GeriMete Tamer OMUR Girişimin fitilini tabelacılık ‘Ateş’ledi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Girişimin fitilini tabelacılık ‘Ateş’ledi

Türkiye’nin 4’üncü, dünyanın ise 41’inci kule üretisi olan Ateş Çelik, önümüzdeki yıllarda küçük çaplı rüzgar tribünleri de üretmeyi planlıyor.

KENDİ deyimleriyle; ‘Tabelacılık’ yaparak çalışma hayatına adım attılar. 1989’da 2. Sanayi Sitesi’nde, 90 metrekarelik bir batar katta çeşitli sektörlerin tabela işlerini yaptılar. Zamanla işler büyüdü, kabuğuna sığmaz oldu. Tabelacılıkla başlayan ve bugün Türkiye’nin önde gelen açık hava reklamcılığı şirketlerinden Say Reklamı kuran Ercan, Erkan ve Bülent Güldoğan kardeşler, şimdi de rüzgarı karşılarına aldılar. Say Reklam’ın ardından 2008’de kurdukları Ateş Çelik ile Türkiye’nin yüzde 100 sermayeli ilk kule üreticisi unvanını üstlendiler. Güldoğan kardeşlerin gündeminde, küçük çaplı rüzgar tribünü üretmek de var.

Güldoğan kardeşlerin en büyüğü ve aynı zamanda Ateş Çelik’in de Yönetim Kurulu Başkanı olan Ercan Güldoğan ile 1989’da başlayan ve bugün üç şirketle devam eden başarı öyküsünü konuştuk.

Sihirbazlık sandılar

Ercan Güldoğan, önce ilk göz ağrıları Say Reklam’dan söz ediyor: “90 metrekare ile başladığımız Say Reklam, bugün yaklaşık 400 çalışanı ve 40 milyon lira cirosu olan bir şirkete dönüştü. Birçok önemli projeye imza attık. Dışbank’ın Fortis olduğu dönemde bir gecede 205 şubeyi değiştirdik. Sihirbazlık sandılar ama altyapımız hazırdı. 2005’te Dünya Üniversite Yaz Oyunları’na ev sahipliği yapan İzmir’in bütün şehir giydirmesini biz yaptık. Bunun gibi birçok önemli işe imza attık. Hilton’un Türkiye’deki tek tedarikçisiyiz. 3 GSM şirketine aynı anda iş yapan tek firmayız. Say Reklam, zamanla iki firma doğurdu. Bunlardan biri 2011’de kurulan Plaka Mobilya. Banka mobilyası üretiyor. İngiltere ve Fransa’daki HCBS şubelerinin mobilyalarını biz yaptık. Edinemeyeceğimiz referansımız kalmadı.”

Girişimin fitilini tabelacılık ‘Ateş’ledi

500 kişi çalışacak

Say Reklam’ın bünyesinden çıkan bir diğer şirket ise Ateş Çelik... 2008’de kurulan Ateş Çelik’in ilk etapta Say Reklam’ın büyük totem ayaklarını ve çelik yapılarını ürettiğini anlatan Güldoğan, şöyle devam etti: “Kendi ihtiyaçlarımızın yanı sıra enerji sektörünün ihtiyacı olan çelik parçalarını da üretmeye başladık. 2010’da çelik sektöründe rekabet arttı. Biz de, “Rekabeti az, niteliği yüksek bir ürün seçelim’ dedik. Rüzgar tribünlerinin kulelerini üretebilir miyiz konusu ortaya çıktı. 2010’da Çandarlı Liman Bölgesi’ndeki arsayı aldık ve 2011 Haziran’da temel attık. Yakın zamanda da üretime başladık. 190 kişi çalışıyor. Tam kapasite ile çalıştığımızda 400-500 kişiye iş imkanı sunacağız. ”

Güldoğan, tam kapasite çalıştıklarında Türk ekonomisine yılda 40 milyon Euro girdi ve tasarruf sağlayacaklarını belirterek, cari açığa katkı koyacaklarını söylüyor. Güldoğan, “İlk etapta 20-25 milyon Euro ihracat hedefliyoruz. Böylece 60 milyon Euroluk bir katkı söz konusu olacak. 2015 sonunda ise Türkiye’nin en büyük ilk 500 şirketi arasına girmek istiyoruz. Ciro hedefimizde 100 milyon Euro” dedi.

RÜZGARIN MERKEZİNDE

Çandarlı Liman Bölgesi’ndeki faaliyete geçen ilk yatırım olan Ateş Çelik, Türkiye’nin rüzgar koridorunuın tam merkezinde yer alıyor.

Girişimin fitilini tabelacılık ‘Ateş’ledi

GOOGLE’UN ÇALIŞMA OFİSİ GİBİ

Ateş Çelik, ağır sanayi kuruluşu. Ama fabrikadan içeri girdiğinizde sizi farklı bir atmosfer karşılıyor. Özellikle çalışma ofislerinin bulunduğu alan Google’ınkinden farksız. 2014’te tamamlanacak olan alanda bir de toplantıların yapılabileceği bir anfi tiyatro bulunuyor. Beyaz yakalıların rahat çalışabileceği bir ofis yaratma felsefesiyle yola çıktıklarını dile getiren Ercan Güldoğan, şöyle devam etti: “Çalışma ofislerimiz direk üretim sahalarını görüyor. Klimatize edilmiş bir alan yok. Çalışma ofislerinin bulunduğu alanda peyzaja ayrı bir önem verdik. Bahçeler yarattık. Avrupa ve Amerika’da üretim yapan rakiplerimizde mühendis transfer yaptık. Bütün amacımız, ilerleyen süreçte hem mühendislik, hem tedarik, hem montaj, hem de tasarım yapan bir şirket olmak istiyoruz. Bütün uğraşımız bunun için. İyi bir enerji firması olmak için çalışıyoruz. Hedefimiz bu. 40 milyon TL yatırım yaptık. Döneminin bölgede yapılan
en büyük yatırımı.”

Girişimin fitilini tabelacılık ‘Ateş’ledi

ELEMAN İÇİN OKUL KURDU

Ateş Çelik, hem kendi hem de sektörün ihtiyacı olan kaynakçı ihtiyacı içinde önemli bir proje başlatmış. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir okul açıp, Bergama Endüstri Meslek Lisesi’nin denetiminde ve Bergama Ticaret Odası’nın katkısıyla projeyi yürüttüklerini dile getiren Güldoğan, amaçlarının hem bölgedeki gençlere bir iş kolu yaratmak hem de vasıflı elaman açığına katkı koymak olduğunu söylüyor. İlk eğitim programının başladığını anlatan Güldoğan, şu bilgileri verdi: “Şu anda 15 kursiyerimiz var. 2.5 ay eğitim alacaklar. Sınıf limitimiz 30 kişi, ama yeterli başvuru olmadı. Bir yanda işsizlik var deniyor, ama iş garantili bu kursa katılan yok. Bugün bu kursu bitiren kişi, dünyanın neresine giderse gitsin en az üç asgari ücretle işe başlar. Bu kursları devam ettireceğiz. 3-4 yıl içinde bölgenin 10 bin kalifiye elemana ihtiyacı var. Biz de bir yerde hazırlık yapıyoruz.”

HEDEF KÜÇÜK RÜZGAR TRİBÜNÜ

Gelecekteki en büyük hedeflerinden birinin de küçük ölçekli rüzgar tribünü üretmek olduğunu paylaşan Ercan Güldoğan, “Bu pazarda ciddi bir hareketlilik var. 500 kilovatı geçmeyen tribünler üreteceğiz. Bunu da çok değerli partnerlerimiz var, onlarla yapacağız. Biz, yüzde 100 Türk sermayesi ile kurulan Türkiye’nin ilk kule üreticisiyiz. Ama yabancı ortaklı üreticiler de var. Bu açıdan bakınca 4’üncü sıradayız. Dünya çapında ise 41’inci kule üreticisiyiz. Öte yandan kendi enerjimizi üretmek adına da 1 megawatlık bir tribün kurmayı planmızı var. Altyapımız buna hazır” bilgisini verdi.

X

Suyun kaldırma gücünü iş fikrine dönüştürdü

Yoğun yarış dönemlerinden birinde, ağır bir idman esnasında kaval kemiğimde bir stres kırığı oluşur. Çözümü, suda koşuda bulur. Bu aktiviteyle hem iyileşir hem de spor gücünden hiçbir şey kaybetmez. Benhür Öncel, bir süre sonra odağını bu alana kaydırıp suda koşu eğitmeni olur. Benhür Öncel, 4 yıl önce de profesyonel iş hayatına noktayı koyup suda koşuyu Bodrum’da bir girişime dönüştürür. Bugün BENHUR ONCEL’S Aquarunning markasıyla yolculuğuna devam eden Benhür Öncel’in hedefinde ise sistemi franchise modeliyle ülke geneline yaymak var.

 

 

BENHÜR Öncel.. Atletizm tutkusunun peşinden giden ama bu uğurda yaşadığı olumsuzluğu da fırsata dönüştürmeyi başaran bir sporcu. Suyun kaldırma gücünden faydalanarak ilklere imza atan bir girişimci. BENHUR ONCEL’S Aquarunning’in kurucusu Benhür Öncel’le markalaşma sürecinden gelecek planlarına kadar birçok konuyu konuştuk. 1986 Bodrum doğumlu Benhür Öncel, çok küçük yaşlarda atletizmle tanıştığını paylaşarak, şöyle devam etti:

HER ŞEY KIRIKLA BAŞLADI
“Yıllardır profesyonel lisanslı atlet olarak yurtiçinde yarışıyorum. Atletizm Federasyonu’nun yapmış olduğu yarışmalarda da birçok ödülüm var. Hayatımın hep içinde olan sporun yanı sıra Aydın Adnan Menderes Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra da kurumsal iş hayatım başladı. Bankacılık sektöründe kariyerime devam ettim. Koşuya olan tutkum sebebiyle de kurumsal hayatın çalışma temposu içinde koşuyu hiç bırakmadım. Atlet olduğunuz zaman belli bir mesafede antrenman yapmanız gerekir. Bu aslında kemiklere ve eklemlere de doğal olarak yük bindirir. Yoğun yarış dönemlerinden birinde, ağır bir idman esnasında kaval kemiğimde bir stres kırığı oluştu.”

KALDIĞI YERDEN DEVAM ETTİ

Yazının Devamını Oku

İstediği takıyı bulamadı kendi markasını yarattı

TAKI kullanmayı hep çok sever. Pandemi döneminde eğitim için gittiği Amerika’dan eşyalarını bir depoya koyarak Türkiye’ye döner. Takıları da Amerika’da kalınca Naz Şahin, sürekli siparişler verse de istediği ürünü bir türlü bulamaz. Annesinin, ‘Alıyorsun ama beğenmiyorsun ve takmıyorsun. O zaman kendin tasarla’ sözü işin fitilini ateşler.

Takı tasarımcısı bir akrabasının da desteğiyle Naz Şahin, İzmir’de kendi koleksiyonunu hazırlar. Ürünler çok beğenilince de, bunu ‘Iris The Brand’ ismiyle markalaştırmaya karar verir. Bugün bir yandan online olarak elektrik elektronik mühendisliği eğitimine devam eden Naz Şahin, öte taraftan da markasını büyütmek için uğraş veriyor. Hedefte ise İbiza ve Mykonos’a mağaza açmak var.

NAZ Şahin... Aslında elektrik elektronik mühendisliği alanında eğitim alsa da girişimini farklı bir alanda hayata geçiren genç bir girişimci. İhtiyacını markalaştıran bir iş insanı. Iris The Brand markasının kurucusu Naz Şahin ile hem kariyer yolcuğunu, hem yeri markasını, hem de yarınlara dair hedeflerini konuştuk. 1998 İzmir doğumlu Naz Şahin, lise ikinci sınıfta Karşıyaka Spor Kulübü’nde profesyonel voleybol oynarken 2017’de Amerika’dan burs kazandığını ve Winchendon School Boston’da 3 yıl okuduğunu paylaştı. Naz Şahin, şöyle devam etti:

VOLEYBOLA VEDA
“Daha sonra iki yıl Central Wyoming College’da voleybol oynadım, aynı zamanda STEM Major’de ön lisans programı aldım. Ardından da California State Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği sürecim başladı. Şu an 3 dönemim kaldı. Üç dönem sonra mezun olacağım. Üniversitenin ilk iki yılından sonra ise voleybolu bırakmak zorunda kaldım, çünkü zor bir bölümde okuyordum ve ders yükü oldukça ağır.”

ABD’YE DÖNEMEDİ

Yazının Devamını Oku

Çöpten girişim çıktı

ÇEVRE mühendisliği okumaya başladığı günden itibaren atık sularla ilgili çalışmalar yapar. Lisans ve yüksek lisans tezlerini de bu alanda tamamlar. Orhan Küçükgül, kariyerine önce İstanbul ardından da İzmir’de belediyede katı atık konusunda devam eder. 2004’te ise Lefkoşa’da ortaklı bir yapıyla düzenli depolama sahası ve geri dönüşüm tesisi kurar. 2008’de ise Kuşadası’nda Avrupa Birliği’nin finanse ettiği bir tesisin proje müdürlüğünü üstlenir. 2011’de geri dönüşüm tesisi üzerine kendi şirketini kuran Orhan Küçükgül’ün aklında ise kompost gübre üretimi vardır. Uzun uğraşlar sonunda endüstriyel gıda atıklarından 2016’da kopmost organik gübre üretmeyi başaran Orhan Küçükgül’ün hedefinde bu ürünü daha fazla çiftçiye ulaştırmak var.


 

ORHAN Küçükgül...Zor olanın peşinden giderek çöpe giden endüstriyel gıda atıklarından katma değerli bir ürün üreten sıra dışı bir girişimci. Ecorec Çevre ve Enerji Teknolojileri A.Ş.’nin kurucusu Dr. Orhan Küçükgül ile hem kariyer yolculuğunu hem kompost organik gübreyi hem de girişimcilik serüvenini konuştuk. 1963 Kars doğumlu olan Orhan Küçükgül, ziraat mühendisi babasının memuriyeti nedeniyle ilkokul eğitimini Manisa’da aldığını, daha sonra Erzurum’a gittiğini söyledi. Orhan Küçükgül, şöyle devam etti:

ÜNİVERSİTE İÇİN İZMİR’E
“Ortaokul ve liseyi de Erzurum’da okudum. Ama lise son sınıfta babam, benim eğitimimi de düşünerek batıya tayin istedi ve Eskişehir’e yerleştik. Daha sonra üniversite macerası başladı ve İzmir’e geldim. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği’nden mezun oldum. Ve aynı okulda yüksek lisans yapmaya başladım. Aynı zamanda da araştırma görevlisi olarak kariyerime yön verdim.”

BULAŞIKÇILIK DA YAPTI

Yazının Devamını Oku

Kargonun demir leydisi

Yıllarca kargo sektöründe şube müdürlüğü ve acente işletmeciliği yapar. Ama bir süre sonra hem sektördeki değişiklikler, hem de işte yaşanan sorunlar nedeniyle Tuba Kadik, 16 yıllık kargoculuk sektörüne noktayı koyar. Ve rotasını Bodrum’a çevirir.

Tuba Kadik, Bodrum’da kargo dışında ekmek-peynir, sokakta oyuncak, internetten anne-kız pijaması satışı gibi farklı işler yapmak istese de başarılı olamaz. En büyük birikim ve sermayesinin kargoculuk olduğuna karar veren Tuba Kadik, Bodrum Cargo’yu kurar. Bugün Bodrumluların kargolarını yurtdışına göndermek için mücadele veren Tuba Kadik’in hedefleri arasında ise sektördeki kadın sayısının artması var.

TUBA Kadik... Erkek egemen sektörde ayakta kalmayı başarabilen bir isim. Tüm olumsuz tablolara rağmen pes etmeyip küllerinden yeniden doğan yeni bir girişimci. Bodrum Cargo’nun kurucusu Tuba Kadik ile hem kariyer yolculuğunu hem de yeni girişimini konuştuk. 1974 İstanbul doğumlu olan Tuba Kadik, 2 yaşında anne ve babası ayrılınca babaannesi tarafından büyütülür. Aile özlemiyle büyüyen Tuba Kadik, bu durumun kendisini duygusal olarak narin, naif, hayat mücadelesinde ise cesur ve güçlü yaptığını paylaştı. Kariyer yolculuğuna ilk adımı sigortacılık sektöründe attığını söyleyen Tuba Kadik, hikayenin devamını şöyle aktardı:

İDDİAYA BİLE GİRDİLER

“2003’te ise yolum kargo sektörüyle keşişti. Kargoculuk mesleğimin ilk yıllarında kadın kargocu yok denilecek kadar azdı. Beni gören müşteriler önce çok şaşırdı, sonra çok sevindi. Sırf kadın kargocu olmamdan ötürü müşteriler de beni destekledi. O yıllarda şirkette erkek egemenliği mevcuttu. Gerek personel, gerekse şirket yöneticileri ve çalışanlar önceleri benim bir kadın ve naif, hassas kişiliğimden dolayı şube işletmeciliği yapamayacağımı ve bu konuda pes edeceğimi düşündü. Hatta iddiaya bile girenler oldu. Bu durumu lehime çevirdim, benim enerjim oldu ve en zirveye kadar ulaştım. Bu zirve yolculuğum ise benim kişilik yapıma tamamen ters durum oldu, mesleki deformasyon yaşayarak kişilik yapımı değiştirdi. Naif Tuba gitti, yerine keskin ve sert çizgileri olan Tuba geldi. Maalesef kargo sektöründe yaşanan zorluklar kimlik yapımı değiştirdi. Bundan da hiç hoşnut değildim ama yapacak bir şey yoktu. Erkek egemenliği yoğun olarak yaşanan sektörde böyle olması gerekiyordu.”

TUTKUSU KABUSA DÖNDÜ

Yıllarca kargo sektöründe şube müdürlüğü ve acente işletmeciliği yapan Tuba Kadik, görev aldığı süreçte hiç dinlenmeden gece - gündüz çok büyük özveri ve sevgiyle çalıştığını söyledi. Kadik, “Lakin son yıllarda kargoculukta yaşanan müşteri yapı değişikliği, sektörün bu duruma pek hazır olmaması, yaşanan tüm sorunların ilk durağı şube ortamların olması ve kargo işleyişini bilen kişi sayısının azalması gibi durumlar beni çok fazla yıprattı. İş yerinde yaşadığım sorunlarla, anne-baba kaybından sonraki depresyon birleşti. Rahatsızlığımdan dolayı tutkuyla yaptığım iş kabusum oldu. Uyumuyor, yarın ne olacak endişesi sürekli zihnimde dolaşıyordu. Bunun yanı sıra, yapmış olduğum işimin devam edebilmesi için annemden kalan evimi satmıştım, bu durum beni çok etkilemişti. Acı içinde kıvranıyordum. Maalesef benim bu durumu kimse görmedi ve çözüm oluşturulmadı” diyerek, dayanacak gücüm kalmadığında ise çalıştığı kargo şirketinden ayrılarak 2019’da Bodrum’a yerleşme kararı aldığını paylaştı.

Yazının Devamını Oku

Sanatla oyunu buluşturdu

ÜNİVERSİTE yıllarında dünyada neler olduğunu görmek adına keşfe çıkar. Bu keşif 27 yaşına kadar yaklaşık 40 ülkede; eğitim, araştırma ve çalışmayla geçer. En son Amerika’da MoMa’yı gezdiği sırada bir katın oyunlara ayrıldığını görünce, Simay Dinç’in zihninde bir ışık yanar. “Oyun, sanat ve milyarlarca dolarlık bu endüstriyi bir potada eritmem gerekiyor” diyen Simay Dinç, Türkiye’ye döner. Ve sanatla oyunu buluşturma hedefiyle kardeşi Eray Dinç ile Recontact Games’i kurar. Simay Dinç, daha sonra Ayvalık Küçükköy’ün de bilim ve sanat köyü olabilmesi için harekete geçer. Bu hedefle Küçükköy’de Kıraarthane’yi hayata geçirir. Şu ana kadar 21 ülkeden sanatçı, bilim insanı ve girişimciyi Küçükköy’de ağırlayan Simay Dinç’in gündeminde ise bölgeyi oyun endüstrisinde kuluçka merkezi yapmak var.

SİMAY Dinç... Zor olanın peşinden giderek farkındalıklara imza atan bir sosyal girişimci. Kardeşi Eray Dinç’in de vizonuyla birlikte paylaştıkça değer yaratan işler üretmeyi kendine ilke edinmiş bir isim. Recontact Games ve Kıraarthane’nin kurucularından Simay Dinç ile kariyer yolculuğundan oyun endüstrisine, markaların doğuş öyküsünden Küçükköy’ün dönüşümüne kadar birçok konuyu konuştuk. 1986 İstanbul doğumlu Simay Dinç, hem annesinin hem de babasının kendi işlerini yapması nedeniyle girişimci bir ruhla büyüdüğünü aktardı. Dinç, şöyle devam etti:

DÜNYAYI KEŞFE ÇIKTI

“17 yaşında İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandım. Ama okula girdikten sonra sadece mezun olmakla kendi hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi düşündüm. Çünkü eğitim aslında bir şey kazandırmıyor. Bu nedenle 18 yaşımda, dünyada neler olup bittiğini keşfetmek için yurtdışına açılma kararı aldım. Ve ilk adımı Amerika’yla attım. Her yaz tatilimde bir ülke deneyimi yaşadım. Eğitim, araştırma ve çalışma odaklı Avusturya’dan Japonya’ya, Almanya’dan Singapur’a kadar 40’a yakın ülke gezdim. Çalışarak hem kendi paramı kazandım, hem de gideceğim ülke için kaynak yarattım. Bu keşif 27 yaşıma kadar devam etti.”

IŞIK MOMA’DA YANDI

Beş yaşından itibaren bilgisayar oyunlarına merak salan ve atari salonlarından çıkmayan Simay Dinç, hem oyun teknolojilerine hem de sanata karşı olan merakıyla gittiği yurtdışında teknoloji fuarları, sanat galeri, müzeleri gezdiğini paylaştı. Dinç, “2013’te Amerika’da Museum of Modern Art’ı(MoMa-Modern Sanat Müzesi) gezerken, bir katının oyunlara ayrıldığını gördüm. İşte o zaman tüm keşif sürecim şekillendi. Oyun, sanat ve milyarlarca dolarlık bir endüstriyi bir potada eritmem gerektiği fikri ortaya çıktı. Kardeşim Eray Dinç’le de sinemayı oyuna çevirmek gibi hayalimiz vardı. Türkiye’ye döndüm ve kardeşimle birlikte Recontact Games’i kurduk. 2015’te de oynanabilir sanat üretmek mottosuyla ilk oyunumuz Recontact İstanbul’ı çıkardık. Oyun App Store Türkiye’de ‘yılın oyunu’ seçildi. Daha sonra ise Los Angeles New Media Film Festivali, International Mobile Games Awards gibi önemli ödülleri Türkiye’ye getirdik. Şimdi serinin üçüncü oyunu ile ilk defa bilgisayar oyuncularıyla buluşmaya hazırlanıyoruz. Recontact: Londra için başrol koltuğunda Game of Thrones’ta Whitewalker olarak karşımıza çıkan, Doctor Who, Clash of Titans gibi projelerde yer almış ünlü İngiliz aktör Ross Mullan yer alıyor. Ayrıca, oyunculara ve sinema seyircilerine yeni bir deneyim sunabilmek adına Londra’da yapılan çekimler için 8 milyon sanat eserini sergileyen British Museum kapatıldı” diyerek, oyun teknolojilerinde geldikleri durumu aktardı.

Yazının Devamını Oku

5-6 masa hayalinden yeme içme merkezine

Aslında planları, Ayvalık’a yerleştiklerinde butik bir otel ve 6-7 masalı bir mekan açmaktı. Fikret Polat, inşaat sektörünün yoğun temposunu mutfakta oyalanarak, Şermin Ateş Polat ise borsa dünyasının stresinden uzaklaşmak hedefiyle mekan açmayı düşünür. Ama bütün planlar, Tariş’in eski zeytinyağı fabrikasını kiralayarak restore etmeleriyle değişir.

Eski zeytinyağı fabrikasını yiyecek içecek merkezine dönüştürme fikriyle hareket eden Polat çifti, bu süreçte pandeminin başlamasıyla bir anda kendilerini sektörün içinde bulur. Payeli Restaurant’ı kuran Fikret ve Şermin Polat, bir yandan da Tariş Meydan ismi verilen eski zeytinyağı fabrikasını yiyecek-içecek merkezine dönüştürmek için mücadele ediyor. Hedefte ise orta vadede şubeleşmek var.




PAYELİ Restaurant... Hem kendi bünyesinde hem de yer aldığı Tariş Meydan’da farklı konseptlerle Ayvalık’ın gastronomi zenginliğine yeni soluk getiren bir mekan. Fikret ve Şermin Ateş Polat çifti ile hem Payeli’nin doğuş öyküsünü hem de geleceğe dair planlarını konuştuk. Payeli Restaurant’ın İstanbul merkezli Polindek Boya İnşaat’ın bir markası olduğunu dile getiren Fikret Polat, şöyle devam etti:

10 YILLIK DENEYİM

“Bizim girişimcilik hikayemizin asıl başlangıcı Polindek... Burayı, dekorasyon boyaları tatbik ve uygulama metodlarından edindiğimiz 10 yıllık deneyimle 2003’te kardeşimle kurduk. Aynı yıl İtalya’nın önde gelen boya üreticilerinden Materispaints Grubu’nun Baldini Vernici markasıyla distribütörlük anlaşması yaparak bu markanın Türkiye ve KKTC dağıtımına başladık. 2006 yılında ise İtalyan Spiver SRL ile anlaşarak bu markanın ürünlerinin Türkiye-KKTC-Irak-Azerbaycan pazarında satış ve dağıtımında yetkili tek distiribütörü olma hakkını elde ettik. İtalyan stil 100’den fazla ürün ve efektiyle ev, otel, işyeri, sosyal ve kültürel birçok yapı projelerinde ürünlerini başarıyla sunuyoruz. Standart ürün efektleri haricinde özel uygulama teknikleriyle geliştirmiş olduğu 50 farklı özel efekt ürünüyle de sektörde farklılığımızı ortaya koyduk. Dekorasyon boyaları haricinde 2010’da ‘Art on the Wall’ imajıyla duvar kaplamaları konusunda yurtiçi ve yurtdışı birçok önemli projeye özel duvar kağıtları ve 3 boyutlu duvar panelleri ithal ediyoruz.”

Yazının Devamını Oku

Pandemide o boşluğu girişime dönüştürdü

BİR yandan kendi mesleği olan iç mimarlığı yapar. Öte tarafta ise yeni arayışlara girer. Ve ev aksesuvarları üzerine çalışma başlatır. Aslı Sağgül, yüksek fiyat tablosu nedeniyle bu ilk girişiminde istediği sonucu alamaz. Pandemi nedeniyle eve kapandığı dönemde de bu arayışlarını sürdürür. Bu süreçte yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle İzmir Çeşme’de glutensiz ürün alanındaki boşluğu fark eder. Yönünü mutfağa çeviren Sağgül, sağlıklı fırın felsefesiyle cheesecake ve kurabiyeler sunduğu La Marvie’i kurar. Sağgül’ün hedefinde hem şubeleşmek hem de paketli ürünler var.

 

ASLI Sağgül... Sağlık sorunu nedeniyle karşısına çıkan fırsatı girişime dönüştürmeyi başaran çiçeği burnunda genç bir girişimci. La Marvie Cheesecake & Coffee’nin kurucusu Aslı Sağgül ile hem kariyer yolculuğunu, hem yeni markasını, hem de geleceğe dair planlarını konuştuk. 1992 İzmir doğumlu olan Aslı Sağgül, babasının mimar olması nedeniyle sektörün içinde büyüdüğünü, yaz tatillerinde şantiyelere gittiğini paylaştı. “Aslında hep mimarlık mesleğinin içindeydim” diyen Aslı Sağgül’ün bu durumu, üniversite tercihinde de etkili olur. Bahçeşehir Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’nü kazanınca İstanbul sürecinin başladığını ifade eden Aslı Sağgül, şöyle devam etti:

BİLİNÇLİ BİR TERCİH

“Hem sektörün içinde büyüdüm hem de küçüklüğümden itibaren ne zaman bir mekana girsem, ‘ben olsam nasıl tasarlarım’ diye düşünürdüm. Babamın mimarlıkla ilgili dergilerini karıştırırdım. Yani meslek seçimimim bilinçli bir tercih oldu. Günün sonunda insanları mutlu eden alanlar yaratmak bana ayrı bir heyecan vereceğini düşünüyordum. Ve 2014’te mezun olur olmaz da İstanbul’da pek çok iç mimarlık ofisi deneyimim oldu. 2016’da ise doğduğum topraklara geri döndüm. Babamın kurduğu Mobilite Mimarlık’ta kariyerime devam etme kararı aldım. Şu an orada kurucu ortak olarak mesleğime ve tasarımlarıma devam ediyorum.”

İLK GİRİŞİM OLUMSUZ

Aile şirketinin büyümesi için mücadele eden Aslı Sağgül, bir yandan da içindeki girişimci ruhla yeni arayışlara girer. İç mimarlıkla da bağı olduğu için ev aksesuvarları üzerine bir çalışma başlattığını söyleyen Aslı Sağgül, “Bu, yaklaşık 2-3 yıl önce hobi amaçlı bir adımdı.

Yazının Devamını Oku

Hem mesleği haline getirdi hem de sanatı günlük hayata dahil etti

ÇAMURLA macerası çok küçük yaşlarda başlar. Taşları toz haline getirerek heykeller yapar. Seda Yaman, bu merakı üniversite tercihinde de etkili olur. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü Heykel Ana Sanat Dalı’nı bitirse de Seda Yaman, muhabirlik ve fotoğrafçılık alanında kariyerine yön verir. Seda Yaman, 34 yılın ardından da ‘ben şehir için yaratılmış bir organizma değilim’ diyerek rotasını Bodrum’a çevirir. Burada kendine dönmeyi seçen Seda Yaman, çamurla olan macerasını işi haline getirir. Bir taraftan ‘Seda Yaman’ markasıyla seramik ürünler üreten Yaman, bir yandan da metal heykelleri ürün portföyüne eklemek için gün sayıyor.

 

SEDA Yaman... Yaşadığı bölgenin ve koşulların etkisiyle kendine dönmeyi ve kendini yaşamayı seçen bir isim. Bu durumu da çamurun sırla olan ilişkisini derinleştirip çalışmalarını daha yalın ve doğayla uyumlu hale getiren sanatçı bir girişimci. Sanatı insanların günlük hayatına dahil etmeyi kendine amaç edinen Seda Yaman ile hem kariyer yolculuğunu hem de markasının doğuş öyküsünü konuştuk. Emekli bir edebiyat öğretmeni anne ile denizcilik işletmeleri müdürü bir babanın 1976 İstanbul doğumlu tek çocuğu olarak dünyaya ‘merhaba’ diyen Seda Yaman, anne ve babasının hem eğitim hayatı hem de mesleğini seçme konusunda her zaman destekleyici olduğunu anlatarak, hikayenin devamını şöyle aktardı:

MACERA KÜÇÜKKEN BAŞLADI

“Küçükken hep sokaklarda oynuyordum. Öyle ki eve girmiyordum. Bazı taşları seçerek topluyordum. Sonra da bir betona oturup kırılmış cam parçalarıyla onları kazıyarak, tozlarını çıkartıyordum. Sonra da o tozları ıslatıp heykelcikler yapıyordum. Benim çamurla asıl maceram da aslında böyle başladı. Bir nevi kendim icat ederek. Bu macera üniversite seçimimde de etkili oldu ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü Heykel Ana Sanat Dalı’nı kazandım.”

ŞEHİR İÇİN YARATILMADIM

Yazının Devamını Oku

Küçük bir atölyeden şirketler grubuna

FARKLI alanlarda eğitim alan üç mühendis Şükrü, Günseli ve Sabri Ünlütürk, 1987’de 5 dikiş makinesiyle tekstil sektörüne ilk adımı atar. 1992’de ise ekibe Elvan Ünlütürk katılır. Fason üretimle başlayan hikaye süreç içinde grup şirketine dönüşür. Bugün 2 bine yakın çalışanıyla Sun Grup, tekstil ve hazır giyim sektörlerinde müşterilerine katma değerli ürünler sunarak ülkeye döviz kazandırıyor. Bugün 36 mağazası bulunan Jimmy Key’de ise hedef, her yıl Türkiye’de 5 mağaza açmak. Ayrıca, bu markayı yurtdışına taşımak da gündemde.

 

SUN Grup... Hem ortaklar arasındaki uyum hem de kurumsallaşma hamleleriyle yoluna emin adımlarla devam eden bir şirket. Tasarım ve AR-GE’ye verdiği önemle de hem ülkeye döviz kazandıran hem de istihdam sağlayan bir kurum. Jimmy Key Yönetim Kurulu Başkanı Elvan Ünlütürk ile hem şirketin kuruluş öyküsünü hem de Jimmy Key’in hedeflerini konuştuk. Grubun amiral gemisi olan Sun Tekstil’in sıfırdan başlayan bir hikayesi olduğunu dile getiren Elvan Ünlütürk, süreci şöyle anlattı:

DETERJAN YERİNE TEKSTİL

“Sun Tekstil’i maden, metalürji ve jeoloji mühendislikleri alanında eğitim alan Şükrü Ünlütürk ve eşi Günseli Ünlütürk ile benim eşim Sabri Ünlütürk 1987 kuruyor. 3’ü de farklı alanlarda eğitim almış olmalarına rağmen, yatırımlarını tekstile yapıyorlar. Üniversite sonrası baba mesleği deterjanda gelecek göremedikleri için yeni arayışlara giriliyor. Ve o süreçte de Ankara’da tekstil sektöründe faaliyet gösteren bir akrabanın, ‘gelin birlikte çalışalım’ sözüyle ilk adım atılıyor. İzmir’de 4-5 dikiş makinesiyle tekstil macerası başlıyor. Tekstil mühendisliğinde mezun olduktan sonra 1992’de ben de Sun Tekstil’de çalışmaya başladım.”

KENDİ MARKASINI DA YARATTI

Beş dikiş makinesiyle başlayan fason üretimin 1989’da ihracatla yeni bir boyut kazandığını söyleyen Elvan Ünlütürk, “O dönem yoğun olarak Amerika’ya ihracat yapılıyordu. 1992’de ise ilk örgü makinelerimizi almaya başladık. 4 taneyle başlayan örgü makinesi sayısı bugün 250 civarında. Küçük bir boyahane kurduk. 2000’de de Ekoten Tekstil’i satın alarak kumaş üretimi serüvenimiz başladı. 1997 yılında da kendi markasını yaratmak üzere yola çıkan Sun Tekstil, ilk Jimmy Key koleksiyonunu gerçekleştirdi. Süreç içinde de AR-GE merkezimizi kurduk ve teknik tekstile yatırım yaptık. Hollanda ortaklığıyla otomotiv sanayi alanında faaliyet gösteren Ames Europe ile de yeni bir kulvar yarattık. Bunun yanı sıra yine teknik tekstil kapsamında, savunma sanayi için kamuflaj kumaşları üretimi yapan bir yapımız da var” diyerek, Sun Tekstil ile başlayan serüvenin geldiği son durumu paylaştı.

Yazının Devamını Oku

Babasının hayalini markalaştırdı

HER şey babasının İzmir Urla’da zeytin bahçesi almasıyla başlar. Kariyerine profesyonel olarak devam eden iç mimar Kübra Özmen Kutanoğlu da bir süre sonra kendini babasının en büyük tutkusunun içinde bulur. Süreç içinde babasının hobisi Kübra Özmen Kutanoğlu’nun da mesleklerinden biri olur ve bunu da bir markaya dönüştürür. “Hayal Bahçe’den” ismiyle yeni bir yolculuğa çıkan Kübra Özmen Kutanoğlu, bugün Türk zeytinyağının kalitesini dünyaya duyurma hedefiyle çalışıyor. Kutanoğlu’nun gündeminde ise hem zeytinyağı tüketicisinin bilinçlenmesi hem de ihracat var.




KÜBRA Özmen Kutanoğlu... Hiç bilmediği bir sektörde aldığı eğitimlerle kendini geliştirerek zeytin ve zeytinyağı sevdalısına dönüşen bir iş insanı. Bunun için de İstanbul ve İzmir arasında mekik dokuyan genç bir girişimci. Hayal Bahçe’den markasına hayat veren Kübra Özmen Kutanoğlu ile hem kariyer yolculuğunu, hem markanın doğuş öyküsünü, hem de geleceğe dair hedeflerini konuştuk. 1991 İstanbul doğumlu olan Kübra Özmen Kutanoğlu, çocukluğundan itibaren üretmeyi çok sevdiğini paylaşarak, şöyle devam etti:

İÇ MİMARLIĞI TERCİH ETTİ

“Bu istekle de kendime en uygun mesleğin iç mimarlık olduğunu düşünüyordum. Öyle de oldu. Bahçeşehir Üniversitesi’nde İç Mimarlık okudum. Tek tercihimdi. Üniversitenin ardından da bir inşaat firmasında profesyonel iş hayatına ilk adımımı attım. Şantiyede çalıştım. Benim için önemli bir deneyim oldu. Bir yıllık çalışmanın ardından da yurtdışına gittim. Burada da mesleğimle ilgili eğitimler aldım. Daha sonra Türkiye’ye döndüm ve Beykoz Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Bugün orada Yapı ve Teknik İşler Müdürü olarak kariyerime devam ediyorum.”

Yazının Devamını Oku

Denizin gizli kahramanları

HER ikisi de su ürünleri mühendisliği üzerine eğitimi alır. Semira Çakaloz ve Ata Burak Çakaloz’un yolları balık çiftliği tesisi kurulumu yapan bir firmada kesişir. Bir süre sonra firmanın faaliyetlerine son vermesiyle Çakaloz çifti, kendi hikayelerini yazma kararı alır. Ve 2009’da İzmir’de Asakua Su Ürünleri’ni kuran Semira Çakaloz ve Ata Burak Çakaloz, rotalarını yurtdışına çevirir. Bugün balık çiftliği kurulumundan denizcilik malzemelerine kadar geniş bir alanda faaliyetlerini yürüten Semira Çakaloz ve Ata Burak Çakaloz’un gündeminde hem istihdamı artırmak, hem de yeni tasarımlarla sektöre katkı sağlamak var.

 

SEMİRA ve Ata Burak Çakaloz... Kurdukları tesislerle, hızla büyüyen su ürünleri sektörünün aslında gizli kahramanları. Bu çalışmalarıyla da ülkeye döviz kazandıran iki girişimci. Asakua Su Ürünleri’nin kurucularından Semira Çakaloz ile hem firmanın doğuş öyküsünü hem de gelecekle ilgili hedeflerini konuştuk. Semira Çakaloz, Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Mühendisliği’ni, Ata Burak Çakaloz ise Sinop Üniversitesi’nde su ürünleri mühendisliği okur. Semra Çakaloz, üniversitenin ardından da kendi mesleğini yapabileceği uygun şartların olmaması nedeniyle profesyonel kariyerinde ilk adımı havacılık alanında atar. Semira Çakaloz, o süreci şöyle aktarıyor:

 

YOLLAR ORKİNOS ÇİFTLİĞİNDE KESİŞTİ

“O yıllarda kadınların balık çitliklerinde çalışabilecekleri bir ortam maalesef yoktu. Erkek egemen bir sektördü. O süreçte Ata ise Ege Üniversitesi’nde master yapıyordu. Ben bir süre sonra Antalya’da bulunan bir orkinos çiftliğinde işe girdim. Ve böylece eğitimini aldığım sektöre geri döndüm. Burada çalıştığım süreçte de Ata ile tanıştım. Yüksek lisan yapan Ata, orkinoslarla ilgili yaptığı araştırma nedeniyle ortak bir arkadaşımızın yönlendirmesiyle benimle irtibata geçti. 1 yıllık orkinos deneyimin ardından, Milas’ta balık çiftlikleri kuran bir proje şirketine geçtim. Daha sonra Ata da o şirkette çalışmaya başladı. “

KENDİ HİKAYELERİNİ YAZDILAR

Yazının Devamını Oku

Ölümsüz ağaca borcunu yeni markayla ödedi

AİLESİ yıllarca ekmeğini zeytin ağacının meyvesini işlemek için ürettikleri makinelerden kazanır. Özden Gözlüklü Saka da 6 yaşından itibaren bu serüvenin bir parçası olur. Sekreterlik de yapar, CNC tezgahlarını da kullanır.

 

Aile şirketinde kariyer basamaklarını birer birer çıkan Özden Gözlüklü Saka’nın aklında ise hep kendi markasını yaratmak vardır. “En iyi iş bildiğin iştir” mottosuyla da odağını zeytin ve zeytinyağına çevirir. Özden Gözlüklü Saka, kızı Defne’nin alerji problemini yüksek polifenollü zeytinyağı sayesinde atlatmasıyla bu alanda bir marka çıkartmaya karar verir. Ve 2021 Şubat’ta Defnelia’yı kurar. Defnelia ile kısa sürede hem ulusal hem de uluslararası yarışmalardan ödülle dönen Özden Gözlüklü Saka’nın hedefi ise yüksek polifenollü zeytinyağı üretiminin yanı sıra farklı sağlıklı ürünler de var.

ÖZDEN Gözlüklü Saka... Bugün bir yandan global bir oyuncu olan aile şirketinin büyümesi için emek veren, öte tarafta kendi hikayesiyle de farkındalık yaratmak için koşturan genç bir girişimci. Yüksek polifenollü zeytinyağını insanların günlük rutinlerinden biri haline getirmeyi kendine misyon edinmiş bir iş insanı. Defnelia’nın kurucusu Özden Gözlüklü Saka’yla kariyer yolculuğundan markanın doğuş serüveninden yarınlara dair planlarına kadar birçok konuyu konuştuk. 1988 Aydın doğumlu olan Özden Gözlüklü Saka, 5-6 yaşlarında sekreterlik yaparak kariyer hayatına o zamanki ismi Hakkı Usta ve Oğulları olan HAUS’ta başlar. Özden Gözlüklü Saka, o süreci şöyle paylaştı:

KÜÇÜK YAŞTA BAŞLADI

“8-9 yaşlarında iken annem de aile şirketimizde muhasebe müdürü olarak çalışmaya başlamıştı. O yaşlarda da anneme yardım ederdim. Bunun yanı sıra üretimde CNC tezgahlarını kullanırdım. Yani kendimi bildim bileli aile şirketimizin içindeyim. Aydın’daki ilköğretim ve lise eğitimini tamamladıktan sonra üniversite için İzmir’e gittim. Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nü kazandım. Üniversite 1 ve 2’nci sınıf dönem arası ve yaz tatillerinde de firmamızın muhasebe, satın alma, satış sonrası hizmetler, satış ve pazarlama departmanlarında belirli sürelerde staj yaptım. İzmir’de de farklı kurumlarda staj deneyimlerim oldu. Yine 2’nci sınıfta Avrupa Birliği’nin organize ettiği firmamızın da partneri olduğu bir projeyi yürüttüm. Üniversiteyi bitirdikten sonra Sunderland Üniversitesi Londra Kampüsü’nde MBA tamamladım. MBA’ye başlamadan öncede firmamızın satış sonrası hizmetler departmanında babamla birlikte bazı çalışmalar yaptık.”

Yazının Devamını Oku

Zeytinin tozunu çıkardı

ABLALARI gibi akademisyen olmayı planlar. Ama babasının aldığı zeytin bahçesi tüm kariyer hedeflerini değiştirir.

 

Aysu Gürman, zeytinden yağ elde edilme sürecinde karasu gerçeğiyle yüzleşir. Yüksek lisans yaptığı süreçte de, ilan panosunda gördüğü TÜBİTAK’ın teknogirişim desteğiyle odağını zeytine çevirir. Ve hazırladığı proje destek alınca da EGE Teknopark’ta AnadOlive ismiyle kendi şirketini kurar. Gürman, zeytin ve zeytinyağı proses yan ürünlerini sıfır atık felsefesiyle geri dönüştürerek ‘toz zeytin’ üretir. Bugün toz zeytinin yanına baharat grubu ile zeytin yaprağı çayını da ekleyen Aysu Gürman’ın hedefinde ise ihracat var. Gürman, ayrıca karasudan kozmetik ve ilaç sanayine yönelik de ürünler geliştirmeyi planlıyor.

AYSU Gürman... Çalışmalarıyla hem çevre kirliliğinin önüne geçmek için mücadele veren hem de yüksek katma değerli gıda ürünleri üreten genç bir girişimci. Tüm bunları da sürdürülebilir kalkınma hedefiyle hayata geçiren bir isim. AnadOlive Gıda ve Sanayi’nin kurucusu Aysu Gürman ile hem girişimcilik macerasını hem de geleceğe dair planlarını konuştuk. Mali müşavir bir baba ve ev kadını annenin dört kızından en küçüğü olarak 1990’da İzmir’de dünyaya ‘merhaba’ diyen Aysu Gürman, Ege Üniversitesi Gıda Mühendisliği’nden mezun olur olmaz hemen aynı bölümde yüksek lisansa başladığını söyleyerek, hikayesinin devamını şöyle anlattı:

BAHÇE PLANLARI DEĞİŞTİRDİ

“Ablamın biri babamla çalışıyor, diğer ikisi de akademisyen. Ben de iki ablamın peşinden giderek akademisyen olma planıyla, yüksek lisans sürecine başladım. Tabii tüm bunlardan önce babam 2015’te Manisa Saruhanlı’da 35 dönümlük zeytin bahçesi aldı. Babam, ‘hadi mezun oluyorsun, bu bahçe senin. Ne yapacaksın bakalım’ diyerek, omuzlarıma bir yük verdi. Gıda mühendisi olarak topraktan sonrası benim uzmanlığıma girse de babam bana farklı şeyler yapmam adına bir fırsatın kapılarını aralamış oldu. Ve ilk hasadımızı yapıp zeytinlerimizi elle topladık. Sonra o zeytinler yağa dönüşürken, teorideki bilgilerin pratikte hiç de öyle olmadığını gördüm. Zeytinden yağ elde ediliyor ama arkasında birçok proses de ortaya çıkıyor. Hem pirina hem de karasu gibi bir gerçekle yüzleştik.”

Yazının Devamını Oku

Sağlığı ve bakımı eve taşıdı

Kimine göre radikal, kimine göre ise riskli olarak yorumlanan her adımına çevresinden ‘yapma’ sözü yükselir. Bu, hem üniversite hastanesinden ayrılıp özel sektöre geçtiğinde hem de özeli bırakıp kliniğini kurduğunda böyle olur. Beyin ve sinir hastalıkları uzmanı Dr. Gökhan Gürel, süreç içinde de evde sağlık ve bakım hizmeti ihtiyacının arttığını fark eder, Evde Bakım İzmir’i kurar. Bugün İzmir merkezli Home Care Evde Sağlık & Bakım markasıyla ihtiyaca kurumsal çözümler sunan Dr. Gürel, bunu önce ulusal sonra da global oyuncu haline getirmeyi planlıyor. Gürel’in gündeminde ayrıca dijitalleşme de var.

 

 

GÖKHAN Gürel... Sağlıkçı kimliğinin yanına girişimciliği de ekleyen bir isim. Çocukluğundan itibaren de ihtiyaçları iyi okuyarak onlara çözüm geliştiren, sağlık alanında ‘farklı ne yapabilirim’ sorusuna yanıtlar arayan bir doktor... Dr. Gökhan Gürel ile hem kariyer yolculuğunu, hem Home Care Evde Sağlık & Bakım’ın doğuş öyküsünü, hem de gelecekle ilgili planlarını konuştuk. 1978’de Akhisarlı tütün eksperi bir bananın oğlu olarak dünyaya ‘merhaba’ diyen Gökhan Gürel, lisans öncesi öğrenimlerini Akhisar’da yaptığını, girişimcilik anlamında da ilk adımları o yıllarda attığını paylaştı. Güler, o süreci şöyle aktardı:

GAZETE DE SATAR LİMONATA DA

“İçimdeki bir dürtüyle ticarete karşı bir merakım vardı. Bunun da ilk adımını nüfus sayımı gibi nedenlerle sokağa çıkma yasağının olduğu süreçlerde gazete satarak attım. Bayram gazetesiyle devam ettirdim. Ortaokul yıllarında ise bir arkadaşımla birlikte pazarda limonata satarak serüven devam etti. Tabii ekonomik bir ihtiyaçtan bunu yapmıyordum. Hatta, babam bir keresinde beni limonata satarken gördü ve çok kızdı. O gün içim acısa da limonatayı dökerek evin yolunu tuttum. Lise yıllarında da boş durmadım. Sigara fabrikasında çalışanlara ütü ve masasını pazarladım.”

İLK ADIMI ÜNİVERSİTE DE ATTI

Yazının Devamını Oku

Globale İzmir imzası

HER şey 2001’de Belçika’da başlar. Dijital ajans olarak kısa sürede global bir marka olmayı başarır. Emakina, 2006’da da Türkiye’ye gelerek İzmir ofisini açar. 20 yılda 3 kıtada, 18 ülkede 22 ofise ulaşan Emakina, bugün birçok projesini İzmir’de geliştirerek dünyaya ihraç ediyor. Özel çevrimiçi ve çevrimdışı yolculukları tasarlayıp çevrimiçi dünya ile çevrimdışı dünyayı bir araya getirmeye devam eden markanın gündeminde ise İzmir’deki 300 olan çalışan sayısını 500 çıkarmak var. Ayrıca, Türkiye’deki firmaları da global oyuncu yapmak gibi hedefi bulunuyor

 

EMAKİNA... Belçika merkezli ve borsaya açık bir dijital ajans... Kendi içinden girişimciler yetiştirerek de büyümeyi tercih eden global bir oyuncu. Emakina Türkiye Yönetim Kurulu Danışmanı Özgür Baykut ve Genel Müdür Semih Turgut ile markanın öyküsünden Türkiye operasyonlarına, gelecek planlarından İzmir’in konumuna kadar birçok konuyu konuştuk. Kendilerini kullanıcı ajansı olarak tanımladıklarını, bunun nedenini ise müşterilerinin müşterilerini hedef alarak çalışmalar yapmalarına bağlayan Özgür Baykut, şöyle devam etti:

20 YILDA 2 BİN 200 PROJE

“Alanında bağımsız bir ajansız. Avrupa’da da ilk 5’teyiz. Belçika’da halka açık bir şirketiz. Yüzde 30 teknoloji, yüzde 70’de strateji ve iş geliştirme şirketeyiz. Şu an birçok bilindik global marka bizim müşterimiz. Hemen her ülkede iş yapıyoruz. Müşterilerimiz arasında spor ayakkabısı satan da var 640 bin dolara yüzük satan da... 20 yılda 2 bin 200’ün üzerinde proje yaptık. E-ticaretten web tasarımına, mobil uygulamalardan iletişime çok geniş bir kulvarda çalışıyoruz. Ve sektör ayırmaksızın bunu yapıyoruz.”

DÜNYAYA TEKNOLOJİ İHRACATI

Emakina’nın bugün global bir oyuncu olduğunu ve 18 ülkede 22 ofisi bulunduğunu paylaşan Özgür Baykut, Türkiye ofisinin hikayesinin ise şöyle anlattı:

Yazının Devamını Oku

Üç markaya hayat verdi

AMERİKA’da önce güzel sanatlar alanında, daha sonra ise aşçılık üzerine eğitim alır. Hem okuyup hem de çalışır. Mutfağın yanı sıra, çanta ve giysiler tasarlar.

 

Yurtdışı deneyiminin ardından da Türkiye’ye döner. Çağrı Parlak’ın İstanbul’da hem restorana ortak hem de yöneticilik gibi deneyimleri olur. 2015’te ise rotasını Bodrum’a çeviren Çağrı Parlak, burada da üç markayla yeni bir yolculuğa çıkar. Bugün MOS-Museum Of Sweets ile pasta ve turtalar üreten, MOS Naturel’yle de kurutulmuş sebzeden bakliyata geniş bir ürün grubuyla tüketiciyle buluşan, Coco Purl’unda ise çantalar ve ev dekorasyon ürünleri tasarlayan Çağrı Parlak’ın hedefinde yurtdışı var. Gündemde ayrıcı; farklı konseptte yoga merkezi açma fikri de bulunuyor.

ÇAĞRI Parlak... Yaşama yetişmek için birkaç işi aynı anda yapanlardan. Hem mutfakta üreten hem de dikiş makinesinin başına geçip çanta ve giysiler tasarlayan bir iş insanı. MOS-Museum Of Sweets, MOS Naturel ve Coco Purl’un kurucusu Çağrı Parlak, hem kariyer yolculuğunu, hem markalarının doğuş öyküsünü, hem de yarınlara dair planlarını anlattı. 1979 Gaziantep doğumlu Çağrı Parlak, kocaman sofraların kurulduğu, şen şakrak bir ailede büyür. 4-5 yaşlarında balık temizleyip, mantı kapatan, dedesiyle de kadayıflar açan Çağrı Parlak, anne ve babalar çalıştığı için de tüm torunları Ankara’da doğmuş, ancak İstanbul Moda’da büyümüş babaannesinin büyüttüğünü söyledi, hikayenin devamını şöyle aktardı:

17’SİNDE ÇALIŞINCA KIYAMET KOPTU

“Lise bitene kadar kışları Gaziantep’te, yazlar ise İstanbul’dan Ege’ye gezerek geçti. 1995’te lise bitince de soluğu İstanbul’da aldım. En büyük hayalim tıp okumaktı. Ama o yıl girdiğim sınavda hayalim gerçekleşmedi. Dershaneye gönderildim. Ben de ihtiyacımız olmamasına rağmen Beyoğlu’nda bir mutfakta çalışmaya başladım. Ev yemekleri yapıyorduk. Tabii bizim ailede kıyamet koptu. O yaşta çalışmamı istemediler. Sadece dershaneye gitmek yetmiyordu bana ama ayrıldım mecburen. 1996 Ağustos’ta babamla trafik kazası geçirdik. Bu kazada babamı ve köpeğimizi kaybettim. Henüz 17 yaşındaydım, babam ise 44. Ağır yaralandığım kazada, bir Alman cerrahın kalp masajı müdahalesiyle hayata tutundum. Uyandığımda artık babam ve köpeğim yoktu. Kaza sonrası hayatımda büyük bir değişim başladı. Çocukluğumdan itibaren resim yapıyordum. Bu süreçte üniversite tercihimi de değiştirdim. O yıl, bana iyi gelebileceği düşünüldüğü için güzel sanatlar sınavlarına girdim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Endüstriyel Tasarım ile Marmara Resim Bölümü’nü kazandım. Üniversite sürecinde de boş durmadım. Okulun yanı sıra bir restoranda da çalışmaya başladım.”

Yazının Devamını Oku

Basit girişimi nakışla işlediler

Her ikisi de farklı sektörlerde kariyerlerine satış alanında yön verir. Her buluşmalarında da yaşamı renklendirmek için neler yapabileceklerini konuşurlar. İşten kumsaldaki yaşama kadar birçok alanda insanların kendilerini iyi hissettirecek kıyafetlere ihtiyaç duyduğunu düşünürler. Ve Selvin Yeşukan Çevikel ile Tuba Özen Yazar, farklı sektörlerdeki birikimlerini hazır giyime aktarmaya karar verir. Giyimde basit bir yaşam hedefiyle Çevikel ve Yazar, 2016’da kendi markalarını kurar. Bugün İzmir’de Live Basic markasıyla tişörtten kimonoya kadar çeşitli ürünlere nakış ekleyerek katma değer yaratan Selvin Yeşukan Çevikel ve Tuba Özen Yazar’ın hedefinde ise daha fazla ülkeye ulaşmak var.

 

LIVE Basic... Hayatın tadını çıkartıp, bütün güzelliklerini kucaklayarak, koşuşturmacadan uzakta basit yaşamanın zorluğundan ilham almış bir marka. Yaşamı renklendirmek, yaşamın her anında birlikte olmak amacıyla yola çıkan iki iş insanın hikayesinin yansıması. Live Basic’in hem doğuş öyküsünü hem de yarınlara dair hedeflerini markanın kurucuları Tuba Özen Yazar ve Selvin Yeşukan Çevikel’den dinledik. 1982 İzmir doğumlu olan Tuba Özen Yazar, tüm eğitim hayatını İzmir’de tamamlar. Manisa Celal Bayar Üniversitesi İktisat mezun olan Yazar’ın, aslında üniversiteden itibaren satış odaklı deneyimleri olur.

KURUMSAL HAYATIN ARDINDAN
Üniversitenin ardından da bu deneyimlerle birlikte kurumsal hayata ilk adımını global bir giyim markasında 5 yıl mağaza müdürlüğü, ardından da 7,5 yıl farklı bir şirkette bölge müdürlüğü yaparak atar. 1979 İzmir doğumlu Selvin Yeşukan Çevikel de üniversite tercihi için kent değiştirir ve Uludağ Üniversitesi Turizm ve Otelcilik okur, ikinci sınıfta da otomotiv sektörüyle tanışır. Asıl hayali turizmde işin mutfağında çalışmak olsa da bu hayata geçmeyince Selvin Yeşukan Çevikel, kariyerine otomotiv sektörünün satış alanında yön verir. Çevikel, 20 yılın sonunda da kendi hayallerinin peşinden gitmek için kurumsal hayata nokta koyar. Eşleri aracılığıyla tanışan ve arkadaş olan Selvin Yeşukan Çevikel ve Tuba Özen Yazar, kurumsal hayatın yoğun temposu içinde buluştukları her fırsatta modaya olan meraklarıyla neler yapabileceklerini konuşurlar. Çevikel, o süreci şöyle anlattı:

ÖNCELİKLERİ RAHATLIK OLDU

Yazının Devamını Oku

Global markaların dijital ikizini yaratıyor

Amerika’da girişimciliğin okulunu okur. Ve üniversitenin ardından da 2009’da Denizli’de yatırım yapan bir arkadaşına destek için Türkiye’ye gelir. Ama girişim başarısız olunca John Mickey, Amerika’ya döner ve teknoloji şirketlerinde kariyerine profesyonel olarak yön verir. Aklında hep kendi işini kurma fikri olan John Mickey, edindiği deneyim ve sermayeyle de bunu kaliteli iş gücü nedeniyle Türkiye’de hayata geçirmek ister. Bir süre Türkiye’yi daha iyi tanımak adına bir şirkette çalışmaya başlar. İki yıllık deneyimin ardından da John Mickey, İzmir’de global şirketlerin mevcut altyapı ve bina portföylerini dijital forma dönüştüren sistem geliştirir.

Bugün Ege Serbest Bölgesi’nde bulunan İzÜRET ile global markaların dijital ikizlerini yaratıyor, hedefi ise daha fazla kişiye iş imkanı sunarak dünyaya yazılım ihraç etmek.


 

JOHN Mickey... Eğitimini aldığı girişimciliği, sahada farklı kurumlarda çalışarak edindiği deneyimlerle farklı boyuta taşıyan bir iş insanı. Çağımızın en büyük gerçekliği olan dijitali kullanarak global markalara farklı bir kapı açan girişimci. İzÜRET Yazılım ve Mühendislik’in kurucusu John Mickey ile hem girişimcilik serüvenini hem çalışmalarını hem de gelecek planlarını konuştuk. Amerika’nın Kuzey Karolina Eyaleti’nde 1987’de dünyaya merhaba diyen John Mickey, Kuzey Karolina’nın en büyük kentlerinden Charlotte’de büyüdüğünü söyleyerek, hikayesinin devamını şöyle anlattı:

GİRİŞİMCİLİĞİN OKULUNU OKUDU
“Amerika’da çok büyük bahçeler var. Ve sonbaharda bu bahçelerdeki ağaçların kuruyan yaprakları önemli sorundu. Bir arkadaşımla birlikte bu sorunu fırsata çevirmek adına girişimde bulunduk. Tabelalar bastırıp, bu yaprakları toplamaya başladık. İlk paramı 12 yaşımda böyle kazandım. Sonra izciydim. Ve bu da bana büyük tecrübe kattı. Süreç içinde çeşitli organizasyonları yönetme fırsatı elde ettim. Daha sonra 2005’te Kuzey Karolina Eyalet Üniversitesi’ni kazandım. Burada da İşletme Bölümü’nü seçtim. Tek bir alanda uzmanlaşmak yerine birçok konuda bilgi sahibi olmak istiyordum ve o dönem karşıma ‘girişimcilik’ seçeneği çıktı. 3’üncü yılımda eğitimime girişimcilik alanında devam ettim. Üniversitenin ilk girişimcilik mezunlarından biri oldum.”

GELİŞTİRDİĞİ FİKİR TUTTU VE...

Yazının Devamını Oku

Satın almayla pedala bastılar 10 bisikletin 6’sını ürettiler

Bisiklet üretimi için ilk adım doksanların başında Ataman Bükey’den gelir. Daha sonra devreye Ovadya Sarda girer. Üretim lisansıyla başlayan sürecin sonunda Bianchi Bisiklet, yüzde 100 Türk sermayeli bir şirkete dönüşür. Süreç içinde Bianchi Bisiklet, dünyanın en eski bisiklet markalarından İtalyan Atala’ya ortak olur. 2011’de ise sektörün önemli oyuncularından Hollandalı Accell Group, Manisalı Bianchi Bisiklet’i satın alarak yeni bir dönemi başlatır. Bianchi Bisiklet’ten aldığı bayrakla Accell Bisiklet, Türkiye’den ihraç edilen bisikletlerin yüzde 60’ını gerçekleştirerek yoluna devam ediyor.

 

ACCELL Bisiklet... Türkiye’de bisiklet denince akla gelen ilk şirketlerden birini satın alarak gücüne güç katan bir kurum. Accell Bisiklet Genel Müdürü Anıl Şakrak ile hem satın alma sonrası yaşanan dönüşümü hem de sektörün son durumunu konuştuk. Bianchi Bisiklet’in hikayesinin merhum Ataman Bükey ile başladığını ifade eden Şakrak, Ataman Bükey’in Türkiye’de bisikleti sıçratan isim olarak bilindiğini belirterek, şöyle devam etti:

2011’DE TABELA DEĞİŞTİ
“Türkiye’de İtalyan Bianchi ile bir ortaklık yapılır. Zaman içinde yeni ortaklıklar da sürece katılır. Jawa’yı Türkiye’ye getiren ve motosiklet sektörünün duayenlerinden Ovadya Sarda, yapıya ortak olur. 1997’de ise Bianchi Bisiklet, yüzde 100 Türk sermayeli bir şirkete dönüşür. Bianchi’nin Türkiye’deki üretim lisansı alınır. Zamanla da şirket çok büyür. Bu büyüme öyle bir noktaya gelir ki, İtalyan Atala’yı satın alır. Bu büyüme devam ederken devreye Avrupa’nın en büyük bisiklet üreticilerinden Accell Group girer. Borsaya açık bir şirket olan Hollandalı Accell, 2011’de Bianchi Bisikleti satın alır.”

SATIŞ KANALI ZENGİNLEŞTİ

Yazının Devamını Oku

Üretmeye adanmış bir hayat hikayesi

Babasının ‘ayağı bağlansın’ sözüyle, 13’ünde bisiklet parçaları üreten bir firmada işe başlar. Bu çalışma maratonu, makine mühendisliğini bitirene kadar sürer.

 

Oğuz Diken, yüksek lisansın ardından da öğretim görevlisi olur. Diken, 90’ların başında ise akademisyenliği bırakıp pazarın ihtiyaçlarına cevap vermek için arkadaşıyla birlikte OM Mühendislik’i kurar. Süreç içinde yoluna tek başına devam eden Oğuz Diken, dünyanın önemli beton pompacılarından biri için çeşitli ürünler üretir. Ama firmanın Türkiye’de tesis kurmasıyla Oğuz Diken, bu alanda kendi hikayesini yazmak adına ortaklı bir yapıyla BETONSTAR’ı kurar. İstanbul’da başlayan üretim serüvenini süreç içinde İzmir’e taşıyan Diken, birçok ilke imza atar. Oğuz Diken, bugün ürettiği kamyon üzeri ve sabit beton pompalarını 50’yi aşan ülkeye ihraç ediyor. Hedefi ise sektörün lideri olmak.

 

OĞUZ Diken... Küçük yaşta iş hayatına atılmayla, mühendislik bilgisini harmanlayan bir sanayici. Bu harmanla da ilkelere ve farkındalıklara imza atan bir girişimci. BETONSTAR A.Ş. Kurucu Ortağı ve Yönetim Kurulu Başkanı Oğuz Diken ile girişimcilik serüveninden geleceğe dair planlarına kadar birçok konuyu konuştuk. Öğretmen bir babanın çocuğu olarak 1961’de Aydın’da dünyaya ‘merhaba’ diyen Oğuz Diken, babasının öğretmen olması nedeniyle 5 yaşında okula başladığını söyleyerek, hikayesinin devamını şöyle sürdürdü:

İLK ADIMI 13’ÜNDE ATTI
“Köy Enstitüsü mezunu babam, benim de erken yaşta çalışma hayatına atılmamı istedi. Ve ‘ayağı bağlansın’ mantığıyla da Aydın’da bisiklet yedek parçası üreten bir tanıdığının yanına beni çırak olarak verdi. İlk başta imalat kısmında çalıştım. Preslerin kestiği saçları topluyordum. Ama bir haftanın sonunda patronum, ‘sen buranın adamı değilsin’ diyerek beni ofis işlerinde çalıştırmaya başladı. 13 yaşında fatura keserek işe koyuldum. Bu çalışma süreci Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü kazandığım dönemde de her yaz devam etti. Yüksek lisansla birlikte asistan olduğumda ise bu çalışma süreci son buldu. Tabii, yıllar sonra o patronum bana ‘gel Aydın’da birlikte fabrika kuralım’ diye ortaklık teklif etse de ben kendi yolumu çizmiştim.”

Yazının Devamını Oku