Glion tutsakları

Ferai TINÇ

Montreux

Byron Chillion Şatosu'nda en güzel şiirlerinden birini kaleme almıştı, Chillon Tutsağı.

Şato, Denktaş ve Klerides'in kaldıkları Righi Oteli'nin hemen yakınında.

BM sürecinin ikinci maratonunun neden Glion'da yapıldığını düşünürken Byron'ı anımsadım.

Alplerin eteklerindeki bu ıssız ve sessiz kasabanın atmosferinde tutsaklık var.

Kıbrıs görüşmelerinin ikinci turu da genel bir tutsaklık ortamında geçiyor. Denktaş'a göre zorla geldiği bu yerde dünya O'nu tutsak almaya çalışıyor. Baskılar öylesine yoğun.

Klerides, önüne konan belgeye ciddi itirazları olmasına rağmen kabul edebilecekmiş gibi davranıp bağlayıcı öneriler karşısında sesini fazla yükseltmemek durumunda kalıyor. Masadan kaçmayan taraf imajını verme taktiği Klerides'i tutsak alıyor.

Cordovez, sorunlu bölgelerde başarıyla arabululculuk yapmış bir diplomat.

Kariyerindeki bu parlak geçmiş Glion'da tutsaklığa direniyor.

Sürecin devamını sağlamak için formül üstüne formül üretiyor. Avrupa, Kıbrıs ile tam üyelik görüşmelerine başlama kararının tutsağı.

Avrupalı bir diplomat, ‘‘Bu sürecin başlaması için biz önayak olmuştuk, tıkayan da biz oluyoruz'' diyor ve ‘‘Bu karar yanlıştı'' itirafında bulunuyor.

Ama ne yazık ki, ayak üstü bir sohbette dudaklarından samimiyetle dökülen bu sözlere rağmen diplomata göre ‘‘Artık bu karardan geri dörüş mümkün degil!''

Ve en önemlisi Kıbrıs süreci Avrupa'nın tutsağı oluyor Glion'da.

Chillon Şatosu'nun duvarlarında Byron'ın dizeleri yankılanıyor.

***

BM sürecini kurtarmak için ABD devreye giriyor.

Lefkoşa Büyükelçisi Kenneth Brill, Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İnal Batu ile görüşüyor.

Ancak bu kadarla kalmıyor.

Washington da Ankara'da girişimlerde bulunuyor.

Mesaj açık. ‘‘Denktaş görüşmelere devam etsin.''

Ya Avrupa'nın kararı?

Kıbrıs Türklerinin Rumlarla eşit egemenlik için mücadele ettikleri bu sürecin pazarlıkları sürerken, Rum Yönetimi'ni Ada'nın resmi temsilcisi kabul eden tam üyelik görüşmelerine başlama kararı ne olacak?

Görüşmeler bugün sürse bile o zaman pazarlığa devam etmenin zaten anlamı kalmayacak.

Washington, ‘‘Ben Avrupalılara telkinde bulunacağım'' diyor.

***

İNCE hesaplar yapılıyor. Glion tutsaklığından kurtulmak için herkes çare arıyor.

Sürecin devamı için yıl sonuna doğru bir üçüncü toplantı ihtimali beliriyor.

Denktaş, Cordovez'i Kısbrıs'a davet ediyor. Klerides de bunu istiyor.

Çünkü Kıbrıslı iki eski arkadaş da için için aynı şeyi düşünüyor. Cordovez ‘‘dışarıdan gazel okuyor.''

Byron'ın dizeleri Alplere çarpıp Glion tutsaklarının üzerine dökülüyor.

X

Bana müsaade

NOKTAYI koyuyorum. <br><br>Yazılarıma son veriyor ve mesleğe başladığım Hürriyet Gazetesi ile 28 yıllık beraberliği noktalıyorum. <br><br>Karar tamamen bana ait. 1971 ve 80 darbeleri sonrası Bab-ı Ali’ye savrulan gençler kuşağından bir gazeteci olarak, tamamen tesadüfen başlayan gazetecilik hayatımın başında, bu mesleği bu kadar sevebileceğimi hiç tahmin etmemiştim.
Dış Haberler Servisi’nde çalışmak bambaşka bir heyecandır. Hele dünyanın her yerinde muhabirleri olan Hürriyet Gazetesi’nin Dış Haberler Servisi’nde uzun yıllar çalışmak, haberciliğin en parlak olduğu dönemlerde Hürriyet Dış Haberler’in her kademesinde sorumluluk almak, bir haberi dünyanın her yerindeki muhabir ağı ile çeşitli kaynaklardan doğrulatarak okuyucuya yetiştirmenin heyecanını tatmak çok keyifliydi.
Gazeteciliği ve bana dünyayı avuçlarımın içinde hissettiren Hürriyet Dış Haberciliği’ni, birlikte çalıştığım arkadaşlarımı, yöneticilerimi çok sevdim.
Evet 28 yıllık beraberliği noktalıyorum. Karar ani olmadı ve başka herhangi bir yere de gitmiyorum.
Hevesim kaçtı. Bir yıldan beri üzerinde düşündüğüm, hazırlık yaptığım ve olgunlaştırdığım bir karar.  
       
İLK Müdürüm rahmetli Şevki Adalı, “Dış Haberler Servisi’nde çalışmak sürekli öğrenmek, bir değil birçok üniversite bitirmek” derdi.
Gerçekten de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen öncesinde ve sonra dünyadaki değişim yıllarını bir gazeteci olarak, hem de dünya gazetesi Hürriyet’te izlemek müthiş bir keyifti. 
Hürriyet’in dış politika yazarı olarak, Avrupa Birliği perspektifi çerçevesinde atılan ilk adımlardan itibaren gelişmeleri takip etmek, Türkiye ve dünyadaki yeni dinamiklerin siyaset yapım süreçlerine adım atışlarını görmek de öyle.
Öyleyse neden? 
16 Nisan tarihli La Repubblica Gazetesi’nde Trinidad’lı yazar, Nobel ödülü sahibi Naipul ile yapılan bir söyleşiyi vardı.
“Aynı cümleleri yazmaktan bıktığım için omuzlarımda 50 yıldan beri yazdığım kitaplarla, yazı yazmayı bırakıyorum. Başta her şey daha iyiydi. Çünkü keşfetmenin heyecanı vardı. Ama yazı yazmanın sorunu şu, bir kere yaptığında, artık neyi nasıl yapacağını biliyorsun. Ve sonunda kendini aynı şeyleri söylerken buluyorsun. Kendini tekrarlıyorsun.”
İşte benim de hevesim bundan kaçtı. Gazeteci, gerçeği izlediği için kendini tekrarlamaz diyebilirsiniz. Doğru. 
Ama düşünce ve ifade özgürlüğünün her zaman kısıtlı olduğu bir ülkede gazetecilik de insanı hızla kalıplara sokar.  
İktidar yandaşı görüşlerin olduğu gibi, muhalefetin bütün renklerinin de kendi kalıpları vardır.
Bozulmuşluğun da. Onu yeni ve pırıltılı tek gerçek olarak sunmanın da.
Gerçeği ortaya çıkartma koşusu olan bu meslekte ise kalıpları kırarak yürümek güzeldir.
Yeni şeyleri yeni bir dille söyleyebilmek ve bunu paylaşmak.
     
YAPTIKLARI haberler yüzünden ya da düşüncelerini yazdıkları için cezaevinde tutuklu bulunan sosyalist, Kürt, milliyetçi, İslamcı basından gazetecilerin sayılarının azalacak yerde gittikçe arttığı bir ortamda, basın özgürlüğüne yönelik müdahalelerin birçok gazeteci tarafından bile “olağan” karşılandığı bir iklimde, tek işleri gazetecilik olanların heveslerinin kaçması olağan bir sonuç değil midir?
Tabii ki basın özgürlüğü için çalışmaya devam edeceğim. Eşitlikler temelinde özgürlük ve demokrasi yolundaki yolculuğum sürecek.
Ama bana müsaade sevgili okuyucularım, arkadaşlarım. Ustalık bana göre değil. Her şeyin tekrarlandığını sanarak yaşamak yerine, acemisi olduğum şeylerin heyecanını yaşayacağım bir çıraklık dönemine yelken açıyorum. İzninizle, ayrılıyorum.
Yazının Devamını Oku

Ferai Tınç

Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığından yazılarına bir süre ara vermiştir.  
Yazının Devamını Oku

Gözden geçirme zamanı

CEZAEVİNDE bulunan ve sayısı altmışın üzerinde olan gazeteciler özgürlük müjdesi bekliyor. Hepimiz bunu bekliyoruz.
Mahkemelerin bağımsız olduğu, siyasi müdahalenin söz konusu olamayacağı söylense de öyle değil.
Bu ülkede ve her yerde, siyasi mesajlar, mahkemelerin seyrini etkiliyor. 
Hukukta orantısallık kavramı üzerinde biraz düşündüyseniz, hakimin yasaları yorumlama sürecinde belli oranda şahsi görüş ve inançlarının da rol oynadığı gerçeği bugün bu bilimin kabul ettiği bir konu.
O yüzden siyasi mesajlar önemli.
Bu da yeterli değil tabii, basın özgürlüğünün önündeki yasal engellerin de kaldırılması lazım. 
Düşüncenin suç, kitabın bomba, medyanın şeytan ilan edildiği bir ortamda, gazetecilerin susturulmaları, cezalandırılmaları ve hapislere atılmaları kolaylaşıyor.
Gazetecilerin terör suçlusu oldukları için hapiste olduklarını söylemek ikna edici olmadığı gibi büyük bir haksızlık.
Nedim Şener terörist mi?
Sosyalist ve Kürt oldukları için, toplumda yaratılan terörist algısına kolayca kabul ettirilen birçok gazetecinin dosyasını incelediğinizde görüyorsunuz.
Devletin artık gizliliği de kalmayan görüşmeler sürdürdüğü bir dönemde Abdullah Öcalan’ın resmini basmak, açıklamalarını yayınlamak terör örgütü propagandası kapsamında değerlendiriliyor, gazete propaganda broşürü, gazeteci de terörist olarak kolayca susturuluyor.
Bir örgütün, terörist ilan edilmiş bir grubun neyi savunursa savunsun ne olduğu, faaliyetleri, savundukları hakkında bilgi sahibi olmak mı yoksa cahil kalmak mı halkın savunma gücünü onun karşısında sağlamlaştırır?   
Yeni bir döneme adım atıyoruz.
Toplumda yeni Anayasa beklentisi çok yüksek. Bunun için uzlaşma iklimine ihtiyacımız var. Seçim öncesi gerginliklerle sağlam bir yol haritası çizilemez.  
Sadece iktidar değil, muhalefetten de işbirliği, uzlaşma arayışı bekliyor toplum.
     
UZLAŞMA iklimini oluşturmak için ilk adım cezaevlerindeki gazetecilerin özgürlüklerine kavuşması olmalıdır. Başbakanın davalarından vazgeçmesi yerinde bir karar.
Düşüncelerin serbestçe ortaya konduğu, tartışıldığı, farklı düşünenlerin ne dediklerini dinleyip anlayarak yaratabiliriz uzlaşma ortamını.
Tepedeki uzlaşmalar önemlidir, çünkü verdikleri siyasi mesaj halkı cesaretlendirir ama kitleler bu mesajı sindiremezse geçici olmaya mahkumdur.  
Tahrik, iftira, tehdit, şiddete övgü  tabii ki düşünce, ifade ve basın özgürlüğüne girmez. 
Ama bunları çürütmenin en sağlıklı yolu yine basının kendi içindeki mekanizmalar, eleştiri ve yalnızlaştırmaktır.
Özgürlükçü bir anayasa için yola çıkacaksak eğer mutlaka basın özgürlüğünün önündeki tüm yasal engelleri kaldırmak zorunda olduğumuz kabul edilmelidir.
Anayasa çalışmalarına hakim olacak zihniyetin belirlenmesinde çok etkili bir başlangıç olacaktır bu adım.
Önümüzdeki günlerde, siyasiler düşünce, ifade ve basın özgürlüğünden yana mesajlar verirlerse, çok sayıda gazetecinin özgürlüklerine kavuşacağını umuyorum.
Bu konuda da, Meclis’e yeni giren meslektaşlarımızın örnek olmasını diliyorum.
Kendileri gibi düşünmeyenlerin de haklarını savunma konusunda herkesten fazla titizliği ve öncülüğü onlardan bekliyorum.
Yazının Devamını Oku

Komşusu aç olanı uyku tutmaz

BİRKAÇ gün önce bir dana burnunu kurtarmaya çalışırken onun tarafından sokuldum. Allah’tan yarı baygındı da danalar gibi bağırtmadı beni.

İyilik de farklı yorumları olan bir kavram değil mi?
Ben ona iyilik yapmak için müdahale ettim, o özgürlüğüne müdahale algıladı.
Suriyeli mülteciler, kamplarda sıkı güvenlik önlemleri altında tecrit edilmekten şikayetçiler.
Dışarısı ile temasları engelleniyor. Başlarından geçenleri basına anlatmaları istenmiyor.
Bunun için açlık grevi yapanların olduğu haberlerini bile aldık.
Türkiye bu işin altından tek başına kalkmak istiyor. Her kafadan bir ses çıkması bu durumlarda ne kadar büyük karmaşaya yol açar biliyorum.
Sığınmacıların üzerinden çeşitli çıkarlar kendi ajandalarını hayata geçirmeye çalışarak ev sahibi ülkeyi sıkıntıya sokarlar.

Yazının Devamını Oku

Iraklılara kapısını açmıştı halkını muhtaç etti

DÖRT yıl önce, canlarını kurtarmak için yollara düşen insanlar Suriye’nin kapısını çalmışlardı.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin temsilcisi arkadaşım Metin Çorabatır ile birlikte Şam’da kurulan merkezleri gezmiştik.
Iraklı bir Ermeni’nin sözleri hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. “Hayatımı çaldılar” demişti, önce ailesi Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştı. 
Bir insanın hayatının doğmadan önce de çalınabileceğini onunla konuşurken fark etmiştim. Dört yıl önce Şam’da rastladığım hayatı çalınan o adam, Suriye’de kendisine yeni bir hayat bulmak için kapı kapı dolaşıyordu. 
Şimdi Suriyeliler yollarda.
Dün babalarının hayatlarını çalanlar, bugün çocuklarınınkine el uzatıyorlar.
Dört yıl önce, Amerikalılarla Iraklılara sahip çıkmak için para pazarlıklarına oturan Beşar Esad bugünleri eminim aklına getirmemişti.
O kaçaklara kapılarını açmak, Beşar Esad’ın uluslararası toplum nezdinde itibarını arttırmış, “meşru muhatap” kabul edilmesine, çevresindeki tecrit duvarını çatlatmasına yaramıştı.
Tabii ki zor durumdaki insanlara el uzatmanın siyasi getirisi vardır.
Ama siyasi güvencesi yoktur.
Dün başkasının halkına kucak açanlar, bir gün gelir kendi halkını aynı duruma düşürebilirler. Bu işlerin tek güvencesi demokratik rejimin sağlıklı biçimde işlemesidir.
          
ÖNCEKİ gün, Türkiye’deki vatandaşlarını geri çağıran Suriye rejimi, dün sabah ülkenin kuzeyindeki kentlerde saldırılarını sürdürdü.
Beşar Esad, artık muhatap alınması zor bir yönetici, sözü senet değil. Birkaç saat içinde reform yapacağını vaat ettiği konuşmasının ardından, halkın üzerine ateş açıldığı haberleri geliyor.
Gerek Başbakan Erdoğan, gerek Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye’nin açık kapı politikasına devam edeceğini söylerken, bazı Suriyeli kaynaklardan gelen haberler, dünden itibaren girişlerin zorlaştırıldığı iddialarını taşıyor. 
Uluslararası anlaşmalara ve insan haklarına uygun biçimde, canını kurtaracak yer arayanları kucaklamak önce insanlık namına yapılması gereken bir şey. Aynı zamanda Türkiye’nin ve hükümetin itibarını artıran bir adım.
Yarın Suriye’de iş yeni hükümet kurma çalışmalarına geldiği zaman, bugün Türkiye’nin kollarını açtığı bir çok kişi Şam’a doğru yola çıkacak. 
Eğer hâlâ Beşar Esad’ı doğru yola getirme ısrarı sürmez ve önemli yanlışlar yapılmazsa, Türkiye’nin rolü artabilir.
Tabii ki işler bu kadar kolay değil. İran, Hizbullah faktörlerini, İsrail’i de hesaba katmak lazım. 
Yine de Türkiye, daha önce başarıyla yönettiği Bulgar, Makedonya ve Irak’tan gelen sığınmacı akınlarının deneyimine sahip.  
      
SURİYE Yönetimi, sınır kentlerindeki operasyonların bölgeyi teröristlerden temizleme amaçlı olduğunu söylüyor. Eldeki listelere göre evlerden insanları topladıklarını da itiraf ediyor.
Cisr El Şugur’dan sonra dün, tanklar Maret el Numan’a yöneldi.
Sadece Türkiye değil, Lübnan ve Irak sınırlarına da yığılma var. Hatta Golan tepelerinde de birikme olduğu haberleri geliyor.
Kim bilir, belki de Esad rejimi, kendisinden sonra, gelişmelerin nasıl geniş bir bölgeyi tehdit edeceğini göstermek istiyor.
Yazının Devamını Oku

Yeni Meclis uzlaşma platformu olabilir

DÜN oylarımızı kullandık. Birimiz Adalet ve Kalkınma Partisi’ne verdik. Diğerimiz vermedik.

Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet tarihinde ender görülen seçim zaferlerinden birini kazandı.
Tebrik ediyorum. Bu zaferi sadece Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kişisel karizmasına bağlayan yorumlara katılmıyorum. Parti örgütü “seferberlik ruhu” içinde çalışmayı biliyor. Ayrıca hükümet olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin elindeki olanakların muhaliflerini hiç birinde yoktu. Bunu da gözden uzak tutmamak gerekiyor.
Yeni bir dönem başlıyor.
Her ne kadar Başbakan dün akşam balkon konuşmasında, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermeyenleri de kucaklayacaklarını söylediyse de, aynı vaadi dört yıl önce de duyduğumuz için bu kez daha mesafeli dinledik.
Umuyorum, Başbakan Türkiye’nin diğer yarısını yok saymaz.
Ama yine balkon konuşmasında Erdoğan, “kazanan milli iradedir, Millet kazanmıştır” diyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını önümüzdeki dört yıl için her türlü sorgu sualden vareste kılacak bir yorum bu.  

Yazının Devamını Oku

En kısa ömürlü vizyon

ARAP baharı Türkiye’nin dış politika vizyonunda gedikler açmıştı ama en ağır darbe Suriye’den geldi. Reformları yaptı yapacak diye gözlerimiz gözlerinde beklediğimiz Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Ankara’nın sözünü hiç dinlemedi.
‘Reform yapıyorum’ derken, önce askerlerini, sonra tanklarını şimdi de helikopterlerini halkın üzerine gönderdi.
Olayların ilk gününden beri ülkesini gazetecilere kapattığı için, gerçekleri öğrenme hakkımız da elimizden alındı.
Ne olup bittiğini ancak tanıklıklardan öğrenebiliyoruz.
Basın özgürlüğünün adım atmadığı Suriye’nin yaptığını aslında ondan farkı olmayan Libya bile yapmadı.
Neyse söyleyeceğim bu değil, dikkat çekmek istediğim sadece, hak ve özgürlük ihlallerinin varacağı noktayı her fırsatta olduğu gibi burada da, fırsat bilerek, ufak bir hatırlatmada bulunmak.
Esad’ın orduları sınırımızdan sadece 10 km mesafede insanların üzerine ateş açıyor. Kadınlar çocuklar, yaralılar Türkiye’ye kaçıyorlar.
Önceki gün Şam Yönetimi, “Onlar terörist. Biz terörle savaşıyoruz” diyordu.
Bu klişenin ikna ediciliğini 1990’larda bıraktığını fark etmeyenlerden biri de Şam.
Dünya kamuoyu, baskıcı bir rejimin sonu geldiğinin farkında ve insanların  terörist olduklarını, dış güçlerin teşviki ile sokağa çıktıklarını iddia eden resmi açıklamaları hiç ama hiç ciddiye almıyor.
Gelişmeleri, tankların önünden kaçışan insanların çığlıkları belirliyor. 
* * *
2010 yılında Suriye ile terörle mücadele anlaşması imzalayan, bu yıl bir adım daha atarak bu anlaşmayı ortak önlemler çerçevesi ile derinleştiren Türkiye bugün, Şam rejiminin terörist ilan ettiği Suriye halkına kapılarını açıyor.
Bu da, dış politika vizyonlarının  dayandığı temelin önemini ortaya koyuyor.
Diktatörler ile yapılan anlaşmalarda al-ver’ler daha net, daha kolay olabilir ama değerinin ve kalıcılığının olamayacağını Ortadoğu’daki son gelişmeler gösteriyor.
Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini düzeltmesi AK Parti Hükümeti döneminde gerçekleşti. Çok da iyi oldu. Ama bu yakınlaşmanın Esad Yönetimi’nin meşruiyetini güçlendirdiğini de unutmamak lazım.
Yönetim karşıtlarına Türkiye’nin başlarda izlediği mesafeli tavrın altında “Esad ve zevceleri ile kişisel dostluk” kisvesinin de etkisi yok muydu?
Kaddafi ile Libya’da olan, Esad ile Suriye’de tekrarlandı.
Şimdi ne Kaddafi, Türkiye’nin “artık ülkeni bırak, nereye istersen biz arabulucu olalım seni oraya yerleştirelim” teklifine yanıt veriyor, ne de Esad “reform yap” tavsiyesini dikkate alıyor. 
* * *
SURİYE’deki gelişmelerin en ciddi sonucu, Türkiye’yi Suriye, İran ittifakından koparmak oldu.
Bu süreçte İran, Şam Yönetimi’nin arkasında durdu. Olayların bu seviyelere ulaşmasından önce, İran’dan Suriye’ye giden şüpheli kargoda silah yakalayan da Türkiye idi zaten.
Üçlü eksen çöktü.
Türkiye, uluslararası toplum ile birlikte hareket etmeye hazırlanıyor. Bu kez, ne İran’a yaptırımlar ne de Libya’daki gibi olacak. Seçimlerden hemen sonra, BM’de Suriye konusu ele alındığında Türkiye’nin pozisyonu, Suriye’ye karşı hiçbir adım atılmasını istemeyen Rusya’dan ayrışacak.
Diktatörlerle sıfır soruna dayalı dış politika vizyonu Ortadoğu’nun yeniden biçimlendiği bu dönemde ömrünü tamamladı.
Türkiye haklar, özgürlükler ve eşitlikler temelinde demokratik değerlere dayalı, yumuşak gücüyle ilham veren, uluslararası sistemle uyumlu uzun vadeli yeni bir vizyon belirleyebildiği ölçüde bölgenin değişim dinamiğini yönlendiren güç olacak.
Yazının Devamını Oku

Güya bayansın

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan yine köşe yazarlarını hedef gösterdi. Milliyet’in eğitim uzmanı Abbas Güçlü’ye meydanlardan “er geç bedelini ödeyeceksin” diyor, The Economist Dergisi’ne, “bu ne densizlik” sözleriyle ağzının payını veriyor.
Milliyet yazarı Nuray Mert’e “namertsin” diyor. Onu, PKK’nın sırtını sıvazlamakla suçluyor.
Basın özgürlüğü ile ilgili bütün eleştirileri reddeden Başbakan, “BDP’ye karşı bu kadar uysal, AK Parti’ye karşı nasıl bu kadar saldırgan olabiliyorsun” diye soruyor Mert’e. 
Eleştirilerin özüne yanıt vermek yerine, dozuyla uğraşmak farklı görüşlere karşı tahammülsüzlüğün ta kendisidir.
Neden ona değil de bize karşısın diye meydanlarda hesap sormak, PKK ile neredeyse işbirliği ile suçlamak düşünce ve ifade özürlüğü ile mi yoksa basın özgürlüğü ile mi örtüşüyor?  
Bazı düşüncelere katılmayabilirsiniz, iddiaları doğru bulmayabilirsiniz ama onları dile getirenleri susturmaya, bastırmaya çalışarak kendi yanıt hakkınızı kendiniz gasp ettiğinizin farkında mısınız?  
     
BAŞBAKAN Nuray Mert’i hedef tahtasına yerleştirirken, kadın kimliği üzerinden gönderme yaparak karşı salvonun etkisini artırmayı hesaplıyor.
“Güya bayansın, Cizre’de yüzleri yakılan Kürt çocuklarını görmezden gelip, BDP’nin, PKK’nın sırtını neden böyle sıvazlıyorsun?” diyor.
Her şeyden önce yüzleri yanan çocuklar sadece kadınların değil, tüm toplumun başta da o çocukların yüzlerinin gülmesinden sorumlu olan siyasi yöneticilerin sorunudur.
Bu ayıp, iktidarın da ayıbıdır. Türkiye’nin ayıbıdır. Sorunların silahla, askerle, güvenlik güçleri ile çözülemediğini görüp de bir türlü gerekeni yamayanların ayıbıdır.   
Bir erkek yazarı eleştirirken Başbakan güya erkek yazar olacaksın demiyor.
Ama Nuray Mert’e kadın kimliği üzerinden eleştiri yapmayı daha etkili buluyor.
Aynı konuşmada, Hopa’daki olayları protesto eden bir göstericiden söz ederken, “Ankara’da polis panzerine tırmanan kız mıdır kadın mıdır bilemem” diye başlıyor sözüne.
Polis tarafından ağır biçimde dövülerek yürüyemez duruma getirilen bir vatandaşın güvenliği ve sağlık durumu bu ülkenin başbakanı olarak kendisini hiç ilgilendirmiyor olabilir ama o göstericinin kız mı kadın mı olduğu başbakanı neden ilgilendiriyor, anlamak zor. 
   
SEÇİM meydanlarında gazetecileri, köşe yazarlarını hedefe koyarak kitleyi hareketlendirme taktiği yüzünden Türkiye, en güçlü partisinin sağlayacağı zihniyet değişimi olanağından mahrum biçimde giriyor seçimlere. 
Zihniyet değişiminin eşlik etmediği bir sorun çözme süreci ise tabii ki mümkün değil.
Tepeden inmeci, dayatmacı, verdiğim kadarıyla idare etçi bir yaklaşımla Türkiye’yi kilitleyen ana sorunlardan hangisi çözümlenebilir?
“Güya bayansın”daki sorunlu yaklaşımı fark etmeden, diğerlerinin çözümü beklenebilir mi?     
Yazının Devamını Oku

Mısır’da bekâret testli demokrasi

KADINLAR olmadan demokrasinin olamayacağını söylemek ne kadar kolaysa, kadın erkek eşitliği de dâhil eşitlikler temelinde demokratikleşmek o kadar zor. Bu eşitlik ruhu, yanındakine yol verebilmek kadar içselleşebilmişse ancak o zaman gerçek demokrasinin kapısı aralanabilir.
Gerisi boş.
Hele de sandık demokrasisi içi en kolay boşaltılan demokrasi.  En katıksız faşist sesleri gürleştirdiğini tarih göstermedi?
“Halkın iradesi artık benim” dayatmacılığını meşrulaştırmadı mı? 
Lafı bu kadar uzatmamda, kendi deneyimlerimizin öfkesi varsa da, bugün Mısır’dan söz edeceğim.
* * *   
ARAP Baharı, Mısır’da kadınlar açısından pek de bahar havasında seyretmiyor. 
Siyaset sahnesinin her şeye kadir olmaya bağımlı aktörleri Mısır’da da cinsellik ile siyaset arasındaki ince çizgiyi kaldırıp kadınları meydanlardan uzaklaştırmak istiyorlar.
Daha doğrusu kendi politikalarını muhafazakâr ahlak şekerine bulayıp cinselliği, kozlarını güçlendirmek ve sokağın sesini kısmak için kullanıyorlar.  
Hikâye, Mısır’da askeri rejimin Mart
ayında Tahrir Meydanı’ndaki çadırlardan topladığı 17 genç kadına bekaret teste yaptırmasıyla ortaya çıktı.
İlk önce İnsan Hakları Derneği tarafından duyurulan haber, daha sonra tanıklardan bazılarının sesini yükseltmesiyle patladı.
Salwa Husseini, askerlerin önünde bir erkek doktor tarafından kontrol edildiğini açıkladı. Perdesiz pencereler önünde elbiselerinin çıkartıldığını, utandırılarak aşağılandığını açıkladı. 
Mısır’da askeri yönetim bu iddiaları ret  ediyor, yok böyle bir şey diyordu ama bu hafta başında ismini açıklamayan bir general CNN International’un sorularını yanıtlarken, “Evet” dedi, “Bekaret testi yaptırdık., gözaltına alındıktan sonra çıkıp da tecavüze uğradıklarını söylerlerse, hepsinin kadın olduklarını ispat edebilmek için bu önlemi aldık. Meydanlardakiler sizin benim kızlarım gibi değiller.”
Evet böyle diyor, “Meydanlardakiler sizin benim kızlarıma benzemezler. Çadırlarda erkeklerle kalıyorlar onlar!”
Uluslararası feminist hareket içinde seslerini duyurmuş ve varlıklarını yazarlarıyla, kadın hakları savunucularıyla kanıtlamış olan Mısır kadınları isyanlarda!
Hüsnü Mübarek döneminde de, kadınlar devlet tacizine uğradılar.
Mısırlı bir gazeteci arkadaşım, “İlk değil” diyor, “Tam beş yıl önce de feministler ortak eylem yaptıklarında rejimin güvenlik güçleri kadınları taciz ettiler. Mısır’da kadınlar utandıkları için tacizi gizlerler. Damgalanmaktan korkarlar. Ama bu devlet eliyle yapıldığında
işler değişti.  Artık bu durumun
teşhir edilmesi caiz hale geldi.
Kadınlar şimdi konuşuyorlar. ”
* * *
MISIR’da askeri rejimin, sokağa çıkan kadınlar sizin benim kızlarıma benzemez ayrımı ile halkı en kolay katmanından bölmeye kalkışması, hâkim zihniyet refleksinin en kaba tezahürü.
Bunun çeşitli ince biçimleri de var.
Çeşitli kurumları temsil yetkisine sahip kadınlara, orada bir erkek olsaydı hiçbir zaman söylenemeyecek sözlerin söylenebilmesi gibi.
Mesela Arınç’ın Boyner’e söyledikleri. İnternetin filtrelenmesini eleştiren hiçbir erkeğe pornografi üzerinden örnekleme yapılmadı. “Siz iktidara gelince porno sitelerini açtırırsınız” denmedi.
Bir kadını “cinsellik” şamarı ile geriletme refleksi ya da hesabi (bilinçaltı-bilinç üstü)
hiç mi yoktu sizce? 
Kolay değil, ama Arap baharı, muktedirlerin püskürtme taktiklerine rağmen kadınlar sokağa çıktığı oranda kök salacak, köklü dönüşümü gerçekleştirecek. Her yerde olduğu ve olacağı gibi.
Yazının Devamını Oku

Kaset arşivi ortaya çıktı

DÜN sabah Yargıtay yeni başkanını, ışık hızıyla seçerken, adliye binaları arı kovanı gibiydi.

Mahkemeye işi düşmemiş tek bir vatandaşının bile bulunmadığı bir ülke haline hızla gidiyoruz  ve yeni adliye binaları ile gururluyuz.
Ben dün sabah, Cumhuriyet tarihinin, farklı olan her düşünceyi tehlikeli gören tahammülsüzlük sembolü Sansaryan Han’daydım.
Koridorları işkence kokan Sansaryan Han bugün Sirkeci Adliyesi.
Bir vatandaşın fenalık geçirip yerlere yuvarlanmasıyla, binalarıyla övündüğümüz adliyelerde sağlık merkezi olmadığını öğrendim.
Taşa yatırım, insana yatırımdan daha hızlı geri dönüyor.
Ergenekon davasıyla ilgili olarak cezaevinde bulunan gazeteci Müyesser Yıldız’ın davasını izlemek için oradaydık. 
Gazetecilere Özgürlük Platformu temsilcileri dün ikiye ayrılmak durumunda kaldık. Bir kısım gazeteci Bakırköy Adliyesi’ne Nedim Şener’in duruşmasını izlemeye, diğer bir grup da Müyesser Yıldız için Sirkeci’ye gittik.

