GeriEmin ÇÖLAŞAN Gazetecinin mutluluğu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gazetecinin mutluluğu

Emin ÇÖLAŞAN

Bir gazeteci olarak binbir konuyla uğraşmak zorunda kalıyorum. Bazen düşünüyorum, acaba zamanımın sadece yarısını gazetecilik yapmak için ayırabiliyor muyum?

Hayır!

Böylesine yoğun ve yorucu bir ortamı Türkiye'de çok az insan yaşıyordur. Ama yine de mutluyum.

Bu mutluluk bazen perçinleniyor. Öyle olaylar yaşıyorsunuz ki, mutlu olmanın ötesinde gurur duyuyorsunuz, onurlanıyorsunuz.

Boğaziçi Üniversitesi, öğrencilerinin yüzde 10'unu kapsayan bir anket düzenliyor ve öğrencilerin çeşitli konulardaki tercihlerini soruyor. Anket, 700 öğrenci arasında yapılıyor.

Medya ile ilgili iki soru var.

- En çok okuduğunuz gazete?

Bunun yanıtı olarak Hürriyet çıkıyor.

- En çok okuduğunuz köşe yazarı?

Bu sorunun yanıtı da Emin Çölaşan olarak çıkıyor.

Bir gazeteci için bundan daha büyük bir ödül olabilir mi?

***

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, geleceğin gazetecilerini yetiştiren seçkin eğitim kurumlarımızdan biri.

Burada daha geniş kapsamlı bir anket uygulanıyor. Ankete 2 bin dolaylarında öğrenci katılıyor.

Yazılı basına ilişkin iki soru:

- En iyi araştırma inceleme yazarı?

Birinci sırada Emin Çölaşan çıkıyor.

- En beğendiğiniz köşe yazarı?

Birinci sırada yine Emin Çölaşan çıkıyor.

İşlerim öylesine yoğun ki, geçen salı ve dün yapılan iki ödül törenine de katılamadım. Gönderdiğim mesajlar okundu.

***

Böylesine yoğun geçen bir meslek yaşamında başınıza her iş gelebilir. Hele yolsuzluğa, hırsızlığa, ülkenin soyulmasına, Türkiye'nin bölünmesine, din tüccarlarına karşı çıkan bir gazeteci iseniz, bu kesimlerin yandaşlarından ve yayın organlarından inanılmaz hakaret ve küfürler yersiniz.

Tehdit ederler, söverler, şeytanın aklına gelmeyecek yalanlara başvururlar!

Ama it ürür, kervan yürür.

Gerek Boğaziçi ve gerekse Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri arasında yapılan anketler, yaklaşık 3 bin üniversite öğrencisini kapsıyor.

Dikkatinizi çekerim, bunlar çeşitli kuruluşlar tarafından kafadan, rastgele ve ahbap çavuş ilişkisiyle verilen ödüller değil. Şike yok, torpil yok!

O genç insanlarımız tarafından hem de üç dalda birden birinci seçilmek, gerçek bir onurdur. Başıma taçtır.

Demek ki benim yazılarımda verdiğim mesajlar alınmaktadır. Hem de yarınların bekçisi gençlerimiz tarafından.

***

‘‘Gazeteciyi’’ işte bu olaylar yaşatıyor. Sokakta ve çeşitli yerlerde yaşadıklarımı anlatsam, haklı olarak inanmazsınız.

Bizim Ankara bürosunun balkonunda arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Hemen önümüzdeki Cinnah Caddesi'nde trafik tıkanmış. Tam önümüzde bir şehirlerarası otobüs duruyor. Genç çocuklarla dolu.

Şoför camı açmış, yarı beline kadar dışarı sarkmış, bana sesleniyor ve el sallıyor. Ben de el sallıyorum... Ve bir anda, otobüsteki belki 50 öğrenci el sallamaya başlıyor. Arkadaşlarım tanıktır, inanılmaz bir olay!..

Trafik tıkalı, otobüs orada çakılı kalmış.

Otobüsten öyle bir tezahürat var ki, belki on dakika, hiç durmadan birbirimize el sallıyoruz, öpücükler gönderiyoruz.

Şoför sesleniyor:

‘‘Emin Abi, Zonguldak'tan falanca ilköğretim okulunun öğrencileri bunlar... Seni seviyoruz...’’ (Okulun adını maalesef unuttum.)

***

İstanbul'dan Nehir Roggendorf faks çekmiş:

‘‘Haziran ayında Toplumsal Dönüşüm Yayınları, siyasi-mizah denemesi bir kitabımı yayınlayacak. İsmi ‘‘Bir Emin Çölaşan Yetmez ki’’. Kitap baskıya hazırlanıyor. Önsöz yazar mısınız?..’’

Telefon açıyorum... ‘‘Yazmasına yazarım da, kitabın şike olduğunu zannederler. Benim önsözüm olmadan çıksın’’ diyorum.

