GeriErtuğrul ÖZKÖK Güler yüzlü İslam var mıdır? Vardır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Güler yüzlü İslam var mıdır? Vardır

BİNANIN kapısına geldiğimizde biraz tedirginim.

Kapıdaki sakallı grubu görünce tedirginliğim biraz daha artıyor. Burası Hadramut eyaletinin Terim Şehri.

Güler yüzlü İslam var mıdır Vardır

İran’ın Kum kenti neyse Terim de Yemen için öyle bir yer. Bölgenin değil, belki de bütün Yemen’in en muhafazakâr şehri.
Şehirde 365 cami var. Hadramut’un en yüksek cami minaresi bu şehirde.
Bu şehir, dini eğitim veren okullarıyla ünlü. Kapısından girdiğimiz yer bölgenin en ünlü din okulu “Dar-ül Mustafa”.
Programımızda okulu ziyaret etmek
yoktu. O nedenle daha önceden
başvurmamıştık. Oradan telefon edip gelmek istediğimizi söyledik.
Doğrusu pek de umudumuz yoktu. Sebati Karakurt İran’a gittiğinde, bırakın okulları, onu Kum kentinin kapısından bile içeri sokmamışlardı.

GUANTANAMO MAHKÛMU KILIKLI ADAM ŞAŞIRTIYOR

Beni şaşırttılar. “Çok memnun oluruz” dediler. Kapıya gelince “Selamünaleyküm” deyip kendimizi tanıtıyoruz. İlk şaşkınlığı orada yaşıyorum. Guantanamo mahkûmları kılıklı o sakallı adamın yüzü birden gülüyor ve bizi buyur ediyor.
Bir avluya giriyoruz. Gördüğümüz ilk manzara, sol tarafta çeşitli kapıları olan bir cami.
O sırada üzerinde beyaz uzun elbisesi olan siyah bir genç adam bizi karşılıyor. O da güler yüzlü. Avustralyalı bir Müslüman’mış. Camiye girip sohbet etmeye başlıyoruz.
Biraz sonra bir başkası gelip bizi misafir odasına davet ediyor.
Misafir odası, Yemen’de hemen her yerde gördüğümüz tipik salonlardan biri. Salonun dört tarafı yerden çok hafif yüksek divanlar şeklinde düzenlenmiş. Benzer salonu başka yerlerde, bu defa “Gat Meclisi” olarak göreceğiz. ‘Gat’ bir tür uyuşturucu. Bunu dizinin ileriki bölümlerinde anlatacağım.

GÜLER YÜZLÜ SOSYALİZMİ ARARKEN GÜLER YÜZLÜ İSLAM

Duvarın biri baştan başa dev bir Kâbe fotoğrafı ile kaplanmış.
Biraz sonra 30’lu yaşlarında, ince yüzlü, yakışıklı bir genç adam salona girip kendini tanıtıyor. Okulun iki numaralı yöneticisiymiş.
Onu okulun bir numarası izliyor ve hep birlikte divana oturuyoruz.
İkisi de son derece saygılı. Çok yumuşak ve güven verici bir sesle konuşuyorlar. İkisinin de yüzü gülüyor.
1960’lı yıllarda, Macaristan ve Çekoslavakya’daki ayaklanmaların Sovyetler Birliği tarafından bastırılması sırasında, genç bir sosyalist olarak rahmetli Mehmet Ali Aybar’ın “güler yüzlü sosyalizm” tezini yürekten desteklemiştim. Bazı arkadaşlarım ise bunu “revizyonizm” olarak yerden yere vuruyorlardı.
Şimdi de 60 yaşını geçmiş, fanatizmden yorulmuş bir Müslüman olarak “güler yüzlü İslam”ı arıyorum.

MEĞER BU BÖLGEDE ESKİDEN BERİ SUFİ GELENEĞİ VARMIŞ

Sohbetimiz devam ettikçe bu güler yüzün arkasındaki gerçekler de yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Hadramut eyaletinde tarihsel olarak sufi geleneği var. Bu gelenek günümüzde de devam ediyormuş
Nitekim Dar-ül Mustafa’nın eğitim programında “sufi öğreti” de var.
Aynı okulun biraz ilerisinde ise kadınlara öğretim veren “Dar-ül Zehra” adlı bir okul daha var. Öğreniyoruz ki, orada Alevi öğretisi alanlar da varmış.
O yüzden karşımdaki insanlar bana iyi geliyor. “İslam’ın imajı çok bozuldu. İslamofobi yayılıyor. Böyle güler yüzlü, fanatik olmayan Müslümanlar bu imajı değiştirebilir” diyorum.
Ayrılmak istiyoruz ama bize bir şeyler ikram etmek ve okulu gezdirmek istiyorlar.

ORADA KÂBE’DE YALINAYAK YÜRÜYÜŞÜMÜ HATIRLIYORUM

Okulun çeşitli avluları var. Üst kat genellikle öğrencilerin kaldıkları yerler. Öğrenciler okulun içinde yalınayak geziyorlar. Avlunun taşları tertemiz ve bana, Kâbe’de yürürken hissettiğim duyguyu veriyor.
En çok ilgimi çeken yerlerden biri okulun kütüphanesi oldu.
Girişin sol tarafı küçük bir bilgisayar bölümü haline getirilmiş. Bu okulda sandalye yok. Bilgisayar başında bile bağdaş kurularak çalışılıyor. Eski ve yeni metinlerin hepsi dijital arşive geçiriliyor.
Salonun 4 tarafı camekânlı raflarla dolu.
Bir bölümü eski Kuran’lara ayrılmış. Duvardaki en ilgimi çeken şeylerden biri, çok güzel renklerle hazırlanmış bir “peygamberler soyağacı” deseni. Adem’le başlayıp Hazreti Muhammed’e (S.A.S) kadar devam ediyor.

DUVARDAKİ KUTSAL EMANET FOTOĞRAFLARI

İlgimi çeken bir başka şey de, tam karşı duvardaki bir poster. Üzerinde Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler bölümündeki Hazreti Muhammed’e (S.A.S) ait kutsal emanetlerin fotoğrafları var.
Okuldan, girişimizin tam tersi duygularla ayrılıyoruz.
Güler yüzlü İslam mümkünmüş.
Belki bu duygu bütün İslam âlemine yayılır.
Okuldaki hocaların ifadesiyle “İnşallah” deyip ayrılıyorum.

36 ülkeden gelen öğrenciler arasında bakın kimler var

Güler yüzlü İslam var mıdır Vardır

Dar-ül Mustafa 20 yıllık bir geçmişe sahip. 1993’te şehirdeki bazı varlıklı kişiler tarafından kurulan bir vakıf tarafından ortaya atılmış. Ancak kapılarını resmi olarak 1997 yılında açmış. Erkek kısmında 36 ülkeden 400 öğrencisi var. Bunlar arasında Ürdün, Malezya, Suudi Arabistan, Somali, Suriye gibi Müslüman ülkeler var. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Çin, Singapur, Kenya gibi ülkeler de bulunuyor.
Peki Türkler? Şu sırada Türk öğrenci yokmuş. Ancak geçmişte bazı Türk öğrenciler de gelmiş. Genellikle klasik İslami eğitim veriyor. Teoloji, Arapça gramer, Peygamber’in hayatı, Hadis, Fıkıh gibi dersler var. Katı bir eğitim sistemi yok. Öğrenciler istediği çalışma gruplarına katılıyor. Ayrıca her yıl temmuz, ağustos aylarında “Dovra” denilen 40 günlük yaz kursları düzenleniyor.
Yemen’i “Bundan sonraki Afganistan” olarak gören Amerikalılar bu okullardaki insanları daha yakından tanımalı.

İNSANSIZ UÇAKLAR ALTINDA GİDERKEN

Güler yüzlü İslam var mıdır Vardır

9 Nisan Çarşamba günü, yani yaş günümün ertesi günü, Yemen’in belki de en tehlikeli bölgesine hareket ederken durumumuz şuydu.
Biz endişeliydik.

Güvenliğimizi sağlayan 12 kişilik asker ve polis timi bizden daha endişeliydi. Hadramut adının nereden geldiği ile ilgili teorilerden birine göre bu isim, Amar İbn Kahtan’ın takma isminden kaynaklanıyor.
Takma ismi “Ölüm geldi” anlamına geliyormuş. Çünkü bu şeyh ne zaman bir savaşa girse çok sayıda insan ölüyormuş. Biz, Hadramut Vadisi’nin en tehlikeli bölgesi olan Dogan Vadisi’ne gidiyoruz. Vadinin ucuna kadar gideceğiz. El Kaide’nin bu bölgede “uyuyan hücrelerinin” bulunduğu ve zaman zaman harekete geçtiği söyleniyor. Bunun anlamı şu: Tepemizde Drone’lar, yani Amerika’nın insansız uçakları dolaşıyor demektir. Drone’ları görmesek bile, hatta olmasalar bile biz nefesini ensemizde hissediyoruz. Katar veya Hint Okyanusu’ndaki bir gemideki bazı insanların önündeki ekrandan bizi izlediği duygusunu atamıyoruz. Yani her an başımıza bir Uludere vakası gelebilir. Oranın yerlilerinin anlattığına göre Müslümanlık öncesi dönemde insanlar bu vadide biri gökyüzünde, öteki ise yerde yaşayan iki ahali varmış.
Yeryüzündeki ahaliye “Dogan” deniyormuş. Şimdi yeryüzü ahalisi biziz, gökyüzündeki ise Amerika’nın insansız uçakları. Ne mi hissettik? Kıvırtmadan itiraf edeyim. İnsan korkuyor. Çünkü son bir yıl içinde bu bölgede bazı El Kaide yöneticileri insansız uçaklarla öldürüldü.

Grand Canyon (Büyük Kanyon) sönük kalır

Güler yüzlü İslam var mıdır Vardır

Fotoğraflar: Sebati KARAKURT

Dogan Vadisi olağanüstü bir yer. Amerika’daki Grand Canyon’u düşünün. Onun yirmi katı güzellikte bir coğrafya. İnsan kendini Mars’ta hissediyor. Yol boyunca harikulade mimariye sahip köyler var. Her birinde durup fotoğraf çekmek istiyoruz. Kendine yeni ve heyecan verici bir destinasyon arayan insanlar için aranıp da bulunmayacak bir coğrafya. Yol üzerindeki karşılıklı iki köyden oluşan “El Hacerin”,  Şibam kadar etkileyici bir yer. Bir Positano şaheseri. Kasabanın yukarı doğru tırmanan yollarında kendimizden geçiyoruz.

GAME OF THRONES KÖYÜ

Vadinin sonunda ise tabiatın ve insan elinin iki başeseri bizi bekliyor. Derin ve yüksek bir vadinin dibinde dev bir kayanın üzerinde küçücük bir köy. Gerçek bir Game of Thrones sahnesi. Saatlerce kalabiliriz.
Ama güvenliğimizi sağlayan timin komutanı endişeli.
“Hava kararmadan Seyun’a dönmeliyiz” diyor. Terörü ve teröristi bir kere daha lanetliyorum. Bizimle bu insanlar, o insanların yarattığı muhteşem mimari ve harikulade coğrafya arasına yıkılması zor bir duvar örmüşler. Allah bütün teröristlerin belasını versin...
İnsanlığın en büyük düşmanı onlar...

Sakın ‘hurma’ demeyin

Yanımızdaki askerler hep ciddi. Gözlerde karışık bir ifade var.
Fakat ben ne zaman Sebati’ye seslensem, yanımızdaki askerlerin yüzü birden gülmeye başlıyor.
Hatta  birbirlerine “Sebati... Sebati...” diye seslenerek kahkahalar atıyorlar. Anlam veremiyoruz.
Kahkahaların nedenini, tam Hadramut’tan ayrılırken havaalanında öğreniyoruz. Meğer Arapçada “Zebati”, yoğurt anlamına geliyormuş.
Sebati’nin üzerinde hep siyah tişört olduğu için de aralarında ona “Kara yoğurt” adını takmışlar.
Yeri gelmişken küçük bir uyarı.
Bir Arap ülkesine gittiğinizde, sakın “hurma” kelimesini Arapça sanıp
“I want hurma”(Hurma istiyorum) demeyin. Dayak bile yiyebilirsiniz. Çünkü “hurma” Arapçada “kadın” anlamına geliyormuş.
Hatta argoda, kadınlık organı anlamına gelen, daha açık saçık bir anlamı varmış. Şapşal olduğum için, “Karı istirem” durumuna düşmüşüm. Zar zor izah edebildik.

YARIN

Osmanlı’ya başkaldıran İmam Yahya’nın evinde neler gördük? Duvara monte edilmiş basamakları tırmanarak çıkılan küçük oda neydi?
Evin harem bölümünde neler gördük? Hangi oda, hangi kadına aitti. Haremde kapalı tutulan tek odanın sırrı neydi? O oda ne için kullanılıyordu?

İmam Yahya hakkındaki efsaneler neydi? Ünlü dürbünü ne işe yarıyordu? Geceleri yüzüne sürdüğü fosforu görenler ne sanıyordu?

X

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku

Banyan ağacına asılı 10 esrarengiz ceset

Her şey bir yaz sabahı, sokağın orta yerindeki bakkal dükkânının zamanında açılmaması ile başladı.

Sütçünün getirdiği süt kasaları hâlâ dükkânın önünde duruyordu.

Durumdan şüphelenen komşular eve girince dehşetten donup kaldılar...

Yıl 2018’di...

Olay yeri Hindistan’ın Delhi şehrinin kuzeyindeki popüler bir mahalleydi...

O sabah dükkân sahibinin üst kattaki evine giren komşular, evin tavanındaki mazgal şeklindeki demirlere asılı 10 cesetle karşılaştılar.

Bir ceset de içeride bir odada yatağın üzerinde yatık vaziyetteydi.

*

Yazının Devamını Oku

Bu kadın 'Yetmez ama evetçi'leri fabrika ayarlarına döndürür mü

Bu yıl ekonomi dalında Nobel alan üç ekonomisti tanımıyorum.

Ama bir ekonomist var ki, nereye baksam onu görüyorum şu son zamanlarda.

Mariana Mazzucato...

*

Dünyayı sarsan 68 Mayıs olaylarından bir ay sonra, 16 Haziran 1968’de doğmuş.

İtalyan asıllı ama çifte vatandaşlığı var.

Aynı zamanda Amerikalı...

Londra Kolej Üniversitesi’nde ekonomi bölümü öğretim üyesi.

Aynı zamanda Dünya Sağlık Örgütü Ekonomi Konseyi üyesi.

Yazının Devamını Oku

‘Final Töreni’ndeki bu şampanya nasıl patladı?

Önce, bir yıl önceye döneyim.

Yıl 2020...

Uzun yıllar yapılamayan Formula 1 yarışları yine Türkiye’ye dönmüş ama pandemi nedeniyle seyircisiz yapılıyor.

O gün F1 tarihinde bir rekor kırılıyor.

Lewis Hamilton bu yarışın İstanbul ayağını da kazanmış ve yarışma tarihine yeni bir rekor yazmış.

Bu yarışı, 7’nci defa kazanıp Ferrari efsanesi Michael Schumacher’in rekorunu egale etmiş.

Yani Formula 1 tarihinde çok özel bir gün...

Bütün dünyanın gözü Türkiye’deki pistte yapılacak ödül töreninde...

Yazının Devamını Oku

İşte medyanın yeni testosteron kralı

Biliyorum bu pazar günü, “memleketin bunca sorunu varken” lobisinden yine epey dayak yiyeceğim...

Ne yapayım, dayanamıyorum... Bir de böyle dayaklara şerbetliyim.

Bugün pazar, kasveti atıp eğlenceli bir konuya gireceğim.

*

Geçen hafta itibarıyla “Türkiye’nin testosteronu en yüksek medya mensubu” tahtı beden değiştirdi. Geçen haftaya kadar en yüksek testosteronlu erkek medya mensubu bendim. Dr. Osman Müftüoğlu nezaretinde ölçülmüş testosteronum 623’tü...

Hatta Fenerbahçe benim için 623 numaralı bir de forma yaptırmıştı.

*

Sahip olduğum “E.T.” unvanım, yani “En yüksek Testosteron” tacım, geçen hafta itibarıyla elimden alındı.

Üstelik de bir magazinci tarafından alındı.

Yazının Devamını Oku

‘Happy Birthday’ telefonları: Putin’i hangi başkanlar aradı

Dün sabah küçük bir haber dikkatimi çekti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün Rusya Devlet Başkanı Putin’le bir telefon konuşması yapmış.

Nedense bu haber bir gün önce pek dikkat çekmedi.

*

Acaba doğru mu diye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın sitesine girip baktım.

Gerçekten bir gün önce açıklama yapılmış...

Açıklamada küçük bir cümle dikkatimi çekti:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede, Rusya Devlet Başkanı Putin’in doğum gününü de kutladı.”

İfadede

Yazının Devamını Oku

Çok teşekkürler İsmail Bey, sayende ilk 4 madde yazıldı

Bu hafta başına kadar tablo aynen şöyleydi.

Cumhur İttifakı yeni bir anayasa için düşünce egzersizine başlamıştı.

Millet İttifakı ise resmen veya gayriresmi olarak dahil 6 partinin temsilcileri iee yeni bir anayasa için masaya oturmuştu.

*

İki kanat, iki ayrı sistem üzerine anayasayı konuşuyordu.

Cumhur İttifakı “Güçlendirilmiş Başkanlık Sistemi” üzerine...

Millet İttifakı ise “Güçlendirilmiş Parlamento” sistemine dönüşü savunuyordu...

İkisi çok ayrı yerlerdeydi...

*

Yazının Devamını Oku

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu

Cumartesi sabahı bizden önce yabancı bir gazeteci grubu Arslantepe’deymiş.

Orada bir gazeteci sormuş: “Siz burada neyin peşindesiniz?”

Yabancı gazeteci bu soruyu sorunca Francesca da ona bir başka soruyla cevap vermiş:

“Benim için burada bulduğumuz en önemli şey ne biliyor musunuz?”

Gazeteci merakla bakınca devam etmiş:

“Tohum. Evet kazı sırasında bulduğumuz en önemli şey tohumdu. Bir oda dolusu tohum bulduk. Çünkü en geç tabakalarda çalışıyoruz. O dönemde insanlar ne yiyor biliyoruz ama emin değildik. Çoğu buğday ama başka çok ince tohumlar da var. Seneye botanik antropologları bakacak ve ne yediklerine karar vereceğiz.”

‘Aslan’ın altındaki dünyaya yolculuğumuzun ikinci günü bu tohumların sırrıyla başlıyor.

Çünkü bu tohumlar daha şimdiden bize çok çarpıcı bir tarihi gerçeği anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Dünyanın ilk laik devleti işte tam da burada doğru

VIA Lancellotti, Roma’nın merkezinde Lancellotti meydanına açılan bir sokak.

Bu sokağın 18 numaralı binasının kapısında Türk ve İtalyan bayrakları asılı.

Çünkü burası Türkiye’nin Roma’daki Yunus Emre Kültür Merkezi...

İşte bu binada 28 Şubat 2021 günü çok ilginç bir söyleşi yapıldı. Söyleşiyi yapan kişi Marcella Frangipane isimli bir profesördü.

Roma’nın prestijli La Sapienza Üniversitesi’nin öğretim üyesi. Ama onun bizi çok yakından ilgilendiren bir başka unvanı daha var.

Malatya’daki Arslantepe Höyüğü’nün eski Kazı Heyeti Başkanı.

*

Frangipane, Arslantepe’nin artık hepimizin bildiği önemini anlattı.

Burası MÖ 6 binden başlayıp, MS 1’inci yıla kadar uzanan bir dönemde bilinen en önemli yerleşim alanıydı.

Yazının Devamını Oku

Liderin önündeki ışık ve arkasındaki gölge

Bir gazeteci olarak beni en çok etkileyen siyasi fotoğraflardan biri budur.

Çünkü bana Avrupa ve insanlık tarihindeki çok önemli anlardan birini anlatır.

Fotoğrafta gördüğünüz kişi, Almanya’nın en önemli şansölyelerinden biri olan Helmut Kohl...

Fotoğraf 2014 yılında Bild gazetesi için ünlü fotoğrafçı Andreas Mühe tarafından çekildi.

*

Fikir, Bild’in eski Genel Yayın Yönetmeni, dostum Kai Diekmann’a ait...

Kohl, o sırada hastaydı ve çekime ancak tekerlekli sandalye ile gelebilmişti...

Kai, onu Ludwigshafen’den helikopterle alıp Berlin’e getirmişti.

Bu fotoğraf, Berlin Duvarı’nın yıkılışının 25’inci yılı için, sabaha karşı 05.00’te, Berlin’in Brandenburger Kapısı’nda çekildi...

Yazının Devamını Oku

Bu köprü küresel bir eserse eğer, adı ‘Troya’ olmalıydı

Dünyanın önemli mühendislik haber sitelerinden biri olan “ENR” (Engineering News-Record) geçen çarşamba günü Çanakkale Boğazı üzerinde yapımı süren “1915 Çanakkale Köprüsü” ile ilgili ayrıntılı ve övücü bir yazı yayınladı.

Haberin başlığı şöyleydi:

“Dünyanın en uzun asma köprüsü Türkiye’de yapılıyor.”

*

Yazıdan öğrendiğime göre bugüne kadar dünyanın en uzun köprüsü Japonya’daki “Akashi Kaikyo” köprüsüymüş ve uzunluğu 1.992 metreymiş.

Çanakkale Köprüsü’nün uzunluğu ise 2.023 metre olacak.

ENR’daki İngilizce haberi iki defa dikkatle okudum.

Köprünün adı

Yazının Devamını Oku

Bu hödüğün hakkından vallahi Recep İvedik gelir

Fenerbahçe'nin yenilgisine üzüldüm...

Önceki akşam, Eintracht Frankfurt karşısındaki takım çıksaydı rahat 3 çekerdi bu Pire takımına...

Ama beni daha çok üzen Olympiakos’un hödük başkanının lafları oldu...

Hele hele bir de bazı Galatasaraylı dostların “Bizi bu hödüğün laflarına muhatap ettin ya Fener, helal olsun sana” yollu şakaları yok mu...

İşte o kahretti beni...

Delirdim...

*

Ama sonra herifin bu fotoğrafını gördüm...

Yazının Devamını Oku

Bir günde dokuz kadın hikayesi

Bu gördüğünüz fotoğraf önceki gün Kuzey Irak’ta, Erbil’de çekildi. Fotoğrafta gördüğünüz 5 kadından üçü Türk, ikisi Fransız vatandaşı.

Beşi de aynı şirkette çalışıyor.

Dünyanın iki numaralı alkollü içki şirketi Pernod Ricard’ın üst düzey çalışanı bu kadınlar.

 

Biri hariç hepsi Müslüman. 

Yani alkollü içki sektöründe çalışıyorlar ve Erbil’de “Saha ziyareti” yapıyorlar. Yani, viski ve başka içkilerin pazar durumunu görmek için oradalar.

Ekipte görevli erkek eleman yok.

Fotoğraf, Pernod Ricard Irak distribütörü Swayish şirketinde çekildi.

Yazının Devamını Oku

O ihaleyi alan inşaatçının iktidara tahsis ettiği süper yat kaç metreydi

Dokuz gün boyunca Kalkan, Kaş, Kaleköy ve Kekova’da dolaştıktan sonra dün Göcek Limanı’na geldik ve karaya çıktık.

Göcek Limanı bana hep Amerika’nın Florida bölgesindeki veya Long Island’daki sahil kasabalarını hatırlatır.

Marinaları, kafeleri, caddeleri, Türkiye’nin başka bölgelerindeki çirkin yapılaşmadan biraz olsun kendini koruyabilmiş mimarisiyle bana iyi gelen bir belde Göcek...

Göcek Türkiye’nin gündemine 1980’li yıllarda yerleşti. Yerleştiren de rahmetli Turgut Özal ve danışmanı Can Pulak oldu...

Özal yaz aylarında hafta sonlarını Göcek’te geçirirdi. Bir yandan turizm yatırımlarını yerinde görür, kararlar alır, bir yandan da ünlü bir patronun teknesinde gezerdi.

Türkiye’nin 24 Ocak kararları ve özellikle de Özal’ın iktidara gelişi ile başlayan liberal ekonomi dönemi yeni patronlar yaratıyordu. Özellikle inşaat şirketleri hızla büyüyordu.

Yeni patronlar da Türkiye’de “yat modası”nı yaratıyordu.

*

Yazının Devamını Oku

Hazreti İsa'nın sol kolunu yontarken fark edilen arıza

Dünya sanat tarihinde hiçbir heykel sanatçısı Michelangelo’nun ulaştığı şöhrete ulaşamamıştır.

Onun “Davut” heykeli, sanatta ulaşılmazlığın sembolü olarak asırlardır yerini koruyor...

Peki bu heykeli yapan Michelangelo nasıl bir insandı...

*

Aslında hakkında epey şey biliyoruz.

Çünkü yanında hayatını yazacak Vasari adlı bir biyografi yazarı vardı.

Yani kendi hikâyesi ve efsanesini kendi yazdıran insandı.

Ama kendisi hakkında asıl somut bilgiyi meğer kendi bırakmış.

Üç boyutlu mermer bir heykel...

Yazının Devamını Oku

Fas'ın Ankara, İstanbul ve İzmir'ini, 3 kadın nasıl kazandı?

Dünyanın bir ucunda, Taliban denilen eli silahlı İslamcı hareketin, Müslüman kadınına dünyayı dar ettiği günlerde dünyanın bir başka ucunda, eli silahsız başka Müslümanlar, üç kadını başkanlık koltuğuna oturttu...

8 Eylül gününden beri dünya o üç kadını konuşuyor... Burası Fas ve ülkenin üç büyük şehrinin belediye başkanlığı koltuğuna üç kadın oturdu...

Gelin şimdi Müslüman dünyasının en karamsar günlerinde en iyimser rüzgârları estiren bu üç kadını tanıyalım.

Birincisi, Esma Ralalu...

Ekonomist ve gazeteci...

Başkent Rabat’ın, yani bir anlamda Fas’ın Ankara’sının, seçilmiş ilk kadın Belediye Başkanı...

Milli Bağımsız Birlik Hareketi’nin adayı...

Belediye Meclisi’ne seçilen 79 üyenin 58’inin oyunu alarak başkan seçildi.

Öteki iki rakibinden Sosyalist Halk Güçleri Birliği’nin adayı 7, İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayı da 8 oy alabildi.

Yazının Devamını Oku

Mösyö Sartre yani Türk kadını benden önce mi

Dünya feminizminin en önemli kadınlarından biri olan Simone de Beauvoir’ın, bugüne kadar yayınlanmamış bir romanı bulundu ve geçen sonbahar Fransa’da yayınlandı.

1. Kitabın adı “Les Inseparables”...

Kitap geçtiğimiz günlerde Amerika’da da İngilizce olarak yayınlandı ve dün New York Times’ta kitapla ilgili uzun bir de yazı vardı.

*

Simone de Beauvoir, bu kitabı 1954’te yazmış.

Aslında otobiyografik bir roman.


Yazının Devamını Oku