Gülçin yazıyor

Gülçin TELCİ

Bana bir masal anlat baba

Amerika'da okuyan yeğenim Memo, hafta içinde benden Yeni Türkü'nün birkaç CD'sini yollamamı istedi. Oradaki arkadaşlarına vereceğini söyledi ve ‘‘Hemen yolla’’dedi.

Plak, kaset, CD gibisinden şeyler bana hep hediye geldiği için plakçı dükkânları pek uğrak yerim değildi, ama Memo'yu kıramayacağım için bir kasetçiye gittim. ‘‘Bana Yeni Türkü'nün bir CD'sini verin’’ dedim. Tezgâhtaki genç yüzüme baktı ve ‘‘Hangi Yeni Türkü'yü istersiniz’’ diye sordu. Ben, vaktiyle bir-iki konserine de gitmiş olduğum bu güzel müzik grubunun dağıldığını ve yeni bir koalisyon arayışı içine girdiklerini böyle öğrendim.

Kasetçinin anlattığına göre, dört kişilik grup anlaşamamış, ayrılmayı kararlaştırmış, ama birbirlerine ayrılıktan sonra ‘‘Yeni Türkü’’ adını kullanmama sözü vermişlerdi. Tabii ki geleneklerimiz ağır basmış, yani verilen sözler unutulmuş ve içlerinden biri eski ismi yeni bir grupla devam ettirmeye soyunmuştu.

Kasetçi, ‘‘Deryalar Deryalar diye yeni bir albüm çıkartacaklarmış, grubun adı ‘Öz Yeni Türkü' olacakmış, bir hanım menajerle anlaşmışlar, şimdi müzisyenler kahvesinden adam topluyorlar’’ dedi.

Yeni Türkü’nün bu hale gelmesi, beni çok üzdü. Aslında çok hassas bir kalbim vardır ve bütün ayrılıklar beni üzer, perişan eder. Birisinin ‘‘A takımı’’nın dağılmasının beni nasıl yıktığını, kendimi günlerce nasıl toparlayamadığımı anlatmaya kalksam sayfalar yetmez. Yeni Türkü'nün dağılmasına da işte böyle üzüldüm.

Grubun parçalarından birini, ‘‘Bana bir masal anlat baba’’yı çok severdim. ‘‘Bana bir masal anlat baba, içinde bütün oyunlarım, kurtla kuzu olsun, şekerle bal’’ diyordu şarkı.

Bu parça, bana Baba'yı hatırlattı. Baba, görev süresinin bitiminden sonra neler neler anlatacağını söylemiş ve ‘‘Zamanı gelince ağzımı açacağım, siz gümbürtüyü o zaman seyredin’’ demişti ya, işte bu sözler hatırıma geldi...

Şarkı ‘‘Bana bir masal anlat Baba. İçinde denizde balıklar, yağmurla kar olsun, güneşle ay. Anlatırken tut elimi, uykuya dalıp gitsem bile bırakıp gitme sakın beni’’ diyordu.

Baba'nın anlatacaklarında denizin, ayın, Boğaz'daki mehtaplı yalıların, balık tutulan havuzlu rıhtımların, duvarsız komşuların ve gözyaşlarının olacağı kesin. Şimdi bir yandan Yeni Türkü'nün dağılmasına üzülüyor, bir yandan da Baba'nın masalının içinde birilerinin bütün oyunlarının yer alacağından emin bir şekilde hasretle bekliyorum.

Sadullah Paşa'dan hayat oburlarına

Antika kaçakcısı Ayşegül Nadir'in yıllarca kiracı olarak oturduğu Sadullah Paşa Yalısı bugünlerde yeni müşterisi için tüm hazırlıklarını bitirmiş... Nadir'in kendi evini satın alıp taşınmasıyla yalının yönetimini elinde bulunduran ‘‘Tek Esin Vakfı’’ yalıyı uzun süren titiz bir çalışmadan sonra pırıl pırıl yeniden restore etmiş... Bu yalının ayakta kalması için hep beraber destek çıkmalıyız...

