Buenos Aires'e bir kış gezisi

Tuğrul ŞAVKAY

Bu yazının başında, olağan koşullar altında, yazıldığı kenti belirleyen bir ibare olması, ‘‘Buenos Aires'' yazması gerekirdi. Çünkü şu anda, eğer kader ağlarını hiç ummadığım biçimde örmediyse, Güney Amerika'nın en güzel kentinde oturmakta olmalıyım. Siz bu yazıyı okurken ben de Kempinski Oteli'ndeki odamın camından Buenos Aires'in insanın aklını rahatça başından alabilecek güzelliğini seyretmekte ve belki de kadehimde bulunması güç iyi bir ‘‘reservados'' şarabının esrikliği ile hüznün ve sevincin birbirine anlaşılmaz bağlarla sarıldığı düşler görmekte olacağımı ümit ediyorum.

Uluslararası Zeytinyağı Konseyi'nin bu yılki faaliyetlerinden biri de, Arjantin'in başkenti ve Güney Amerika kıtasının en değerli mücevheri Buenos Aires'te düzenlenmekte. Konu yine Türk mutfağı ve bin yıllık bir geleneğin sorumluluğumuza yüklediği zeytinyağlı yemeklerimiz. Daha önce Tokyo'da, New York'ta, Sidney'de benzerleri yapılmıştı bu toplantıların. O nedenle pek yabancısı değilim yapılacak işin. Gerçi her toplantı yeni bir hazırlık gerektiriyor, insana yeni bir heyecan veriyor ama, yine de deneyimin getirdiği bir rahatlığın bulunduğunu da inkâr edecek değilim. Şu anda duyduğum heyecan ise bu kente, hatta bu kıtaya ilk kez ayak basmış olmamdan kaynaklanıyor.

Bizler Amerika'yı hep bir kıta olarak düşünürsek de, gerçekte coğrafyacılara göre ortada birbirine bağlı iki kıta mevcut: Kuzey ve Güney Amerikalar. Kuzey Amerika ne kadar Anglo-Sakson ise, Güney Amerika da inadına o kadar İspanyol. Brezilya bunun tek istisnası. Orada Portekiz etkisi var. Bir de Güney Amerika'nın kuzey batı kıyılarında Fransız, İngiliz ve Hollandalılar'a ait küçük devletleri istisnalar arasında saymayı unutmamak lazım. Bunun dışında kıtanın tamamen ‘‘Hispanik'' bir karakter taşıdığı apaçık ortada.

DOSTLAR ARASINDA TANGO

Büyük ölçüde bu Hispanik yapısından ötürü, bütün Güney Amerika'nın bizim gibi Akdenizliler'e çok sıcak gelen bir yanı var. Sıcak, canlı, neşeli bir yer olarak gözümde canlanır hep Güney Amerika. Hüznü bile insanı karamsarlığa götürmeyen, kuzeyin karabasanına dönüşmeyen bir hüzün gibi gelir bana. Latin Amerika'ya ayak basmadan da bunları bilebilmek, hissedebilmek mümkün. İnanmayan Daniel Barenboim'in ‘‘Mi Buenos Aires Querido'' (Benim Sevgili Buenos Aires'im) adlı ‘‘Dostlar Arasında Tango''larını dinleyebilir. Sinyor Mederos ve Sinyor Console'nin bandoneon ve bas ile piyanodaki Büyük Usta'ya eşlik ettiği tangoların insanın kulağına değil de neredeyse doğrudan yüreğine işleyen müziğini hissettiğinizde Arjantin'in ne demek olduğunu anlamaya ilk adımınızı atmış sayılabilirsiniz.

Benim Buenos Aires'e olan ilgimin kaynağında müziğin olduğunu söylemem gerek. Tangolar, çocukluğumun şarkılarıydı ve ilk kez bir genç kadını sevdiğimde bir tangonun sözlerine sığınmıştım. Dar ve kapalı bir kasabanın içinde tango, büyük kentleri, ışıklı geceleri, ancak kitaplarda okuyabildiğim ve oradan hayal edebildiğim yerleri canlandıran müziği oluşturuyordu. Tango, o yıllarda doğal bir dürtüyle içimde canlanan yaşama sevincini veriyordu bana. Bir Anadolu kasabası, o Latin müziği ile bambaşka bir dünyaya dönüşüyordu, babamın piyanosundan ve akordeonundan dökülen notaların eşliğinde Ege Denizi'ne bakan küçük bir köyün kıyıdaki yolunun üzerinde nasıl delicesine dans ettiğimizi bugün bile biraz buruk bir ortayaş ruh haliyle hâlâ çok iyi hatırlamaktayım.

Sonra çok sevgili Mozart ile ilgili bir hikâye okumuştum. Beş yaşında harika bir çocuk olarak Viyana'da Schönbrunn Sarayı'nda verdiği bir konserde, kendisini onurlandırmak için yanında oturan Avusturya İmparatoru'na kalkmasını söyler. Yerine, bir başkasının oturmasını ister. İmparator, biraz şaşkın, bu isteğin nedenini sorduğunda, ‘‘Çünkü o müzikten daha iyi anlar'' diye cevap verir. İkinci hikâyenin kahraman ise çağımızın en büyük piyanist ve orkestra şeflerinden Arjantinli Daniel Barenboim'dir. Barenboim, Buenos Aires'te ‘‘Teatro Colon''daki bir konserin sonrasında yine müzisyen olan babası ve babasının müzisyen dostları ile birlikte ‘‘Richmond de Florida'' kahvesinde oturur. Gecenin ilerleyen saatlerinde, müzisyenler aralarında bulunan konserin ünlü piyanistine övgüler yağdırırlar. Birden beş yaşındaki bir erkek çocuğunun cılız, ama kendine sonsuz bir güven duyan sesi duyulur. ‘‘Mozart'ı çalışınızdaki stili hiç de beğenmedim'' der küçük Daniel. Ortalığı önce derin bir sessizlik, sonra da bir kahkaha tufanı kaplar. Kim bilebilirdi ki, yıllar sonra bu küçük eleştirmen dünyanın en büyük piyanist ve orkestra şeflerinden biri olacaktı?

HİÇ UYUMAYAN KENT

Bizim, onlar olmaksızın pek de renkli olmayan dünyamızı şenlendiren iki küçük müzisyeninin bu çocuk saflığı ile dehayı birleştiren öyküleri bana hep çok dokunaklı gelir. Mozart'ın Avusturyalı olmasına bakmayın. Onda da Latin dünyasının yaşama sevinci, hayata bakışındaki canlılık ve bütün bu yüzeysel sanılan dünyevi zevklerin ardında müthiş bir felsefi derinlik yatar. Onu bir Buenos Airesli yaşıtı ve meslektaşının anlamış olmasında aslında şaşacak pek az şey vardır. Ne yazık ki benim Buenos Aires'teki konuşmam bir günle sınırlı. Buna karşılık uzun ve zor iki günlük bir yolculuk gerekiyor. Kendimi toparlayabilmem için de birkaç gün tanınmış. Konuşmadan sonra kendime verebileceğim izin de ekstra birkaç günden ibaret. Hayat bütün ağırlığı ile benim için İstanbul'da devam etmekte. Dünyayı durduramadığım için gerçekten çok üzgünüm. Ama yaşamayı, iyi ve doğru yaşamayı savunageldim hep. Buenos Aires'teki birkaç günümü yalnız Arjantin'in orta halli ‘‘reservados'' şarapları ile değerlendirmeyi düşünmüyorum elbette. Bizim için dünyanın öbür ucu sayılan Patagonya'nın çok övülen harika kuzu etlerinden ve Pampalarda yüz küsur yıl önce İngiltere'den getirtilerek yetiştirilmeye başlanan sığırların lezzeti anlatıla anlatıla bir türlü bitirilemeyen etlerinden oluşan basit ama çok lezzetli yemekleri yemeyi tasarlıyorum. Yanında da komşu Şili'nin tadı damağımda kalmış Cabarnet Sauvignon üzümünden yapılmış şaraplarından içebilmeyi umuyorum.

Sonra Latin Amerika'nın bu eşsiz kentinde uzun yürüyüşler yapmayı tasarlıyorum. Yorulunca veya üşüyünce -çünkü şimdi orada tam kışın ortası ve hava ne kadar ılık olursa olsun gece esintileri her zaman benim gibi bir Akdeniz insanının içini ürpertebilir- ünlü Cafe de la Ciudad'a uğrayıp sütle ‘‘kesilmiş'' bir espresso içmeyi planlıyorum. Bir espresso içiminin yanında gümüş kapta sunulan tül inceliğinde katlardan oluşan kâğıt peçeteler, gümüş bir küçük tabakta getirilen acıbadem kurabiyeleri ve gümüş bir kapta sunulan sütlükle servis edilmesinin bu kahve içimini adeta bir şölene dönüştürdüğünü düşünmüştüm hep. Buenos Aires, bu yanıyla Avrupa'nın geçen yüzyıllarda terk edip artık unutmaya başladığı bir görkemi hâlâ yaşattığı için de eşsiz bir kent.

Bizim eksikliğini çektiğimiz modern sanatlar müzesi ‘‘Museo de Arte Moderno''ya da mutlaka zaman ayırmalıyım. Dali ve Picasso'ya çok yakınlık duyulmasa bile, bu iki sanatçının sanat tarihindeki büyük birer kilometre taşı olduğunu kimse inkâr edemez.

Yeryüzünde inşa edilmiş en güzel operalardan biri olan ‘‘Teatro Colon''a gitmemek düşünülemez. Umarım sevdiğim bir operaya rastlarım ve bilet bulabilirim. Kimin şu anda söylediğini çok önemsemiyorum. Bence orayı görebilmek, Enrico Caruso ve Maria Callas'ın içine çektiği havayı paylaşabilmek bile yeterli. Tabii bu arada bol bol tango dinleyeceğim.

Bir yazar, Buenos Aires için, ‘‘hiç uyumayan kent'' diyor. Ne güzel! Ben de dünyanın bir başka ucunda büyük uygarlıklara beşiklik yapmış hiç uyumayan bir başka kentten geliyorum zaten. Uykusuz Buenos Aires gecelerinde bana şimdiden iyi şanslar dileyin.

Haberle ilgili daha fazlası: