Eskiden kapatmaz, diri diri yakarlardı


Murat Bardakçı

Fazilet'in kapatılması, partinin Anayasa Mahkemesi'ndeki davayı ufak-tefek berelerle atlatacağına inanan çok kişiyi şaşırttı. Ama ben hiç şaşırmadım, kararın bu şekilde çıkacağından adım kadar emindim ve ürkiye'nin devlet tarihiyle geleneğini bilen herkes perdenin böyle ineceğini önceden farkederdi. Zira devlet geleneğimizde asırlardan beri hakim olan, kesin ve tavizsiz bir şekilde uyulan bir kural vardı: Dinin devleti elde etmesine hiçbir zaman izin verilmemişti. İşte, geçmiş asırlarda varolan ve hep aynı akıbete uğrayan dini temelli siyasi hareketlerden bazıları...

İki senelik heyecanlı bekleyiş cuma günü nihayete erdi ve Fazilet Partisi kapatıldı. Şimdi, siyaset sahnesinde bundan sonra neleri yaşayacağımızı tartışıyoruz.

Fazilet'in akıbeti hakkında, kararın açıklanmasından önce neredeyse hemen herkes iyimserdi. Partinin kapatılmayacağını ve Anayasa Mahkemesi'ndeki davanın ufak-tefek yaralarla atlatılacağına inanılıyor, ‘‘Artık Avrupalı oluyoruz. Bizde bundan sonra siyasi parti kapatılmaz’’ deniyordu.

Ama ben, kararın bu şekilde çıkacağından adım kadar emindim. Türkiye'nin tarihini, özellikle de devlet tarihini ve temelini dinden alan siyasi grupların geçmişini az da olsa bilenler, Fazilet hadisesinde perdenin böyle ineceğini farkederdi. Zira devlet geleneğimizde asırlardan beri hakim olan ve hemen her Türk devletinde kesin ve tavizsiz bir şekilde uyulan bir kural vardı: Dinin devleti elde etmesine hiçbir zaman izin verilmemişti. Gerçi eski devirlerde devletin dini gruplara aşırı müsamaha gösterdiği devirler olmuş, bu gruplara siyaset icabı göz bile kırpılmış, hatta uzun zaman kullanılmışlar ama iş devlete hakim olmaya uzanınca devreden mutlaka çıkartılmışlardı. Bu iş bazan sivil otoriteye bazan da askere düşmüş ve ‘‘temizlik’’ mutlaka yapılmıştı.

Yan tarafta, Türkiye'de son beş asır boyunca şeriatı yahut kendilerine mahsus dinî kuralları hakim kılmaya çalışan gruplardan sadece birkaçı ve akıbetleri yeralıyor. Milli Nizam, Refah ve Fazilet partilerinden önceki bu grupların maceralarını okuduktan sonra, benim ‘‘Faziletin kapatılması zaten kaçınılmazdı’’ diye düşünmeme zannederim hak verirsiniz.

BİRİ yaktırmış, ÖTEKİ sürdürmüştü

Avcı Mehmed, sürdürdü

Türk tarihinin devlete en uzun süre hakim olan dini hareketi 17. yüzyılda ortaya çıktı ve adını Balıkesirli kadı Doğanizade Mustafa'nın ‘‘Kadızade’’ diye tanınan oğlundan alarak ‘‘Kadızadeliler’’ diye tanındı.

Doğanîzade Mustafa usta bir hatipti ve İstanbul camilerinde vaazlar vermekteydi. Derken zenginlerin zevke ve safaya daldığını, taşranın yanıp yıkıldığını, halkın dağlara çıktığını, çiftçinin perişanlaştığını, rüşvetin alıp yürüdüğünü, şarabın ve afyonun salgın haline geldiğini ve çarenin şeriatta olduğunu söylemeye başladı. Etrafına birhayli yandaş topladı ama, ömrü fikirlerinin iktidar olduğunu görmeye yetmedi. 1635'te öldü, yerini Ustuvanî ve Vánî Mehmed Çelebi adlarında iki talebesi aldı.