Yalının iki ünlü kiracı adayı var. Biri Asil Nadir, diğeri ise ünlü silah tüccarı Adnan Kaşıkcı'nın eşi Şahpari Kaşıkcı... Kaşıkcı'nın eşi 28 Temmuz'da Beylerbeyi Sarayı'nda İstanbul sosyetesi için bir balo düzenliyor... Balonun en ünlü konuğu ise Liz Taylor... Liz'in yaşlı haliyle bile tanışmak beni heyecanlandırıyor...

Bayan Kaşıkcı büyük bir paradoksun kadını... Bir yandan kocası silah tüccarı diğer yandan vakfın geliri ile Çeçenistan'da süren savaş nedeniyle sakat kalan çocukların yararına bir hastahane kurmak için kolları sıvamış... ‘‘Gecenin İçinden’’ programının başarılı ve güzel yöneticisi Defne Samyeli'nin ‘‘Kocanız ne işle iştigal eder?’’ sorusuna ‘‘Bilmiyorum’’ yanıtını verecek kadar da saf bir hatun...

Sadullah Paşa Yalısı, İstanbul'da yangınlardan kurtulan en eski yalılardan biridir... 18. yüzyılda, yalıya adını veren Sadullah Paşa tarafından inşa ettirildi... Sadullah Paşa Abdülhamid'den önce beşinci Murat'a hizmet etmiş...

Murat'ın eski başkatibi Hüseyin Avni Paşa ile çok yakın ilişkileri olmuş... Abdülhamid bu ilişki yüzünden Paşa'ya hiç itimat etmemiş. Onu önce Bulgaristan'a oradan da Viyana'ya büyükelçi olarak yollamış... 14 yıl Viyana'da büyükelçi olarak kalmış...

İstanbul'a dönmesine yıllarca izin verilmediği için vatan hasretinden 1891 yılında büyükelçilik binasında havagazıyla intihar etti... Oğlu Asaf Bey, Viyana'da zaten kendisinden önce ölmüştü. Karısı Necibe Hanım, bütün bunların üzerine çıldırdı...

Ailenin varislerinden gelinleri Emel, ‘‘Tek Esin Vakfı’’nı kurarak, yalının gelirinin vakfa kalmasını sağladı...

Bazı tarih kitapları ise Sadullah Paşa'nın intiharının arkasında bir aşk hikayesi olduğunu yazmakta... Sadullah Paşa'nın oda hizmetçisi Anna Shumann, Paşa'dan az birşey hamile kalır!.. Paşa işler başına çorap örecek diye ağzına havagazı hortumunu dayar ve intahara teşebüs eder... Gaz zehirlenmesinden yoğun bakıma alınır... Dört gün sonra vefat eder... Paşa'nın naaşı İstanbul a getirilir... Sultan Mahmut Türbesi'ne defnedilir...

Mezar taşına Paşa'nın vasiyeti üzerine ‘‘N'olsan budur cihanda hayatın nihayesi’’ cümlesi nakşettirilmiş...

Bilumum hayat oburlarına duyurulur...

Deniz Ketenci'nin başarısı

Basun Konseyi gönüllü yargıçlığa soyunup meslektaşlarını yargılamaya ara verdi, tarihinde ilk kez olumlu bir iş yaptı ve cezaevinde yatan gazetecilerin serbest bırakılmalarını sağlayacak bir tasarı hazırladı... Aynı konuda başta Gazeteciler Cemiyeti olmak üzere birçok kuruluş tasarılar hazırlamışlardı, ama Adalet Bakanlığı, Konsey'in çalışmasını uygun buldu...

Aslında Konsey'i değil, Avukat Deniz Ketenci'yi kutlamam gerekiyor... Deniz, İstanbul'un başarılı genç hanım avukatlarından ve Konsey'in hukuk danışmanı... Üstelik benim hem arkadaşım, hem de avukatım... Bakanlık'ın uygun bulduğu tasarıyı o hazırlamış... Anayasa'yla çelişmeyen, hükümlü gazetecileri serbest bırakmayı sağlayabilecek tek tasarı da buymuş...

Övünmek gibi olacak, ama herşeyin iyisini seçtiğimi, hatta avukatın da en iyisini bulduğumu, böylelikle kanıtlamış oluyorum... Gerisini yazdıklarımdan gocunup bana toplam 100 küsur milyar liralık tazminat davası açanlar düşünsün...

X