içtiğini farkedersiniz. Gerçek mi yoksa bilmeden bir filmde mi oynuyorsunuz? Kamera yoktur ortada. Ama purolu polis Brian Dennehy'nin ikiz kardeşi gibidir. Buralarda bir fıkra vardır: Birini öldürmek isterseniz, bir kamera ekibi kiralayın, sahneyi filme çekin ve öldürün. Herkes film çekildiğini anlar, kimse karışmaz.

HERKES HER ZAMAN ROL YAPAR

Metro-Goldwyn-Mayer'in o eski güzel günlerinde stüdyonun kurucusu Louis B Mayer'in zamanının en iyi oyuncusu olduğu söylenir. İnsanlar bunu şefkatle anlatırlar. Gerçekte Mayer çocuklarına tecavüz eden, aşağılayan ve sömüren bir babadır. Oyuncuların kimini yok etmiş, kimini satın almıştır. Judy Garland gibi bebekliğinden beri döve döve yetiştirdikleri ondan korkmuş, Katharine Hepburn gibi güçlü şahsiyetler onunla ‘‘erkek erkeğe’’ şakalaşmıştır. Mayer senaryolardan hikayeler çalarak hayatı dramatik bir hale sokmuştur. Bence orgazm taklidi en gerçek oyunculuktur.

FİLMLERİN ARTIK HİÇBİR KONUSU YOK

Bir zamanlar seyirciler sinemada bir güneş batışını, soyunan bir genç kızı ya da bir otomobil kazasını gördükleri için heyecanlanırlardı. Ama artık ekrandaki herşeyin sahte olduğunu biliyoruz. Son 10 yılda filmler kaç tane olması imkansız yeri, konuyu ve yaratığı ekrana getirdi, hatırlayın. Buna özel efektler denir. Ama artık özel efektlerin özü olan temel efekt, yani film büyüsü ortadan kalkmıştır. Sinema, gerçeklikten kopuşun son aşamasındadır. Artık Steven Spielberg dışında kimse filmde anlatılanlara inanmamaktadır. Halbuki umut, Amerika'nın dün olduğu gibi bugün de dünyaya sunabileceği tek şey.

ARKADAŞLIK ASLA ARKADAŞÇA DEĞİLDİR

Beylik laftır: Başarılı olmam yetmez, arkadaşlarımın da başarısız olması gerek! Hollywood'da bir kadın, yıllarca sessizce acı çektikten sonra kendisini aldattığı için kocasından boşanmaya karar verir. ‘‘Sevgilim’’ der koca, ‘‘Bütün o kadınların önemi yok; onlar yalnızca arkadaş.’’Ertesi gün kadın mahkemeye başvurur; briç ve tenis arkadaşlarından çiçekler gelmeye başlar. Böylece kocasının ne tip kadınlarla ilişki kurduğunu anlamış olur. Zaten Hollywood'da çiçek endüstrisinin gelişmesinin nedeni de budur.

SENARYOLAR KÖTÜDÜR ÇÜNKÜ KİMSE OKUMAZ

Senaryo, okuyup yazmayı terketmiş bir toplumun edebiyat biçimidir. Hollywood'dakiler senaryoları okumazlar. Yazanlar bile okumaz. Sahneleri karışık yazar, sonunda sayfa numaralarını kontrol etmek için elden geçirirler. Stüdyolarda gerçek güce sahip insanların kontrattan başka şey okuyacak vakti yoktur. Eğer senaryoda bir son yoksa kimse endişelenmez; çünkü eğer bir son yazılmışsa, nasıl olsa değişecektir. Oyuncular kendi bölümlerini okur. Yazarla konuşup istedikleri değişiklikleri yaparlar. Hep bir elden sürdürülen bu çaba sonucu senaryo son nefesini verir. Senaryoları okuyan tek insanlar En İyi Senaryo ödülünün jüri üyeleridir.

BÜTÇE DİYE BİR ŞEY YOKTUR

Senaryo gibi bütçe de vardır, ama kimse ona göz atmaz. Çoğu zaman ‘‘bütçe kontrolü’’ diye bir şey de yoktur. Eee, bir filmin ortalama maliyeti 40 milyon dolarsa, niye hesap tutulsun ki? Siz seyirciler, bütçe ne kadar büyükse filmin de o kadar aptal olduğunu düşünürken haklısınız. Bütçe büyüdükçe, teknik harcamalar, yevmiyeler, fazla mesai, ve elde dönen nakit para da büyür, büyür, gevşer. Bu cebimdeki 555 dolar da neyin nesi?!

Hitchcock'un filmleri restorasyonda

Los Angeles. Patricia Hitchcock'un evine giden yol Santa Barbara'dan 50 kilometre uzakta, Hitchcock filmlerini andırır bir ortamda.

Kızı Patricia Hitchcock, babasının gölgesinden kurtulmak için soyadını bile değiştirmeyi düşünmüş ama sonra vazgeçmiş. Patricia küçükken babası Alfred ve annesi Alma ile birlikte, içinde ineklerin de bulunduğu 50 hektarlık bir çiftlikte yaşamış.

Hitchcock ailesi 1939'da Amerika'ya taşınmak zorunda kaldıklarında, Baba Alfred'in adı İngiltere'de çoktan yönetmen olarak geçiyor. ‘‘Amerika'ya ilk geldiğimizde muhteşem iklimi sayesinde cennete geldiğimizi sanmıştık. Babam da Hollywood'da kendini çok iyi hissediyordu.’’

Hitchcock'un yönettiği ilk Amerikan filmi ‘‘Rebecca, ilk karım’’ oldu. Bu filmi 39 film daha izledi. Şimdilerde. ünlü yönetmenin filmlerinden bazılarını kızı Patricia, ‘‘restore’’ ettiriyor. James Katz ve Robert Harris, laboratuarlarda geçen iki yıllık zor uğraşlardan sonra ‘‘Vertigo’’ (Yükseklik Korkusu) filmini geçtiğimiz sene yeniden beyazperdeye taşıdı. Kim Novak ve James Stewart'ın başrollerini oynadıkları Hitchcock'un başyapıtlarından biri olan Vertigo'nun ardından restorasyon aşamasına gelen bir diğer film ise Rear Window (Arka Pencere). Universal Stüdyolarında ortaya çıkarılan bu filmin, yapımından tam 45 yıl sonra, 1999'da tekrar salonlarda yıldızının parlaması bekleniyor.

‘‘Arka Pencere, babamın film setlerinden kafamda en çok yer eden filmdir. Kocamla birçok kez seyrettik. Paramount'ta kurulmuş büyük tiyatroyu hatırlıyorum, özellikle de Grace Kelly'i. Onu nasıl unutabilirim ki? Sanıyorum babamın da en sevdiği aktris oydu. Beraber çalıştığı aktörlerden Joseph Cotten'e zaafım vardı. Ama babamım tercihi, her ortamda belirtmekten kaçınmadığı, ve ‘kimse onun gibi herhangi bir adamı oynayamaz' dediği James Stewart'tı.’

HAYATI ZITLARIN BİRLİĞİ

Alfred Hitchcock, kızına göre sinemanın en tartışılan yönetmeni, hayatı zıtlıklarla dolu: ‘‘İnsanları düş kırıklığına uğratmak istemiyorum ama o sadık bir insandı. Örnek bir baba ve kocaydı. Çocukluğum ve aile yaşantım, çoğu insanınki gibi normal ve düzenli geçti. Büyük bir evde yaşıyorduk, babam stüdyoda çalışıyor ya da golf oynuyor olurdu, istediğim an yanına gidebilirdim.’’

Patricia Hitchcock bu sözleri evindeki şöminenin yanında söylüyor. Şöminenin üzerinde duran tablo İngiltere'den ayrılmadan önce, Patricia 6 yaşındayken yapılmış, baba evinde de duvarda asılı duruyormuş. Hitchcock'ların evleri ünlülerin gidip geldikleri mekanlardan biriydi. Clark Gable ve karısı Carole Lombard, James Stewart, İngrid Bergman, Cary Grant sadece birkaçı.

Belki de bu atmosferin yarattığı merak, Patricia'yı gösteri dünyasının içine itmiş. Daha 13 yaşında Broadway'de bir şovda yer almış. Liseyi bitirdiğinde Londra'daki Royal Academy of Dramatic Arts (Kraliyet Drama Sanatları Akademisi)nde okumaya karar vermiş. Oyunculuğuna babasının yönettiği üç filmde yer alarak son vermiş: ‘‘Babam için çalışmak tüketici bir heyecandı. Yazları da çalışıyordu. Annem ve ben de San Francisco yakınlarındaki Santa Cruz'da olurduk. Zaman bulduğunda uçağa atlar ve bizi görmeye gelirdi. Güçlü bir mizahi yanı vardı. Ününün farkına ancak 1950'lerden sonra varabildim, o zamanlar televizyonda dizileri gösterilmeye başlanmıştı ve insanlar sokakta yolumuzu kesiyordu. Ünü Vatikan'a kadar uzanmıştı. Katolikti ve İtalya'yı seviyordu oraya birden çok kez gittik.

Sinemadan başka bir tutkusu varsa o da annemdi. Londra'da İslington stüdyolarında tanışmışlardı. Başlarda, babamdan çok çalışan annemdi. Montaj yapıyordu. Kariyeri boyunca babamın yanında hem eşi hem de iş arkadaşı olarak yer aldı. Bazı eleştirmenler Hitchcock'un ortaya çıkardığı işleri iki kişinin başarabileceğini yazdılar, annem akıllarına hiç gelmedi. Hiçbir zaman Oscar alamadı, Rebecca ile prodüktör olarak David O'Selznick’in aldığı En İyi Film Oscar’ı dışında.

Babam bugün yaşasaydı kesinlikle ‘‘ET’’ filmini severdi. Çünkü ET'yi ailenin tüm fertlerini eğlendirebilecek bir film olarak görürdü, o da bu tür filmler yapmayı seviyor, insanların iyi vakit geçirmesini istiyordu. Bu yüzden ona en yakın modern yönetmen olarak, Steven Spielberg'i görüyorum.’’

Kızı Patricia Hitchcock babasının eski filmlerine el attı

‘‘Babam bugün yaşasaydı kesinlikle ET filmini severdi. Çünkü ET'yi, ailenin tüm fertlerini eğlendirebilecek bir film olarak görürdü. O da bu tür filmler yapmayı seviyor, insanların iyi vakit geçirmesini istiyordu. Bu yüzden ona en yakın modern yönetmen olarak, Steven Spielberg'i görüyorum.’’






Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!