GeriGündem BİR ÖLÜM KALIM MESELESİ:YALOM'LA RÖPORTAJ Dünyanın bütün harikaları arasında en üstünü hangisidir? "Etrafındaki insanların ölümlü olduklarını gördüğü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

BİR ÖLÜM KALIM MESELESİ:YALOM'LA RÖPORTAJ Dünyanın bütün harikaları arasında en üstünü hangisidir? "Etrafındaki insanların ölümlü olduklarını gördüğü

BİR ÖLÜM KALIM MESELESİ:YALOM'LA RÖPORTAJDünyanın bütün harikaları arasında en üstünü hangisidir? "Etrafındaki insanların ölümlü olduklarını gördüğü halde kendisinin ölmeyeceğine inanan insan harikaların en harikasıdır" diye yanıtlar Dharma'nın sorusunu Mahabharata'da Yudhishtara.Irvin Yalom'a göre, yanlış yerlerde aradığımız tek şey aşk değil. Yanlış yerlerde aradığımız bir başka şey "hayat"ın ta kendisi. Psikanalist, ölümü inkar etmekle mutluluk arayışımızı yanlış taraflara yönlendirdiğimizi söylüyor. Çalışmaları, yaşamın gerçek anlamının en çok korktuğumuz şeylerle yüzleşebilmekte olduğunu savunuyor.Yalom 1980'de yayımlanan bir ders kitabı olan "Varoluşçu Psikanaliz" ile "Aşkın Celladı" gibi çok satan kitapların yazarı; ve böyle bir iddiada bulunacak altyapıya sahip olduğunu bu kitaplarıyla da kanıtlamış biri. Bu kitaplarda Yalom, yeme bozukluğu gibi nevrozların tedavisinde hastaların ölüm korkularını suyüzüne çıkartarak hafifletmenin yollarını açıklıyor. Çoksatan romanı "Nietzsche Ağladığında" psikolojinin Freud yerine Nietzsche tarafından kurulması durumunda nasıl bir bilim olacağını irdeleyen ilginç bir çalışma. Yeni romanı "Divan" önümüzdeki ay piyasaya çıkacak.Yalom ile Palo Alto'daki güzel evinin hemen yanındaki ofisinde konuştum. Sakin bir adam. Ölüm, özgürlük, yalıtım, anlamsızlık gibi varoluşçu gerçekliklere tuhaf bir biçimde uygun düşen hoş bir gerginlik saçıyor etrafına. Bilime olan inancından ve yaşamın gayri materyalist ve ruhani anlamlarından duyduğu kuşkulardan söz ederken de ihtiraslı bir kimliğe bürünüyor.Beni en çok şaşırtan, Yalom'un sahip olduğu o çok parlak kariyerle, bugün, 65 yaşında iken geldiği konum arasındaki zıtlık oldu. Yaşamını akademik çalışmalarla geçirdikten sonra artık roman yazmaya başlamıştı. Meslek yaşamında olağanüstü bir tempo ile çalışan bu akademisyen şimdi artık çalışmanın ötesindeki değerlere dikkati çekmeye çalışıyor. Irvin Yalom sadece söyledikleri yüzünden değil, yaşam tarzı bağlamında da ilginç biri…Bir çoğumuz ölümü düşünmemeye çalışırız. Ama siz diyorsunuz ki "Ölümle yüzleşmek daha mutlu, daha dolu ve otantik bir hayatın anahtarıdır." Sizin için otantik bir hayat ne demektir?Yıllar geçip de yaşlandıkça hayatımın sonu hakkında daha fazla düşünmeye başladım. Babam ve amcalarım kalp hastalıkları nedeniyle genç sayılabilecek yaşlarda ölmüşlerdi. Yaşamın sonlu olduğunu düşünmeye başladım. Yaşayacak sonsuz yıllarım yoktu. Bu aşamada, benim için neyin daha önemli olabileceğini düşünmeye yöneldim. Hepsinden önemlisi kendini yineleyen şeyler yapmak istemediğimi anladım.Herhangi bir klübe üye olmak ya da öğretmenlik yapmak da istemiyordum; çünkü psikoloji her geçen gün daha da ilaç merkezli bir bilime dönüşüyordu. Yeni nesil terapistler psikoterapi için eğitilmeyeceklerdi çünkü sigorta şirketleri artık psikoterapi için para ödemiyorlardı. Benim için en önemli şeyin yaratıcılık olduğuna karar verdim. Yaratıcı bir kişiliğim ve yeteneklerim vardı ama bunları kullanmıyordum. Kendimi özetlemek gerekirse bir masalcı olarak görüyorum. Hayata, daha derin, daha varoluşçu anlamlar aramak için dikkatle bakan ve gördüklerini başkalarına aktarmaya çalışan bir masalcı. Yeteneklerimi kullanmıyor olmanın düşüncesi bile beni çok rahatsız ediyor.Şu bonzailere bakmayı da çok seviyorum. (Eliyle dışardaki küçük ağaçları işaret ediyor.) Bahçemi çok seviyorum. Birçok kişiden gelen yemek davetlerini geri çeviriyorum. Onlarla beraber olmak istemediğim için. Çevremdeki çok az kişi benim konuşmaktan hoşlandığım konularda konuşmayı seviyor. Karıma aşırı bir düşkünlüğüm var. Onu her görüşümde içim sevinçle doluyor. Mesela şundan eminim, 'onu mutlu edebilmek için mümkün olan herşeyi yapabilirim'. Kendimi pek ciddiye almıyorum. Aklımda sık sık takılan eski bir İtalyan atasözü var: "Satranç bittiğinde piyonlar, kaleler, şah, vezir … hepsi aynı kutuya girerler." Neden bilmem, bunun oldukça önemli bir saptama olduğunu düşünüyorum."Ölüme ilişkin ilkel korkunun yatağı bilinçaltıdır. Varoluşun bir parçası olarak hayatın erken çağlarında ve belirgin bir kavramsal formülasyondan önce şekillenen bu korku ürpertici, esrarengiz, ve ilkseldir; ve bu korku imge ve sözcüklerin öncesinde ve dışında vardır." Varolouşçu Psikoterapi'den…"Ölümün inkarı insanın, kendi en temel doğasını inkar etmesidir" diyorsunuz. İnsanlar ölümü nasıl inkar ediyorlar?Biz -bizi endişelerden uzak tutmakla görevli bilinçaltımız düzeyinde- ölüm fikrinin yarattığı terörü çarpıtırız, ya da bunu farklı şeylerle eşleştiririz. Bu görünürdeki bir korku olmasa da bunun bilinçaltında yer aldığını, sevilen bir kişinin kaybı sonrasında ya da kabus gördüğümüz gecelerde, yani inkar mekanizmasının başarısızlığa uğradığı, ölüm endişesinin var gücüyle su yüzüne çıktığı nadir ama gerçek olay zincirleri sayesinde bilebiliriz. "Varoluşçu Psikoterapi" adlı kitabımda yazdığım gibi kabuslar başarısızlığa uğramış rüyalardır. Endişeyle başa çıkamamış ve uykunun gardiyanlığı görevinde başarısız olmuş bir ruyadır kâbus. İçeriği değişebilir ama altta yatan süreç hep aynıdır. Ham ölüm korkusu zincirlerinden kurtulmuş ve bilinç düzeyinde patlamıştır.Ya bunu tümüyle kafamızdan uzak tutar, Becker'ın deyişiyle "ölümsüzlük projeleri"ne dalıp bu korkuya karşı savunma durumuna geçeriz; ya da bedensel ölümlülüğü inkar için başka yöntemler -üstün bir "ilahi kurtarıcı" ya da "özel olma" fikri gibi- kullanarak, doğal biyolojik yasaların bize işlemeyeceğine inanırız. Bu da genellikle, içimizde, varolan gerçekliğin dışında varolan, doğaüsü ve gerçekötesi bir benlik inancına dönüşür. Becker'ın ve sizin kitaplarınızı okuyunca psikoloji aleminde insanları ölüm korkularından kurtarmak konusunda büyük bir tartışmanın yaşanmakta olduğunu düşünmüştüm. Ama konu ihmal ediliyor gibi görünüyor. Neden?Psikoterapistler ve psikologların kendileri de ölümü inkar ediyorlar. Bu açıdan sıradan insanlardan farkları yok. Ölümle gerçek bir yüzleşme insanın gerçekten ciddi bir şekilde amaçlarını ve hayatının o ana kadar nasıl yaşandığını düşünmesine yol açar. Ölümcül bir hastalık yüzünden ölümle yüzleşen insanlarda da bu böyledir. Kaç insan böyle bir durumda ağıtlar yakmaz ki: "Bugüne dek beklemek zorunda kalmam ne acı! Bedenim kanserin pençesine yakalanıncaya kadar nasıl yaşayabileceğimi bilmiyordum". Aşkın Celladı'ndan...Ölüm bilgisi yaşamımızı nasıl zenginleştirebilir?Bu sorunuz bana bir arkadaşımı hatırlattı. Kendini başarıya şartlamış bir insandı. Şu, biz öğretim görevlilerine 7 yılda bir verilen 1 yıllık paralı izin hakkını hiç kullanamış bir arkadaşımdı. Üniversite ona bir sene izin vermeye çalışıyor, o ise bunu istemiyordu. Bana göre delilikti. Ona çocuklarını sonsuza kadar evinde tutamayacağını, böyle bir iznin hem kendisi hem de çocukları için ne harika bir deneyim olacağını anlattım. Bunca yıl Stanford'da çalıştım ve çalıştığım bütün yıllar da birbirinin aynı bana göre. Buna karşılık üç kez izin kullandım. Bunların birinde Londra'da, birinde Oxford'da, birinde de Paris'teydim. Bu üç yılın her bir gününü çok iyi hatırlıyorum ve çocuklar için çok zengin birer dönemdi bunlar.Ya arkadaşınız işini çok sevdiğini, çok çalışmanın hayat felsefesi olduğunu söyleserse?Benim bildiğim, tanıdığım hiç kimse ölüm döşeğindeyken "Keşke daha çok çalışsaydım" dememiştir. Sizin bildiğiniz biri var mı?Kimse böyle bir şey dilemez. Herkes, herkes: "Tanrım, keşke yapmak istediğim şeyleri yapabilecek zaman verseydin bana" der. "Daha fazla okuyabilseydim, daha fazla yazabilseydim, daha fazla gezseydim, bütün o yerleri görebilseydim, insanlarla, çocuklarımla daha yakın olabilseydim keşke" der. Herkes böyle şeyler söyler, ve bunun bir anlamı vardır.20'li 30'lu yaşlardaki insanların da ölümü inkar eğilimlerinden kurtulmalarının yararlı olacağını düşünüyor musunuz?Hastalarımı baz alarak konuşursam bunun yararlı olacağını söyleyebilirim. Gençler bu gibi konularda oldukça bilinçliler. İnkar mekanizmaları o kadar gelişmiş değil. Bu mekanizma yaşlandıkça güçlenir. Fakat biz yetişkinlerin dünyasına adım attıklarında farklı gereksinimler ortaya çıkar. Para kazanmada başarılı olmak, bir aile kurmak ve bunun gibi baskılar oluşur. Bu tür gereksinimleri karşılamak zorunda kalmaları ölüm korkusunun geri plana itilmesine neden olur.Eğer o yaşlardaki gençlerin ölüm farkındalıkları daha fazla olsaydı hırsları, tutkuları daha farklı mı olurdu diye düşündüğümde buna "evet" cevabını veriyorum. Başkalarına karşı acımasız, katı davrananlar eminim çok daha farklı olurlardı. Bu dünyada fani olduklarını bilmek, yaşadıkları zamanın anlamını kavramak ve hayatlarında ne yapacaklarını bilmek onları geliştirirdi. Geçen gün bir gence "Hayat nasıl gidiyor" diye sordum. "Harika" dedi. "İşimi seviyorum. Bir kızla çıkmaya başladım. Hayat harika bir şey!" Anlaşılıyor ki bu genç henüz ölüm ile ilgili düşüncelere kaptırmamış kendini. Ona ölümü düşünmesini tavsiye edebilir miydiniz?Hmm. Bu noktada benim ilk göz önüne alacağım nokta o gencin o kızla ilişkisidir. Eğer bilinçaltı varoluşsal sorunlarla uğraşmaya başlarsa ilişkisi daha zengin, daha hoşgörülü ve sevgi dolu olur. Karşımızdaki insanları bizim içinde bulunduğumuz yaşam konumunda yoldaşımız kabul edersek onlara karşı çok daha anlayışlı oluruz.Onun için de ilişki sürecinde "kullanan" ya da "kullanılan" olma ihtimali azalır ve daha derin bir birliktelik arayışı için imkân doğardı.Ölüm düşüncesi işini nasıl etkiler?Bu benim için daha karmaşık bir sorun. Ölüm düşüncesinin insanların işlerine zarar verdiğini düşünmüşümdür hep. Eğer insan sevmediği işini değiştirme şansına sahip değilse yüksek düzeydeki ölüm bilinci memnuniyetsizliğini arttıracaktır.Ancak, kişi sevmediği işini değiştirebilme lüksüne sahipse ölüm onun için bir uyanış görevi görebilir. İşinin yeknesaklığının ve tüketiciliğinin farkına varır ve diyebilir ki: "İşimi değiştirmek için elimden geleni yapacağım. Başka bir yere taşınmam gerekse bile."Ölüm düşüncesinin daha otantik bir hayatı mümkün kılma mekanizması nasıldır?Bu mekanizmayı tanımlamanın bir yolu kimliksizleştirme (disidentification) alıştırmaları ile olur. Bunu kanser hastalarında uygularız. "Ben kimim?" sorusunu yanıtlamalarını isteriz onlardan. Yanıtlar seçmeleri için önceden yazılmış kartlardadır. Aralarından önceliklerine göre seçim yaparlar. Sonra da topladıkları kartlar arasında kendileri için en önemsiz olandan başlamak üzere bir eleme yapmalarını isteriz. Mesela "Ben başka insanların benden hoşlanmaları ve beni sevmeleri konusuyla çok ilgiliyim" yazan kartı elerler.Sonra sıra bedenlerine gelir. Bedenleri kanser illeti ile kuşatılmıştır. Ve çoğunlukla, bedenlerinin ötesinde bir şeyi, daha önemli olan başka şeylerin varlığını keşfederler. Bu cesaret veren birşeydir. Başkalarının sizi sevip sevmediğinin fazla bir önemi yoktur artık.Heidegger'ın bir ayrımı vardır: Dünyada "şey"lerin var olduğu şekilde abosorbe olmak ve dünyada "şey"lerin varlığından haberdar olmak arasındaki farktan bahseder Heidegger. Eğer siz ikinciyi yapıyorsanız yaşamın gizlilik, mahremiyet gibi ufak tefek konuları canınızı sıkamaz. Bunun farklı bir ifadesi de ölümün psikonevrozu tedavi ettiğidir. Bir anlamda, tüm nevrotik kaygılar -reddedilme korkusu, insanlararası ilişkiler- birer birer silinir gider ve insanlar hayatlarına başka bir perspektiften bakmaya başlarlar. Önemli şeyler gerçekten önemlidir ve ıvır-zıvır şeylerin de önemsizliği kavranır.Sevdiklerini, eşlerini kaybedenler üzerinde bir araştırma yapmıştık. Görüldü ki dulların büyük kısmı sadece eş kaybı öncesi duruma dönmekle kalmayıp büyüdüler de. Bunun nedeni sevilen bir kişinin kaybedilmesinin ardından artan varoluşsal farkındalıktır. Kanımca ölüm olayı onları kendi ölümleri ile yüzleşmeye itiyor. Bu da hayatı, onun faniliğinin bilincine vararak, daha fazla sevmelerine yol açıyor.Kişi uçurumun kenarında durur ve hayatın acımasız varoluşsal gerçekleriyle nasıl yüzleşeceğini düşünmeye başlar. Tabii ki çözüm yoktur. Sadece "kararlı", "dirençli", "cesaretle savunan", ya da "metanetle kabullenen" insan olma seçenekleri vardır önlerinde. Ya da, gizemin karşısında duydukları dehşetle ilahi güçlerin merhametine bırakırlar kendilerini." Aşkın Cellâdı'ndan...Siz ölümü inkar ettiğinizi ya da onunla savaştığınızı söyleyebilir misiniz?Bir kaç gün sonra 65 yaşıma gireceğim. Tam da bunun yapılacağı yaşta yani. Ölümle ilgili düşüncelerle dolu kafam. Gecelerim ve rüyalarım ve gündüz düşlerim hep bu çeşit imgelerle dolu.Nasıl bir duygu bu?Gecenin bir yarısında olması ile uyanık bir zamanda olması arasında hayli fark var. Geceki insanı çok sindiren bir terör. Endişenin beni esir aldığı zamanlar da var. Bunun başıma gelmeyeceği bir yerin varolduğunu sanmıyorum. Bunun çok içgüdüsel bir şey olduğu hissine kapılıyorum.Çok gergin bir durumla karşılaşırsam Lucretius'un öğretisini düşünüyorum: "Ölümün olduğu yerde ben yokum. Benim olduğum yerde ölüm yok." Bu ikisi asla bir arada bulunamaz. Bu düşünce beni ilginç şekilde rahatlatır. Sam Keen geceleyin ölüm korkusu ile uyandığını anlatıyor. Bunu def etmek istiyor ama eğitimi ona bu korku ile kalmasını tembihliyor. Sonra ölüm korkusunun yerini büyük bir yaşama sevinci alıyor. Yanındaki karısına dayanıyor ve onu kucaklıyor. Bu sizce nasıl bir şey?Geceleri o tarz tecrübelerim olmadı doğrusu. Geceleri benim için korkuyu def etmek daha zor. Ama daha sonra bunun hakkında düşündüğümde, sabah kalktığım vakit, ya da gün boyunca tam bir neşe halinde olabilirim. Ama geceleyin bir ruh durumundan ötekine pek geçiş yapamıyorum. Peki bu uçurumun karşısında sizin nasıl bir duruşunuz var -"Kararlı", "dirençli", "cesaretle savunan"? Ya da "metanetle kabullenen" mi; yoksa gizemin karşısında duyduğunuz dehşetle ilahi güçlerin merhametine mi bırakırsınız kendinizi?Metanetle kabul ederdim, sanırım.Gizem karşısında hissedilen dehşet konusunda neler söyleyeceksiniz?Ben beynin evrimleşmesindeki zerafet ve karmaşa karşısında dehşete düşüyorum. Bu rastlantısaldır. Böyle tasarımlanmış değildir yani. Bunun karşısında duyduğum "dehşet"ten sözedebilirim. Fakat hemen belirteyim ki dinsel bağlamdaki "doğaüstü" anlamında kullanmıyorum sözcüğü.Bence dehşet inanca aykırı bir kelime. İnançsızlığa ve "bilmiyorum"a götürüyor insanı.Gizem karşısında dehşet duyduğum doğru. Ama bu, bir gün her şeyi kavrayacağımıza dair bir inançla desteklenen bir saygı. Bu noktada ben olaya daha bilimsel ve pozitivist bakıyorum.Geçen gün Sam Keen'in ölüm döşeğinde Ernest Becker'a verdiği söyleşiyi okuyordum. Becker "Denial of Death" adlı kitabında, sizin de bildiğiniz gibi, dini inanç sistemlerine pek prim vermez.A tabii, her kelimesine katıldığım bir kitaptır.Ama Becker'ın hayatının sona ermek üzere olduğu anlarda Keen ona ölümün aşkınlığı ihtimaliyle ilgili bir soru sormuş. Becker da demiş ki: "Ölümün aşkınlığı, sembolik olarak da, evrensel açıdan da bakılınca da basbayağı gerçek olabilir." Yine de aşkın gerçeklik konusunda kapıyı açık bırakmışSanırım o noktada çok korkmuş olmalı. O anki, varlığını sürdürebilme arzusu da çok güçlüydü herhalde.Ben de ölüm döşeğimde o dilekte bulunursam eğer bunun korkumdan kaynaklanan bir işaretten daha fazla birşey ifade etmediğini düşünüp kulak asmayacağım.Ölüm düşüncesinin, gelecek 5 milyar yılda var olmayacağım düşüncesinin beni ürperttiğini söylemeliyim. Bu fikir nefesimi kesiyor hatta. Rahatlatıcı bir öneriniz var mı?5 milyar yıl var olmamak düşüncesi sizi korkutmasın. Var olmadığımız zamanlarda, biz öldükten sonraki zamanlarda olanlar sorun olmamalı. Bu bir tür huzurdur. Önemli olan bugün ve yarın arasında nasıl yaşadığımızdır. Ölümü inkardan vazgeçecek kadar cesaretimiz olup olmadığı ve endişelerimizi daha otantik, anlamlı ve amaçları olan hayatlar yaşamak için kullanıp kullanamayacağımızdır.(*) Fred Branfman tarafından gerçekleştirilen röportaj Salon Dergisi'nde yayınlanmıştır. 1 Mart 2000, Çarşamba
False