GeriGündem Eski gazeteci, gerçek prenses Sara Korle
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eski gazeteci, gerçek prenses Sara Korle

Kıskandım. Bizden önceki neslin, en havalı kadın gazetecilerinden biri. Bir koridoru var, aklınıza gelebilecek bütün dünya çapında ünlüler orada yerini almış, fotoğraf şeklinde. Hepsinin yanında aynı güzel kadın: Sara Korle.Sadece döneminin parlak bir imzası değil, aynı zamanda herkesin saygı ve sevgiyle andığı Birleşmiş Milletler Protokol Müdürü Sinan Korle'nin değerli eşi. Ufak kelime oyunlarıyla geçiştirilebilecek bir kadın değil. Saraylı aslında, anne tarafından. Abdülmecid'in torununun torunu. Köken olarak Osmanlı ama iflah olmaz bir Atatürkçü. Bir insan ‘‘mavi kanlı’’ olsun da bu kadar asalete önem vermesin, pek rastladığım bir şey değil. Gördüğüm anda sevdim Sara Korle'yi. Ne isterdim biliyor musunuz, günde bir saat onun evine gideyim, onu yormadan teybi dayayayım, geçmiş maceralarını dinleyeyim. Anlatacaklarını düşünebiliyor musunuz? Tunç Yalman'lı, Şirin Devrim'li, Arif Mardin'li öyküler dinleyeceğim. Kim bilir ne tatlı serserilikler anlatacaktır. Bu kadının hayatı, İstanbul-Atina-Tahran ve New York'ta geçiyor. Böyle bir kuşak var bu ülkede. Aslında dünya vatandaşı ama hiçbir zaman Türklüğünden vazgeçmemiş. Düşünün ki, bu iki insan, rahmetli Sinan Korle ve Sara Korle, uzuuun bir kahve hatırı kadar (40 yıl!) yurtdışında Türkiye'yi temsil ettiler. Başarıyla dört dörtlük ve mükemmel bir biçimde. Onları tanıyanlar, ‘‘İşte Türkler böyle insanlar!’’ dediler. Ve üstelik Sara Korle hiçbir zaman gazeteciliğinden vazgeçmedi. Sadece Vatan Gazetesi, Hayat, Ses gibi mecmualara yazmakla kalmadı, İran ve Japonya'da da çeşitli yayınlarda yazıları yayınlandı. Şu anda biraz rahatsız. Röportajı da oksijen takviyelerinin arasındaki teneffüslerde yaptık. İyileşince, birlikte yemeğe gitmeyi dört gözle bekliyorum...Cezayir’deki darbeyi dünyaya o duyurmuştuBu kadar imkana sahipken neden gazeteci oldunuz?- Evlendiğim adam gazeteciydi. Eniştesi Ahmet Emin Yalman da Vatan Gazetesi'nin sahibiydi. Ben de zaten kolejdeyken tercümeler filan yapardım, yazıya yakınlığım vardı. Kocam gazeteciliği bırakıp Birleşmiş Milletler'de çalışmaya başlayınca dünyanın her tarafından önce Vatan'a sonra Hayat ve Ses mecmuasına yazılar, röportajlar göndermeye başladım. Bütün hayatım gazetecilikle geçti.Bu ülkenin ilk kadın gazetecilerinden birisiniz. Bu ne ifade ediyor sizin için?- Kocamın işi dolayısıyla herkesin kolay kolay tanıyamayacağı şahsiyetleri tanıma imkanı buldum. Onlardan mülakatlar kopardım. Neredeyse bütün Amerikan reis-i cumhurlarını tanıyordum. Çünkü karılarına eskortluk yapıyordum, ahbap olmuştuk. Mrs. Roosevelt'le aynı abdesthaneye girip, kadının osuruğunu duyardım mesela, o kadar yakındım. Pek çok Hollywood yıldızı benim arkadaşım oldu. İsmim New York Times'ın dedikodu sütunlarında geçerdi: Son Sultan'ın kızı, protokol şefinin karısı diye. Ben de telefon açıp 'Estağfurullah, son sultanın kızı olsam, yüz yaşında olmam gerekir' derdim.Cezayir'de ihtilal olduğunda ilk fotoğrafları da siz çekmişsiniz. Doğru mu?- Evet, Cezayir'de bir sefirin evinde kalıyoruz. Gece, Sinan beni dürtüyor, bir şey oluyor diyor. Atıyorsun diyorum. Meğer darbe olmuş. Ertesi sabah da gidecektik biz, uçağa binmek için hazırlanıyoruz, kapı açıldı müsteşar don paça ‘‘İhtilal oldu’’ dedi. ‘‘Bin Bella'yı yakaladılar’’ dedi. Biz sefaretin arabasına bindik, uçağa gidiyoruz. Bütün yollarda insanlar, askerler, tanklar. Ben boyuna resim çekiyorum. Sinan uyarıyor: ‘‘Başımızı belaya sokacaksın!’’ Nice'e indiğimizde bütün gazeteciler etrafımızı sardı. Cezayir'den çıkan ilk uçak bizimkiymiş. Haber var mı diye soruyorlar. Ben de salağım, çok bağlıyım ya gazeteme, hiç ses çıkarmadım, fotoğraflardan da söz etmedim. Türkiye'ye yolladım fotoğrafları. Hayat Mecmuası benim için özel sayı yaptı.Siz ne kadar itibarlı bir gazeteciydiniz?- Bir kere New York'tan geldık. Gümrükte Sinan pasaportları verdi. Oradaki memur, Sinan'a baktı: ‘‘Aaa siz Sara Korle'nin kocası mısınız?’’ dedi. Bizimki fena bozuldu. Evet tanınıyordum. Bir ara Anadalu Ajansı için de çalıştım. Voice of America için de...Şimdiki kadın gazetecileri nasıl değerlendiriyorsunuz?- Leyla Umar, Tuna Köprülü filan benim ahbabım. Ama onlara kızıyorum, Tuna'ya bilhassa. Herkes oturup hatıralarını yazıyor. Her şeyi açığa vuruyor. İyi de sözü geçenlerin hepsi ölmemiş ki! Bir de hep kendilerini methediyorlar. Onu gördüm de, yok ensesini tuttum da, yok Castro'ya balık götürdüm de. Bunlar hoşuma gitmiyor. Böyle böbürlenmek benim gazetecilik anlayışıma uymuyor.Sara Korle, bugüne kadar Roosevelt'ten Kennedy'ye kadar pekçok siyasiyle ve Tony Curtis, Alfred Hitchcock, Gregory Peck, Burt Lancaster, Frank Sinatra gibi sayısız starla röportaj yaptı. Türkiye, bu yıldızların haberlerini hep ondan aldı.80 küsur yaşında olmak nasıl bir duygu? Ne hissediyorsunuz?- Bu kadar güzel ve uzun bir hayat sürmüş olmanın saadetini yaşıyorum. Kimi ana karnında ölüyor gidiyor, annesi aldırıyor; kimi de 104 yaşına kadar yaşıyor. Benim durumum hiç fena değil. 65 sene günde iki buçuk paket sigara içtim, herhalde bir vapur dolusu da içki. Ama bak bu yaşa kadar gelebildim. İnişlerden çok çıkışlarım oldu, şükretmek gerekiyor. Ama insan hayatında öyle bir an geliyor ki, makine eskiyor. Kabul etmekten başka çaren kalmıyor...Kendinizi ihtiyar gibi hissediyor musunuz?- Yok canım! İçin değil, dışın değişiyor. Bu son hastalığa kadar çok faal bir insandım mesela. ‘‘Otomatik ödeme diye bir şey var. Delirdin mi çıkma sokağa’’ diyorlardı. Niye ödeyecekmiş banka benim telefonumu, suyumu, elektriğimi? Hoşuma gidiyordu, sokağa çıkmak için bir vesile oluyordu. Sonra gidip arkadaşlarımla saatlerce briç oynuyordum. Artık yapamıyorum. 24 saat bir hemşireyle yaşıyorum.Bu kadar uzun yaşıyor olmak ve yaşamaya devam etmek hediye mi ceza mı!- Bence hediye. Allah'a bin şükür. Neler gördüm, neler geçirdim. Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum, yapamadıklarıma üzülüyorum. İnsan tabii hep daha fazla yaşamak istiyor, keşke hayatıma daha çok şey sığdırabilseydim diyor. Ben fena da sığdırmadım gerçi!Peki, belli bir yaştan sonra insanın endişelerinde bir değişiklik oluyor mu? Hani bir dönem insan kendini etrafına beğendirme endişesi taşıyor. Hangi yaştan sonra, bu başka bir şeye dönüşüyor?- Valla, bende başka bir şeye dönüşmedi. Bakın, siz geliyorsunuz diye makyaj yaptım. Hep bakımlı olmaya çalışan biriydim. Ama 80 küsur yaşında yüzümü filan çektirmeyi düşünmem. Onu da yapanlar var. İnsan aktrist olur yapar. Ya da Mefküre Şerbet gibi meraklıdır, yapar. Yapsınlar canım, bana ne. Ama ben yapmam.Yaş ilerleyince sağlık endişeleri mi başlıyor?- Elbette. Gençken gayet soğukkanlıydım. Hiçbir şeye aldırmazdım. Eşim son yıllarını çok kötü geçirdi. Onun hastalığı beni mahvetti. Korkak oldum. Öyle bir hale geldim ki, kaldırıma çıkamıyordum, sokaktan geçen birine ‘‘Evladım şu kolumu tut da çıkayım’’ diyordum. Onu yendim. Şimdi tekrar rahatsızlandım. Vücut eskiyor. Kaslar, kemikler direncini kaybediyor. Ne yapalım hayat böyle.İnsan üzüm gibi sevdiğine baka baka yaşlanmak ister ya, kaç yıl önce eşiniz Sinan Bey'i kaybettiniz? - 7 yıl oldu.Peki yaşlılığın yalnızlık bölümü nasıl bir şey? Nasıl üstesinden geliyorsunuz?- Sinan'ı kaybetmek beni çok sarstı. Ama toparladım. Ahbaplarım arkadaşlarım var, haftada iki üç kere onlarla buluşuyordum. Bir de 40 yıl New York'ta yaşadım ben. İkinci evim gibiydi orası, senede iki kez New York'a gidiyordum. Ama artık gitmeyeceğim. Yol uzun geliyor, beni yoruyor. Bir de eşim dostumun kimi öldü, kimi hicret etti. Kala kala parmakla sayılacak kadar az insan kaldı. Bir de oradaki yaşam zor, kapıcına kolaysa telefon et ‘‘Bir kilo soğan getir’’ de!Biraz tuhaf bir soru olacak. Ama hepimiz için geçerli. Hayal ettiğiniz özel bir son, bitiş karesi var mı?- İstediğim yere gömülmek. Annemin babamın koynuna. O kadar.Annem yemek pişiremezdi ama üç günlüğüne domuz avına giderdiSaraylı olmak nasıl bir şey?- Anne tarafından Osmanlılar'a aitim. Sultan Mecid'in torununun torunuyum. Ama hiçbir zaman bununla övünmedim. Zaten muayyen bir yaşa kadar annem bana bunları hiç anlatmazdı. Neslişah Sultan ve diğerleri benim canım ciğerim, akrabalarım, onları inkar edemem. Ama ‘‘Ben saray mensubuyum, prensesim’’ diye hava atmadım, atmam. Herkesin bir ailesi var, benimki de onlar. Gereğinden fazla gururlu değilim.Nasıl anlaşılır ‘‘mavi kan’’? İnsanların yaşadığı şaşaalı hayatlardan mı?- Hayır efendim, duruşlarından! Ama bir sokak çocuğu bile asil olabilir, saraylı olması gerekmiyor yani. Ve en asil olması gereken saraydan çıkmış biri de, hiç asil olmayabilir. Bizden farkınız yok yani!- Nerem farklı olsun? Gerçi ilginçtir bu saraylılar! Ben teyzem hakkında kitap yazmıştım. Teyzem, Prenses Mevhibe diye tanınırdı. Epey bir şaşaa ve debdebe içinde yaşamış, har vurup harman savurmuş, sonunda da Osmanlı Bankası'nda telefon memuresi olmak zorunda kalmış. Bir gün Fransız sefiri telefon ediyor, sinirli bir biçimde müdürle konuşmak istediğini söylüyor. Bizimki de telefon memuresi ya, ‘‘Konuşamazsınız şu an meşgul’’ diyor. ‘‘Ne demek! Ben Fransız sefiriyim’’ diye üsteleyince, teyzem, ‘‘E n'apalım siz Fransız sefiriyseniz ben de Saba kraliçesiyim!’’ diyor. Sefir kızıyor bankanın müdürünü arıyor: ‘‘Sizde terbiyesiz bir kadın var. Kendini bana Saba kraliçesi olarak tanıttı.’’ Müdür cevap veriyor: ‘‘Valla bizde kraliçe yok ama bir prenses var...’’Sizin böyle şaşaalı bir hayatınız olmadı mı?- Yok canım. Babam bahriyeliydi benim. Öyle bakıcılarla filan büyümedim. Ama bana çok iyi bir tahsil verdiler.Nasıl bir çocukluk sizinki?- Annem, Osmanlı olduğu için hiçbir şey bilmez. Yemek pişiremez, elinden hiçbir iş gelmez. Öyle bir kadındı. Ama avcılık merakı vardı mesela. Çocukluğumun bir kısmı Gölcük'te geçti. Eve gelirim. Annem nerede? Köylülerle domuz avına gitti, üç gün yok! Bana iyi bir tahsil vermek için 6.5 yaşındayken Avusturya mektebine leyli yazdırdılar. Sonra bir Ankara dönemim oldu. Ve tekrar İstanbul. Koleji bitirdim. Diyebilirim ki, hayatta ne öğrendiysem Robert Kolej'de öğrendim.Annenizin farklı olmasını küçükken tuhaf karşılıyor muydunuz?- Yok. Alışıyorsun. Gerçek saray mensupları öyledir. Para idare etmesini bilmezler, zaten bizim ailenin bir çoğu Fransa'da filan beş parasız öldüler. Annem de onlar gibiydi. Kandilli'deki Cemile Sultan Köşkü, büyük babamınmış mesela. Öldükten sonra dayım, annem, teyzem orayı satıyorlar. Taa tepeden aşağa kadar. Sahilde de saray var. O bahçelerdeki meyveleri satsalardı geçinirlerdi, ama kafaları ermiyor o işlere. Ben çocukken tutturdum: ‘‘Ata bineceğim.’’ Babam derdi ki ‘‘Kızım seni Dağcılık Kulübü'ne yazdıramam. İmkanım yok.’’ Ama annem ne yapar eder, borç mu alır, bir şey mi satar, bana kıyafet yapar, Dağcılık Kulübü'ne yazdırırdı.Çocukluğunuzdan hatırladığınız daha sonraki hayatınıza damgasını vuran bir koleksiyon merakınız var mı?- Annem her şeyi satıp savurduğu için, gençliğimde Osmanlı eserlerini topladım. 5 yıl Atina'da, 2 yıl İran'da ve neredeyse 40 yıl New York'ta yaşadım. Enfiye kutuları, ibrikler, yıllar içinde biriktirdim. İyi bir koleksiyonum vardı. Buraya göç ederken hepsini müzayedeye verdim. Çünkü bu ev küçük, nereme sığdırayım? Bir de fikrimce insanlar mallarının esiri olmamalı. İyi bir gelir elde ettim. Nasıl ben zırt pırt seyahate çıkabiliyordum, Kuzey Kutbu'na bile gidebiliyordum? O parayla. New York'a ilk gittiğimde Universal Film Stüdyoları'na gazeteci olarak başvurdum. Tyrone Powell'la bir öğle yemeği ayarladılar. Heyecandan ölmek üzereyim. O benim yıllardır aşık olduğum aktör. Sinan'a söyledim. Hiç oralı olmadı. Hatta 'Ben de akşam Marilyn Monroe'yla yemeğe çıkarım' dedi. 'Ne yapacaksın o aptal kadını?' dedim. Cevap verdi: Akıllı kadını kim ne yapsın?
False