GeriGündem Benim dinim Sanat
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Benim dinim Sanat

Yıldız Kenter profesyonel tiyatro yaşamına 12.12.1948 tarihinde, Shakespare'in ‘‘12. Gece’’ adlı oyunuyla başladı. O zaman Ankara Devlet Tiyatrosu'nun oyuncusuydu. Tam elli yıldır, önce devlet tiyatrosunda sonra kendi kurduğu tiyatroda sahneye çıkan Kenter, ilk oyunculuk eğitimini, yaşamında önemli bir figür olan annesinden almış: ‘‘Annem bize, kendi kendimizle yüzyüze gelmeyi öğretti. Bir oyuncu için ilk adımdır bu. Kendini yakalamak ve kontrol altına alabilmek. Annem bunu kendi hayatında çok iyi yaptı. Oyuncu değildi, ama bir insan olarak yaşamı çok iyi oynamıştır, diyebilirim.’’ Siz de Yıldız Kenter'in ellinci yıl kutlamasının bir parçası olmak isterseniz, Kent Oyuncuları'nın sahneye koyduğu Çehov'un ‘‘Martı’’sını izleyebilirsiniz.

Yıldız Kenter'in çocukluğu gerçeküstü bir hikayeyi andırıyor. Gerçeküstü hikayelerin gerçeküstü kahramanları olur. Onun çocukluğunun kahramanı annesi; Olga Cynthia, Müslüman olduktan sonra nüfus cüzdanına yazılan adıyla Nadide. Nadide çok çocuk seven bir kadın. Bu yüzden, ilki İngiliz kocasından, diğer beşi Naci Bey'den toplam altı çocuğu olur. Yıldız Kenter bu çocukların beşincisi olarak 1928 yılında dünyaya gelir. Nadide yalnızca çocukları değil, tüm canlıları seven bir kadın. Yıldız Kenter çocukluğunun geçtiği evleri anlatıyor: ‘‘Annem daima sokakta bulduğu kedi köpekleri, hatta insanları eve getirirdi. Evimizde devamlı bir yabancı kalabalığı vardı. Zerzevat satan dede diye bir adam, İskoçyalı bir Fransız, askerliğini yapan bir genç bir dönem bizimle yaşadı. Bir ara kaçak bir Fransız kaldı evimizde. Sonra bir gün sokakta doğurmuş ve yedi günlük bebeği ile ortada kalmış bir kadını getirdi annem. Çocukluğumuzda bu insanlardan bitlendiğimizi hatırlıyorum.’’

BENİ SARACAK BEZ YOKMUŞ

Kapısı herkese açık bu eve paranın oluk gibi aktığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İnsan ve gönül zenginliğine rağmen, maddi durumu hiç iyi olmayan bir aile, Kenterler. Üstelik tam tersi olması gerekirken: ‘‘Babam, Lozan Konferansı'nda İnönü'nün özel kalem müdürlüğünü yapmış, iyi paralar kazanabilecek parlak bir diplomattı. Ancak bir İngilizle evlendiği için dışişlerindeki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Sonra moral çöküntüsü yaşadı ve içkinin dozunu artırdı. Beş çocukla işsiz kalmış bir adamın halini tahmin edersiniz. Benim doğduğum yıllar, yoksulluğumuzun dibe vurduğu yıllarmış. Annem, ‘seni saracak bez bulamazdım, çarşafları yırtıp onlara sarardım' diye anlatırdı.’’

Naci Bey bir ara Ziraat Bankası’nda iş bulunca, aile Ankara'ya taşınır; Yıldız ilkokula başkentte başlar. Olga Cynthia Nadide de, İngilizce dersleri vererek, ailenin geçimine büyük ölçüde destek verir: ‘‘O zaman İngilizce dersi alan aileler zengin ailelerdi. Annem bizi o evlere götürürdü. Biz de buralarda varlığı yaşardık. Kardeşler arasında en uslu hangimiz durursak annem onu götürdüğünden, kendimizi annemize beğendirmek için yarış ederdik. Zengin çocuklarının oyuncaklarıyla oynardık, onların patenleriyle kayardık, pasta yerdik. Bunları yaşayabilmek için de annemin sözünden hiç çıkmazdık.’’ Yoksulluk hikayeleri, hele de fazla önemsenmiyormuş gibi anlatılırsa kulağa dokunaklı geliyor. Ama Yıldız Kenter, tüm bunların çocukluğundaki mutlulukları gölgelemediğinin altını çiziyor. Bunu da anne babasının arasında herşeye rağmen süren aşka, bu aşkın yarattığı sevgi ve hoşgörü ortamına bağlıyor.

Yıldız Kenter tiyatroya, Ankara Çocuk Kulübü'nde başlar, Ankara Halkevi'nde devam eder. Ancak evlerindeki kalabalıktan; o insanların komedilerinden, trajedilerinden öğrendikleri oyunculuğunun temelini çoktan oluşturmuştur. Konservatuvarın, kızlarla erkeklerin aynı yatakhanelerde yatırıldığı ‘‘kötü bir okul’’ olduğu dedikodularına rağmen Yıldız'ın inadı işe yarar ve Ankara Devlet Konservatuvarı'na kaydını yaptırır. Mezuniyetin ertesinde 11 sene Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışır. 1959 yılında kendi gibi oyuncu olan kardeşi Müşfik Kenter'le birlikte, Muhsin Ertuğrul'un izinden İstanbul'a gelir: ‘‘Kırk yıldır İstanbul'da yaşıyorum, ama Ankara'yı gönlümden ve kafamdan asla silip çıkaramıyorum. Rüyalarımda hala Cebeci'yi, Boşnak Mahallesi'ni, Hisariçi'ni görüyorum. Ev gördüğüm zaman hep Ankara'daki evleri görüyorum, ama oraya gittiğim zaman hiçbirini bulamıyorum. Bir tek Hisar'daki ev kalmış, çünkü orası SİT alanına girmiş. Her gittiğimde ziyaret etmeye çalışırım.’’

DEVLET SANATÇISI OLARAK...

Yıldız Kenter'in hayatında iki evlilik var. İlki Ankara'da yaşadığı yıllarda Nihat Akçan ile yaptığı ve yedi yıl süren evlilik. Bu evlilikten Leyla adında bir kızı var. Tiyatro oyuncusu Şükran Güngör ile yaptığı ikinci evliliği ise 35 yıldır sürüyor.

Yıldız Kenter hayatı boyunca tiyatroyu herşeyin üzerinde tutmuş. Bu yüzden işi söz konusu olduğunda disiplinli oluyor: ‘‘Aslında kuralcı bir insan değilim. Ölçüyü kaçırmadan herkes canının istediği gibi davransın isterim. Belki öğrencilerim beni otoriter bulabilir. Ama bunun sebebi işime duyduğum sevgi ve saygı. Ben o kadar önemli değilim, mesleğim için yalnızca bir aracım. Bu aracı da iyi kullanmak mecburiyetindeyim. Tiyatroya hep inandım. Bu inanç beni güçlü kıldı. Benim inancım sanat ve doğa oldu. Bütün inançlara saygım var, ama ben sanata inanıyorum. Bu yüzden dinim sanat diyebilirim.’’

Tiyatro söz konusu olduğu zaman kendini hiç sakınmadan harcayan, onun dışındaki hayatını, kendini tiyatro için koruyarak geçiren, tatillerinde bir otobüse binip dolaşan otobüs şoförü misali, boş kaldığı her zaman tiyatroya giden Yıldız Kenter'e, bir devlet sanatçısı olarak son devlet sanatçısı listesi ile ilgili düşüncelerini soruyoruz. Cevap yoruma açık, ama aslında apaçık: ‘‘Hiç birşey söylemek istemiyorum... Hiç birşey söylemek istemiyorum...’’

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle