GeriGündem
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

BAKALIM N'OOLUCAK?..Merhabalar x :-)) Helsinki'ye bir kala (yani dün), zirve ve Türkiye'nin durumu hakkında neler yayınlandığını merak edenler çoğunluktadır diye düşünüp bu konuya sardırdım... Washington Post'ta, San Francisco Examiner'da, SF Chronicle'da, NY Post'ta, Los Angeles Times'ta ve NY Daily News'ta bu konuda hiçbir haber yoktu. Emin olmak için bu gazetelerde Helsinki, Avrupa Birliği, AB, Turkiye sözcüklerini de tarattım. Bir tek yerde Helsinki'yi buldum. Washington Post'ta ve o da Çeçenya sorunu bağlamında Avrupa'nın Rusya'ya karşı tavır alışı ile ilgili bir analitik haberde. W. Post'un Dış Haberler Servisinden William Drozdiak, Avrupa Birliğinin 15 ülkesi hükumet liderlerinin Helsinki'de Rusya'yı Ekonomik müeyyidelerle zorlayacağını öngörmüş. Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili tek haber taradığım Amerikan gazeteleri içinde bir tek New York Times'da yer alıyordu. Yazar Stephen Kinzer. Yazının başlığı şöyle: "Avrupa'nın İlk Sorusu: Türkiye Gerçekten Avrupa'lı mı?" Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Saraybosna yolunda "Türkiye temelde bir karar vermelidir. Yarım-yamalak kararla olmaz" beyanatını yanlış çevirmişler İngilizce'ye. Yazıda Demirel'in "Avrupa temelde bir karar vermelidir. Yarım-yamalak kararla olmaz" dediği ifade ediliyor. Olay çeviri hatasından kaynaklanmıyorsa iki ihtimal sözkonusu: 1) Ya Washington Post bizi müdanaasız gösterip onurumuzu korumaya çalışıyor, 2) Ya da Sayın Cumhurbaşkanımız benim tahminimin de fevkinde yetenekli ve içeridekilere ve dışarıdakilere farklı beyanatlar vermeyi başarıp herkesi susta durduruyor. Yazıda, Avrupa'nın onayının 9 yüzyıl önce ve Haçlı Seferleriyle başlayan esrarengiz ve ürkütücü "Türk" imajının ortadan kalkması anlamına geldiği vurgulanarak "bu figürün Avrupa Masasına daveti, tarih boyunca süregelen çatışma ve güvensizliği de ortadan kaldıracaktır" deniyor. Yazıda Türkiye'nin AB başvurularının geçmişi kısaca özetlendikten sonra, özellikle Yunanlılarla aramızdaki sorunlar bağlamında Başbakan Bülent Ecevit'in AB dışında da alternatiflerimiz olduğuna değindiği "tavizsizlik" beyanatından da alıntı yapılmış. Bunun hemen akabinde "Türkiye, Clinton'un da Yunanistan gezisinde işaret ettiği üzere, biliyor ki Yunanlılarla sorunlarını çözmedikçe AB üyesi olamaz" deniyor. Türkçesi: "Türklerin müdanaasız konuştuklarına bakmayın; AB üyesi olmak için birsürü taviz vermeleri gerekecek ve elbette verecekler"... Yazıda Oktay Ekşi'nin 30 Kasım tarihli yazısından da bir alıntı var: "'Biz Türküz... Biz anlamayız... Biz dinlemeyiz...' görüntüsü vere vere, nereye varacağımızı umuyoruz? ... Bunlar (veya bizim aklımıza gelmeyen ancak Türkiye'nin çıkarlarına aykırı olmayan jestler) yapılmadıkça insan kuşku duyuyor: Acaba Avrupa Birliği'ne girmemizi istemeyenler mi bizi yönetiyor, diye." Ekşi'nin bu sözlerini zikrettikten sonra yazar Stephen Kinzer "bazı politika ve çıkar çevreleri güç yitirmekten korktukları için Avrupa'yla yakınlaşmaya şüpheyle bakıyorlar" diyor. Yazı Kapalıçarşı'da bir dükkanın sahibi ve işletmecisi olan Adnan Çakarız'ın AB hakkındaki görüşleriyle noktalanmış. Çakarız demiş ki: "İnsan hakları konusunda Kürtlere kendi dillerinde konuşma özgürlüğü vermek ya da daha geniş bir özgürlük ortamı yaratmak gibi şeyler yapmalıyız. Bunları yapmamız gerekli çünkü Avrupa bizim en iyi seçeneğimiz." Adnan Bey beyanatının The New York Times'da yer aldığından haberdar mıdır acaba?.. Ben sıradan bir vatandaş olarak şahsen biraz heyecanlı, hatta gerginim. Helsinki hayatımızdaki birşeyleri değiştirecek mi; ve değiştirecekse bu olumlu yönde olacak mı diye... Bizzat toplantıya katılacak olan politikacılar, dışişleri görevlileri ve gazeteciler de heyecanlı olmalılar. Buna karşılık, Helsinki stresini yaşayanın sadece biz olmadığımızın bilincine ancak dün vardım. Los Angeles Times'da her çarşamba yazan Jim MANN son yazısında AB toplantısının kendisine çağrıştırdıklarından hareketle "Avrupa ve Asya'nın ABD'den uzaklaşarak bağımsızlaşmasını" tartışıyordu. Mann, Amerika'nın, Asya ve Avrupa'yı Sam Amca'sız varolmayı öğrenebilmeleri için daha çok çalışmaya sevkettiği kanaatinde. Yine de tarafsız yorum yapmaya çalışmış Allah için. Bu amaçla tanıtımını yaptığı yeni bir kitabı ben de meraklıları için duyurayım; kitabın adı: "Blowback: The Costs and the Consequences of American Empire". Çevirecek yayınevi olur mu bilemiyorum. Blowback'in tam karşılığı "geritepme". "Amerikan İmparatorluğunun Bedeli ve Sonuçları" adıyla çevrilmesi muhtemel kitapta Chalmers Johnson "Birleşik Devletler'in, halihazırdaki birçok askeri yayılma ve müdahale programını sürdüremediği"ni tartışıyormuş. Ingiltere'de yayınlanan gazeteler AB olayının (olay) kahramanları olmaları nedeniyle Helsinki'ye yaklaşımları daha temkinliymiş gibi geldi bana. The Guardian'daki Ian Black ve Stephen Bates imzalı yazının başlığı Avrupa Liderlerinin ayaklarının geri geri gittiği mealindeydi. Hatta Helsinki Görüşmelerini Tony Blair'le Avrupa'nın yaşadığı balayı döneminin sonu olarak tanımlamışlar. Vergi reformları konusunda epeyce gürültü kopacağı tahmin ediliyor. Aynı yazıda Türkiye'nin birliğe kabulü konusuna da değinilmiş. "Aslında Britanya bayılır Türkiye'yle birarada olmaya... Sadece, hani bildiğiniz üzere, insan hakları, Yunanistan filan... hıh hıh" şeklinde ifadeler valla'. The Times'ın Türkiye'nin üyeliğini de tartışan yazısının başlığı "Türkiyenin Başvurusu Helsinki'yi Çuvallatabilir" mealindeydi. Yazıda yaklaşık şöyle deniyor: "Eğer Ankara listeye dahil edilmezse bunun sonuçları bomba etkisi yaratabilir. Türkiye Avrupa'ya sırtını döner, Nato üyeliğini yırtıp atar, Irak harekatları için üslerini kullandırmaz ve yasal olmayan uyuşturucu ve göçmen trafiğini kesme konusunda Batı'yla işbirliği yapmaktan vazgeçer." Ardından da, ama insan hakları, ama Yunanistan, ama şu, ama bu sıralamışlar tabii... Herkes korku içinde, herkes gergin, herkes tatmin edilebilirlikten uzak... Ne tatsız! :(( Gündemle ilgili olması ve bir barış umudu taşıması açısından önemli sayılabilecek diğer bir yazı da yine The Guardian'da ve Maureen Freely ve Helena Smith imzalı. (Yazıda yadedilen anıların H. Smith'e ait olduğu okundukça anlaşılıyor.) Yazar son Kıbrıs harekatında o güne kadar İstanbul'da yaşamış olan 12 yaşında ve Yunan asıllı bir kızmış. Istanbul'daki gündelik yaşamın farklı kültürlerden gelen insanların ilişkileri bağlamında son derece doğal ve hesapsız olduğunu anımsıyor... Kıbrıs Rumlarının Türkleri nasıl tanımladığını ve onlardan nasıl korkup nefret ettiğini uzun uzun anlatan Smith halklar arasındaki nefretin nasıl doğduğunu, nasıl beslenip büyütüldüğünü sorgularken yine anılarından yararlanıyor. "Nefretle tanıştığımda 13 yaşındaydım" diyor. Yunanca dersinde hata yaptığında öğretmeninden gelen tehdit aynen şöyleymiş: "Yunanca fiillerini iyi öğren. Aksi takdirde gazabıma uğrarsın ve seni Türk'e çeviririm". Yazar son deprem felaketlerinin iki halkın yakınlaşmasını sağlayan bir fırsat yarattığını duygusal bir dille ifade etmiş. Yunan halkının, televizyonlarında, duvarlara çaresizce tırmanan depremzedelerin hiç de canavara benzemediğini ilk kez gördüğünü söylüyor. Helena Smith yazısını şöyle sonlandırmış: Nefret sıradan birşeydir. Okullarda beslenip büyütülür. Ama asla sonsuza dek sürmez. Sürmez tabii... En fazla 70, bilemediniz 80 yıl sürer her nefret... Yarın görüşürüz x :* Ece S. - 10 Aralık 1999, Cuma
False