***

Bir köşe yazarı, yazısında ağır hakaret etmişti. Mahkemeye verdim, kazandım.

Telefonla arıyor ve şunları söylüyor:

‘‘O yazım için sizden özür diliyorum. Sizi daha önce de arayacaktım ama mahkeme devam ediyordu. Yanlış anlarsınız diye çekindim. Şimdi her şey bittiği için rahatça arıyorum. O yazı için özür diliyorum, çünkü dolduruşa gelmiştim. Vicdanen rahatsız oldum...’’

Gerçekten duygulandım. Böyle bir tavırla ilk kez karşılaşıyordum. Hiç tanımadığım o arkadaşa teşekkür ettim ve şöyle dedim:

‘‘Gazeteciyiz. İpin ucunu bazen hepimiz kaçırırız. Bazen dolduruşa da geliriz. Ama yazılara masum aile bireylerinin isimlerini karıştırıp onlara hakaret etmek çok yanlış bir şey. Bu efendice davranışın nedeniyle sana çok teşekkür ediyorum...’’

Bu konuşmayı yazmak için o hiç tanımadığım arkadaştan izin almadım. O yüzden ismini ve hangi kesimden olduğunu burada vermiyorum. Aslında, herkese örnek olması için vermeyi çok isterdim... Çünkü özür dilemesi, bugüne kadar tanık olmadığım bir incelik ve insanlık örneği idi.

***

Evet!.. Hakarete uğrarız, ana avrat söverler, olmadık yalan ve iftiralarla üzerimize gelmeye kalkışırlar... Mahkemelerde hesabını sorarız.

Ama bunların yanında nice gurur verici, onurlu olaylar yaşarız. Biliriz ki, milyonlarca insanımız arkamızdadır. Zaten gıdamızı onlardan alırız. Verdiğimiz mesajların boşa gitmediğini görürüz, dünyanın en büyük mutluluklarını yaşarız.

Bizim meslek çok ilginçtir, çok!













X

Vay vay vay!..

ELİMDE İstanbul’da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir’e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk’ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor. Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında Cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)

"Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği."

* * *
/images/100/0x0/55eb5036f018fbb8f8b93a45
Derginin Anıtkabir kapaklı sayısında, 19. sayfada bir haber. Bunları sizlerden özür dileyerek aynen veriyorum ki, herkes pisliğin boyutunu görsün. Haberin başlığı: "Dayılanan pezevenge kurşun yağdı."

"Kayseri’de seks dükkanı açarak Müslüman halkımıza meydan okuyan pezevengin kerhanesi kurşunlandı. Kayserili Müslümanlar bu orospu çocuğunun açtığı seks dükkanına giderek ’Ananın porno filmi var mı, eğer gelirse biz satın alacağız. Ananın donunu da dükkanın girişine as’ dediler.

Şimdi biz laiklerden öğrendiğimiz yöntemlerle para kazamayı öğrenen bu orospu çocuğunun anasının filminin vizyona giriş haberini bekliyoruz.

Müslüman Kayseri halkı bizi yanıltmadı ve pezevengin işyeri kurşunlandı. Onları tebrik ediyoruz.

Gün geçmiyor ki Laik Cumhuriyet’in Allahsız /images/100/0x0/55eb5036f018fbb8f8b93a47ve ahlaksız rejiminin pislikleri görülmesin. Cumhuriyet kazanımları!

’İlke ve inkılapların’ oluşturduğu bu manzara karşısında biz intikam yemini ettik.

Tek tek ve topyekun, hesabını bu dünyada görmek üzere Allah’tan memuriyet diliyoruz."

Bu yayınlar (hem de "Müslümanlık" adına) İstanbul’da Valiliğin, Savcılığın, Emniyet ve öteki ilgili makamların gözleri önünde yapılıyor.

Devlet var mı? Var, var!
Yazının Devamını Oku

2-1 kim kazanacak!

ABDULLAH Gül cumhurbaşkanı olsun mu, olmasın mı? Şimdi bütün Türkiye bunu tartışıyor. O mu olmalı, başkası mı? Abdullah Bey havaya iyice girdi, kendisini Çankaya’da görüyor. Buna karşın Tayyip Bey kesiminden yükselen ve ortalığa yayılan hava çok farklı. Tayyip Bey, "arkadaşının" oraya seçilmesine karşı... "Dün dündür, bugün bugündür" anlayışında... Çünkü seçildiği takdirde ülkenin büyük gerilim yaşayacağının ve Başbakan kimliği ile kendisinin yıpranacağının farkında.

Aralarında bir sinir harbi sergileniyor ve bu harp kendi kadroları, danışmanları ve medya aracılığı ile sürüp gidiyor... Ve anlaşıldığı kadarıyla ikisi bir araya gelip soruna çözüm bulamıyor.

İslamcı basın ise tam kadro desteğini Abdullah Gül’e veriyor.

* * *

Bu olayda karşımızda farklı bir tablo var. Bunun üzerinde hiç durulmuyor.

Bu tablo aslında bir maçın sonucu olarak gündeme geliyor.

TBMM Başkanlığı’na karısının başı açık Köksal Toptan seçildi.

Örtülü-örtüsüz maçı şu anda 1-1 berabere devam ediyor.

Ne maçı demeyin!

Başı açıklar ile türbanlılar arasındaki maçtan söz ediyorum! Tayyip Bey’in karısı örtülü. Bu durumda maçı 1-0 türbanlılar önde götürüyordu. Karısının başı açık Köksal Bey, TBMM Başkanı seçilince, durum 1-1 oldu.

Üçüncü gol çok önemli! O golü atan taraf, maçı -şimdilik- kazanacak.

Eşitliği bozacak gol cumhurbaşkanlığı seçiminde atılacak.

Abdullah Gül, cumhurbaşkanı seçildiği takdirde türbanlılar ve türban destekçileri 2-1 öne geçecek.

Çankaya’ya karısının başı açık biri seçildiği takdirde türbancı kesim maçı 2-1 kaybetmiş olacak ve bu yenilgiyi hazmedemeyecek.

Aslında Tayyip Bey’in gönlü elbette türbanlıdan yana. Ancak Çankaya’da karısı türbanlı bir cumhurbaşkanı olduğu takdirde yaşayacağı büyük sıkıntıları biliyor ve görüyor. O yüzden maçı başı açıkların kazanmasını -içinden gelmese bile- istiyor.

Oynanmakta olan cumhurbaşkanlığı maçının amacı bu saatten sonra Çankaya’ya kimin seçileceği değil. Cumhurbaşkanlığı seçimi, oraya seçilecek kişinin karısının türbanlı olup olmamasına endekslendi! Vay benim ülkem, vay Atatürk Türkiyesi vay!

Maç devam ediyor, galibiyet golünü kimin atacağını ve sonuçlarını bir süre sonra hep birlikte göreceğiz inşallah!

İSTİFANIN BÖYLESİ!..

SEÇİM öncesinde partilerin aday listeleri açıklandı. CHP, Manisa’da birinci sıraya Şahin Mengü’yü, ikinci sıraya Erdoğan Yetenç’i koydu. Mengü yakın arkadaşım. Haftalar öncesinden Manisa’ya gidip karargáh kurdu. Birinci sıradaydı ve seçilmesi yüzde 100’dü. Buna rağmen haftalar boyunca Manisa’yı köy köy dolaştı, ayak basmadığı yer kalmadı.

Sık sık haberleşiyorduk ve Mengü sürekli yakınıyordu:

"Abi bu Erdoğan Yetenç’le bu iş olmaz. Manisa’da bunu seven, güvenen bir kişiye rastlamadım. Geçen dönemde de milletvekili idi ama herkes kendisinden nefret ediyor. Partinin oylarını düşürüyor. Keşke listemizde bu adam olmasaydı. Bizim ayak bağımız oldu. Mücadeleyi öteki partilerle değil, oy kaybetmeyelim diye bunu suçlayanlarla yapıyorum. Beyefendi zaten ortalıkta yok!"

Doğrusunu isterseniz, kendisiyle seçim öncesinde konuştukça Mengü’nün bu olayı abarttığını düşünüyordum. Seçim sonuçları alındı. CHP Manisa’dan -tahminlerin altında- sadece iki milletvekili çıkarabildi. Şahin Mengü ve Erdoğan Yetenç. Kendi kendime "Galiba Şahin haklıymış" dedim!

Milletvekilleri yemin ettiler. Aradan birkaç gün geçti ve Erdoğan Yetenç isimli milletvekili -yeniden İdare Amiri seçilemediği ve kırmızı plakalı araçtan yoksun kaldığı için- CHP’den cuma günü istifa etti.

Seçileceksin ve anında, böyle ipe sapa gelmez bir gerekçeyle istifa edeceksin! Görülmüş, duyulmuş şey değildir.
(Önümüzdeki hafta yine CHP’ye girme olasılığı varmış!)

İnsanların olduğu gibi siyasetin de bir onuru, ilkeleri, omurgası vardır. (Pardon, olmalıdır demek istiyorum!) Bay Yetenç’e şimdi soruyorum:

Dün bir, bugün iki. Ayıptır yahu, bu nasıl iştir? Bu nasıl ahlak ve siyaset anlayışıdır?

Bu durumda milletvekilliğinden de derhal istifa etmelidir...

Ve CHP yönetimi listeye koyduğu o şahsın vebalini günahını yüklendiğini açıklamalı, böyle birini listeye nasıl koyduğunu da inceden inceye düşünmelidir.

* * *

Emin Çölaşan’ın notu: Hürriyet
ailemize katılan Yılmaz Özdil’e hoşgeldin diyorum. Özdil’in yazılarını kaçırmayın, zevkle okuyacaksınız.
Yazının Devamını Oku

Kerbela faciası

ANKARA’da yaşayan insanların, sorumsuz bir belediye ve onun başındaki şahıs yüzünden günlerdir çektikleri, kitaplara konu olacak bir hadise. Size önce dünkü gazetelerin manşetlerinden, başlıklarından örnekler vereyim. Olayın özü burada yatıyor:

Hürriyet: "Gökçek, banyo yapmayın, başınızı yıkayın. Tek çözüm Rabbimin yağmur vermesi dedi!" (Daha önce de tatile gidin demişti!)

Bugün: "Susuzluğun suyu çıktı. Başkentteki su krizi ürperten boyutlara ulaştı. Susuz kalan hastaneler hasta kabul etmiyor, ameliyatlar iptal ediliyor. Memurlara öğle yemeği servisi kaldırıldı, restoranlar tuvaletlerini kapattı, rögarlardan pis kokular çıkıyor. Halk kuyulara akın etti."

Zaman: "Susuz kalan başkentte sağlık alarmı. İshal vakalarında artış. Başhekimler salgın uyarısında bulundu."

Vatan: "Başkentte susuz yaz kábus oldu. Hayat durma noktasına geldi. Ameliyatlar durdu, sokaklar koktu. Hastalar taburcu ediliyor. Umumi tuvaletlere kilit vuruldu. Salgın hastalık uyarısı yapıldı.

Hürriyet Ankara Eki: "AKP’den milletvekili seçilen DSİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu, istense Ankara’ya su getirirdik dedi ve Melih Gökçek’i eleştirdi."

Cumhuriyet: "Ankara’da ameliyatlar erteleniyor, halk isyan ediyor, büyükelçilikler şaşkın. Başkentte su çilesi. Çeşmelerde kuyruk oluşturan Ankaralılar Gökçek’e ateş püskürüyor. Gökçek salgın hastalık olursa sorumlusu ben değilim dedi. Bir AB diplomatı, yaşananların şaşkınlık verici olduğunu söylerken, bir Arap diplomat bizde de su yok ama su kesintisi olmaz dedi."

Akşam: "Bir bu eksikti! Susuzluk nedeniyle birçok kamu kuruluşu, personeline yemek veremiyor."

Birgün: "Lağım içirecekler. Susuzluk sorununa çözüm olacağı iddia edilen Kızılırmak suyunda çevresel atık ve kanalizasyon var. Gökçek suç işliyor."

Yeniçağ: "Salgın paniği. Susuzluktan kıvranan Ankara kokmaya başladı."

Milliyet: "Başkentte Gökçek afeti. Ankara’dan manzaralar... Gökçek, bütün dünya Müslümanlarının Ankara için dua etmesini istedi!"

Sözcü: "Ankara koktu. Bir haftadır suyun akmadığı başkentte hayat çekilmez hale geldi. Vatandaş bir damla su için çırpınıyor. Melih Gökçek’e tepkiler sürüyor."

Radikal: "Kurumların önerileri yıllarca duymazdan gelindi. Gökçek, Ankara’yı nasıl susuz bıraktı? DSİ defalarca uyardı, susuzluğu önleyecek proje ihale bile edildi. Ancak kaynak yok diyen Gökçek, ASKİ’nin paralarını yol ve kavşaklar için harcadı."

Dünkü gazetelerin manşetleri ve başlıkları, Ankara’da milyonlarca insanın yaşadığı inanılmaz rezaleti zaten gözler önüne seriyor.

* * *

Bu rezaletten bire bir sorumlu olan şahıs ekranlara çıkıyor, güya kendini savunuyor ve bu gerçekleri dile getirenleri suçlamaya kalkışıyor! O kadar ki, susuzluğun sorumlusu olarak, beş yıl boyunca kendi partilileri tarafından yönetilen DSİ’yi gösteriyor.

Ana su borularının patlamasında suçladığı ise, yine kendi partisinden olan Yenimahalle Belediyesi! Boruları suyun yanlış ölçülen basıncı değil, onların iş makineleri patlatmış!..

Ve sonuçta işin Allah’a kaldığını kabul ediyor, tüm dünya Müslümanlarını Ankara’nın su sorunu için dua etmeye çağırıyor. O Müslümanların yapacak başka bir işi yoksa, elbette dualarını bizden esirgemeyeceklerdir!

Bu görülmemiş pişkinlik sonrasında acaba yüce Allah kendisine demez mi ki, "Ey kulum, bugüne kadar ayakta uyudun ve paraları çarçur ettin. Su sorununu çözmek yerine cilalı, gösterişli işlere yöneldin. Sen görevini savsakladın, şimdi benim adımı ağzına alma."

Ankara’da olanları, boşa harcanan, heba edilen trilyonları, kişisel ve siyasal çıkar için kullanılan paraları burada defalarca yazdım.

Şimdi su sorunu patladı ve kendisinin cilası kazındı. Yazdıklarımızın, uyarılarımızın, çarçur edilen paraların, ihmalciliğin, vurdumduymazlığın doğru olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Üstelik hem biz rezil olduk, hem de dünyaya rezil olduk!
Yazının Devamını Oku

Hikmet Özdemir’in kitabı

SEVGİLİ okuyucularım, bugün size mutlaka okumanız gerektiğine inandığım çok güzel ve çok ilginç bir kitaptan daha söz edeceğim. Prof. Dr. Hikmet Özdemir tarafından yazılan "Komutan ve Evlatları".

Bu kitabı, haberlerini her gün medyadan izlediğimiz ANKA Ajansı, bir kültür yayını olarak çıkarmış. (www.ankaajansi.com.)

Kitap, Çanakkale cephesinde önce 19. Tümen komutanı, sonra da Kolordu düzeyinde Anafartalar Grubu Komutanı olarak görev yapan Yarbay Mustafa Kemal’i belgelerle, Türk ve yabancı kaynaklardan alıntılarla anlatıyor.

O Çanakkale cephesi ki, Birinci Dünya Savaşı’nda dört yıl boyunca yenilmediğimiz tek cephe olarak tarihte yerini almış durumda.

Galiçya, Kafkas, Doğu Anadolu, Suriye, Irak, Filistin cephelerinin tümünde yenildik ve 1918 yılında teslim anlaşmasını imzaladık. Düşman orduları sadece Çanakkale’yi geçemeyip geri çekildi.

Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale cephesinde sadece düşman ordularıyla değil, kendi çıkarları için Mehmetçiği harcamaya kalkışan müttefikimiz Alman komutanlarla da boğuştu ve emirlerine karşı çıktı.

* * *

İsmi düşman ülkelerin raporlarında, düşmanlarının kitaplarında sık sık yer aldı. Sir Winston Churchill, 1923 yılında yayınlanan kitabında şöyle diyordu:

"Mustafa Kemal 9 Ağustos günü Anafartalar’daki başarılı harekátından sonra geceyi, bu paha biçilmez sırtı alma hazırlığı içinde büyük çaba harcayarak geçirmiştir. Bizzat yönettiği şiddetli baskın hücumu ile bu dar bölgede yerleşmiş olan bin kişilik İngiliz kuvvetini yok etmiştir. Türkler Conkbayırı’nı aşmışlar ve zaferin sonuna kadar da orada kalmışlardır.

Bu başarı, perdeyi kapatan olaydır."


Cumhuriyet kurulmuş ve Atatürk Cumhurbaşkanı olmuştu. O zaman bile geçmişin düşmanları makamına geliyor ve Çanakkale olayı masalara haritalar serilerek tartışılıyordu.

* * *

Yıl 1934. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, düşman askerlerinin 162 bin ölüsüne karşın bizim yaklaşık 110 bin şehit verdiğimiz Çanakkale savaşlarının yıldönümü için yöreye gidecek ve dünyaya hitap eden bir nutuk söyleyecek. Atatürk bu olayı önemsiyor...

Ve Şükrü Kaya’yı yanına çağırıp direktif veriyor:

"Orada güzel bir nutuk vereceksin. Aziz şehitlerimizi de ziyaret edeceksin. Yalnız, nasıl bir nutuk söyleyeceksin? Ben söyleyeyim. Mehmetçik abidesinin başında dilinin bütün talakatıyla (açıklığı ile) konuşacaksın. Siz göğüslerinizi çelik kalelere siper etmeseydiniz bu doğa aşılır, İstanbul işgal edilir, vatan toprakları istilaya uğrardı diyeceksin. Hayır, hayır... Sen dünyaya da hitap edeceksin. Çanakkale’de yalnız bizim şehitlerimizi değil, bu toprak üstünde kanlarını döken insanları da, o kahraman savaşçıları da hürmetle, saygıyla anacaksın..."

Ve Atatürk, Şükrü Kaya’ya bizzat el yazısıyla hazırladığı bir not iletti ve ekledi:

"Bunu orada aynen okuyacaksın."

El yazılı notunu İçişleri Bakanı’na verdi ve bir zamanlar savaştığı düşman askerleri için yazdığı bu sözler Atatürk adına Çanakkale’de okundu, tarihe altın harflerle geçti:

"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.

Sizler Mehmetçiklerle koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan
(İngiltere, Fransa, Hindistan, Nepal, Afrika, Yeni Zelanda, Avustralya) evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır.

Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."

Prof. Dr. Hikmet Özdemir dört dörtlük, belgelerden ve yerli yabancı devlet arşivlerinden oluşan bir kitap yazmış, Çanakkale cephesinde komutan Atatürk ve onun evlatları olan Mehmetçiği anlatmış.

Ellerine sağlık.

Bu kitabı lütfen okuyunuz.
Yazının Devamını Oku

’YAŞ kararları yargıya açılsın!’

TÜRKİYE’de belli kurumları yıpratmak için gündeme getirilen bazı fikir ve görüşler çok ilginç! Yıpratılmak istenen kurumların başında TSK geliyor... Ve gerekçeler üretiliyor: "Efendim, kesin olan Yüksek Askeri Şûra kararları yargı denetimine açılsın."

YAŞ
toplantısı cumartesi günü bitti. Bu önemli kurul, Başbakan başkanlığında toplanıyor, hükümetten Milli Savunma Bakanı da katılıyor. Öteki üyeler Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere tüm orgeneral ve oramiraller. Asker kesimi 14 kişiden oluşuyor.

Son YAŞ toplantısında TSK’daki atama ve terfiler belirlendi. Ayrıca 23 personelin TSK ile ilişkisi kesildi.

10 kişi irtica, 13 kişi disiplinsizlik, emirlere itaatsizlik, yasadışı işlere bulaşma gibi suçlardan atıldı.

* * *

YAŞ kararları kesin. Bu konuda yargıya gidilemiyor. Uzun süredir Türkiye’de belli çevrelerden yükselen bir ses var:

"Sivilleşme ve demokratikleşme (!) adına YAŞ kararları yargı denetimine açılmalıdır. Hazırlanacak sivil anayasada bu hüküm mutlaka yer almalıdır."

Varsayalım bu olay gerçekleşti. Yeni bir anayasa yapıldı, ilgili yasalar çıkarıldı ve YAŞ kararları yargı denetimine açıldı.

Bu durumda neler olacak?

Örneğin, general olamayan bir kurmay albay, haksızlığa uğradığı gerekçesiyle İdare Mahkemesi, Askeri İdare Mahkemesi veya Danıştay’da (yasanın belirleyeceği yerde) dava açacak. Aynı biçimde, terfi edemeyip kadrosuzluktan emekliye sevk edilen bir general, ya da irtica, uyuşturucu, yasadışı işler nedeniyle emekliye sevk edilen herhangi bir personel de aynı hakka sahip olacak.

Belki bazıları, açtıkları davaları kazanacak.

Bunun Türk ordusunda yaratacağı kargaşayı düşünebiliyor musunuz!

* * *

Geçmişte bu uygulama vardı. Örneğin, emekliye ayrılan bazı generaller dava açardı. General olamayan bazı albaylar da aynı yola başvururdu.

İdari yargı, kararlarını dosya üzerinden verir. Onlardan bazıları açtıkları davaları kazandı. (O zaman sivil ve askeri idare mahkemeleri yoktu, sadece Danıştay vardı.)

Ve "Danıştay paşaları" ortaya çıktı!

Şimdi aynı uygulama başlatılırsa "yargı kararıyla generaller" oluşacak. Emekli olanlar, irticaya bulaşanlar, disiplinsizlik yapanlardan bir bölümü belki yeniden üniformayı giyip orduya dönecek!

Bu süreçte dava dosyaları, gizli belgeler ve bilgiler, basın açıklamaları, suçlamalar havada uçuşacak ve birileri TSK’yı yıpratmaya kalkışacak.

Bazılarının diline doladığı "sivilleşme ve demokratikleşme" uğruna böyle bir uygulamaya girişmek her şeyden önce Türk Ordusu’nu yıpratır. Ast-üst ilişkilerini ve disiplini zedeler.

İçinde yaşadığımız AKP döneminde Başbakan ve Milli Savunma Bakanı, irtica ve disiplinsizlik nedeniyle TSK’dan atılan personel için boşuna muhalefet şerhi koymuyorlar. Onların da amacı aynı:

"YAŞ kararları yargı denetimine açık olsun."

Ama bütün yetkiler ve sayısal çoğunluk ellerinde olduğu halde yasal değişikliği yapmıyorlar, yapamıyorlar.

Özellikle İslamcı medya ile entel ve İkinci Cumhuriyetçi takım bu konuda sürekli bastırıyor!

YAŞ
kararlarının yargı denetimine açılmasına sonuna kadar karşıyım... Çünkü arkasındaki oyunu, yapılan hesapları iyi biliyorum. Benim bilmem yetmez. Bu konu gündeme geldiğinde büyük kesimlerin de karşı çıkacağına inanıyorum.

* * *

Emin Çölaşan’ın notu:
22 Temmuz Pazar günkü seçimde parmağıma sürülen boya, aradan tam iki hafta geçmesine karşın çıkmadı. Tırnaktaki leke neredeyse aynen duruyor. Başkalarının parmaklarında da aynı şeyi görüyorum. Bu boya yerli midir, ithal midir bilmiyorum. Üreteni kutluyorum.
Yazının Devamını Oku

Susuzluğun kara mizahı

SUSUZLUĞUN kara mizahı olur mu demeyin. Burası Türkiye’dir, her şey olur. Bu ülkenin başkentinde insanlar susuzluk çekerken, bu yaz günlerinde musluktan su akmazken, sadece yakınmazlar. Bazen de başlarına gelene acı acı gülerler!
Osmanlı’nın Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) tarafından söylenmiş bir söz vardır ve tarihe geçmiştir:

"Şu mektepler olmasa maarifi (eğitim işlerini) ne güzel idare ederdim."

İsterseniz bu sözü Ankara’ya, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine, bazı ilkel Afrika ülkeleri dışında musluktan su akmayan dünyanın tek başkentine uyarlayalım.

"Su sorunu başımıza çıkmasaydı Ankara’yı ne güzel yönetirdik!"

Burada parantez açıp sizlere bir anımsatma yapmak istiyorum. Ankara’da sular akmazken, bidon ve leğen sektörüyle birlikte rezalet her geçen gün büyürken, askeri birlikler, hastaneler, işyerleri, bütün kurumlar, evler yakınırken, iktidar ve muhalefetten hiçbir söz duydunuz mu?

Diyelim ki iktidar bu konuda konuşamaz. Ya muhalefet?.. Ya CHP? Demek ki onların da söyleyeceği bir şey yok!

* * *

Kara mizah sürüp gidiyor. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek buyurdu:

"Belediye personelini iki aylık izne çıkarmayı planlıyorum. Ankara halkı da tatile gitsin, böylece Ankara’nın nüfusu azalsın ve su tüketiminde düşme sağlansın. 50-60 bin kişi anasının babasının yanına gitsin. Fena mı olur!"

Çok şey yaşamıştık da, bu kadarını duymamıştık. Burada benim de kendisine destek olma açısından bir önerim olacak! Dikkate alınmasını istirham ederim!

Ankara’daki askeri birliklerde on binlerce asker var. Onları terhis edelim. Hastaneleri boşaltalım. Böylece hastanelere eski petrol tankerleriyle su taşınmasına son verip bir tasarruf daha sağlayalım. Kamuda çalışanların tamamını izne çıkaralım.

* * *

Sonra şöyle konuştu: "Bizim zeká seviyemiz Cenab-ı Allah’ın bu kadar afet vereceğini bize düşündürmedi."

Estağfurullah! Bu işler zeká seviyesiyle değil, oy apartma hırsıyla ilgilidir. Ankara’da su kalmadığı aylar öncesinden belliydi. Oy kaybı olmasın diye seçime kadar kesintiye gitmediler. Seçim bitti, kesinti başladı.

Sonra Ankara’da yaşayanları suçladı:

"Ben sizi suyu iktisatlı kullanmanız için 2005’te ikaz etmiştim. Tasarruflu kullanılsa, belki suyu kesmeyecektik."

Vay canına! Dünyanın bir başka ülkesinde yaşıyor olsaydık, başımıza bu belaları açan sorumsuzlar görevden alınır, hesap vermeleri istenirdi.

Dedim ya, ne iktidardan tık var, ne de muhalefetten.

* * *

Evet, kara mizah sürüp gidiyor. Aynı belediye başkanı basın toplantısında şöyle dedi:

"Su kesintisinin sorumlusu biz değiliz. Suçlamalar art niyetli ve taraflı. Türkiye’de içme suyu temini DSİ’ye aittir. Asıl sorumlu DSİ’dir. Biz DSİ’yi uyarmıştık."

Bakın burada haklı! Tamamen doğru söylüyor! Niçin?..

Çünkü hepinizin bildiği gibi, DSİ’yi AKP iktidarı değil, CHP yönetiyordu! Onlar Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne korkunç bir sabotaj yaptılar!

Sonra sözlerini sürdürdü:

"Susuzluk yüzünden doğabilecek salgın hastalık riski belediyeye yüklenemez."

* * *

Peki bu işin sonu nereye varacak? Gazeteciler kendisine bunu da sordular. Yanıtı şöyle oldu:

"Cenab-ı Allah bilir. Cenab-ı Allah isterse Ankara’nın su sorunu bir anda çözülür."

İstanbul ve Ankara’da yaşayan milyonlarca insan susuzlukla karşı karşıya. İşin şakası yok. Ellerinde sonsuz para vardı. Bu iki büyük kentin belediyeleri trilyonları, yüz milyonlarca doları gereksiz işlere harcadılar, siyasi yatırım aracı olarak kullandılar.

Kendi futbol kulüplerine bile destek yağdırdılar.

Ama su olayını hiç düşünmediler.

Ak mizahtır, kara mizahtır diye gülmeyin! İşimiz Allah’a kaldı. Dün İstanbul’da yağmur duası yapıldı. Allah hepimize sabır versin. Amin.
Yazının Devamını Oku

Çok boyutlu susuzluk rezaleti

ANKARA’da bir garnizonun üst düzey yetkilisi dün telefonla aradı, sonra kısa bir yazılı not gönderdi: "Lütfen bu su kesintisi rezaletinin üzerinde basınımız ısrarla dursun. Okulların ekim ayında açılmasından, hastanelere tankerle su taşınmasından dem vuruluyor. Ancak hiç kimse binlerce askerin bir arada yaşadığı karargahları, kışlaları aklına getirmiyor. Allah korusun burada susuzluk yüzünden bir salgın hastalık çıktığı anda önünü alamayız.

