GeriGündem Gazoz kolaya başkaldırdı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gazoz kolaya başkaldırdı

Sol da itibar kazandı

Yeniden itibar kazananların en güncel örneği de sol. Önce duvarın, sonra da Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından ‘Sol bitti’ nutukları başlamıştı. Sol gömülmüş; mezarında zafer çığlıkları atılmıştı.

Solun gözden düşüşü, Türkiye'de de aynı döneme denk geldi. 12 Eylül'ün inkar edilemez bir katkısı sözkonusuydu. Sosyalist sol, kürtaj operasyonlarına hedef olmuş; sosyal demokratlar da parçalanmıştı. Üzerine bir de SHP'nin (sonra da CHP) başarısız iktidar ortaklığı gelince, solun bitiş düdüğü çalınmıştı.

1997, sol seçeneğin yeniden hatırlandığı bir yıl oldu. Sosyal demokratların Avrupa'daki başarıları, ‘Sol bitti’ nutuklarını bitirdi. Sol, Türkiye'de ilk dalgayı 1970'lerde Türkiye İşçi Partisi ile yakalamıştı. İkinci yükseliş ise, Bülent Ecevit'in 1974 seçimlerindeki çıkışıydı. Şimdi Türkiye'deki sosyal demokratlar, ‘Üçüncü dalga’ peşinde..

Yazlık sinemalar

Düşlerin park ettiği; açık hava sinemaları

duvarları yıkılmış hayaller

çıkarır karanlık salonlardan

kış uykularını

sokağın, karşı pencerelerin, gökyüzünün ortasında

hayata yakın dururdu perdenin yalanları

bundandı inandırıcılığı

yazları park sineması

beyaz badanalı

taşra gecelerinde

localardan seyredilen

fildişi hayatlar

sırtımızda çocukluğun hırkaları

yüreğimiz simli serinlik, avuçlarımız ayçekirdeği

arka sırada samanyolu, çobanyıldızı, cenup ve kutup

pembe balkonlarda otururlardı komşularıyla

dünyanın en mutlu aileleri

balkonları yazlık sinemaya bakanlardır

sanırdım.

***

(Murathan Mungan'ın Yazlık Sinemalar şiirinden)

Sadece 10.Yıl Marşı ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'na itibarlarını iade etmekle kalmadık. Sinemayı, yazlık sinemayı, gazozu ve de radyoyu da yeniden keşfettik.

Türkiye'deki kültürel değişim, geçmişte kalan kimi değerleri yeniden gün ışığına çıkarıyor. Değişim, yalnızca yenilikleri getirmiyor. Kimi güzellikleri, yanlışlıkla tarihin çöplüğüne attığımızı farkediyoruz. Tarihin çöplüğünü karıştırıp, onları yeniden çıkarıyoruz. Hem bu kez nostaljik bir tadı da yakalıyoruz.

Ne kadar sık duyuyoruz; ‘‘Çamlıca gazozu yeniden piyasaya çıkmış!’’. Oysa o hep vardı. 1947'den beri piyasadaydı. Sadece klasik şişeleri, yeni bir ambalajla, depozitosuz olarak satışa çıkarmışlardı. Bu da yetti; eski tadı hatırlayanlar, satışları artırdı. 1960'lardan itibaren kolanın reklam bombardımanı altında mahsur kalan sade gazoz tüketimi yeniden tırmanışa geçti.

Çamlıca Gazozları Satış Pazarlama Şirketi Genel Müdürü Ferhun Tuna'nın tespitleri de gazoz nostaljisini yansıtıyor: ‘‘İnsanlarımız yeni ambajlarımızda nostaljik havayı da yakaladılar, çağdaş havayı da... Satışlarımızda yüzde 15-20 artış oldu.’’

Sade gazozu içen kuşak da nostaljiyi doğruluyor: ‘‘Sade gazozu tüketenler daha çok 40 yaş ve sonrası kuşağı. 40 yaş kuşağı çocukluk anılarını tazeledikleri bir içecek olarak görüp alıyorlar. Tüm umudumuz çocukların da baba ve annelerini örnek almaları.’’

Anne-babalar, gazozla yetişen, kola ile sonradan tanışan bir kuşak. Onların çocukları ise kola ile yetişti. Ayranı, meyva suyunu bile farkedemeyen bir kuşak oldu. Bu kuşağın tüketim alışkanlıklarını reklamlar belirledi.

Rakamlar, ‘kola kuşağı’nı ele veriyor. Türkiye'de içilen meşrubatın yüzde 68'i cola. Bu oran, Dünya'da hiçbir ülkede bu kadar yüksek değil. Koladan kalan tüketimin yüzde 25'ini portakal suyu, yüzde 1.4'ünü Sprite ve 7-Up (limonlu gazoz) paylaşıyor. Sade gazozun toplam tüketim içerisindeki payı sadece yüzde 5.5. Çok değil, 1980'lerde bile bu oran yüzde 10'lar düzeyindeydi.

Sade gazozlar içerisinde Çamlıca'nın pazar payı yüzde 4.5, Uludağ gazozlarının payı ise yüzde 3.5. 1988'de toplam gazoz tüketimi 78.6 milyon litre iken, 1996'da 73.3 milyon litreye inmiş; bu yıl ise bu rakam hızla yükseliyor. Çamlıca ve Uludağ'ın en büyük rakibi ise Fruko.

Tüketici tercihlerinde değişimin bir göstergesi de cola satışlarındaki değişim. Kısa süre öncesine kadar Pepsi Cola, Coca Cola'dan daha çok satıyordu. 1996'da ise Coca Cola pazar payını yüzde 51'e yükseltti. Bu yükselmede reklamların payı çok yükse. Coca Cola'nın geçen yıl sadece medya reklamları için ayırdığı mali kaynak 4 trilyon lirayı aşıyor.

Çamlıca ve Uludağ'ın bu rakamlarla boy ölçüşmesi mümkün değil. O nedenle sadece Uludağ reklam yapıyor, Çamlıca da destekliyor. Aralarında dayanışma sözkonusu. Çünkü ikisi de benzer tadlar. Pazarları da farklı. Çünkü Çamlıca İstanbul'da, Uludağ da Ankara'da daha güçlü. Uludağ da 1935'lerde kurulmuş bir şirket.

İki şirketin çabalarıyla, toplam tüketim içerisinde sade gazozların payı yüzde 5'ten yüzde 7'ye doğru ilerliyor.

YAZLIK SİNEMALAR...

Gazoz nostaljisi, yazlık sinemaları da çağrıştırıyor. Gazoz ve yazlık sinema eskinin ayrılmaz ikilisi. Sinema, 1950'lerden 1970'lerin sonlarına kadar altın dönemini yaşamıştı. ‘Salon filmleri’, yaz aylarında açık hava sinemalarına taşınıyordu. Milyonlar, sıcak akşamları yazlık sinemalarda geçiriyorlardı. Filmlerin tadına gazoz ve çekirdek eşlik ediyordu. Yazlık sinema kültürü doğmuştu.

1970'lerden itibaren televizyonun girişi sinemayı geriletmiş; Türk sineması da ‘Parçala Behçet’ türü pornografik filmlere teslim olmuştu. Yazlık sinemalar yokoldu; sinemalar da birer ikişer kapanıyordu. Çok az sinema direnebildi. Video kaset dönemi hızla bitti; televizyon ekranındaki filmler keyif vermedi. Tüm dünyada olduğu gibi 1990'lardan itibaren yeniden sinemaya dönüş başladı. Gişeler yeniden bayram günlerine döndü, kuyruklar gişelerle bütünleşti.

Kültürel değişim, sinemalara eski itibarını iade etti. Türkiye'nin sinemasız kalan kentlerinde birer ikişer yeniden sinemalar açılmaya başlandı. Sinema Urfa'ya muhteşem bir dönüş yaptı. ‘Eşkiya’ filmi ile de Türk sineması, yüksek hasılatları yakaladı. Büyük kentlerdeki sinema sayısı hızla arttı. Son iki yılın en büyük yeniliği de yazlık sinemalar oldu. Önce büyük otellerin yazlık sinemaları geldi. Gazoz tadının yerini, viski-cin keyfi almıştı. Ardından bildik yazlık sinemalar gelmeye başladı. İstanbul ve Ankara'da birer ikişer yazlık sinemalar açılmaya başlandı. Kültürdeki değişim, anılardaki bir değeri yeniden yakalamıştı.

BENİM RADYOLARIM

Sinemalar, televizyon kültürüne rağmen varoldu. Televizyonlara rağmen varolan başka bir nostalji de radyolardı. Radyoların geçmişi televizyonlardan daha eskiydi. Türkiye, radyolarla Cumhuriyet'in ilk yıllarında tanışmıştı. Atatürk'ün 10 yıl nutku, meydanlara konular radyolarla tüm ülkeye duyurulmuştu.

Radyoların zirveye çıktığı günler ise İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Cephelerdeki askerler, Lili Marleen şarkısıyla kendilerinden geçiyorlardı. Türkiye'de de savaş haberleri, herkesi radyoların başına topluyordu. Radyolar, 1950'lerden sonra hemen her eve girmişti. Kocaman lambalı radyolar, evlerin en önemli eşyasıydı. Başköşeler, radyolara aitti.

Radyo modasını gündemden düşüren televizyonlar oldu. Türkiye, televizyonlarla 1970'lerde tanıştı. Ama asıl değişim, 1990'larda geldi. Özel televizyonlarla birlikte özel radyolar da yaşamı renklendirdi. Radyolar, herkesin belleğinde silinmez izler bırakmıştı. Öyle ki, özel televizyon ve radyoların yasaklanmasına karşı açılan kampanyanın adı bile radyoları konu alıyordu: ‘‘Benim radyolarım...’’

Antenlere takılan siyah kurdeleler, aslında radyoların eski itibarını iade ediyordu. Kültürel değişimin önemli sonuçlarından biri de buydu. Yaşama yeni renkler getirdiler.

İtibar kazananlar sadece bu kadarla sınırlı değil. 1970'lerin Üç Hürel, Erkin Koray ve Moğollar'ını da yeniden sahnelere çıkardık. Eski dansları da pistlere döndürdük; dans okullarında, çaça, samba, tango dersleri başladı.

Peki, Türkiye'de neler oluyor? Bunlar ne anlama geliyor? Yeniden itibar kazananlar, Cumhuriyet kültürünün yansımaları mı? Bu sorulara yanıtı vermeden önce Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nden öğretim üyesi Sedat Cereci'nin Bilim Teknik Dergisi'ndeki kültürle ilgili yazısından bir alıntı yapalım:

‘‘Popüler kültür, direnenlerin, egemenliğe karşı mücadele edenlerin kültürüdür. Bu kültür kendi başına varolmaz. Egemen kültüre karşıtlık süreci içinde oluşur ve tanımlanabilir. Popüler kültür, folklorculuğun reddidir. Geçmişin iç burukluğunu ve özlemini ekip biçen, sürekli dile getiren bir müze kültürü değildir. Popüler kültür, egemen bir örgütselliğe karşı geliştirilmiştir. Direniş tarafından yaratılmış, artık yaşanmayan uzak geçmişin değil, şimdinin günlük yaşamın kültürüdür.’’

Türkiye'de yaşananlar da, popüler kültür ile geleneksel kültür arasındaki ayrışma sürecinin dinamik örnekleri. Siyasi gelişmelerin, kristalize ettiği bir süreç...

1990'larda özel TV'lerle birlikte özel radyolar da yaşamı renklendirdi. Radyolar, herkesin belleğinde silinmez izler bırakmıştı. Öyle ki, özel TV ve radyoların yasaklanmasına karşı açılan kampanyanın adı bile radyoları konu alıyordu: ‘‘Benim radyolarım...''

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle