Daima ağlayan Cumhurbaşkanı

Daima ağlayan Cumhurbaşkanı

27 Mayıs 1960 darbesinin lideri ve Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel hastaydı. 27 Ekim 1965’te 12. Başbakan olarak göreve başlayan Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı’yla Çankaya Köşkü’nde yaptığı ilk devlet görüşmesinde bu duruma yakından tanık oldu. Toplantının amacı, ülke sorunlarını görüşmekti. Ama Gürsel’in sağlık durumu buna izin vermiyordu.

Haberin Devamı

HENÜZ 40 yaşındaydı. Türkiye’nin 12. Başbakanı olmuştu. Donanımlıydı. Arkasında yüzde 52.9 halk desteği vardı. 27 Ekim 1965 Çarşamba günü başkent Ankara’nın Bakanlıklar semtindeki Başbakanlık makamında göreve başladı. 24 saat sonra, haftalık olağan görüşmede bulunmak üzere Çankaya Köşkü’ne çıkıp 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’le görüşecekti. Gürsel, genç Başbakan’ı makamında kabule hazırlanmıştı. Başyaver Hava Albay Nevzat Dereli, Başbakan’ı karşılayıp Cumhurbaşkanı’na takdim etti. Gürsel, yürümekte zorlanıyordu. Makam koltuğundan kalktı, bastonuna dayandı ve Başbakan’a, “Hoş geldiniz” dedi. O genç Başbakan’ın adı, “Süleyman Demirel”di. Cemal Gürsel’in liderliğindeki Milli Birlik Komitesi’ni oluşturan 38 askerin darbe ile görevden uzaklaştırdığı DP iktidarının DSİ Genel Müdürlüğü’nü 5 yıl boyunca yürütmüştü. 

‘TÜRKEŞ VURDU’ DEDİLER
Demirel, daha önce AP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Çankaya Köşkü’ne çıkıp Cumhurbaşkanı Gürsel’le kısa süreli görüşmeler yapmıştı. Ama bu defa, ‘devletin başı’ ile ‘hükümetin başı’ karşılıklı oturup ülke sorunlarını müzakere edecekti. Demirel, bu ilk görüşmesinde Cumhurbaşkanı Gürsel’le ülkenin önemli meselelerini müzakere etmenin mümkün olamayacağını fark etti. Çünkü Gürsel hastaydı. Demirel, bu tespitini 15 Kasım 1986’da anılarını anlatırken gündeme getiriyor ve şunları söylüyordu:“Başbakanlık görevine başlayınca, Çankaya’da, karşımda daima ağlayan bir Cumhurbaşkanı buldum...”Gürsel’in o günlerde bastonla dolaşması üzerine, kamuoyunda spekülatif haberler üretiliyor, Cumhurbaşkanı’nı eski Milli Birlik Komitesi üyesi Alparslan Türkeş’in omzundan vurduğu iddia ediliyordu. Oysa Türkeş, Gürsel’in hastalandığı sırada Türkiye’de yoktu. Çünkü, 13 Kasım 1960’ta, Milli Birlik Komitesi’ndeki bir iç darbeyle birlikte Hindistan’a sürgüne gönderilmişti. 

Daima ağlayan Cumhurbaşkanı



DEVLETTE HASTA TUTULMAZ
Aradan uzun yıllar geçti. Cumhurbaşkanı Gürsel’in rahatsızlığı, bu defa Demirel’in 89. yaş gününü kutladığı 1 Kasım 2013 Cuma günü, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deki Yıldız Sarayı’nda gündeme geldi. Demirel, sohbetimiz sırasında mazide derin bir yolculuğa çıktı. Tam 48 yıl önce yaşananları anlatmaya koyuldu:“1964 yılının aralık ayında Çankaya Köşkü’nde ‘Huzur Toplantıları’ vardı. Bu toplantılara, Başbakan İsmet İnönü ve siyasi parti liderleri katılıyordu. Toplantının amacı, birtakım ülke meselelerine çözüm arayışıydı. Bu toplantılara başkanlık eden Cumhurbaşkanı Gürsel ise felçli idi. Aslında Gürsel, merhum Adnan Bey’i (Menderes) astıkları zaman, yani 17 Eylül 1961’de de hastaydı.  Haftalık olağan görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanı’yla ülke sorunlarını müzakere etmenin mümkün olamayacağını ilk ziyaretimde fark ettim. O günlerde Başbakanlığa ziyaretime, deneyimli Büyükelçi Cevat Açıkalın geldi. Bir âkil adamdı. Devlet adamıydı. O nesil bugün kayboldu.Büyükelçi Açıkalın, bir süre önce otomobil kazası geçirmiş, adeta sürüne sürüne yürüyordu. Bana, ziyaret sebebini şöyle açıkladı:‘Süleyman Bey, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’i hâlâ devletin tepesinde niçin tutuyorsunuz? Devletin tepesi, bir hasta adamı hiç kaldırır mı? Hastayı, Cumhurbaşkanlığı’nda tutmak bir merhamet işi değildir...” 

ÖLDÜRTTÜ DERLER...“
Kendisine, ‘Peki, Cevat Bey, ne yapmamız lazım?’ dedim. Açıkalın, bana şu cevabı verdi: ‘Bakınız Süleyman Bey, Cemal Paşa yarın orada hayatını kaybederse ‘Demirel öldürttü’ derler. Yolda ölürse bu defa ‘Bakmadı da ondan...’ yorumunu yaparlar. Buna bir çare bulmanızı, naçizane tavsiye ediyorum.’ Evet, Cumhurbaşkanı Gürsel’i tedavi ettirmek gerekiyordu. Önce bu yolu denedik. Türkiye’de çok deneyimli tabipler vardı ama yeterli tıbbi cihazlar mevcut değildi. Araştırdık, soruşturduk. ABD’nin başkenti Washington’da Walter Reed Askeri Hastanesi’ne gönderme teşebbüsünde bulunduk. Amerikan yönetimiyle görüştük. Anlayış gösterdiler. Başkan Johnson özel uçağını gönderdi. Cumhurbaşkanı Gürsel’i, maiyetiyle birlikte Washington’a yolcu ettik. Ama şifa bulmadı.”

ASKER GETİRDİ ASKER GÖTÜRDÜ
CUMHURBAŞKANI Gürsel, 2 Şubat 1966 Çarşamba günü ABD Başkanı Johnson’ın gönderdiği özel bir uçakla Washington’a yolcu edildi. Gürsel, hareketinden önce yaptığı yazılı açıklamada, “Mutlak itimat ettiğim doktorlarımızın tavsiyesiyle, Amerika’ya gitmeyi kabul ettim” diyordu. Gürsel Amerika’ya gittikten kısa bir süre sonra hastane, günlük sağlık raporları yayınlamaya başladı. Cumhurbaşkanı’nın tedavisindeki güçlükler o raporlarda görülüyordu. Bunun üzerine Ankara, yeni bir cumhurbaşkanı arayışına girişti. Cumhurbaşkanlığı Kontenjan Senatörü Prof. Dr. Ragıp Üner görevinden istifa etti. Cumhuriyet Senatosu Başkanı ve Cumhurbaşkanı Vekili İbrahim Şevki Atasagun, Üner’den boşalan Kontenjan Senatörlüğü’ne, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay’ı atadı. Sunay, Cumhurbaşkanlığı’na aday gösteriliyordu.Gürsel, 26 Mart 1966 Cumartesi günü Ankara’ya getirildi. Aynı tarihte, 37 tabipten oluşan Sağlık Kurulu, Cumhurbaşkanı için, “Görev yapamaz” raporu verdi. Söz konusu rapor, Gülhane Askeri Tıp Akademisi tarafından resmi bir yazı ile Başbakanlığa gönderildi. Başbakanlık da Cemal Gürsel’in sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanlığı görevini yürütemeyeceğine dair raporu TBMM’nin bilgisine sundu.

Kaderin cilvesine bakar mısınız, Orgeneral Cemal Gürsel 38 subayın gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte, önce Devlet Başkanı, ardından da Cumhurbaşkanı seçilmişti. 6 yıl sürdürdüğü bu görevden uzaklaştırılırken de yine Türk Silahlı Kuvvetleri devreye giriyor, GATA’nın organize ettiği sağlık kurulu Cemal Gürsel için “Cumhurbaşkanlığı görevini yürütemez” raporu veriyordu. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa yaşanan bir olaydı...

Daima ağlayan Cumhurbaşkanı

Genelkurmay Başkanı Cemal Tural - Başbakan Süleyman Demirel - Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu

SUNAY’LI DEMOKRASİ
Sıra, Türkiye’nin 5. Cumhurbaşkanı’nı seçmeye gelmişti. 28 Mart 1966 Pazartesi günü, Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterilen Kontenjan Senatörü emekli Orgeneral Cevdet Sunay, TBMM’de 461 oyla Türkiye’nin 5. Cumhurbaşkanlığı’na seçilecekti.

Süleyman Demirel bu seçimi “Bir geçiş dönemi” olarak tanımlıyor ve şunları söylüyordu: “Sayın Sunay’ı Türkiye’de demokrasiyi yerleştirmekte bize yardımcı olacak birisi saymıştım. Bakınız, 1966 Türkiye’sinde siyasete karışmış cuntalar vardı. 1962 ve 1963’te Talât Aydemir cuntası çıkmıştı. Bu cuntalar tasfiye edilirken, Sayın Sunay demokrasi tarafını tutmuştu. Sunay’a Cumhurbaşkanlığı teklif ederken bütün bu şartları düşünmüştüm.” Cemal Gürsel, 219 gün derin komada kaldığı GATA’da, 14 Eylül 1966 Çarşamba günü vefat etti. Cenazesi Anıtkabir’e defnedildi.

1967'DE KIBRIS İÇİN SİYASİ BLÖF
TARİH 17 Kasım 1967 Cuma. 1. Demirel Hükümeti’nin Bakanlar Kurulu, Başbakanlık’taki tarihi salonda çok önemli bir toplantı yapıyordu. Demirel, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının da toplantıya çağrılmasını istedi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Refik Yılmaz, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Necdet Uran, Başbakan’ın daveti üzerine topluca Bakanlar Kurulu toplantı salonuna geldiler. Başbakan, komutanlara hitaben şunları söyledi:“Kıbrıs’a müdahale kararı aldık. Kararımızı, TBMM’nin onayına sunacağız. Onay alındığı takdirde, söz konusu kararı uygulanması için size tebliğ edeceğiz.”  Başbakan’ın bu açıklamaları üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Tural, ayağa kalkıyor, Bakanlar Kurulu’nu selamladıktan sonra şu tekmili veriyordu: “Sayın Başbakanım, emriniz icra edilecektir.”

‘MAĞLUP DEVLET’ OLMAYALIM 
Tural’ın bu açıklaması üzerine, komutanların bulunduğu bölümden hiç beklenmedik bir tepki yükseldi:“Hareket icra edilecek ama bunu nasıl yapacağız?”Demirel, Genelkurmay Başkanı’nın yanında oturan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Refik Yılmaz’ın bu tepkisini işitince soğukkanlılıkla şu karşılıkta bulundu:“Toplantı bitmiştir. Bu kararın icra edilmesi meselesini Genelkurmay’da görüşmek istiyorum.”Demirel, Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu’nu yanına alıp önce makam odasına geçti, ardından da Genelkurmay’dan gelecek daveti bekledi. Bir süre sonra Genelkurmay Başkanı, Başbakanlığı arayarak, “Kozmik Oda’nın hazır olduğunu” bildirdi. Aslında Demirel, Bakanlar Kurulu toplantısından önce siyasi parti liderlerine, Kıbrıs’a müdahale konusunu açmış, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü de kendisine şu uyarıda bulunmuştu:“Sayın Başbakan, dikkat edin, bizim ordu hiç deniz geçmedi. Türkiye’yi mağlup devlet durumuna düşürmeyin. Meseleler zamanla halledilebilir.”Başbakan Demirel ve Milli Savunma Bakanı Topaloğlu, Genelkurmay Karargâhı’na giderek Kozmik Oda’da askerlerin verdiği brifingi dinlediler. Bu brifing sırasında komutanlar şunları söylüyordu:“Çıkarmayı acaba nereden yapsak? Girne’den yapsak, gemilerin altı vurur. Çünkü orada taşlar var.”Başbakan, komutanların bu endişesi karşısında, “Peki, siz Girne’deki su derinliğini bilmiyor musunuz?” sorusunu yöneltiyor, komutanlardan “Acaba Limasol’dan mı yapsak? Bütün çıkarmalar Limasol’dan yapılmıştır” cevabını alıyordu. 

NATO SİLAHI KULLANAMAZSIN
Demirel, komutanların verdiği brifingi dinledikten sonra, kesin tavrını açıkladı:“Kararımızdan geri dönemeyiz. Geri dönmemiz Kıbrıs’ı değil, Türkiye’yi batırır. Ok yaydan çıkmıştır. Ne pahasına olursa olsun bunu yapacağız.”Kıbrıs’a çıkarma kararı alınınca ABD’den mektup geldi: “NATO silahlarını kullanamazsınız!”18 Kasım 1967 Cumartesi günü, Türk jetleri Kıbrıs üzerinde alçak uçuş yapıyor, bunun üzerine ABD Başkanı Johnson ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant hemen devreye girerek Türkiye’nin müdahaleye girişmemesini istiyordu. Johnson, Türkiye’ye yolladığı mektupta “NATO’ya ait silahları Kıbrıs işinde kullanamazsınız” diyordu. U Thant ise Rumları suçluyordu. 

ÇIKARMA GEMİMİZ YOKTU
Demirel, bu kararın perde arkasını şöyle anlatıyor: “Kıbrıs’a çıkarma yapacaktık ama çıkarma gemimiz yoktu. Kara harekâtı için tank çıkaracaktık, o da mümkün değildi. Hatta nakliye uçağımız ve paraşütümüz dahi yoktu. Velhasıl, amfibik (yüzer-gezer) bir hareket yapmak mümkün değildi. Ama ok yaydan çıkmıştı, kararlı bir tavır sergilememiz gerekiyordu. Başkan Johnson, Büyükelçi Cyrus Vance’i ‘özel temsilci’ olarak görevlendirdi. Vance, Ankara-Atina ve Lefkoşa arasında mekik dokumaya başladı. Bizim, Kıbrıs’a çıkarma yapacak imkânımız hemen hemen yok gibiydi. Ona rağmen renk vermedik. Bir bakıma siyasi bir blöf yaptık. Cyrus Vance, son turunda ‘Ne istiyorsanız tümü yapılacak. Teminat biziz’ dedi.  Ve bizim istediğimiz gibi 8-10 gün içinde, 15 bin Yunan askeri silahlarıyla birlikte BM gözetiminde adayı terk etti. Yakılan-yıkılan köylerin hepsi yapıldı. Tazminatlar da alındı. Kısacası Türkiye, caydırıcılık gücüyle olumlu bir neticeye ulaştı. 

100 GEMİ, 100 HELİKOPTER
Bundan sonra neler yapmamız gerektiğini düşündük. Ulusal savaş sanayii kurulmasına karar verdik. Bakanlar Kurulu’nu topladım, ‘100 adet çıkarma gemisi yapalım, her biri, bir tankı Kıbrıs’a çıkarabilsin’ dedim. Onun için Gölcük Tersanesi’ni devreye soktuk. Muhafız Alayı’nda paraşüt stokumuz varmış ama süs olarak duruyormuş. Bayramlarda hipodromda atlanmak için alınmış. Avrupa’dan 15 bin paraşüt aldık.  Helikoptere gelince... 100 helikopter istedim. Sadece 6 helikopterimiz varmış. Hatta birisinin kapısı kapanmazmış. 100 helikopteri hemen aldık. 16 adet de nakliye uçağı... Kısacası, Türk ordusunun Kıbrıs’a müdahale imkânlarını oluşturduk. Yani, Silahlı Kuvvetlerimizi silah, mühimmat ve teçhizat bakımından 1974 müdahalesine hazırladık.”

HAYIR DİYEN ECEVİT 1974’TE YAPTI
Demirel hükümetinin 1967’de TBMM’ye sunduğu Kıbrıs’a çıkarma kararına, CHP milletvekili Bülent Ecevit, “Bu çıkarma kararı, Londra-Zürich Anlaşmaları’na aykırı” diyerek, “Hayır” oyu kullanıyor, ancak 1974’te başkanı olduğu koalisyon hükümeti, aynı anlaşmaya dayanarak çıkarma kararı veriyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği Kıbrıs çıkarmasıyla birlikte, Başbakan Bülent Ecevit, o günün şartlarında ‘Kıbrıs Fatihi’ unvanı ile donatılıyor, koalisyon ortağı Necmettin Erbakan’a da, ‘Mücahit Erbakan’ lakabı veriliyordu.