Eski düşman canlandı: Verem

Güncelleme Tarihi:

Eski düşman canlandı: Verem
Oluşturulma Tarihi: Ocak 16, 1999 00:00

Haberin Devamı

Tıbbi adıyla tüberküloz, halk arasındaki adıyla verem, aslında basit bir enfeksiyon hastalığı, yani bir mikrobun yol açtığı hastalık. Bütün mikrobik hastalıklarda olduğu gibi, etkenin ortadan kaldırılmasıyla, hastalık da yok edilebiliyor. Verem mikrobunun keşfedilmesinin üzerinden 100, mikrobu öldüren etkili ilaçların bulunmasının üzerinden ise yaklaşık 50 yıl geçti. Ancak geliştirilen tüm tedavi yöntemlerine karşın verem dünyanın birçok ülkesinde yeniden hortladı. Eğer acil önlemler alınmaz ve 1950'li yıllarda başlayıp 1970'lerde sona eren verem savaşı tekrar diriltilmezse dünya ciddi bir tehditle karşıya kalacak.

Gelişmiş Batılı ülkelerin görmezden geldiği verem, nasıl oldu da hortladı? Türkiye neden veremle savaşta katettiği mesafenin gerisine düşüverdi? Bu soruların yanıtını Marmara Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, aynı zamanda akciğer hastalıkları ve verem konusunda ulusal ve uluslararası boyutta politikalar üreten Prof. Dr. Elif Dağlı veriyor. Prof. Dr. Dağlı, aşıyla ortadan silinebilecek bir hastalığın, yüz yıldır yok edilememiş olmasını insanoğlunun ve tıp biliminin başarısızlığı olarak nitelendiriyor. Prof. Dağlı, bunun sadece Türkiye'ye özgü bir başarısızlık olmadığını vurgulayarak şöyle devam ediyor:

‘‘Dünyada 1 milyar kişinin bu basili vücudunda taşıdığı, yılda 2-3 milyon kişinin de bu hastalıktan öldüğü biliniyor. Tüberküloz, geri kalmış ve fakir ülkelerin sorunuydu. Açlık, eğitimsizlik, kötü yaşam koşulları, doktora ulaşamama gibi sorunları olan ülkelerde bu hastalık halen devam ediyor. AIDS hastalarının neredeyse üçte birinde tüberküloz enfeksiyonu görülmeye başladı. AIDS'liler tüberküloz için bir kaynak teşkil etti. İşte bundan sonra, tüberküloz gelişmiş ülkelere de yayılmaya başladı. Hem de dirençli formlarıyla. Burada gündeme hekim yanlışları ve hasta uyumsuzluğu geliyor.’’

RUANDA BİLE ÇÖZDÜ

Verem savaşında tüm dünyanın düştüğü en büyük yanlışlık, ilaçlarla yok edilebilecek bu hastalığın, hekim yanlışlığı nedeniyle dirençli kılınması oldu. Verilmesi gereken 3'lü veya 4'lü ilaç tedavisinin yerine 2'li ilaç verilerek verem mikrobunun direnç geliştirmesi sağlandı. Tüberküloza bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren modası geçmiş bir hastalık gözüyle bakılması, tıp fakültelerinde daha az önem verilmesine yol açtı. Tüberkülozu tarihe gömen ABD'de örneğin bir hekim, tüberküloz hastası gördüğü zaman ne yapacağını bilemiyor. Çünkü hastalık hakkında bilgisi yok, nasıl tedavi edeceğinden habersiz. Bu nedenle hastalığı tanımadan tedaviye kalkaşırsa, mikrobun ilaca direnç geliştirmesine neden oluşor. Türkiye'de ise en büyük sorun hastalar. Bu mikrobik hastalığın tedavi süresinin en az 6-9 ay olduğunu unutan veya gözardı eden hastalar, tedaviyi erken kesebilme cesaretini gösteriyor. Eğer bir hastaya, ilaca dirençli tüberküloz tanısı konuyorsa, geriye yapacak pek bir şey kalmıyor. Prof. Dr. Dağlı, bu çaresizliği şöyle yorumluyor:

‘‘1930'larda tüberküloza yakalanmış insanların durumuna düşüyorsunuz. Bugün hastanedeki hekimler hastalığa yakalanıyor. Ben birkaç örnek biliyorum. Genç bir hekim hastalanıyor, akciğeri çürüyor. İşte o zaman yan etkisi çok fazla ve çok pahalı bazı ilaçlarla çözüm bulunmaya çalışılıyor. Bu ilaca dirençli tüberküloz vakalarının şu anki tedavisi 2-3 milyarı buluyor. İki yıl devamlı tedavi şart. Hastaya '2 yıllık ilaç stoğunuzu getirmezseniz, sizi tedavi edemeyiz' diyoruz. Bir kere devamlı ilaç kaynağı tespit edilecek, hasta uyumu ve doktor eğitimi sağlanacak. Sağlık sistemimizin içine bunu entegre edeceğiz. Bunu kim yapacak? Türkiye'deki en büyük sorun bu. Tüberküloz için Türkiye'de bir başıboşluk sözkonusu. Tüberküloz hangi sağlık sektörünün sorumluluğunda? Ortada bir kargaşa var. Bugün Türkiye'deki en büyük sorunumuz tüberküloz tedavisindeki kargaşadır. Bizim harcadığımız paranın onda biriyle tüberküloz tedavi edilebilir. Tamamen koordinasyon eksikliği ve sağlık politikasızlığından, biz daha fazla para harcıyor ama hastalığı buna rağmen tedavi edemiyoruz. Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Akciğer Hastalıkları ve Tüberküloz Birliği'nin ortak projeleri var. Bu insanlar, para kaynağı da buluyor, strateji de belirliyor. Bu ilk olarak, Afrika'da Malavi'yle başladı. Ruanda, Mozambik, Sudan tüberküloz sorununu çok iyi çözmüş ülkeler. Sudan'da savaş var, açlık var ve ulaşım zor. Ruanda, cesetlerin nehirlerde yüzdüğü iç savaş günlerinde çözdü tüberkülozu. Biz, bütün bu ülkelerden daha iyi ekonomik şartlara sahibiz. Daha bilinçli doktorlarımız varken, çözemiyoruz.’’

Sağlık Bakanlığı'nın gelecek 30 yılı kapsayacak bir verem savaşı politikası yok. Bu konuda plan veya proje de bulunmuyor. 1970'lerde bu hastalığın bittiğini zannederek Verem Savaş Müdürlüğü'nü kapatıp, gevşemiş yetkililer. İşte ne olduysa bundan sonra olmuş ve hastalık tekrar tırmanmış.

Prof. Elif Dağlı, hastaları da suçlamadan edemiyor: ‘‘Uzun süre tedavi almaları lazım. Asıl büyük sorumluluk, kendini bu mücadeleye adamış meslek grubundan geçiyor. Türkiye'de verem savaşında, vicdan sahibi sağlık politikacısına ihtiyaç var. Politikayı kendileri için değil, halk sağlığı için yapan insanlar gerekiyor. Bizim sağlıkla ilgili yaptığmıız hiçbir proje, 20-30 yıldan önce sonuç getirmez. Şimdiden bir şeyler yapılmazsa, 3 nesil sonra ülkemizde insan kalmaz. Politikacıların bu kadar duyarsız olmasının nedeni, halkımızın duyarsızlığı.’’

BAŞARISIZLIĞIN NEDENİ

Çözümsüzlüğün nedenlerinin başında, veremle mücadelenin çok başlı ve bir o kadar da koordinasyonsuz olması geliyor. Türkiye'de verem savaşının alt yapısına baktığımızda, karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: Verem Savaş Dernekleri, bu derneklerin Verem Savaş Dispanserleri, Verem Savaş Dernekleri'nin Federasyonu. Bütün bu birimler, Sağlık Bakanlığı'na, hem kaynak, hem de planlama açısından kısmen bağlı. Sağlık Bakanlığı'nın ayrıca Verem Savaş Dairesi'ne bağlı 200'ün üstünde dispanseri var. Bunun dışında üniversiteler, askeri hastaneler, Sağlık Bakanlığı'nın sanatoryumları, sigortanın sanatoryumları, özel hastaneler ve özel hekimler de verem tedavisi yapıyor. Bütün bu birimler, birbirinden son derece kopuk ve iletişimsiz çalışıyor. Prof. Dr. Elif Dağlı, ‘‘işin nasıl çorbaya döndüğünü’’ şöyle anlatıyor:

‘‘Bütün bu ağı birbiriyle konuşturmazsanız, koordinasyon kurmazsanız bu ağın başındaki kişiyi belirlemezseniz, iş çorbaya dönüyor. Bir hasta üniversiteye gidip tedavi olabiliyor. Aynı hasta, öbür gün başka bir hastaneye başvurup, başka bir ilaç alabiliyor. Türkiye'nin tüberküloz koordinasyon komitesine ihtiyacı var. Kimlerin tüberküloz tedavisi yapabileceğinin belirlenmesi lazım. Bu insanlara bir nevi ehliyet verilecek. Çok tecrübeli insanlar olabilir, çok iyi üniversite hocaları olabilir. Tüberküloz tedavisi keyfi bir yönteme bağlanamaz. Bir direktifler ağı gibi, bu işin de bir kılavuzu çıkartılmalı. Tıpkı bir bilgisayar ya da çamaşır makinesi çalıştırmak gibi. Bir A doktoru, ben çok iyi hocayım, en tanınmış profesörüm diye, iki tane ilaçla tüberkülozu tedavi etmeye çalışıyor, direnci arttırıyor, ona kimse bunun hesabını sormuyor.’’

Doktor gözetiminde tedavi

Dünya Sağlık Örgütü tarafından veremle savaşta tüm dünyada uygulanmaya başlanan DOTS (Directly Observed Treatment Short-course) adlı yöntem, hastanın tedavi sırasında gözlem altında tutulması ve ilaçlarını doktorun gözü önünde almasına dayanıyor. Normalde hastayı haftada iki gün ilaç vererek de iyileştirmek mümkün. Bu hasta uyumu açısından son derece önemli. Çünkü hastanın ilacını almaması, diğer insanlar için tehdit oluşturuyor. Geçen hafta, İstanbul'da biraraya gelerek ortak bir deklarasyon yayınlayan Verem Savaş Dernekleri Federasyonu, Türk Tabipleri Birliği ve Toraks Derneği temsilcileri, yeni bir verem kontrol programının başlatılması gerektiğini açıkladı. Üç sivil toplum kuruluşu, veremin 0-1 yaş grubu çocuklar için de tehlike sınırlarına yaklaştığını, DOTS'un hiç olmazsa, göç ve yabancı akını etkisinde olan, işsizliğin yüksek oranda seyrettiği metropollerde ayrı bir görüşle ele alınması gerektiğine dikkat çektiler.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!