Devlet, Kadızadeliler'in dini telkinlerini halka sıkıntılarını unutturacak geçici bir vasıta gibi gördü. Zamanla saraya, padişah Avcı Mehmed'e kadar sızdılar ve bir dedikleri iki edilmez oldu.

Onlara göre herşey peygamberin zamanındaki gibi olmalıydı. ‘‘Devleti İslámileştirmek ve şeriatı hakim kılmak’’ uğruna Anadolu'da bir hayli tekke şeyhini idam ettirdiler. Mevlevihanelerde sema edilmesi bile yasaklandı. Sonra, siyaset meydanında at oynatmaya başladılar. Başkalarına haram olan herşey kendilerine heláldi ve kendilerinden olanlar devletin tepesine çıkarken muhalifler celládın satırına veriliyordu.

Saltanatları 1683'e, Viyana bozgununa kadar devam etti. Kadızadeliler'in bozgun sonrasındaki çöküşte hiçbir işe yaramayacaklarını farkeden zamanın hükümdarı Avcı Mehmed ‘‘Artık yeter! Bundan böyle molla camiinden, şeyh tekkesinden çıkmayacak ve kimse kimsenin işine karışmayacak. Karışanı tepelerim!’’ dedi. Hareketin lideri olan Váni Mehmed Çelebi Bursa'ya, yandaşları da dört bir yana sürgün edildiler.

Fatih, yaktırdı

Hurufîlik, varlığın temelini ‘‘ses’’ kavramına dayayan ve bazı sayıların kutsal olduğuna inanıp Kur'an'ı son derece karmaşık bir sayı sistemine göre yorumlayan eski bir inanç biçimiydi. 1340 senesinde doğan ve 54 yaşındayken idam edilen Şihabüddîn Fazlullah adında bir İranlı tarafından kuruldu. İlk zamanlarında aşırı bir mezhep gibi görüldü, sonraları İslamiyet'in dışında bir din ama ‘‘káfirlik’’ olarak kabul edildi.

Hurufîler, Fazlullah'ın idamından sonra sıkı bir takibe uğradılar ama sayıları ve güçleri giderek arttı. 15. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı topraklarında da faaliyet göstermeye ve Fatih Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında saraya sızarak devlet işlerine müdahaleye başladılar. Hurufîler'in faaliyetlerine önceleri ses çıkartmayan Fatih, zamanla desteğini çekti ve yüzlerce Hurufî, o devrim din alimlerinden Fahreddin-i Acemî'nin fetvasıyla Edirne'de diri diri yakıldı. Yakılma gerekçeleri her ne kadar ‘‘dinden çıkmak’’ olarak gösterildiyse de, aslında devleti elde etme çabaları yüzünden canlarından olmuşlardı.

Abdülmecid, kaleye kapattı

Türkiye, bir şeriat darbesini 1859 Eylül'ünde son anda önledi. Tahtta Sultan Abdülmecid vardı. Tanzimat Fermanı'ndan sonra bir ‘‘Islahat Fermanı’’ yayınlanmış, müslümanlarla gayrımüslimler hukuken eşit sayılmış, işkence káğıt üzerinde de kalsa yasaklanmış ve her dalda reformlara gidilmişti.

O günlerin İstanbul'unda sokakları birdenbire üzerinde ‘‘gavûr padişah’’ yazılı káğıtlar kapladı. ‘‘Padişah gávur oldu, din elden gidiyor, medreseleri kapatacaklar’’ deniyordu.

Hükümete 14 Eylül sabahı bir ihbar geldi: Bazı hocalar padişahı öldürmek, hükümeti dağıtmak ve İslámî bir yönetime geçmek için gizli bir teşkilát kurmuşlardı. İhbar doğru çıktı ve işin başında Şeyh Ahmed adında bir hocanın bulunduğu anlaşıldı. Fazlullah ve Kütahyalı İsmail adındaki iki şeyhle anlaşmış, bazı subayları da yanına çekmiş ve Kılıç Ali Paşa Camii'nden darbe hazırlığına girişmişti. Sultan Abdülmecid'i ve devletin önde gelenlerini Tophane'de yapılacak bir merasim sırasında öldürecek, İslámî bir rejim getireceklerdi.

