"Gerçek"in ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz

Güncelleme Tarihi:

Gerçekin ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz
Oluşturulma Tarihi: Mart 11, 2006 00:00

Arılar, ultraviyole ışınlarını algılar, davranışlarını da ona göre geliştirir. Ama bizler bu ışınları göremeyiz. Yani ultraviyole ışınları arıya göre var, bize göre yoktur. Bizler davranışlarımızı ultraviyole ışınlarına göre ayarlayamayız. Gerçek hangisi? Arıların gördüğü mü, bizim göremediğimiz mi?

Koray Özer, Hacettepe Üniversitesi Deneysel Psikoloji Uzmanlık Alanı Bilişsel Psikofizyoloji Araştırma Birimi Başkanı Prof. Dr. Sirel Karakaş ile 3gerçek v esanal gerçek üzerine söyleşi yaptı. "Sanal" gerçekten önce, gerçeğin ne olduğunu Karakaş’a sordu.

Birçok bilimkurgu filminde, ki bunların iz bırakanlarından sonuncuları Matrix üçlemesi, bizim aslında sanal bir evrende, hatta önceden yazılmış bir programın içinde bir rüya aleminde yaşadığımız hissettiriliyor... Descartes, "Düşünüyorum öyleyse varım" demiş. Descartes’in cümlesini "Düşünüyorum, o halde gerçeğim," şekline getirebiliriz. Ben de şu anda sizinle kurduğumuz bu iletişimin gerçek olduğunu düşünüyorum. Gerçek nedir?

S. Karakaş: Soru kısa ancak cevaplanması çok zor. Konuya şöyle bir örnekle girebiliriz. İkinci Dünya Savaşında Nazi rejimi tarafından yapılan insanlık dışı uygulamalar malesef birçok Alman tarafından da destekleniyordu ve o kitlenin gerçeği Nazi ideolojisiydi. Bu ideolojiye sahip olanlara göre, yapılanlar da eşyanın tabiatı gereğiydi. Bu ideolojinin yol açtığı algılamalar ve değerlendirmeler gerçeğin ta kendisiydi.

Arıların davranışına bakalım. Bir arı, dışardan izlenince sanki gelişigüzel bir biçimde çiçeklere gidiyor. Ama arıların davranışı sistematiktir. Çünkü arılar, ultraviyole ışınlarını algılar, davranışlarını da ona göre geliştirir. Ama bizler bu ışınları göremeyiz. Yani ultraviyole ışınları arıya göre var, bize göre yoktur.
/images/100/0x0/55eaf10cf018fbb8f8a097a5

Bizler davranışlarımızı ultraviyole ışınlarına göre ayarlayamayız Gerçek hangisi? Arıların gördüğü mü bizim göremediğimiz mi?

Şimdi de yarasalara bakalım. Yarasaların aslında görme duyumları çok zayıftır. Ama çok gelişmiş bir yön bulma davranışı sergilerler. Peki bir yarasa bu haliyle nasıl bu kadar becerili yolunu bulabiliyor. Yanıt basit, yarasalar yayımladıkları ultrasonik dalgalarının yansımasından yararlanarak yollarını buluyorlar. Dışarıdan bakan bir insan bu hayvanların nasıl böyle uçabildiğini anlayamaz.

Yine, gerçek hangisi? Bu ultrasonik frekanstaki titreşimler var mı, yok mu? Demek ki gerçek, her yapısal bütünün kendine özgü bir durumudur.

İnsana gelirsek; insanın sahip olduğu, yaşa ve diğer koşullara göre değişen belli birtakım bedensel özellikleri var. Bu özelliklerimiz bizim neyi algılamamıza olanak veriyorsa bizler onu algılayabiliyoruz; gerçek işte bu algılara kısıtlıdır.

Mihenk taşı bilim

Bazı ruhsal hastalıklarda gerçek algısının bozulduğunu biliyoruz. Yine uyuşturucular da gerçek algısını değiştirir. Peki aynı ortamda bulunduğumuz böyle insanlarla iletişim kurduğumuzda kimin gerçek algısının daha doğru olduğunu nasıl anlayacağız. Hele ki karşımızdaki kişi gerçekten hasta olduğunu da bilmiyorsa? Kendimizin ne kadar doğru olduğunu nasıl anlayacağız?

S.Karakaş: LSD adlı uyuşturucuyu kullananlar renkleri çok parlak ve değişik algılar. Bu madde başlangıçta masum bir madde olarak sunuldu. Şimdi, bunu kullanan bir insanın gördüğü renkler mi gerçek, yoksa normal bir insanın gördüğü renkler mi? Aslında bunu belirlemek çok kolay. Bir teknik cihaz kullanarak söz konusu ışığın dalgaboyunu, şiddetini ve satürasyonunu (doygunluğunu) tespit ederseniz. Kimin algıladığı renk bu parametrelerdeki değerlerle uyuşuyorsa, onun gördüğü renk gerçeğe daha yakındır.

Yani burada mihenk taşı bilim.

S.Karakaş: Evet bilim ve onun "olmazsa olmaz" kriterlerini oluşturan gözlem ve ölçme. Paranoid şizofreniyi ele alalım. Bu tür hastalarda halüsünasyonlar (varsanı) gözlenir. Böyle bir rahatsızlığı olan hastanın duvarda yürüdüğünü iddia ettiği böceği (ki böcek duvarda yoktur) siz görmeyebilirsiniz. Ama duvarda böcek olup olmadığını tespit etmek çok kolaydır.

Aslında ilaçlara, uyuşturuculara gitmeye gerek yok: Bir resim, bir roman, bir şiir, müzik de sanal bir gerçeklik yaratmıyor mu? Bu ürünler esasen yarattıkları gerçekliklerin niteliği ve niceliği oranında değer kazanıyorlar.

Yani bunların aynı kökten geldiğini düşünüyorsunuz. Şimdi ben kitap okurken düşlerim. Ama kitap dediğimiz nesne, üzeri şekillerle donatılmış kağıt parçaları değil midir? Oysa şimdi karşımızda bilgisayarlar var, hem göze hem kulağa hitap ediyorlar...

S.Karakaş: Aslında kullanan kitleye ve halen yaygın olarak kullanılmakta olan donanıma baktığımızda, bilgisayarların etkisi daha çok görseldir. Edebiyat daha ziyade yazılı olarak sunulur; ancak edebiyat eserlerinin etkisinin sadece bir takım harflere kısıtlı olduğunu söyleyemeyiz. Bu harfler, kelimeler, cümleler, tüm metin imgeleme, hayale, düşünmeye yol açar.

Edebiyatta görsel olarak harflerin ötesinde bir şey yoktur ama güçlü eserler içsel bir görmeye, olmayan şeylerin algılanmasına, düşünülmesine yol açar.. İnsanlar için en önemli uyarılma biçimi sanırım konuşmadır. Bu ya yazılı olur, ya sözlü olur.

Ancak çocuk doğduğu andan itibaren sesleri yalnızca semantik açıdan değil, duygusal yükleriyle birlikte öğrenir. Bir sözcük sadece anlamsal bir öge değildir; bu öge ona yüklenmiş bütün duyguları da içerir.

Sanal gerçek ne?

Buradan yola çıktığımızda sanal gerçeği nasıl tarif ederiz.

S.Karakaş: Sanal gerçeklik, fiziksel uyarıcılara, onlarda bulunmayan nitelikleri atfetmektir. Yani birtakım notaları biz arka arkaya dinlediğimiz zamanki deneyimlerimiz (ki o notalar, tellerin titreşmesi ya da havanın sıkışmasıyla kulağımıza gelen bir takım dalgaları simgelemektedir) fiziksel olan notalardan değil, o notaların bizde çağrıştırdığı biliş hallerinden, duygulardan kaynaklanmaktadır.

İki boyutlu bir bilgisayar ekranı ya da iki boyutlu perdede izlediğimiz örneğin Matrix filminde, olay fiziksel olarak iki boyutlu bir düzlemde gerçekleştiği halde zihnimiz ona üçüncü boyutu ekler. Bu da sanaldır.

Bundan yıllarca önce Heretic diye her akşam bir saat oynadığım bir bilgisayar oyunu vardı. Bu oyun şimdiki Doom’un adlı oyunun ilkeliydi. Bir gece rüyamda bu oyundaki Büyücü’yü bana saldırırken görünce, tamam dedim bu oyunu bilgisayarımdan silmemin zamanı gelmiş. Yani oyunun bilinçaltıma nüfuz ettiğini düşünmüştüm...

Kokteyl partisi

S.Karakaş: Burada bilinçöncesi, bilinçaltı, bilinçüstü kavramlarına bir açıklık getirmek iyi olacak. Bilinçöncesi, kişinin şu anda farkına varmadığı ama belli bir çabayla farkına varabileceği türden olaylarla ilgilidir. Buna en iyi örneklerden biri, bilişsel psikolojide "kokteyl partisi fenomeni" adıyla anılır.

Diyelimki siz bir kokteyldesiniz. Karşınızda birileri var ve konuşuyorsunuz. Arkanızda, yanınızda, ötenizde de ikili, üçlü gruplar yapmış insanlar konuşmakta. Ortada bir uğultu var. Kendinizden başkalarının bu durumda ne konuştuğunu bilmiyorsunuz doğal olarak. Diyelim ki arkanızdaki gruptan birisi ’Koray’ dedi. Birdenbire dikkatiniz o yöne döner. Ve arkadaki grubun ne konuşmakta olduğunu anlamak için zihninizde bir "geri sarma" işlemi yerine getirirsiniz Yani ’Koray’ adından önce söylenmiş olan birkaç sözcüğü de birden farkedersiniz.

Bu nasıl olmaktadır? Zihin, bir uyarıcıyla uyarıldıktan sonra bir süreç başlatır. Bu sürece biz duyusal kayıt süreci deriz. Sürecin uzunluğu da birkaç yüz milisaniye ile 2 saniye arasındadır. Bu süre içinde uyaranlar zihinde durur. Fakat kişi bu bilginin bilincinde değildir. Ama siz kendi adınızı duyduğunuzda, ki kendi adı insanların dikkatini kaçınılmaz bir şekilde çeker, iki saniye kadar geriye giderek belleğinizde duran o duyusal kayıtları okuyabilirsiniz...

İnsan, yaşamı boyunca yığınla bilgi öğrenir. Peki bunların hepsi bizim bilincimizde midir? Tabii ki hayır. Ama sorulduğu zaman biz bu bilgileri bir yerlerden çekip çıkarırız. Şimdi yeni bir kavram daha var: ’Meta-biliş’ ya da üst-biliş. Genel olarak, ’uyarıcıları duyarız, algılarız, öğreniriz, belleğimize atarız’. Üst-biliş, bu işlevleri kontrol edip yöneten bir üst sistemdir. Bu sistem, olan bitenin farkındadır, hatta bilgilerinin doğruluğunun ve yanlışlığının bile.

Meta-biliş, kişisel olarak gelişen bir yeneğimiz mi yoksa Jung’un belirttiği gibi toplumsal bir tabanı mı var?

S.Karakaş: Bunlar Jung’un sözünü ettiği türden arketipler değildir. Bunlar bireysel olarak çocukluktan itibaren kazanılmaya başlanan zihinsel yeteneklerdir. Ve bu yetenekler beynimizin frontal lobuyla ilgidir. Frontal lobumuz da ergenliğin sonuna kadar gelişen bir beyin bölgesidir.

Öyleyse meta-biliş, sanal gerçek algısında çok işe yarayan bir yeteneğimiz.

S.Karakaş: Çok doğru. Daha bu yeteneğin oluşma sürecinin tamamlanmadığı, sanal ve gerçek olanın ayırdedilmediği gelişim dönemlerinde, yani çocuklarda, sanal gerçeğe maruz burakılmanın gelişimi nasıl etkileyeceği, hangi duygulanımların ortaya çıkabileceği, üzerinde durulması gereken çok önemli konulardandır.

İşte bilgisayar, evde TV

Peki sizce sanal dünyayla iletişimde bulunmanın bir yerden sonra bize bir zararı olur mu? İş’te günde sekiz saat bilgisayar/Internet çalışması, ki bu arada gerçek yaşamımızda olmayan bir sürü düşünce ve duygulanımdan geçiş, sonra eve gelip televizyonun karşısına ille de kanepeye uzanarak geçme, şeklinde süren bir yaşantı ne derece sağlıklı olabilir?

S.Karakaş: Bence bu yaşantının sağlıklı olması mümkün değil. Bir kere herşeyin fazlası zararlıdır. Çoğu fonksiyonlarla başarı veya olumlu davranışlar arasındaki ilişkiye bakarsanız bunun doğrusal olmadığını görürsünüz. Her zaman için en uygun ilişki biçimi ters-U şeklindedir. Örneğin stresin çok azı da iyi değildir çok fazlası da. Eniyi (optimal) değer en az ile en çok arasındadır.

Peki bilgisayar başında yaşanan sanal gerçeğin dozu artarsa ne olur? Bilgisayar başına oturan insan doğal olarak sosyal iletişimden yoksun kalır. Böylece kişi sosyal yalıtıma itilir.Oysa sosyal bir varlık olan insan için mutluluk ve başarı diğer insanlarla ilişki kurmaya sıkı sıkıya bağlıdır.

İnternet’te yazışanlara ne diyebiliriz o zaman?

S.Karakaş: İnternet’te yazışma sonuç olarak sözcüklerin bir ekrandan diğerine gitmesidir.

Peki insan organizmasının iletişimde bulunma özellikleri düşünüldüğünde bu iletişim biçimi çok atipik değil midir? Şimdi ben değişik vurgulamalarla "Bugün hava çok güzel" gibi basit bir cümleye farklı anlamlar kazandırabilirim. Yaygın olarak kullanılan türden bilgisayar ve ekranı ile bu nüanslardan kaçını karşı tarafa iletebilirim? Nerede konuşmanın melodisi? Yok.

İnsanlar, birbirleriyle konuşurken cümleler kadar birbirlerinin beden diline de bakarlar. Bu çocukluktan kazanılan bir yetenektir. Yine çocuklar konuşmayı öğrenmeden önce ses tonunu algılarlar ve buna tepkide bulunurlar. Hayvanlar da böyledir, onlara ne söylediğiniz önemli değildir; sesinizin tonu, sertliği, kısalığı ve bakışınız önemlidir. Bunlar nerede sanal dünyada?

Görüntüde koku olmazsa!

Webcam aracılığıyla ses-görüntü ikilisinin karşılıklı gidip gelmesi bizi ideal konuşma olayına yaklaştırmıyor mu?

S.Karakaş: Yaklaştırmaz, çünkü burada da koku duyusu eksik. İnsan organizması için koku çok önemlidir. Yaklaşık 1000 koku reseptörü (alıcısı) var ve bunlarla 10 bin ile 40 bin arası kokunun ayırdedilebilmesi mümkün. Kadınlar bu açıdan erkeklerden daha üstün. İşin ilginç yanı o kadar önem verdiğimiz gözümüzde bulunan reseptörlerin sayısı bu rakamla kıyaslanmayacak kadar az. Doğa bunu boşuna yapmış olamaz.

Ayrıca koku, beynimizin en gelişmiş yarı kürelerine doğrudan giren tek duyum. Ve kokunun beyinde işlendiği bölge aynı zamanda his ve duygu merkezlerinin de bulunduğu yerdir. Yani koku ile duygular arasında çok yakın bir ilişki var.

Kokudan sonra, tabii dokunma duyusu da yok bilgisayarla yaratılan sanal dünyada. Dokunmanın ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliriz. Şu yaşanmış olay da bunu iyi açıklamaktadır:

Yıllar önce ailesi olmayan bebeklerin bakıldığı bir bakımevinde çocuklar çok sık ölüyorlardı. Ne kadar uğraşılsa da çocukların neden öldüğü o dönemde anlaşılamıyordu. Ölmeyen bebekler de çok kötü bir gelişim gösteriyorlardı. Bir bebek diğerlerine göre iyi bir gelişim gösteriyor. Konu araştırılmış ve anlaşılmış ki, o bebek, bakıcı kadınlardan birisinin ilgisini kazanmış; bakıcı kadın o çocuğu kucağına alıp seviyormuş.

Çocukların sıcaklık hissetmeye ve dokunulmaya gereksinimi, özellikle yaşamın ilk aylarında, hayati öneme sahiptir. Bu gereksinim, daha sonra, aralarında şempanze de olan pek çok canlı türünde gösterilmiş bulunuyor.

Otistik olmayın!

Öyleyse şu anda sanal gerçeklik, gerçek dünya yaşantımızın yerini tutamıyor diyebiliriz.

S.Karakaş: Evet. Ama belki uzun zaman sonra sanal dünya yaşantısı gerçek dünya yaşantısına rakip olabilir. Bugün yapabileceğimiz, sanal yaşantımızın dozunu iyi ayarlamaktır. Bu doz da kişiye göre ve kişinin içinde bulunduğu gelişim dönemine göre değişir. Özellikle küçük çocuklar söz konusu olduğunda çok dikkatli olmamız gerekiyor.

Marmara Üniversitesi Odiyoloji Bilim Dalındaki arkadaşlarımızın ilginç bir saptaması var: Bu grup, sürekli olarak müzik klipleri sunan (belli) televizyon kanalını çok izleyen çocuklar arasında otistik olma oranının arttığını belirledi.

Ama şimdi klip izlemeyen çocuk yoktur herhalde.

S.Karakaş: Bu tür kanalları izleyen çocukların tümünün hastalanmasını beklemiyoruz. Yalnız ilginç olan şu ki bu çocuklar önce işitme bozukluğu yüzünden sevk ediliyorlar Odiyoloji Bölümüne. Bu çocukların işitsel uyarıcılara karşı yeterli tepkide bulunmadığı görülüyor. Ama çocukların işitsel sistem organlarında bu tepkisizliği tam olarak açıklayacak bir işlevsel bir bozukluk da belirlenemiyor. Ve, hasta olan çocukların sayısındaki artış beklenenin çok üstünde.

Çok ayrıntılı tutulan kayıt formlarından sonra bir de farkediliyor ki, hasta olan çocukların hepsi aynı müzik kanalını izliyorlar. Tabii buradaki TV izleme süresi bir saat iki saat değil, uyanık saatlarin hemen tümünü kapsıyor.

Kısaca söylenecek son söz, her işte olduğu gibi sanal gerçeklik yaşantısının miktarında da bir eniyileme (optimizasyon) sağlanmalıdır.

Prof. Dr. Sirel Karakaş: e-posta: skarakas@hacettepe.edu.tr

Web: www.exppsy.info
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!