AB'YE ENDEKSLİ KIBRIS POLİTİKASI

Haberin Devamı

Recep Tayyip Erdoğan, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olma gücünü yakaladığında kendisini birçok sorunun beklediğini gayet iyi biliyordu. Bu yüzden başta ekonomi olmak üzere bazı konularda seçim öncesinden hazırlıklıydı da denebilir. Dış politika ise, Erdoğan'ın hükümet olur olmaz hemen karşısına çıkacak ve en çok zorlanacağı alandı. İki önemli sorun kendisini bekliyordu: Irak ve Kıbrıs... Hemen yanı başımızdaki Irak'a ABD'nin gerçekleştirdiği operasyon Türkiye'nin gelecek on yıllarını nasıl etkisi altına aldıysa, Kıbrıs'ta yaşanan ve yaşanacak gelişmeler yine Türkiye'nin geleceğini yakından ilgilendiriyordu.

14 Aralık 2003 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet'inde genel seçimler yapılacak. Seçimler, KKTC'nin ve dolayısıyla Türkiye'nin de geleceğini yakından ilgilendiriyor. Neden derseniz, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği, AB'nin Türkiye'ye bakış açısı, Kıbrıs Rum Kesimin AB'ye kabulü, Annan Planı, KKTC'nin durumu ve Türk-Yunan ilişkilerine kadar birçok konu Kıbrıs'ta çözümü bekliyor. Bu nedenle Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetinin Kıbrıs politikası da önem taşıyor. Erdoğan'ın seçimlerden önce ne söylediği, seçimlerin ardından nasıl bir Kıbrıs politikasıyla dünyanın karşısına çıktığı ve sonraki aylarda yaşanan gelişmelerle varılan Kıbrıs politikasındaki son noktanın yine iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Şu bir gerçek ki, her ülkenin ve her liderin politikaları da zaman zaman "konjonktüre göre" değişimler gösteriyor. Bu değişimi olumlu ve olumsuz yönde almak mümkün.

Öncelikle Başbakan Erdoğan'ın 3 Kasım 2003 seçimleri ve hemen sonrasında kendisinin ve partisinin Kıbrıs konusunda neler düşündüğünü, nasıl bir politikayı ortaya koyduğuna bakalım.

Erdoğan, seçim öncesindeki açıklama ve değerlendirmelerinde Kıbrıs politikasına çok ayrıntılı bir şekilde girmedi. Kıbrıs'ı daha çok Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği perspektifinde değerlendirdiği zamanlar oldu. Çok somut, çözüm önerileri ya da açılımlar getirmedi. Bunun nedeni belki de, AKP'nin seçim öncesi yakaladığı rüzgârın olumsuz yönde etkilenmemesini sağlamaktı. Çünkü, kronikleşen Kıbrıs sorunun çözümünün gerekliliği ne kadar gerçekse, 40 yıldır savunulan Kıbrıs politikasının Türkiye'de çok sayıda destekçisinin bulunduğu da o kadar gerçekti.

Haberin Devamı

Ancak, 3 Kasım seçimlerinin ardından sorunlar "dağ gibi" kapıya dayanmaya başlayınca Erdoğan ve AKP'de savundukları politikaları tek tek ortaya sürmeye başladı. Belki de AKP'nin ve Erdoğan'ın seçimlerden sonra ilk önemli çıkışı Kıbrıs politikası konusunda oldu. Çünkü, Kıbrıs Rum Kesimi'in Avrupa Birliği'ne giriş sürecinin hızlanması Erdoğan ve Türkiye'yi sıkıştırıyordu.

Haberin Devamı

Erdoğan'ın, Kıbrıs'taki bir mitinginden ardından 1 Ocak 2003 günü yaptığı açıklama, büyük yankı uyandırdı. Erdoğan şöyle diyordu...

 "Kuzey Kıbrıs'ta 30 bin kişi aynı anda gösteri yapıyorsa, Kuzey Kıbrıs'ta bir şeyler oluyor demektir.Bu sıradan ya da tesadüfi bir olay değildir. Bu konu üzerinde iyi düşünmemiz gerekir. İnsanların düşüncelerini göz ardı edemezsiniz. Kıbrıs'ta 30-40 yıldır sürdürülen politikaları desteklemiyorum... Bu Sayın Denktaş'ın kişisel meselesi değildir. Bu bir ulusun var olma mücadelesidir"

Haberin Devamı

İşte bu sözler, Türkiye'nin yıllardır sürdürdüğü "Kıbrıs politikası"ndaki devlet anlayışını kökten sarsıyordu. Erdoğan'ın açıklamaları Türkiye, Kıbrıs, Yunanistan ve diğer AB ülkelerinde geniş yankı buldu. Özellikle Rumlar Erdoğan'ın bu sözlerini ve gelişmeleri büyük memnuniyetle karşıladılar. Yılardır, KKTC'den, Türkiye'den ve Türk politikacılardan duymayı bekledikleri sözler, gelişmeler bir bir kendini gösteremeye başlamıştı. Ancak, tüm bu gelişmelerden rahatsız iki önemli makam vardı. Birincisi KKTC'ye hayatını adayan Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ikinci ise Genelkurmay Başkanlığı yani asker.

Haberin Devamı

Erdoğan'ın bu sözlerine kadar Kıbrıs sorununda çözümsüzlük bir çözüm yolu olarak görülüyordu. Her iki tarafta gerçek bir çözüm bulunana kadar "çözümsüzlük içinde yaşamaya" alışmıştı.

KIBRIS'A BELÇİKA MODELİ

Tüm bu tartışmalar arasında AKP'nin öne sürdüğü "Kıbrıs'ta Belçika Modeli" tartışmalara başka bir boyut getiriyordu. Sorunun çözümsüzlükten kurtarılıp özüme kavuşturulmasını isteyen Erdoğan ve AKP çeşitli ülkelerdeki farklı modelleri araştırıyor, Belçika Modeli'ni Kıbrıs'a en uygun bir yönetim şekli olarak görüyordu. Belçika modeli, Kıbrıs için düşünülen mutlak bir çözüm değildi ve özellikle Türk kamuoyunda tartışılması isteniyordu.

Haberin Devamı

BELÇİKA MODELİ NEDİR?

1830 yılında bağımsız devlet olan Belçika Krallığı 1960’tan beri Fransızca konuşan Valonlar ve Flamanca konuşan Flamanlar arasında, din ve kültür farkı olmamasına rağmen, sırf lisan farkı yüzünden bölünmeye başladı ve geçen zaman içerisinde adı konmayan bir konfederasyona dönüştü. Bugünkü Belçika; kuzeyi Flamanca (yaklaşık beş milyon), güneyi Fransızca (yaklaşık üç buçuk milyon), kuzeydoğusu Almanca (elli bin kişi) ve bu üç dilin ortak konuşulduğu başkent Brüksel’den (bir milyon) oluşan bir devlet. Her bölgenin kendi parlamentosu ve bir de ortak milli parlamentoları var. Ancak sistemin inceliği ve akıllılığı bu bölünmenin veya ayrımın irk veya etnik kökene değil “konuşulan dil”e göre olmasıdır. 1960’larda Belçika devleti vatandaşlarından resmen bir ana dil tercihi yapmalarını istedi. Bu ana dillerin konuşulacağı bölgeler yukarıdaki gibi belirlendi. Sonuç olarak bölge içerisindeki resmi ve özel tüm kurum, kuruluş, şirket, belediye vs. her yerde konuşma ve yazışma yalnız o bölgedeki resmi dille yapılır oldu. Örneğin Fransızca konuşulan bir bölgenin Belçika vatandaşı gidip Flamanca konuşulan bölgeye yerleşince, ailesi ve dostlarıyla Fransızca konuşma dışında, bütün “ana dil” haklarını yitiriyor. İşyeri, hatta merkezi hükümetle yazışması dahil her yerde Flamanca konuşmak ve yazmak zorunda. İşte modelin inceliği ve akılcılığı burada. Bir vatandaş “konuştuğu” dili değiştirebilir, ama etnik kökenini değiştiremiyor. Ancak, bu Belçika modeli Türk kamuoyunda bir süre tartışıldı ama fazla bir ilgi uyandırmadı.

AB'NİN TUTUMU

Erdoğan yaptığı açıklamalarla Kıbrıs'ta her iki kesim açısından da eşit hak ve statüye sahip iki ayrı devlet oluşması gerektiğini savunuyordu. Çözüm için çözümsüzlükten bir an önce vazgeçilmesi gerektiğini sık sık vurguluyordu. Erdoğan Kıbrıs sorunuma çözüm bir açılım yakalamaya çalışırken diğer yandan da Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliği için çaba harcıyordu. Erdoğan'ın çözüm arayışlarını gören Yunanistan ve Avrupa Birliği somut adımlar için sıkıştırıyordu. Yavaş yavaş Türkiye'nin önüne "eğer AB'ye girmek istiyorsan, Kıbrıs'ta bizim beklediğimiz çözüme yaklaş" mantığı konuyordu. Bunun anlamı açık açık söylenmese de Kuzey Kıbrıs'ı Rumlara ya da AB'ye teslim etmeye kadar varıyordu. İşte, Avrupa Birliğinin gizliden gizliye yürüttüğü bu lobi başta Erdoğan olmak üzere Kıbrıs'ta çözüm için somut adımlar atılmasını isteyenlerin dikkatinden kaçmadı. Erdoğan'ın ve Türkiye'nin kalıcı çözüm için gösterdiği "samimiyet" bir anlamda "suiistimal" edilmeyle karşı karşıyaydı. Bu tartışmalar sırasında Ak Parti hükümeti ve Denktaş yine de boş durmadı. Çözüm için olumlu adımlar atılmaya devam etti. Yıllar sonra Rumların Türkiye'ye rahatça seyahati sağlandı. Denktaş, KKTC'nin kapılarını Rumlara açtı. Bu girişimler Kıbrıs sorunun çözümüne ilişkin umutları daha da artırdı.

Ancak, bir gerçek vardı ki, o da atılması gereken tüm olumlu adımların hep Türkiye'den beklenmesiydi. Türkiye ve KKTC'nin tüm olumlu adımlarına karşı Rum kesiminden ve Yunanistan'dan doğru düzgün bir bir açılım gelmedi. Çözüme katkı neredeyse yok denecek kadar azdı. "Siz yapın biz görelim" anlayışı hakimdi. Üstüne üstlük Erdoğan'ın ve Ak parti hükümetinin Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin önemli adımlar atmaya kararlı olduğunu gören Yunanlılar, Ege kıta sahanlığı ve benzeri gibi konuları da Türkiye'nin önüne getirmeye, tartışma konusu yapmaya çalıştılar. Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği ve Kıbrıs sorununun çözümü konusunda sıkıntı yaşıyordu. Erdoğan sık sık Kıbrıs sorununun Kopenhag Kriterleri arasında yer almadığına dikkat çekerek Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğiyle ile Kıbrıs'ın ilişkilendirilmesine karşı çıkıyordu.

 "VER-KURTUL BİZE YAKIŞMAZ"

AK Parti Kurucular Kurulu toplantısında konuşan Erdoğan'ın gündeminde Kıbrıs ve AB vardı. AB, Kıbrıs ve Irak konusunda AK Parti iktidarının politikalarını 'şuurlu adımlar' olarak nitelendiren Erdoğan, şöyle devam etti: "Bu alanlarda bizi gölgelemek isteyenler Türkiye'nin çıkarlarını gölgelemiş olurlar. Kıbrıs konusu gündelik polemik malzemesi yapılamayacak kadar hayatidir, millidir. Çözüm için müzakere edilebilir Annan Planı bulunmaktadır. Peki çözüm istemek ver-kurtul demek midir? Kesinlikle değildir. Verip kurtulmanın anlamı teslimiyettir. Teslimiyet ise ne dün ne bugün ne yarın Türkiye'ye yakıştırılamamıştır, dünya durdukça da yakıştırılamaz."
Kıbrıs'taki çözüm önerisini "Ver-kurtul" değil "çöz-yaşat" formülü ile özetleyen Erdoğan, Ada'daki Türk vatandaşlarının egemenlik haklarından vazgeçmek istemediklerini, Türkiye'nin garantörlüğünün devam edeceğini söyledi. Erdoğan, "Kimse duyguları kabartma yarışına girmesin; kimse iç politika meselesi yapmaya çalışmasın. Çözümsüzlük siyasetinden fayda uman çevreler var. Bu vesileyle diplomatik üslubumuz da tartışma malzemesi yapılıyor. Diplomatik dili 'çok şey söyleyip hiçbir şey söylememiş olmak' diye anlayanlar bu konuda bizim açık ve net üslubumuzu yadırgayabilirler. Yıllardır ben de bu belirsiz diplomatik dili yadırgıyorum" dedi.

Erdoğan'ın sözleri şöyle devam ediyordu: "Bu yüzden Irak meselesinde, Kıbrıs meselesinde statükonun dilini kullanmıyoruz ve son ana kadar bütün vurgumuzu barışa yapıyoruz. Bu yüzden ABD'ye, AB'ye, Irak'a, Kıbrıs müzakerecilerine BM kararlarını, uluslararası hukuk kurallarını döne döne hatırlatıyoruz. Bütün samimiyetini ortaya koyan bir AK Parti iktidarını köşeye sıkıştırmaya hiçbirinizin gücü yetmez. Bizim heyecanımızı paylaşamayanlar, bizim hızımıza ayak uyduramayanlar bizi kendi statik konumlarına çekmeye çalışmasınlar."

SON KIBRIS GEZİSİ...

Erdoğan'ın KKTC'nin 20. kuruluş yıldönümü için Kıbrıs'a yaptığı ziyaret,  AKP hükümetinin Kıbrıs politikasında geldiği son noktanın da tam olarak ortaya konmasına fırsat tanıdı. Erdoğan 3 Kasım 2002 seçimlerinden hemen sonra söylediği sözlerden biraz farklı bir yapıda Kıbrıs politikasını yeniden ifade etti. Erdoğan KKTC'de Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi.
''KKTC'nin 20 yıldır dimdik ayakta durması, bizim için iftar kaynağıdır. Kıbrıs Türk halkı, 15 Kasım'da bağımsızlık mücadelesini taçlandırmıştır. Kıbrıs'ta, 29 yıldan bu yana huzur ve istikrar vardır. Dolayısıyla, önemli olan, adada yeniden olaylara ve gerginliklere yol açmayacak kalıcı bir çözüme varılmasıdır. Her ne pahasına olursa olsun bir çözüme varılması düşünülemez. Kalıcı çözümün unsurları; Kıbrıs Türkleri'nin güvencesi, eşit statü, siyasi eşitliğin korunması, iki kesimliğinin muhafaza edilmesidir. Çözüm, Türk-Yunan dengesini her halükarda dikkate alacak yeni bir ortaklık temelinde olacaktır. Ambargolara, haksız engellemelere maruz bırakılan KKTC'nin bir başka örneği yok. Ambargolara karşıyız ve bunlar kaldırılmalıdır.
Huzur ve güven içinde olunuz. KKTC ve Kıbrıs Türk halkı, şartlar ne olursa olsun anavatan Türkiye'yi her zaman yanında bulacaktır.''

"TÜRKİYE, HUZURUN TEMİNATI"

Avrupa Birliği'ne tam üyeliğin Türkiye'nin temel stratejik hedefi olduğunu, amaçlarının halkın yaşam standartlarını yükseltmek ve geleceğe daha güvenle bakmasını sağlamak olduğunu belirten Erdoğan,
''Kuşkusuz Türkiye'nin bu vizyonuna Kıbrıs Türk halkı ve KKTC de dahildir'' diye konuşuyordu. ''Bölgemizde güvenlik, barış ve istikrarın hayati önem taşıdığına inanıyor ve bu amaçlara hizmet ediyoruz. Bu bağlamda kırılma noktalarının giderilmesi ve Doğu Akdeniz'de bir anlayış ve işbirliği ortamının sağlanması, öncelikli hedefimizdir'' diyen Erdoğan, Kıbrıs Türkleri'nin 40 yıldır, KKTC'nin de 20 yıldır dimdik ayakta durmasının bir iftihar kaynağı olduğunu vurguluyordu. Kıbrıs Türkü'nün bugüne kadar her türlü sorunu aşmasını bildiğini, kendi kaderini çizme cesaretini göstererek eşitlik temelinde özgür ve onurlu bur hayat yolunu tercih ettiğini anlatan Erdoğan, Kıbrıs politikasını şu sözlerle anlatmayı sürdürdü:

''Kıbrıs Türk halkı, 15 Kasım 1983 günü bağımsızlığını ilan ederek tarihi mücadelesini taçlandırmıştır. O tarihten bu yana KKTC, adada barış ve istikrarın temel bir unsuru olmuştur. Bu gerçeğin kabulü,
adada aynı zamanda kalıcı bir uzlaşının da temelini oluşturmaktadır. İktidarı ve muhalefeti ile oluşturduğu çoğulcu demokratik yapısı, Kıbrıs Türk halkının en büyük kazanımı ve zenginliğidir. KKTC'de insan haklarına saygılı, çağdaş değerleri titizlikle koruyan barışçı bir siyasi ve hukuki sistem vardır. Kıbrıs Türk demokrasisi, Kıbrıs Türk halkının gurur kaynağıdır.'' Başbakan Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti'nin KKTC'yi yalnız bırakmayacağını, siyasi ve ekonomik destek sağlayacağını bildirdi.

VE SEÇİMLER...

14 Aralık tarihinde KKTC'de yapılacak seçimler, Kıbrıs Türk'ün geleceği için de yol gösterici olacak. Muhalefetin AB isteği mi yoksa iktidarın "statükoculuğu" mu öne çıkacak işte bu seçimlerden sonra netlik kazanacak. Başbakan Erdoğan'ın KKTC'nin 20. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada 14 Aralık seçimlerine ilişkin de mesajlar vardı.

Kıbrıs Türkü'nün geleceği açısından önemli bir dönemden geçildiğini işaret eden Erdoğan, ''Bu dönem, milli davamız olan Kıbrıs meselemizde birlik ve dayanışmamızı muhafaza ettirmemizi gerektiren kritik bir süreçtir. Yaklaşık yarım asırdır el ele gönül gönüle sürdürdüğümüz varlık ve özgürlük mücadelesinde, bugüne kadar kat edilen mesafenin temelinde, Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının birlik ve bütünlüğünün muhafaza etmekte gösterdiği kararlılık ve başarı yatmaktadır'' diye konuşuyordu.  KKTC'de yakında seçimlerin yapılacağını anımsatan Erdoğan, "Seçimlerin şeffaf ve demokratik bir ortamda cereyan edeceğinden ve Kıbrıs Türkü'nün bu seçimlerden demokrasi daha da güçlenerek çıkacağından eminiz'' diyordu.

Toplumların hayatında seçimlerin demokratik bir aşama olduğuna işaret eden Başbakan, bu süreçte seçim mücadelesi yapılmasının tabii olduğunu vurgulayarak şöyle devam ediyordu.

''Kıbrıs Türkü barış istemektedir. Adil ve kalıcı bir çözümü arzu etmektedir. Cumhurbaşkanı Denktaş'ın son dönemde atmış olduğu adımlar ve yapmış olduğu açılımlar, bu niyetin açık göstergesidir. Açıkça ifade emeliyim ki, Kıbrıs'ta sadece bir tarafın, KKTC'nin atmış olduğu adımlarla çözüm yönünde ilerleme sağlanması mümkün değildir. Biz, Kıbrıs Türk tarafının yaptığı bu açılımların, çözüm için heba edilmemesi gereken bir imkân ve fırsat olduğunu düşünüyoruz. Böylelikle karşılıklı güvenin yeniden ihdas edilebileceğine, dolayısıyla adil ve kalıcı çözümün de kolaylaşacağına inanıyoruz. Kıbrıs'ta çözümün yolu eşitlikten geçecektir. Herkesin gerçekleri kabulünden geçecektir. Kıbrıs sorununa çözüm bulunması, Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye Cumhuriyeti'nin müşterek arzu ve hedefidir.''

"ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ ÇÖZÜM OLARAK GÖRMÜYORUZ"

''Kıbrıs'ta çözümsüzlüğü bir çözüm olarak görmüyoruz'' diyen Başbakan Erdoğan, konuşmasında şu görüşlere yer veriyordu.
''Ancak, varılacak çözümün Kıbrıs Türkleri ve Rumları'nın barış ve güvenlik içinde yan yana yaşayabilecekleri bir ortamı sağlaması gerekir. Bugün Kıbrıs'ta her açıdan eşit, dini ve dili ayrı iki halk, iki ayrı demokratik düzen ve iki ayrı devlet vardır. Kıbrıs'ta çözüm çabaları da bu gerçeklere dayanmalıdır. KKTC ve Türkiye, Kıbrıs
adasında adil ve kalıcı bir uzlaşmanın nasıl sağlanabileceği konusunda geçmişin tecrübelerine ve bugünün gerçeklerine dayalı yapıcı ortak görüşlere ve tutuma sahiptirler. Türk tarafı olarak bugüne kadar Kıbrıs meselesini azim ve inançla belli bir noktaya getirmiş bulunmaktayız. Bugün Kıbrıs Türk halkı, demokratik ve hukuki yapısıyla KKTC'de varılacak kapsamlı bir uzlaşının eşit ortağı konumundadır.''
Adada 29 yıldır huzur ve istikrar bulunduğunu ifade eden Başbakan Erdoğan, şunları kaydediyordu.
''Dolayısıyla, önemli olan, adada yeniden olaylara ve gerginlikle yol açmayacak kalıcı bir çözüme varılmasıdır. Her ne pahasına olursa olsun bir çözüme varılması düşünülemez. Zira, böyle bir çözümün yaşaması da mümkün değildir. Kalıcı bir çözüm istiyorsak, öncelikle bunun unsurları vardır: Kıbrıs Türkleri'nin güvenliği, eşit statü, siyasi eşitliğin korunması ve iki kesimliliğinin muhafaza edilmesidir. Çözüm, Türk-Yunan dengesini her halükarda dikkate alacak yeni bir ortaklık temelinde olmalıdır.''

Türk tarafının bu görüşten hareketle BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonunu her zaman desteklediğini ve desteklemeye devam edeceğini belirten Başbakan Erdoğan, şöyle konuşuyordu.

''Kıbrıs Türk halkının beklentileri, nihai çözümü biçimlendirecektir. Ancak, hem garantör devlet hem de anavatan olma vasfıyla, bunun da altını çiziyorum, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kıbrıs'ta ahdi ve tarihi hakları ve sorumlulukları bulunmaktadır. Buradan uluslararası camiaya sesleniyorum: Biz Doğu Akdeniz'in geleceğini yani müşterek geleceğimizi belirsizliklerden ve potansiyel istikrarsızlıktan kurtarmak istiyoruz. Barış ve istikrardan yanayız, bunun için de üzerimize düşeni her zaman yapmaya hazırız. Kıbrıs Türk halkının da bu görüş ve beklentilerimizi paylaştığını yakinen biliyorum.''

ÇÖZÜMÜN İŞARETİ SEÇİMDE

Sonuç olarak Kıbrıs sorunun çözümünde ve Erdoğan'ın bundan sonraki yaklaşımlarında seçim sonuçlarının büyük önemi var. KKTC'de kimin ne kadar çözümden yana olduğu ya da 40 yıldır süregelen bir Kıbrıs politikasından yana olduğu partilerin aldığı oylarla biraz daha kendini açık bir şekilde ortaya koyacak. Kısacası, 14 Aralık 2003 tarihinde KKTC'de yapılacak seçimler hem Kıbrıs'ın geleceğini hem Erdoğan ve AKP hükümetinin Kıbrıs sorunun çözümü konusunda atacağı adımları hem de Türkiye'nin AB üyeliğini belirleyici olacak.

Haberle ilgili daha fazlası: