GeriGündem Enver Paşa İngilizler’e karşı savaşan askere orucu yasak etti diye Araplar bize cihad açmışlardı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Enver Paşa İngilizler’e karşı savaşan askere orucu yasak etti diye Araplar bize cihad açmışlardı

Enver Paşa İngilizler’e karşı savaşan askere orucu yasak etti diye Araplar bize cihad açmışlardı
refid:5161644 ilişkili resim dosyası
Abone Olgoogle-news

Gayrimüslimlere karşı girişilen savaşlar bizde "cihad" sayılırdı ve ateş hattındaki askerin muharebe gücünün azalmaması için oruç tutmaması istenir, bu maksatla fetvalar alınır ve "Cihada katılan askerin üzerinden dini vecibeler kalkmıştır" denirdi.

Asırlar boyunca uygulanan bu kuralı Birinci Dünya Savaşı yıllarında Enver Paşa da tatbik etmiş ama o sırada bize karşı isyan bayrağını açmış olan Mekke Şerifi Hüseyin, Paşa’nın bu konuda yayınladığı emirleri tahrif ederek işi "Türkler orucu bile yasakladılar. Onlara karşı cihad etmek, her Müslüman’a farzdır" haline getirip bize cihad ilán etmişti.

CEPHEDEKİ askere ramazan geldiğinde oruç tutturmamak, Türkler’de eski bir gelenekti.

Ateş hattındaki askerin muharebe gücünün azalmaması için oruç tutmaması istenir ve bu maksatla fetvalar alınır, savaşın "cihad" olduğu söylenerek cihada katılan askerin üzerinden dini vecibelerin kalktığı duyuruldu. Askeri ikna etmek için ordunun başında sefere çıkan padişahlar bile ramazanda gündüz vakti herkesin gözü önünde çeşit çeşit yemekler yerler ve böylelikle "Düşmana karşı cihad edenlerden oruç mükellefiyeti kalkmıştır" mesajını verirlerdi.

Biz, imparatorluğun parlak devirlerinde uygulanan bu kuralı asırlar sonra, Birinci Dünya Savaşı yıllarında da denemeye kalktık ama bu defa yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

İttihad ve Terakki’nin iktidarda bulunduğu Birinci Dünya Savaşı sırasında "başkumandan vekili" olan Enver Paşa da eski geleneğe uyarak savaşan askerin oruç tutmasını engellemek istemişti. Paşa, ramazan aylarında cephelere gönderdiği emirnamelerde, cephedekilerin oruç tutmalarında dini bir mecburiyet bulunmadığını hatırlatmış ve kumandanlara "Oruçlu asker savaşamaz, dolayısıyla oruç tutulmasına mani olun ve gerekirse yasaklayın" demişti.

O günlerde Arap Yarımadası karmakarışıktı ve Mekke Şerifi Hüseyin’in başlattığı isyan bütün şiddetiyle devam ediyordu. Enver Paşa’nın emirnameleri Hüseyin’in de eline geçti ve Mekke’nin isyancı emiri, dini bakımdan son derece doğru olan bu kararı inanılmaz şekilde tahrif etti. 1916’nın 26 Haziran ve 10 Eylül günlerinde Arap dünyasına hitaben yayınladığı isyan bildirilerinde Enver Paşa’nın emrini de kullandı ve işi "Türkler orucu bile yasakladılar. Onlara karşı cihad etmek, her Müslüman’a farzdır" haline getirdi.

Askerin oruç tutmaması konusu Şerif Hüseyin’in bildirilerinde "...Yaptıklarını káfi görmeyen İttihadçılar, İslam’ın beş şartından biri olan oruç tutmayı da ortadan kaldırmak istediler. Mekke’de, Medine’de ve Şam’da bulunan askerlere ramazan ayında oruç tutmamaları emredildi. Bütün Müslümanların yanısıra yabancılar da bu durumun şahididir. ...İşte bu yüzden, İslam dünyasındaki bütün kardeşlerimi bu yıkıcı, bozguncu, aptal ve alçak kişilere itaat etmemeye çağırıyorum. Allah’a itaat etmeyenlere itaat edilmez!" cümleleriyle yer alacak ve Hüseyin daha sonra hiç sıkılmadan "Türkler, Kabe’yi bombaladılar" yalanını ortaya atmaktan da çekinmeyecekti.

Şerif Hüseyin’in isyanını İngiliz casusu Lawrens’in dağıttığı altınlar sağlamıştı. Arap çöllerinde savaşan on binlerce Türk askeri, Hüseyin’in ilan ettiği "cihad" yüzünden arkadan hançerlenerek can verdi. Hüseyin, savaştan sonra önce krallığını, derken hiláfetini ilan etti. Ama halifeliğini kendisine bağlı birkaç kabile dışında kimseler tanımadı, talihi tersine döndü ve tahtını 1924’te Suudi Arabistan’ın şimdiki hákimi olan Suudi hanedanının kurucusu İbn-i Suud’a terk edip Kıbrıs’a kaçmak ve sürgünde ölmek zorunda kaldı.

Háfız Sami, sesiyle adam bayıltırdı

BUGÜN Bulgaristan sınırları içinde kalan Filibe’de 1874’te doğan Háfız Sami, Türk Musikisi tarihinin en önde gelen ses sanatkarlarındandı.

Filibe’nin Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine, dört yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göçmen olarak geldi. Sesinin güzelliği fark edilince 10 yaşındayken Kur’an hıfzına başlatılan küçük Sami, iki yılda hıfzını tamamladı ve Kur’an okuma ilimlerinin her biri için büyük gayret sarf ederek genç yaşında İstanbul’un en ünlü háfızlarından biri olarak kabul gördü. Medrese öğrenimi de gören Sami Efendi, Şeyh Edhem Efendi, Bolahenk Nuri Bey, Hacı Kirami Efendi ve Bestenigáar Ziya Bey gibi devrin ünlü üstadlarından musiki öğrendi. Halıcıoğlu Topçu Mektebi’nde ve Galata Camii’nde imamlık yaptı. İstanbul’un çeşitli camilerinde Kur’an ve Mevlid okudu. Paylaşılamayan bir okuyucu haline gelen Sami Efendi, henüz 38 yaşında, şöhretinin zirvesinde ve en verimli çağındayken geçirdiği bir ruhi bunalım üzerine camilerdeki görevini ve musikiyi bırakmak zorunda kaldı.

Sami Efendi, doğaçlamaya dayalı dini ve dindışı musiki formlarının en büyük ustalarındandı. Kur’an, mevlid ve kasidede büyük üstad tanınmıştı. Gazel türünün ise, Háfız Osman ile birlikte büyük temsilcisiydi. Sesi, özellikle tiz perdeleri kullanmaktaki ustalığı bakımından emsalsizdi ve Kur’an yahut gazel okuduğu sırada dinleyicileri arasında bayılanlar olurdu.

Kırma tavuk kebabı

Birkaç adet tavuk temizlendikten sonra, yirmi dört saat bekletilir. Sonra her biri ortasından yarılır, bütün kemikleri çıkartılır, keskin bir bıçak ile küçük kuşnaşı boyunda doğranır. Káfi miktarda tuz, tarçın, biber ve bir fincan soğan suyu iláve edilip bir saat bekletilir. Şişe geçirilir, gayet hafif ateşte çevrilir, tavuk teleğiyle devamlı olarak yağ sürülür ve iyice pişirilir. (Nejat Sefercioğlu’nun "Türk Yemekleri: 18. Yüzyıla Ait Yazma Bir Yemek Risalesi"nden)
False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle