GeriGündem Bu filme ailenizi de götürün!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bu filme ailenizi de götürün!

Kutluğ Ataman'ın ilk filmi ‘‘Karanlık Sular’’ hem Türkiye'de hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde en iyi film, senaryo ve yönetmen ödüllerini aldı. Yeni filmi ‘‘Lola&Bilidikid’’ Berlin Film Festivali'nin Panaroma bölümünün açılış filmi oldu, Almanya'da gösterime girdi. Son çalışması ‘‘Peruk Takan Kadınlar’’la Venedik Bienali'ne davet edilen ilk Türk sanatçısı oldu. Kutluğ Ataman uluslararası düzeyde başarıdan başarıya koşadursun, 28 Nisan'da İstanbul Film Festivali çerçevesinde gösterilecek olan ‘‘Lola&Bilidikid’’in gösterime girip giremeyeceği henüz belli değil. Bunun nedeni filmin Berlin'de eşcinsel ve travestilerin bulunduğu bir ortamda geçmesi. ‘‘Oysa,’’ diyor Ataman, ‘‘bu film eşcinsellikle heteroseksüelliğin değil, aydınlıkla cehaletin çatışması. Ben, eşcinsellere özel bir film değil, heteroseksüeller için bir film yaptım. Tam da bu ideoloji idrak edilebilsin diye!’’

Lola&Bilidikid'in senaryosundan Berlin'de gösterime girmesine kadar geçen süreyi biraz anlatır mısınız?

- 1994'de ‘‘Karanlık Sular’’ Türkiye'de çıktıktan sonra Lola'yı yazmaya başladım. O dönemde Lola gibi bir filme Türkiye'den destek bulmak imkansızdı. İşin finans kısmının yurtdışından sağlanabileceği ortaya çıkınca ben filmi Berlin'e kaydırdım. Berlin ayrıca mekan olarak da önemliydi çünkü zaten bölünmüş bir şehir. Türk-Alman, Doğu-Batı. Filmin kahramanı Murat da kendisine verilmiş olan dünyayı tamamen reddedip bir yıkıma doğru gidiyor, yeniden kendisini yaratıyor.

Film farklı bir dünyayı anlatsa da klasik bir yapısı var yani.

- Evet, klasik mitolojik bir yapı. Masallarda da vardır, genç prens canavarlarla savaştıktan sonra kral olur. Bütün bunlar denk düşünce mekan Berlin oldu. Berlin ve Köln film fonu, WDR televizyonundan gelen parayla işin finans kısmı halloldu. Senaryonun birçok kere yazılması, bu standartta bir filme benim hazırlanmam, oyuncuların bulunması çok zaman aldı. Filmdeki eşcinsel oyuncuların çoğu eşcinsel değil çünkü, annem ne der, babam ne der sorunları oldu doğal olarak. Ardından Berlin Festivali'nde Panaroma'nın açılış filmi olarak seçildi. Basında çok ciddi yazılar çıktı. Yapılan en önemli Alman filmi bile dendi. Modern Batı Yakası Hikayesi'nden tutun da filmde Bili'yi oynayan oyuncuyu yeni James Dean ilan etmeye kadar gitti yorumlar.

Lola'da eşcinseller var, travestiler var, Almanya'da Türk olmak var. Siz kendi filminizi nasıl tanımlarsınız?

- Lola, Almanya'daki Türklerin hikayesidir. Ama elbette bizim toplumumuza yansıması var. Filmin Türkiye'deki eşcinsellerin sorunları olarak algılanmasını istemiyorum. Ben bu filmi eşcinsellere özel bir film olarak yapmadım. Aslında heteroseksüeller için, herkes için yaptım. Kendin ayrımcılık yaptığın ölçüde sana da ayrımcılık yapılmasına neden oluyorsun. Kültürden ve toplumdan öğrenilerek gelen kendi ayrımcılığını idrak edebilsin diye, ona da yapılan ayrımcılığı göstermek istedim. Bunun için de Almanya'daki Türk toplumu bana çok uygun geldi. Çünkü orada kendisine baskı yapıldığını söyleyen, gettolaşmış bir topluluk var. Bu topluluğa hem kültürel anlamda ayrımcılık yapılıyor, hem de eşcinsellik açısından. Ama kendileri de kendi içlerinde bir ayrımcılık yapıyorlar.

Almanya'daki Türkler'in tepkisi ne oldu?

- Bana hep ‘‘Türkler ne diyecek?’’ diye soruldu. Ben de hep ‘‘Türk diye kafanızda görüdüğünüz şey ne?’’ diyordum, ‘‘Siz ne diyorsanız onlar da onu diyecek’’. Pembe bir tablo çizmek istemiyorum. Almanya'da ya da Türkiye'de böyle pozitif bir tablo olduğuna inansaydım bu filmi yapmama gerek kalmazdı.

DESTEK BEKLEDİM

Tablo pembe değil belki ama yine de son yıllarda bir şeyler değişmedi mi? Lambda derneği var örneğin.

- Lambdacılar nerede ben bilmiyorum açıkçası. Bilmiyorum benim mi onlara gitmem gerekiyor. Hayalkırıklığına uğradığımı söylemem gerekir. Film bittikten sonra Türkiye'deki eşcinsellerden açık bir destek alacağımı sanıyordum. Türkiye'de ne değişti? Daha çok bar açıldı, o kadar. Türkiye'de henüz böyle bir siyasi bilinci bizim sevgili eşcinsellerimiz arasında düşünemiyorum. Bir tek yazarlar çizerler var ortaya çıkan, eh onlar için de ‘‘eşcinseller zaten ince ruhlu sanatçı kişilerdir’’ deniliyor. Bilmiyorlar ki kasapların, bakkalların, köylünün arasında da, işçinin arasında da, katillerin arasında da, asker, dinci, politikacı, her yerde eşcinsel var. Eşcinseller cesaretle ortaya çıkmak ve birbirlerine destek olmak zorundalar.

Kahramanınız Murat'ı da göz önüne alarak sormak istediğim bir şey var. Eşcinsel olduğunda aileye ve topluma ihanet etmeden kendini kanıtlayamıyorsun, ama bir yandan da aileye özlem bitmiyor galiba, değil mi?

- Aile dediğimiz bir model aslında. Ve bu heteroseksüel bir model. Ancak tek model bu olmayabilir, dünya bunu tartışıyor. Yıllar önce Danimarka'da iki erkek evlendi diye haber çıkıyordu, şaşırıp kalıyorduk, şimdi çok daha sık. Aslında bu yolla ‘‘mahallenin ibnesi’’ imajı da yıkılıyor. ‘‘Ortada bir seks canavarı var, gidiyor sağda solda ona buna, kasaba, manava veriyor.’’ Bu heteroseksüel dünyanın fantezileri. ‘‘Sapıklık’’ dediği şeyi aslında kendinde sorgulaması lazım.

HETEROSEKSÜELLER İÇİN

Ben eşcinsel aile modeli açısından sormadım. Filmdeki kardeşlerin bütün yırtılmalara rağmen birbirlerine bağlılığı ve özlemi bana ‘‘Rocco ve Kardeşleri’’ni hatırlattı.

- Çok ilginç, çünkü filmi ilk ortaya çıkardığımda bana ‘‘Nasıl bir film?’’ dediler. Ben de ‘‘Rocco ve Kardeşleri’’ gibi dedim. Demin söylediğim gibi bu bir gay film değil, ben bu filmi heteroseksüeller için yaptım. Bunları bizim görmeye ihtiyacımız yok, zaten yaşıyoruz. Bunu dışarısının görmesi lazım. Sana ırkçılık uygulanıyorsa, sen böyle bir ayrımcılığı karına uygulama, ya da eşcinsel kardeşine uygulama gibi. Ya da biz senin aile modelini reddetmiyoruz bir şey demiyoruz ama bunun da dışında bir model olabileceğini bil. Bu filmde eşcinsellerle heteroseksüellerin çatışması değil aydınlıkla cehaletin çatışması var.

Karanlık Sular'da da, Lola'da da çok baskın, köklü bir aileden gelen bir anne imajı var. Bu otobiyografik bir unsur mu?

- Otobiyografik bir yanı gerçekten yok. Filmlerimdeki annelerin güçlü olmasının şöyle bir nedeni var: Erkeklerin toplumda güçlü olduğuna inanmıyorum. Erkeklerin kabarma sorunları var. Hani ‘‘kabaramazsın kel Fatma annen güzel sen çirkin’’ var ya, o kabaramayan kel Fatma erkektir her zaman. Vururum, kırarım, vs. Ama en kabadayısı bile babanın, devletin sopasını gördü mü kaçar. Ben güçlü anneler kullanıyor ve bu ideolojiyle dalga geçiyorum. Anneyi çok idealize etmeye de karşıyım çünkü böyle erkekler yetişmesinin nedeni biraz da böyle anneler tabii. Benim için mizah çok önemli, güçlü annenin ortaya çıktığı yerde mizah da ortaya çıkıyor. Benim analarım Gorki'nin anası değil yani.

Ailelerin aristokrat geçmişleri de mi otobiyografik değil?

- Hayır, gerçekten değil. Eğer filmlerimde ille de otobiyografik bir şey aranırsa, çocukluğumda futbol takımı için seçme yapılırken ben hep en sona kalırdım. En sona kalan kişi emin olun ki eşcinseldir. Beni orta sınıf her zaman çok itti. Orta sınıf çok fazla iki yüzlü, benim itici bulduğum bir değerler yumağı. Ben hep uçların dünyasını tercih ettim. Bu durumda da ya aristokrasi oluyor ya da tamamen alt uç, lumpenler.

egzotik dünya

Karanlık Sular'daki parçaları birleştirmekte zorlanıyordu insan. Bu Lola'da azalmış galiba. Artık başka arayışlar içindemisiniz?

- Bu benim birazcık konuşma biçimim, biraz disleksik. Artık daha az parçalayarak gidiyorum. Ayrıca gittikçe gerçek de önem kazanıyor benim için. Lola bile fazla fiksiyon geliyor. Eskiden rüya sahneleri, fantezi dünyaları, vampirler yaratmak önemliydi benim için. Yapılması en güç şey gibi geliyordu. Şimdi görüyorum ki asıl gerçeği tekrardan yaratmak en zor şey.

Filmde bir de travestiler var. Onların dünyasına biraz egzotik bir bakışınız yok mu?

- Türkiye'deki travestilerin durumuyla Almanya'dakilerin aynı değil. Türkiye'de köyden şehre gelen birinin yapacağı tek şey fuhuş. Yurtdışında bir tarvesti fuhuş yapmak zorunda değil. Bir ikinci şansları daha var, o da şov. Şov yaptıkları zaman da egzotizme kayıyor. Filmdeki gece kulübü gerçekten var, Türk travestilerin şovları da aynı. Arkada develer, şark sofraları ve göbek dansı.

Oyuncularınız arasında Almanya'dan olanları kimler?

- Bili New York'ta, Actor's Studio'da çalışmış biri. Türkçesi hiç iyi değil, İngilizcesi mükemmel bir Kürt. Lola'nın babası Suriyeli, annesi Türk, Köln'de doğmuş. Murat, neredeyse hiç Türkçesi olmayan bir çocuk ve heteroseksüel, film sırasında çocuğu da oldu. İskender de eşcinsel değil. Alman anneyi oynayan Inge Killer Doğu Alman sinemasının büyük bir starı. Calipso'yu oynayan uzun saçlı şirret travesti de Almanya'da berberlik yapıyor. Korka korka kabul etti rolü ama filmde bir star oluverdi.

Festivale girdi ama vizyona girecek mi?

Filminizin Türkiye'de gösterime girmesi mümkün görünüyor mu?

- Türkiye'de bir filmin piyasaya çıkıp çıkmama kıstasları çok farklı. Bir kere star sistemi var. Gönül isterdi ki hem starlı Yeşilçam filmleri hem de Lola türü filmler girebilsin gösterime. Bu tür bir filmin gösterime girememesinin nedeni sinema sahiplerinin kendi içsel homofobileri olabilir. ‘‘Ben bu filmi çıkartırsam bana da eşcinsel derler’’ endişesi. Burası Türkiye, bu insanlara kızmıyorum. Eşcinseller arasında bile ‘‘ya bana eşcinsel derlerse’’ diyenlerin olduğu bir toplum olduğumuz için normaldir.

Kendinizi Türk sineması içinde görüyor musunuz?

- Tabii. Eninde sonunda yaptığım işler, hikayelerim buradan da çıkıyor. Ama eğer Türkiye'de beni çok marjinalize ederlerse, ben de aman beni kabul edin diye uğraşmam. Benim en çok üzüldüğüm şeyi söyleyeyim: 1980 öncesinde her şey devlet tarafından kontrol ediliyordu. Bir tek TRT vardı. Sansür vardı. 80'lerden sonra güya her şey özgürleşti. Şimdi her şey serbest, yapabilirsin ama gösteremezsin. Sosyal hayatta daha genele yayılmış bir faşizm var.

False