Yazının Devamını Oku

İstikrar adası

LİBYA, Suriye ve Yemen’den değil, son günlerde Mısır dahil Kuveyt ve Lübnan’dan da gerilim haberleri geliyor.

Arap Baharı denen isyanların kolay durulmayacağı artık ortada. 
Bir zamanlar Türkiye’nin bölgedeki tek istikrar adası olduğu söylenirdi. Galiba bundan sonra eskisi kadar kolay söylenemeyecek.
Çevredeki istikrarsızlık devam ettikçe, bölgesel çapta örgütlerin güçlenme olasılığının artmasının yanı sıra, bu dalganın siyasi, ekonomik ve toplumsal sonuçlarının kıyılarımıza ulaşmaması imkansız.
O dalgalara karşı güçlü dalgakıranların oluşması ise, istikrarın köklerinin sağlamlığına bağlı.
İktidar kabul etmese de Türkiye’de ciddi sorunlar var.
Kürt meselesinde söz etmiyorum. En temel meselelerdeki sorunları aşmadan, köklü ve cesur bir atılım gerçekleştirmeden Kürt meselesi ile baş etmek zaten mümkün değil.
İnsan hakları ihlalleri, iktidar partisi ve çevresindekiler kabul etmese de devam ediyor.

Yazının Devamını Oku

Çözüm değil dönüşüm

KÜRT siyasi hareketlerinin oluşturduğu güç birliği, bağımsız adayların desteklenmesi için Türkiye çapında çalışıyor. BDP Eşbaşkanı Filiz Koçali, telefonda “Önce Diyarbakır’ı Ankara’ya taşıdık, şimdi İstanbul’dayız” dedi. Düzenledikleri toplantıya daha önceden verilmiş sözlerim olduğu için katılamadım ama onları yakından izliyorum.
Aralarında çok sayıda siyasetçiyi yıllardan beri tanıyor ve bu sorunun barışçı çözümü için çalıştıklarını biliyorum.
Seçim öncesi taleplerini netleştirdiler. Cezaevlerindeki açlık grevleri ile de desteklenen kampanyalarla da isteklerini duyurmaya çalışıyorlar. 
Kürt kimliğinin anayasal olarak tanınması, ana dilde eğitim, özerklik.
Bu istekler bir süreden beri tartışmaya açıldı. Onları biliyoruz.
Bilmediğim şey, PKK, Abdullah Öcalan ile yapıldığı Başbakan tarafından da doğrulanan görüşmelerin ne durumda olduğu.
Bu dönemler, sorunun çözüme doğru ilerlediği her süreçte zordur. İngiltere ile
İRA, İspanya ile ETA’da olduğu gibi.
Hele de seçim rekabeti ortamı iyice
gerer. Ama ne bu gerginlik kamuoyunda olumlu bir etki yapar, krizi tırmandırmak sürece fayda sağlar.
* * *
KÜRT sorunu ile ilgili olarak Türkiye çok yol kat etti. ‘Kürtler vardır’ demek bile ağır suç sayılırken bugün her siyasi parti bu sorunu tartışma ve çözüm için politika üretme noktasına geldi.
CHP’nin son arayışları, olumlu bir gelişmedir. CHP’nin mahalli yönetimlerin özerkliğinden söz etmesi, ana dilde öğretime kadar gelebilmesi olumludur.
Başbakan Erdoğan’ın, Kürt açılımından söz ederken ‘Kürt sorunu yoktur’ noktasına gelmesini çok hatalı buluyorum ama bunu bir seçim taktiği olarak görüyorum.
Seçimlerden sonra AKP’nin geri
adım atacağını kuvvetle tahmin etsem de, tek başına anayasa hevesi gibi tek taraflı çözüm formülünün devreye sokulma ihtimali kuvvetli.   Önümüzdeki dönemde, sağlıklı bir çözüm sürecinin şiddetin, bombaların gölgesinde olgunlaşabileceğine inanmıyorum.
Bir yanda PKK bombaları, diğer
yanda güneydoğudaki operasyonlar, tutuklamalar, en temel insan hakları
ihlalleri ile karşılıklı restleşmeler ve tehditlerle hiçbir şey halledilmez. Dün de çözülmedi, bugün de çözülmez.  
Barışa giden yolu savaşların döşediği yalanını Irak’tan Afganistan’a, hatta Balkanlar’a kadar yakın tarih örneklerinde gördük, görüyoruz. 
Gerçekten barış isteyen taraf, karşıdaki öyle yapmıyor diye barışı savunmaktan vazgeçemez.
Çözüm diyorsak, barış diyorsak, diyalog diyorsak, tek taraflı da olsa bu çizgiyi kararlı biçimde uygulama, zorlama ve savunmak durumundayız. 
Değişimi sağlayacak irade bu iradedir.
* * *
ÇÖZÜM bir tarafın istemesi, diğer tarafın da bu istekleri karşılaması kadar basit bir denklem değil.
Bu süreç, özerklik, ana dil eğitimi, biraz da anayasal kimlik verin bir arada yaşayalım anlayışıyla yani “Sıkışalım beyler, gelenlere yer açalım” türünden otobüs mantığıyla ilerleyebilir mi? Tabii ki hayır.
Kürt meselesinin çözülmesi, Türkiye’nin yeni bir dönüşümü gerçekleştirmesiyle mümkün. Bir alışveriş değil, yeniden yapılanma sürecine hazırlanmalıyız.    
Önce otobüstekileri indireceğiz. Sonra yeni bir yerleştirme ile yola devam edeceğiz.
Bu yerleştirmeyi de yolcuların hepsinin ihtiyaçları ile otobüsün maddi koşulları belirleyecek. Kimse kimseyi ezmeyecek, kimse dışarıda kalmayacak. 
Çözümü dönüşümle birlikte düşünürsek, ortak çıkarlar temelinde daha rahat buluşulur.
Yazının Devamını Oku

Ratko Mladiç kahraman olmayı beklemişti

DÜN sabah, Yugoslavya’da savaş günlerinin ağır baskılar altında yayın yapan radyo istasyonu B92 verdi ilk haberi. Kesin olmamakla birlikte Ratko Mladiç yakalanmıştı. Sonra haber doğrulandı. Yakalanan oydu. Srebrenica katliamının baş aktörü Mladiç. Yugoslav Halk Ordusu’nun başarılı generali Mladiç, ülkesinin dağılmasını engellemek için savaşmıştı.
Kahramanlık madalyalarıyla ödüllendirilmeyi beklerken on yıldır kaçak yaşadığı ülkesinde “Savaş suçlusu” olarak tutuklanıp Lahey’e gönderileceğini aklına getirmemişti eminim.
Çünkü gelişmenin yönünü görememişti. Halen Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde hesap veren eski Yugoslavya yöneticileri gibi o da değişimi fark edememişti.
Slovenya ve Hırvatistan neyseydi, de Bosna’yı kaybetmeyi göze alamazlardı.
Onu kaybetmemek için her şey yapılacaktı.
Bosna’daki Sırp Meclisi 1992 yılında Bosna Ordusu’nu kurma kararı alırken, hemşehrileri olan generali de başına atadı.
O coğrafyanın efendisi olarak Hırvat ve Müslümanlara karşı aldıkları savaş kararının arkasında sadece askerler yoktu, siviller de vardı.
Yugoslavya’nın dağılma süreci, halkların sesine kulak vermeden sorunları çözme iddialarının yol açacağı şiddet sarmalında, asker ve siyasetçi sorumluluğunun ortak olduğunu gösteren bir örnek olarak tarihe geçti. 
           
SREBRENİCA, Birleşmiş Milletler’in denetimi altındayken beş gün boyunca Sırp ordusu tarafından bombalanmıştı.
Sonra Sırplar BM denetimindeki bölgeye girdiler, 11 yaşından küçük erkek çocuklar dışında tüm erkekleri orada tutup kadınları gönderdiler.
“Erkekleri sorgulayacağız” dediler. Beş gün sonra haber geldi. Her yaştan 8 bin Hırvat ve Müslüman Srebrenicalı erkek (kimine göre 7 bin 500) öldürülmüştü. BM’nin ve dünyanın gözleri önünde bir katliam yapılmıştı.
Serebrenitzalı kadınlardan kimine daha sonra Bosna’da rastladığımda acıdan katılmanın ne demek olduğunu gözlerimle görmüştüm.
Sırbistan Parlamentosu geçen yıl Srebrenica’dan “özür” diledi. Bu hiç de kolay olmadı, katılım düşüktü ve çoğunluk güçlükle sağlanmıştı. Özür dileyen Sırp milletvekillerinin, eleştirilere yanıtı, “metinde soykırım sözcüğünü kullanmadık ya” olmuştu.
Belgrad hükümetleri, savaş suçlularının teslimi için Batı’nın ağır baskılarıyla karşı karşıya kaldı. Kosova’nın ellerinden çekilip alınmasından sonra Avrupa Birliği üyeliği hedefi artık alternatifsiz tek seçenekti Sırbistan Cumhuriyeti için. Ama onun önündeki son engel de, ülkede hâlâ birçok kişi için “kahraman” olan Mladiç’in Savaş Suçluları Mahkemesi’ne teslim edilmesiydi. Dün bu adım da atıldı.
Artık Sırbistan’ın Avrupa Birliği üyeliği’nin önünde engel kalmıyor. Hırvatistan’dan hemen sonra sıra Sırbistan’a gelecek. 
Yirmi yıldan bu yana  Avrupa sahnesindeki büyük değişimi izliyoruz. Gerçek kahramanların gelişmeleri doğru değerlendirip, akıntıya karşı çıkma cesareti gösteren öncüler olduğunu anlıyor muyuz, onu bilemiyorum.
Yazının Devamını Oku

Kasetli siyaset yeni Meclis’e gölge düşürecek

Başbakan’ın, istifa etmiş olan MHP’li milletvekillerine ve MHP’ye karşı tavrını doğrusu onaylamıyorum.

Demokratik siyaset, eşit rekabet ortamında ve saptanmış kurallar çerçevesinde mücadeleyi gerektirir.
Darbelere, darbecilere neden karşı çıkıyoruz? Bu kuralları bozmaya kalktıkları için, halkın eşit rekabet içinde kendisine en yakın geleni seçme iradesinin önüne geçtiği için değil mi?
Amaca ulaşmak için her yolu mubah gören “yönetici”lerle gerçek demokrasiye ulaşılamaz.
MHP’nin karşı karşıya kaldığı bu “operasyon” ile ilgili çeşitli söylentiler var. Kimileri parti içi muhalefet diyor, kimilerine göre AKP-Cemaat ortak yapımı.
Ne olursa olsun, bu operasyon seçim ortamını zehirleyen ciddi bir tehdit.
Üstelik siyasi ahlak anlayışını çarpıtıyor, ülkenin ciddi sorunlarını ve ahlaksızlıkları gölgeliyor. 

* * *

BİR siyasetçinin ilişkileri tabii ki önemlidir. Ama esas önemli olan halka karşı dürüst olup olmadığı. Yalan söyleyip söylemediğidir...

Yazının Devamını Oku

Obama’nın Ortadoğu’daki yol haritası

AMERİKAN başkanlarının konuşmaları, izlenen ve izlenecek siyasetin ipuçlarını taşımaları açısından her zaman önemli.

Obama’nın Ortadoğu ile ilgili son konuşması da önemliydi ama o vizyonun nereye kadar hayata geçeceği kesin değil.
Daha önceki başkanlar gibi Obama da İsrail konusunda yeni yerleşim yerlerini kabul etmeyeceğini açıklamış olmasına rağmen, pragmatizm galip geldi ve Washington söyledikleri sözleri geri aldı, göz yumdu. 
Bu parantezi açtıktan sonra Obama’nın son konuşmasına dönmek istiyorum.
ABD Başkanı bu kez Amerika’nın imajını kurtarmak adına değil, izledikleri yolun ne kadar başarılı (El Kaide’ye ağır darbe) ve Müslüman halkların yararına olduğunu söylemek için seslendi. 
Önceki konuşmalarında İslamiyet, yani dini aidiyet üzerinden açılım yaparken bu kez demokrasiyi ön plana çıkarttı.
“Ortadoğu ve Kuzey Afrika ulusları uzun süre önce bağımsızlıklarını kazandılar ama halkları kazanamadı. Adalet onların sorunlarına çözüm olmuyor, seslerini duyuracak bağımsız medya yok, görüşlerini temsil edecek güvenilir siyasi partiler yok, insanların istedikleri lideri seçebilecekleri adil ve özgür seçimler yapılmıyor” dedi.
Seçimlerin de demokratikleşme için yeterli kriter olmadığını, sivil toplumun özgürce örgütlenip kendisini ortaya koyabileceği bir ortamın şart olduğunu vurguladı.

Yazının Devamını Oku

Yaptırımlar Esad’ı kurtarır mı?

AMERİKALI general ve CIA yetkililerinin Türkiye’ye gidiş geliş haberlerini peş peşe duymaya başladığımız son günlerde Büyükelçi Francis Ricciardone’nin Başbakan ile havaalanındaki görüşmesi dikkat çekiciydi. Bu görüşmeden sonra yapılan açıklamada, ani randevu gerektirecek herhangi bir konu kamuoyuna iletilmedi. Her zaman ele alınan başlıklar sıralandı. Kısaca biz gazeteciler açısından açıklamada görüşmeye ilişkin ipucu yoktu.
Ama bazı ipuçlarını, bir gün sonra Washington’da alınan bir kararda bulmak mümkündü.
 
ABD Başkanı Barack Obama, çarşamba günü Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve altı üst düzey yönetim yetkilisi ile ilgili yaptırım kararı aldığını açıkladı.
Yaptırımlar Esad ve diğerlerinin ABD’deki mal varlıklarının dondurulmasını ve Amerikan vatandaşlarına o şahıslarla her hangi bir ticari ilişkiye girme yasağını öngörüyor.
Obama, Kongre liderlerine gönderdiği mektubunda, “Suriye halkına yönelik şiddetin sürekli olarak artması” nedeniyle bu kararı aldığını söylüyordu.
Bu yaptırım kararının en büyük özelliği, Amerikan Yönetimi’nin ilk kez Suriye Devlet Başkanı’nı hedef almasıydı.  
Obama, söylemedi ama yönetim çevrelerinden gelen haberlerde, ilk kez “Esad ya bu şiddete son verir ya da gider” açıklamalarını duymaya başladık.
Yaptırım kararının bir başka önemli özelliği de ABD Başkanı Obama’nın dün yaptığı konuşma öncesi alınmış olmasıydı.
Yani Washington, Suriye’ye etkili bir mesaj göndermek istedi.
      
BU mesaj gerçekten etkili olabilir mi?
Suriye’ye karşı ABD uzun yıllardan beri yaptırımlar uyguladığı için özellikle Esad ailesinin Amerika’da mal varlığı bulunmadığı kuvvetle tahmin ediliyor.
Bu nedenle yaptırım kararının can yakması mümkün görünmüyor. 
Suriye Devlet Başkanı’nın mal varlığının nerelerde bulunabileceği konusunda çeşitli spekülasyonlar var.  
İran ile olduğu gibi Suriye konusunda da Washington’un yaptırımların etkili olması için Türkiye’den destek istediği aşikar.
Türkiye bunu yapacak mı?
Kaddafi’ye can siperane kol kanat gerenlerin aynı sıcaklığı Esad’a gösterdiklerine tanık olmuyoruz ama Avrupa Birliği ve ABD’ni aldığı yaptırım kararlarına destek verilir mi orası soru işareti.
     
ABD Başkanı Obama dünkü konuşmasında Ortadoğu’ya seslendi. Konuşmanın temelinde  bölgedeki demokratikleşme rüzgârlarına ABD’nin verdiği destek vardı.
Mısır’ın borçlarının silinmesi bu desteğin somut kanıtı olacak, ama konuşmanın satır aralarında Libya ve Suriye de vardı. Bu iki ülkenin paralel ele alınması önümüzdeki günlerde Esad’a yönelik baskıların artabileceği mesajı taşıyor.
Beşar Esad’ı Kaddafi kadar hızlı bir biçimde gözden çıkartmayan Washington ve Avrupa’nın, vites değiştirdiklerini görüyoruz.
Esad, yaptırımlardan etkilenmemiş olsa bile, durumu kavrayabilir ve kendisini yavaş yavaş iktidarı paylaşmaya hatta devre hazırlarsa Suriye’de yumuşak geçiş sağlanabilir.
Ama önceki gün El Watan Gazetesi’nde yayınlanan açıklamasında olduğu gibi, 850 kişinin ölümünü, binlerce kişinin hapislere tıkılmasını, “polisimizin eğitimi yetersiz”e bağlamaya devam ederse tırmanış bizim de kapımızı çalabilir. Umarım yaptırımlar etkili olur, belki Esad dahil herkes bu tırmanıştan kurtulur.
Yazının Devamını Oku

Bir beraatın gösterdiği

CUMA günü Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Şık’ın birlikte yazdıkları kitabın duruşmasında beklenen karar çıktı. Beraat.

Buna sevindim ama duruşma sonrasında gördüklerim canımı fena sıktı.
Zırhlı araçlar, polis ve jandarma eskortunda büyük bir tantanayla Ahmet Şık Silivri’ye kaldığı cezaevine yollandı.
Çünkü o,“terör örgütü üyesi.”
Üstelik de iddianamesi bile hazır olmayan bir “niyete” göre.
Hükümet, cezaevlerindeki bütün gazetecilerin “terör örgütü üyesi” oldukları için hak ettikleri bir cezayı çektikleri iddiasında.
Bu hak verme, kendi gibi düşünmeyeni susturma, birilerinin üzerine örtmek istediği gerçekleri ortaya çıkartmaktan yana olanları “suçlu” ilan etme durumu devam ettikçe Türkiye’de gerçek basın özgürlüğünden söz etmek mümkün değil.
Bugün cezaevlerinde altmıştan fazla gazeteci var. Evet, kimse gazetecilik yaptığı için suçlanmıyor, yazdıkları yüzünden ya terör örgütü propagandası yapmakla ya da doğrudan üyesi olmakla suçlanıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Seçim meydanları kör ve dilsiz

SEÇİM meydanlarından yükselen sesleri dinledikçe kararımı veriyorum. Aslında hiç ses yok. Umut yok, gelecek vizyonu yok.
Türkiye’nin ayağına pranga olan sorunlardan hiç birine net, cesur yanıtlar yok.
Onlar yine nadasa bırakılıyor.
Kürt meselesi, Kıbrıs, demokratik ve özgürlükçü anayasa, basın özgürlüğü,
BDP, Kürt meselesinde ne istediğini söylüyor ama nasıl çözüm bulunacağı onun da ilgi alanı içinde değil. 
Kitleleri, ileri taşıyacak yeni ufuklar açacak hiçbir vizyon konmuyor halkın önüne.
Seçim meydanları kör ve dilsiz.
Bunun ne kadar tehlikeli bir durum olduğunu görmek için Avrupa’daki gelişmeleri izlemek yeter. 
* * *
YABANCI düşmanlığı Avrupa Birliği’nde ciddi sorunlar yaratabilecek ölçüde yaygınlaşıyor.
Aşırı sağcı partiler son seçimlerde hiç almadıkları oy oranlarına ulaştılar. Neonazi liderler halkın en sevdiği siyasetçiler haline geldi.
Son olarak Danimarka, Schengen’i deleceğini açıkladı. Sınırlarda kaçakçılık olaylarının ve buna bağlı cinayetlerin arttığı iddiasıyla denetleme yeniden getiriliyor.
Avrupa Birliği Komisyonu, bu tek taraflı kararın, Avrupa Hukuku’nu ihlâl etmek anlamına geleceğini söylüyor.
Komisyon Başkanı Barroso, önceki gün Danimarka Başbakanı’na mektup yazarak kararla ilgili bilgi istedi. Komisyon’un İç İşleri Komiseri dün yaptığı açıklamada, Danimarka’nın kararını AB ve uluslar arası hukukun ihlali olarak niteledi.
Danimarka AB’deki tek olay değil. Nisan ayında, Fransa İtalya’nın Tunuslu göçmenlere geçici vize vermesi üzerine Fransa İtalya’dan gelen trenleri sınırda durdurdu.
Tabii ki Roma bu kararı, “Schengen’in ihlali” olarak niteledi.
Fransa’yı bu önleme iten neden ülkede aşırı sağ Ulusal Cephe’nin oy oranındaki yükselme ve önümüzdeki seçimlerde Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen’in Sarkozy’ye ciddi rakip olarak sivrilmesiydi. 
* * *      
20’nci yüzyılın en önemli deneyimlerinden biri olan Avrupa Birliği’ni sarsan adımların arkasındaki Avrupa karşıtı aşırı sağcı-ırkçı yükseliş var.
Macaristan, Çek Cumhuriyeti, İsviçre, Avusturya, Hollanda ve Finlandiya’da son seçimlerde aşırı sağcı, Avrupa karşıtı, yabancı düşmanı Neonazi siyasetçiler ve partiler çok önemli kazançlar sağladılar.
Popülizm prim yapıyor. Çünkü merkez partiler iflas etti.
Onlar dünkü alışkanlıklarını devam ettirdiler. Günü kurtarma peşinde geleceğin ihtiyaçlarına yönelik hiçbir şey söyleyemediler.
Serbest piyasa, özelleştirme, tüketimi arttırma saplantısı dışında yeni bir vizyon geliştiremediler. 
Bütün bunları çevrenin, doğal kaynakların, iklim sorunlarının aleyhine ele alma alışkanlığından vaz geçemediler, günün ihtiyaçlarına yanıt verecek yeni politikalar üretemediler.
Merkez gittikçe zayıflarken, aşırı sağ her şeye karşı çıkarak kitle temeli buldu. Yabancılara hayır, Brüksel’deki hırsızlara hayır, başkaları için fedakarlığa hayır ve eşitliğe hayır.  
* * *    
SEÇİM meydanlarını izlerken, merkezdeki eskimeyi, erimeyi görüyorum. Bugün merkez partilerin sarıldığı popülizm kolaycılığının, yarın halkı tehlikeli gelişmelere sürükleyebilecek şarlatanları siyasete taşımasından ciddi endişelerim var.
Yazının Devamını Oku

Kerkük olmadan istikrar planı mümkün değil

TÜRKİYE’nin gündemindeki sorunları bırakıp da neden Kerkük’e bakıyorum biliyor musunuz? Çünkü kasetler, gizli telefon kayıtları ile soslandırılan siyaset mühendisliğinin sanal tablolarından başımızı kaldırıp yanı başımızdaki gerçekleri görme zamanı geldi. Türkiye açısından önümüzdeki dönemde istikrar çok önemli ve o istikrarı zora sokacak öyle çok gelişme var ki.
İktidar partisi Kürt sorununu, bölgeye hakim olma stratejileri ile çözebileceği kanısında olmasaydı, “Kale düşerse, basarız parayı alırız istikrarı” zihniyetini taşımasaydı bu gelişmeler bu kadar önemli olmayabilirlerdi. 
Sessiz sedasız KCK tutuklamaları devam ediyor. Bölge rahatsız.
“Analar ağlamasın” söylemiyle başlayan “Kürt açılımından”, “Kürt sorunu yoktur”a kadar gelindi, inkar politikaları yeniden güçlenmeye başladı.
Önümüzdeki dönemde en önemli sorunlarımızdan birisinin “istikrar” olacağından artık kimsenin şüphesi yok. 
Türkiye, bölgedeki istikrar adası olma özelliğini kaybedebilir.
Yarınları biçimlendirme vaadiyle yarışa giren siyasetçiler bu duruma parti meselesi değil, ortak güvenlik meselesi olarak yaklaşmak zorundalar.
Dün Kerkük’te bombalar patladı.
Türkmen Cephesi başkanlığına seçilen Kerkük milletvekili Erşet Salihi’nin evine sabaha karşı bombalı saldırı düzenlendi.
Olay yerinde incelemelerde bulunan Kerkük Polis Müdürü Cemal Tahir’in aracına da aynı sıralarda bir başkalı bombalı saldırıda bulunulduğu haberleri geldi.
     
AMERİKAN askerlerinin bu yıl sonunda bölgeden çekilecek olmaları Irak’ta gerginliği arttırıyor. Kerkük meselesi bu gerginlik noktalarından en önemlisi ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor.
Bunun tek nedeni bölgedeki Türkmen nüfus ve bölge yönetiminde hak iddia etmeleri değil.
Petrol.
Kimse bunu açıkça dile getirmiyor ama bütün kavganın ondan koptuğunu herkes biliyor.
Irak hükümeti, petrol üretimini önümüzdeki beş yıl içinde dört misline çıkartma kararı aldı.
Yumurtalık hattından,  dünya piyasalarına günde 700 bin varil ham petrol çıkartılması hesapları yapılıyor.
Ama Kerkük’te istikrarsızlığın hüküm sürmesi bu planları altüst edecek.
Üstelik sadece Irak’ın değil, Türkiye’nin planları da öyle.
Kürtler, Saddam’ın bölgeye yerleştirdiği Arapları tahliye ettikten sonra yönetimi tamamen ellerine almak için yıllardan beri uğraşıyorlar.
Ama ne ABD ne de komşu ülkeler-Türkiye’de dahil- buna izin veriyor.
Dış müdahalenin çok yoğun biçimde hissedildiği Kerkük’te, Kürtler Anayasa’daki 140 maddeyi hayata geçirmek istemelerine rağmen, 2003 yılından beri bu mümkün olamadı. Bu maddeye göre bölgenin kaderi yapılacak bir referandum ile belirlenecek. Aynı madde Kürdistan özerk yönetimi coğrafyasının periferisinde bulunan ve Türkmenlerin de yoğun biçimde yaşadıkları diğer bazı bölgeler için de geçerli.
ABD Barış Enstitüsü’nün son raporuna göre Kerkük,  Irak’ta istikrarı en fazla tehdit eden nokta. 
Daha şimdiden birçok kişi ABD askerlerinin bölgeden ayrılmaması gerektiğini söylemeye başladı.
      
TÜRKİYE’nin güney komşularında kazan kaynıyor.
Suriye ve Irak’taki gelişmelerin bir kıvılcım tehdidi taşıyabileceği tehlikesini ciddiye almak her siyasetçinin öncelikli sorumluluğu değil midir?
Sınırları dışındaki istikrarsızlık noktalarını dikkate alan bir siyasetçinin, kendi sınırları içindeki gelişmeleri ve onların taşıdığı istikrarsızlaştırma risklerini görmemesi mümkün değil.
Gerçi son zamanlarda Irak Kürdistan yönetimi ile ilişkiler gelişti. Türk iş adamlarının bölgeye yatırımları arttı. Ama karşılıklı ekonomik bağımlılığa güvenerek Türkiye içindeki Kürt sorununu görmezden gelmek, gelişmelerin yönünü doğru değerlendirememek demektir.
Önümüzdeki dönemde, İran, Irak ve Suriye Kürtleri, Türkiye’yi ve oradaki akrabalarını daha dikkatle izleyecekler. İçeride Kürt sorununu çözüm yoluna sokmuş olan Türkiye, kendi sınırları dışındaki istikrarsızlıklarda yatıştırıcı rol oynayabilir. Aksi durumda ise onlardan fena halde etkilenecektir.
Yazının Devamını Oku

Arap baharı ve Türkiye’nin yeni rolü

GELİŞMELER dikkatle izlendiğinde önümüzdeki dönemin, çevremizde diktatörlerden kurtulma süreci olacağına kimsenin şüphesi yok... Tunus, Mısır, Libya derken Suriye devreye girdi ama bunu diğerleri de izleyecek.
Sağlıklı demokratik rejimler konusunda sabırsız olmamalıyız. Belirsizliklerle dolu bir geçiş sürecine temkinli biçimde hazır olmak durumunda Türkiye.
Bu süreç, Türkiye’nin bölge ile ilişkilerinin yeniden biçimlendirildiği bir süreç olacak.
Özellikle bu hükümet döneminde Türkiye Ortadoğu’daki etkinliğini arttırmadı mı?
Evet artırdı.
Türkiye tarihinde ilk kez 2009 yılında Ortadoğu ülkeleri ile dış ticarette 8.5 milyar dolar fazla verdi. Ticaret hacmi 30 milyar dolara ulaştı.
Bunlar çok önemli gelişmeler.
Ama Türkiye bu noktaya, “diktatörler” ile iyi ilişki kurarak geldi. Diğer bütün ülkeler gibi. Ekonomik ilişkilerde, son karar sistemin, ihalelerin değil de ülke liderlerinin dudakları arasında olduğu için, Türkiye’ye yeni ufuklar açan bu yakınlaşma süreci “diktatörler” için de yararlar sağladı.
Onların çıkarları ise, uluslar arası toplumda Türkiye sayesinde “meşruiyet” kazanmalarıydı.
Ahmedinecad, Beşar Esad ve hatta El Beşir.

ŞİMDİ diktatörler birer ikişer devriliyorlar. Libya’da Kaddafi sonrası Türk yatırımlarının durumunun ne olacağı belli değil. Kaddafi ile yapılan anlaşmaların sonu da soru işareti.
Önümüzdeki dönemde Türkiye diktatörlerle yapılan anlaşmaların kurtarılması sorununu çözmek için çalışacak.
Ama tek mesele bu olmayacak.
Diktatörler sonrası, geçiş dönemlerinde Türkiye’nin rolü ve beklentileri ne olacak?
Türkiye bölgenin soft power’ı olarak ilham verecek.
Başka da yolu yok.
Türkiye’yi bu ülkelerin yeni yönetici sınıfları ve halkları nezdinde etkili kılan seksen yıllık demokrasi deneyimi, Avrupa Birliği üyesi olma tercihi ve sivil toplumunun yaratıcılığı olacak.
Her ne kadar muhafazakar görüş, İslami kültür ve geleneklerin temelinde kendine özgü bir demokrasiden söz etse ve Ortadoğu ve Afrika’daki değişimin bu temelde demokratikleşmeyi tercih edeceğini iddia etse de, öyle olmayacak.
Muhafazakarların iddia ettikleri bir süreç bazı ülkelerde belki bir süre iktidara gelebilir.
Ama Ortadoğu’da haklar, özgürlükler ve eşitlikler temelinde gerçekten demokratik bir dönüşüm olmadan Arap Baharı çiçek açamaz. Diktatörlerden kurtulmak için yola çıkanların bir kısmı zaten farkında, diğerleri de mücadele içinde demokrasi hedefine ancak bu yoldan ulaşacaklarını fark edecekler.

TÜRKİYE ne sadece HALKININ ÇOĞUNLUĞU Müslüman olduğu için, ne askeri gücü sayesinde, ne de ekonomik olanaklarıyla değişimi yakalamaya çalışan kitleleri etkileyebilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin güçlenmesinde en etkili kozlardan biri de Hollywood’un katkısıyla yarattığı Amerikan Rüyası olmuştur.
Türkiye’nin de, yukarıda saydığım bütün özellikleri ile son yıllarda bölgede bir Türkiye Rüyası yaratabileceğinin işaretleri var.
Turizm mevsimlerinde İstanbul, Antalya gibi büyük kentlere akın edenlere ve oralardaki yaşam tarzına olan açlıklarına bakmak yeter.
Ama yumuşak gücü ile bölgesindeki ülkelere verdiği ilhamla etkili bir ülke olmak için Türkiye’nin her şeyden önce kendi sorunlarını çözmesi gerekir. Kürt sorunu, şiddete son verilmesi, yasakçı zihniyetin terk edilmesi ise, sorunlar listesinin başında geliyor.
Yazının Devamını Oku