Hemen bir tutuklama furyası başladı, 41 kişi yakalanıp Çengelköy'deki Kuleli kışlasına kapatıldı. Tutuklananlar arasında Cafer-dem adında bir de paşa vardı ve görevinin askerleri darbecilerin yanına çekmek olduğu anlaşılmıştı. Paşa yargılanma yerine intiharı seçti: Kuleli'ye götürüldüğü sırada bindirildiği sandaldan denize atladı ve bir daha çıkmadı.

Kışlada kurulan mahkeme 25 gün sürdü ve şeriat darbesi hazırlığının çok daha kanlı bir şekilde olmasının planlandığı ortaya çıktı. Dört sanık idama, ötekiler de kürek, hapis, sürgün ve kalebendlik cezalarına çarptırıldılar. Sultan Abdülmecid idamları müebbed hapse çevirdi, mahkûmların tamamını imparatorluğun uzak diyarlarındaki kalelere gönderdi.

Fermanında din unsuru olmayan tek devlet, Osmanlıydı

Son zamanlarda ‘‘Osmanlı'da hakim olan sistem, şeriattı. Laiklikleşmemizin öncesinde şeriatla idare edilirdik’’ gibisinden ifadelere giderek sık rastlanır oldu.

Küçük bir hatırlatma yapayım: Osmanlı, hiçbir zaman bir şeriat devleti olmadı. Bazı şer'î yasalar káğıt üzerinde varolmuşlardı ama bunlar hükümdarın iktidarını güçlendiren dinî semboller gibiydi. Uygulamadaki hemen bütün kanunlar dünyevi idiler ve meyhanenin, hatta her cins umumhanenin resmen açık olduğu ve 19. yüzyılda medeni kanun benzeri bir yasayı, ‘‘Mecelle’’yi yayınlayıp uygulamış olan bir devlet ‘‘şeriat devleti’’ sayılamazdı. ‘‘Halife’’ ve ‘‘hiláfet’’ kavramları ise, bizde şimdilerde yazılıp çizilenlerin aksine eski devirlerde zaten mevcut değildi. 18. asrın sonlarında sadece siyasi maksatla kullanılmışlar, İkinci Abdülhamid'in iktidar senelerinde dağılmakta olan imparatorluğun en azından Müslüman unsurunu elde tutabilme vasıtası haline gelmişlerdi.

Ve, önemli bir ayrıntı: Doğulu yahut batılı hemen bütün hükümdarların isimlerinin yanında dini bir motifin yeralması eski bir ádetti. Hükümdardan ‘‘Filanca memleketin başına Allah'ın inayetiyle geçmiş olan majesteleri Feşmekán hazretleri...’’ gibisinden bir ifadeyle sözedilirdi ama Osmanlı'nın logosu sayılan ‘‘tuğra''da, dini hiçbir unsur yoktu. Tuğra, hükümdarın isminden ve unvanlarından, yani sadece ‘‘dünyevi’’ sözlerden ibaretti.

Burada, bir padişah tuğrasıyla iki yabancı hükümdarın isimlerinin fermanlarındaki yazılışı yeralıyor. Fermanların ilki 1903 tarihli, İran'ın o zamanki şáhı Muzafferüddîn'e ait ve Türkçesiyle ‘‘Biz, Yüce Allah'ın üstünlüğü ve inayetiyle bütün İran memleketlerinin şáhlarının şáhı olan Kacar soyundan Muzafferüddîn Şáh’’ yazılı.

1906'dan kalan diğer ferman, Almanya'nın meşhur kayzeri İkinci Wilhelm'e ait. İsim kısmında ‘‘Biz, Prusya'nın Allah'ın inayetine sahip Kralı Wilhelm’’ deniyor.

Alttaki tuğra ise, Kanuni Süleyman'ın. Aslında stilize edilmiş istif halinde bir yazı demek olan tuğrada ‘‘Süleyman Şáh bin Selim Şáh Hán el-Muzaffer dáimán’’ yani ‘‘Selim Hán'ın oğlu ve her zaman muzaffer olan Süleyman Şáh’’ yazılı. Sadece bu kadar...

Haberle ilgili daha fazlası: