GeriGündem 10 soruda Büyük Rüşvet Operasyonu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

10 soruda Büyük Rüşvet Operasyonu

10 soruda Büyük Rüşvet Operasyonu
refid:25418167 ilişkili resim dosyası

17 Aralık’ta Türkiye’yi sallayan ‘büyük rüşvet operasyonu’ çok yönüyle tartışıldı. İçişleri Bakanı’ndan habersiz operasyon yapılabilir mi, emniyet ve adalet cephesinde kadrolaşma nasıl oldu? İşte akıllara takılan 10 soru ve cevapları...

1. Günlerdir ülkeyi çalkalayan operasyonun arkasında kim var?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, operasyonların siyasi mühendislik olduğunu söyledikten sonra failleri şöyle tanımladı: “Devlet içinde bir devlet gayretiyle bu adımları atıyorlar. Fakat bu örgütlenmeyi kesinlikle meydana çıkaracağız. Bu, babamızın oğlu olsa dinlemeyiz.”
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay da “Bu sadece bir yolsuzlukla mücadele değil, geniş kapsamlı bir büyük siyasi operasyon kimliği taşıyor” cümlesini kullandı. “Herkesi insafa, hakka ve hukuka davet ediyorum. Kimseyi hedef göstermesinler. Biz bir grup ve cemaat değiliz; biz sadece bir partiyiz. Hükümetiz biz”.
Yeni Şafak gazetesinin hükümete yakınlığıyla bilinen Ankara Temsilcisi
Abdülkadir Selvi daha açık bir ifade kullandı: “Gülen hareketi destekli bu operasyonların tek hedefi var. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Erdoğan’sız AK Parti…” AK Parti’nin Gülen hareketini hizmet ve örgüt olarak ikiye ayırdığını söyleyen Selvi, nasıl bir karşılık verileceğini de açıkladı: “Hizmete hürmet, örgüte operasyon…”
Ruşen Çakır da Vatan’daki köşesinden operasyonun kaynağını Gülen cemaati olarak gösterdi: “Sonuçta son rüşvet operasyonunu, Fethullah Gülen cemaatinin hükümete yönelik bir hamlesi, dolayısıyla cemaat-hükümet meydan muharebesinin yeni bir safhası olarak görmek yanlış olmayacaktır. Operasyondan kısa süre önce İstanbul Milletvekili Hakan Şükür’ün oldukça kapsamlı ve Başbakan Erdoğan’ı da doğrudan eleştiren bir açıklamayla AKP’den istifa etmiş olduğu hatırlandığındaysa cemaatin ‘en iyi savunma saldırıdır’ taktiğini benimsemiş olduğunu söyleyebiliriz

2. Hükümet ile Gülen cemaati arasındaki ittifak nasıl çatırdadı?

MAVİ MARMARA

İlk kriz, 31 Mayıs 2010’da patlak verdi. Mavi Marmara olayının ardından Fethullah Gülen Wall Street Journal’a bir mülakat verdi ve “İHH, İsrail’den izin almalıydı. İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır” dedi.

OSLO

MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere MİT yöneticileri, PKK ile Oslo görüşmelerini yürüttükleri için özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrıldı. İddia, Oslo görüşmeleriyle istihbarat görevi dışına çıkmak, örgütün yönetilmesine aracılık etmek, devlet ve anayasal düzene karşı anlaşma yapmaktı.

DERSHANELER

Kasım 2013… Hükümetin dershaneler kapatılacak haberinin ardından cemaat-hükümet kavgası iyiden iyiye kızıştı.

3. İddialar doğruysa, cemaat emniyet içinde nasıl yapılandı?

Gazeteci Nedim Şener, ‘Emniyet Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat’ kitabında şöyle anlattı: ‘Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı polislerin ilk eğitim yerleri daha ortaöğrenimde başlar. Işık Evleri adı verilen öğrenci evlerinde lise ya da yükseköğrenim sırasında nerelere girmeleri gerektiği telkin edilir. 1980’li yılların ortalarından itibaren eğitim yoluyla bürokrasi içine girmeye başlayan Işık Evleri müdavimlerinden polislik mesleğine girenler, 1987-1991 yıllarında polis akademisi, polis koleji, polis okulları ve bazı daire başkanlıklarında etkili olmaya başladı.”
Şu anda Devrimci Karargâh davasından cezaevinde olan eski emniyet müdürü Hanefi Avcı da ‘Haliç’teki Simonlar” adlı kitabında cemaatin emniyetle kurduğu ilişkiyi analiz etti:
“İstedikleri gibi bilgi toplamak, istedikleri kişilerin faaliyetlerini izleyip öğrenmek gayesinde olanların yapması gereken ilk şey, Emniyet İstihbarat Dairesi’ni ele geçirmektir. Bunu MİT üzerinde etkinlik kurarak da yapabilirler, ama o kurum daha ilerisine müsaade etmez. Eğer sadece bilgi toplamak yerine bilgi topladıkları kişi ve kurum hakkında adli işlemlerde bulunmak da isteniyorsa, Emniyet KOM (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) dairesinde ekili olunması şarttır.
Cemaatin emniyet içerisindeki örgütlenmesine karşı çıkan hiçbir polisin teşkilatta tutunma imkânı yoktur.
Emniyete ait tüm arşiv ve bilgiler cemaatin arşivine taşınmış, mevcutlar da istendiği an cemaatin isteklerine uygun olarak kullanılmaktadır.
Türkiye’de adli işlemlerden ilk anormallik Van Rektörü Yücel Aşkın hakkındaki dava ve Şemdinli İddianamesi ile başladı. Bugün anlıyorum ki, o olay sıradan bir savcının işi değildi. Cemaatin adli sistemi kullandığı ilk operasyondu.
Gördüğüm manzara korkunç; kadrolu devlet adamları devleti yönetmiyor, Emniyet Genel Müdürü, hatta İçişleri Bakanı haklı olduğunu bildiği bir kişiyi, doğruluğundan emin olduğu bir olayı ya da davayı savunamıyor, güvendiği adamları tuzağa düşürülüyor, haysiyetleri ile oynanıyor ama onlar bu kişilere sahip çıkamıyor.”

10 soruda Büyük Rüşvet Operasyonu

4. Böyle bir operasyon İçişleri Bakanı’nın bilgisi olmadan nasıl yapılır?

Hasan Fehmi Güneş-Eski İçişleri Bakanı (1979)
Normal şartlarda bir içişleri bakanının böyle bir operasyondan haberi olmaması mümkün değildir. Ancak burada adli görevi yürüten savcı, İçişleri Bakanı’nı da operasyona tabi tutarsa bunu İçişleri Bakanı’nı da atlayarak diğer polis birimleriyle paylaşır. ‘Gizli’ olduğunu söyler “Kimsenin, bakanın da başbakanın da haberi olmayacak” şeklinde talimat verir. Yine de burada bir yönetim zafiyeti vardır. Gerçekten bakanlığına hâkim olan bir İçişleri Bakanı her şeyden önce bu operasyondan haberdar olmalıydı.

5. İddia edildiği gibi cemaat yargı kadrolarını yönetiyorsa, bu örgütlenme nasıl gerçekleşti?
Ergenekon’dan sonra bu operasyonda da savcı olarak görev yapan Zekeriya Öz’ün rolü nedir?

Orhan Gazi Ertekin - Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı, Yargıç
“Cemaatin yargıdaki örgütlenme girişimleri 1970’lere kadar uzanıyor. O yıllarda yargı sadece devlete dönük ilerlemenin bir hedefiydi. 90’ların ikinci yarısında giderek somutlaşan bir sürece dönüştü. Fethullah Gülen’in 1980’ler ve 90’lardaki vaazlarında yargının kritik ve stratejik olduğuna dair tespitler çoktur. Bu tespitlerin reelleştiğini 2000’e giderken görüyoruz. Ortaya çıkan bu kadro, 2000’lerden sonra ana kadrolara dönüştü. AKP, bu kadroların kendi kadroları olduğunu zannederek 10 yıllık politika yürüttükten sonra gafil avlandığını gördü.
7 Şubat 2012’de ise çok başka bir şey oldu, HSYK ve yargı kadrolarının kendisine ait olduğunu zanneden hükümet, stratejik alanların karşı tarafa kaptırıldığını fark edip müdahale başlattı.
Gerçek şudur; Erdoğan’ın yargıdaki A planı, daima cemaatin B planıdır. Erdoğan’ın asli kadrosu, Cemaatin yedek kadrosudur. Cemaatin kadrosuna Adalet Bakanı ve müsteşarı da dahildir. Erdoğan’ın yargıda sürekli en başa dönmesinin temel sebebi bu. Kendi politikasını realize edecek kadrosu ve politikası yok. Bu durum onlarca krizle beraber yüzüne vuruldu.
Yargıdaki bu örgütlülüğün mutlaka bozulması lazım. Aksi takdirde ahlaklı, sağlıklı bir iktidar-muhalefet ilişkisinin kurulması mümkün değil. Bu süreçte bir soruşturma yapılması şart. Ama önce HSYK değiştirilmeli. HSYK’ya müdahale etmeden yapılacak her girişim, doğrudan cemaatin kendisine hizmet eder. Orası parçalanmadıktan sonra yargıya müdahale mümkün değildir.
Bugün Türkiye’de yargı, cemaat nedeniyle bir siyasi aktör bir siyasi örgüttür. Her siyasi örgüt, yolsuzlukları açığa çıkarırken bazı iktidar ilişkilerini de saklar. Başkasının yolsuzluğunda kendi derin yolsuzluğunuzu saklamaya başlarsınız.
Geçmişte siyasi puzzle alanı vardı. O kim, bu kim diye soruluyordu. Artık bir bulmaca yok. Herkesin kim olduğu ortaya çıktı, puzzle alanı artık bir siyasi cephe alanı oldu.
Öz’ü derin devlet üzerinden tanımlamak doğru değil. Bu mekanizmanın sıradan dişlilerinden biri. Öz’le beraber Türkiye’de derin devlet soruşturması kendine bir figür buldu. Kamuoyu önünde konuşmayı sevmeyen, daha içeride bir figür. Dünyanın başka yerlerinde böyle soruşturmaların başındaki savcılar kamuya açıktırlar. Öz, Türkiye tarafından hiç tanınmıyor. Hukukçu kapasitesi, yetenekleri konusunda hiç bilgi sahibi değil. Bu ciddi bir çelişki. Başsavcı Turan Çolakkadı’nın iki savcı daha görevlendirmesi, hükümetin utangaç ve çok geç kalmış bir müdahalesi. Bu müdahale hükümete sadece gözlem yeteneği kazandırır. Bu kadar kamuoyuna mal olduktan sonra yapabileceği en küçük bir müdahale yoktur. Bu da Erdoğan’ın yargı kadrosu bakımından trajedisidir.”

6. Cemaat önümüzdeki seçimlerde kime oy verir?

Hüseyin Gülerce
Zaman Gazetesi Yazarı
Algının aksine, bu camiada, “siyaseten tavsiye olur, ne deniyorsa herkes aynen ona uyar…” anlayışı yok. Çoğunluk, mütedeyyin kitle olduğu için bugüne kadar merkez sağ partilere daha fazla oy verilmiştir. Son seçimlerde de camianın, ekseriyetle AK Parti’ye oy verdiğini tahmin ediyorum. Önümüzde bir yerel seçim var. Genel seçimler için konuşmak çok erken olur. Arada bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Yerel seçimlerde aday daha fazla öne çıkıyor. İnsanlar yaşadığı şehre, ilçeye kimin daha yararlı olacağına bakıyor. Bazı yerlerde iktidar partisinden başkan olursa daha fazla hizmet gelir düşüncesi de etkili oluyor. Son hükümet-cemaat meselesinden dolayı gönül kırıklıkları olsa da, ben oyumu, yaşadığım Yalova’ya göre kullanacağım. Kararım şimdiden net. Hüseyin Gülerce olarak bir oyum var. AK Parti adayına oy vermeyi düşünüyorum.

MGK BELGELERİ

Taraf gazetesinde yayımlanan 2004 tarihli MGK belgesi, Başbakan Erdoğan, o zamanki Başbakan Yardımcısı Gül, Adalet Bakanı Çiçek gibi isimlerin de imzasını taşıyordu ve cemaate karşı eylem planı içeriyordu.

HAKAN ŞÜKÜR

AK Parti milletvekili Hakan Şükür doğrudan Başbakan Erdoğan’ı eleştiren bir açıklamayla AK Parti’den istifa etti.

YOLSUZLUK VE RÜŞVET

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı büyük rüşvet operasyonu başlattı. Rıza Sarraf’ın yasadışı işlerini çözdüğü iddia edilen 3 bakanın oğlu, işadamı Ali Ağaoğlu’nun da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

10 soruda Büyük Rüşvet Operasyonu

7. Başbakan Erdoğan operasyonla ilgili ilk konuşmasında Gezi direnişi ile bağlantı kurdu. Operasyonun Gezi ile gerçekten bir ilgisi var mı?

Osman Ulagay - Dünya Gazetesi yazarı
“Başbakan Erdoğan kendisini Türkiye’nin tek hakimi ve kurtarıcısı olarak gördüğü için, Gezi direnişini de, şimdi ortaya çıkan çok boyutlu skandalı da ‘ihanet’ olarak değerlendirdi, iç ve dış düşmanlar icat etmek zorunda kaldı. Belki de başka seçeneği yoktu ama, inandırıcılığı hızla azalıyor.”

8. Ak Parti’nin adı hangi skandallarla anıldı?

Kemal Unakıtan hakkında gensoru
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın Galataport ihalesinde görevi kötüye kullandığı iddia edildi. Gensoruda Unakıtan ticari sır ve bankacılık sırrı kurallarını ihlal etmekle suçlanıyordu.

Deniz Feneri davası
Eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ile Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman’ın da aralarında bulunduğu; ‘yüzyılın yolsuzluğu’ olarak nitelendirilen soruşturma... Bu soruşturmayı Ankara Cumhuriyet Savcısı Nadi Türkaslan yürütüyordu. İddia edilen vurgunun yurtdışı ayağını yürüten Alman mahkemesi, kararını verirken ‘asıl failler Türkiye’de’ belirlemesini yaptı. Gözler Türkiye’ye çevrildi. İki savcı daha; Abdulvahap Yaren ile Mehmet Tamöz soruşturmaya dahil edildi. Akman ile Karaman’ın şikâyeti üzerine HSYK tarafından görevlendirilen müfettişler incelemelerini yaparken dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Ethem Kuriş, dosyayı savcılar Türkaslan, Tamöz ve Yaren’den aldı. Yerlerine Memur Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Veli Dalgalı ile Kaçakçılık Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Hakan Pektaş görevlendirildi. Yeni savcıların, Deniz Feneri dosyasındaki ‘örgüt’ ve ‘dolandırıcılık’ suçlarına ilişkin takipsizlik kararı vermesiyle dosya bu yönüyle kapanmış oldu.

Hayali ihracat iddiası
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın istifasının nedeni olarak gösterilen yolsuzluk skandalı. Kemal Kılıçdaroğlu ile Dengir Mir Mehmet Fırat, bir televizyon kanalında adeta düelloya tutuştu. CHP lideri, Fırat’ın ortak olduğu şirketin hayali ihracat yaptığı için Danıştay’da mahkûm olduğunu belgesiyle ortaya koydu.

Rüşvetin belgesi
Dönemin CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu Şaban Dişli’yi, ‘Silivri’de bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep etmekle’ suçladı. Kılıçdaroğlu, Akademi Ofset A.Ş ile Şaban Dişli arasında imzalandığı ileri sürülen rüşvet belgesini gazetecilere dağıttı ve Dişli’yi istifaya çağırdı. Şaban Dişli ise belgenin, daha önce ortağı olduğu Akademi Ofset A.Ş.’nin bir bankadan kredi kullanabilmesi imzalanmış bir protokol olduğunu savundu. Bunun üzerine Kılıçdaroğlu, Dişli’nin hiçbir zaman Akademi Ofset A.Ş.’nin ortağı olmadığını söyledi ve yeni bir belge daha ortaya koydu. Bu iddia Şaban Dişli’nin istifasıyla sonuçlandı.

9. Türkiye dünya yolsuzluk haritasında nerede duruyor?

Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2013 yılı yolsuzluk algısı raporunu açıkladı. 177 ülkelik listede Türkiye 53. sırada yer aldı. Aynı raporda anket sonuçları da açıklandı. Türkiye’den katılımcıları yolsuzluğun en çok yaşandığı alan olarak siyasi partileri seçtiler. Aynı zamanda “Bir devlet kurumuna rüşvet verdiniz mi?” sorusuna katılımcıların yüzde 21’i evet cevabını verdi.

10. Yaşanan bu çatışmadan daha demokratik bir Türkiye çıkar mı?

Taha Akyol
Hürriyet gazetesi yazarı
Bugün hepimizin canını sıkan bu çatışmalardan, demokrasi fikrimizin, özellikle de yargının bağımsız ve tarafsız olması konusundaki kültürümüzün gelişerek çıkacağına inanıyorum. Batı’daki demokrasi tarihini incelediğimizde orada da sert siyasi kavgalar, devlet teşkilatı içindeki çatışmalar ve yargının tarafsız olup olmadığı konusundaki kavgalar sonuçta insanlara çoğulculuğu ve yargının tarafsızlığının tek çıkar yol olduğunu gösterdi. Tahmin ve temenni ediyorum, biz de bu uzun yolda yürüyoruz.

Kripto Para Piyasaları için Bigpara

Kripto Para Piyasaları için Bigpara

False