Binlerce vatan evladını talime çıkarıyoruz. Terliyorlar. Onlar yıkanacak. Binlerce askerimiz tuvaletleri kullanıyor. Onlara yemek pişiyor, bulaşıkları yıkanacak. Her konuda temizlik, bizim olmazsa olmaz kuralımızdır. Bu susuzluk ortamında bu işin üstesinden nasıl geleceğimizi şimdi kara kara düşünüyoruz ve doğrusu korkuyoruz.

Bizim görevimiz bu rezaletten sorumlu olan sorumsuzları araştırmak değil. Biz kısa vadede olacaklardan, susuzluğun askeri birliklerde başımıza açacağı belalardan korkuyoruz. O vatan evlatları bize emanet. Onları ailelerinden aldığımız gibi, evlerine sağ salim ve sağlıklı göndermek zorundayız."

Evet, olayın yeni bir boyutu daha karşımızda.

* * *

Dün Ankara’da büyük bir kamu hastanesinin sorumlusu aradı. Söyledikleri ilginçti:

"Su yok, okulları ekim ayında açalım!.. Hastanelere tankerle su taşıyalım, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışalım! Tanker suyu kuyudan çekilmiş, pismiş, mikropluymuş, cerrahlar ve ekipleri o sularla yıkanıp ameliyata gireceklermiş, olsun varsın!

Hastanemize tankerle getirilen suyu kendi laboratuvarımızda inceleyeceğiz. Mikroplu çıkacağından eminiz. Sıkıntı zaten vardı. Böbrek hastalarına hizmet veren hemodiyaliz bölümünde basınçlı ve temiz su olması gerekir. Zaten bir aydan beri su basınçsız, tortulu ve çamurlu geliyordu. Hizmetin kalitesi ve makinelerin kapasitesi düştü. Biz zorlanıyoruz, böbrek hastaları boş yere zahmet çekiyor..."

Ankara Tabip Odası dün açıkladı: "Ankara’da ishal vakalarında şimdiden yüzde 100 artış oldu. Önümüzdeki susuz günlerde ishal, tifo, kolera, hepatit artacak. Uyarıyoruz."

* * *

Susuzluk kader mi? Kuraklık belki kader ama susuzluk değil. Önlemler alınsaydı Ankara bu duruma düşmeyecekti. Dün bizim gazetede Çiğdem Toker’in "Ankara’yı susuz bıraktıran belge" başlıklı haberini okudunuz. Hazine Müsteşarlığı, kapıya dayanan kuraklık nedeniyle 2004 yılında girişimde bulunuyor. Sağlıklı Gerede havzası suyunu Ankara’ya getirmek amacıyla kredi görüşmeleri başlarken Melih Gökçek bu istemi reddediyor. Gerekçesi:

"Bizim önceliğimiz su değil, metro. Su olayına bizi karıştırmayın!"

İyi de, 2002 yılında bu işin görüşmeleri başlamış, toplantılara kendisine bağlı ASKİ yetkilileri katılmış ve bir de protokol imzalanmış. O protokolü de aşağıdaki gerekçeyle (!) geçersiz sayıyor ve bunu yazıyla, hem de kendi imzasıyla Hazine Müsteşarlığı’na bildiriyor:

"Her ne kadar bu protokol imzalanmışsa da, bu konu tamamen Başkanlık makamının (yani kendisinin) bilgi ve direktifleri dışında yapılmıştır."

Katrilyonlarla oynayan bir belediyenin nasıl yönetildiğinin (!) ve Ankara’nın nasıl susuz bırakıldığının somut belgesidir.

* * *

Sevgili okuyucularım, burada ilginç bir "rastlantıyı" da gündeme getirmek istiyorum. Ankara’nın yaşadığı bu susuzluk rezaletinin mimarı olan Melih Gökçek, okulların 15 Ekim gününe kadar kapalı kalmasını istedi. Hüseyin Çelik isimli Milli Eğitim Bakanı ise "Bakarız, inceleriz, gerekiyorsa öyle yaparız" dedi. Galiba bu istem kabul edilecek.

Bilenler bilir, Osmanlı döneminde okullar ramazan ayında tatil edilirdi.

Buna Harbiye bile dahildi.

Şimdi takvime bakalım!

Ramazan bu yıl 12 Eylül’de başlıyor. Bir ay sonra şeker bayramı geliyor ve tatil tam 15 Ekim pazartesi günü sona eriyor.

Yani okullar o gün açılacak. Ramazan sonrasında. Herhalde ilginç bir rastlantı olsa gerek!

Nasıl olsa seçim bitti! Oylar tamam. Suyu seçime kadar kesmediler, bundan sonra rahatça kessinler, Ankara’da yaşayan milyonlarca insanın hayır duasını alsınlar!
Yazının Devamını Oku

Harç bitti, yapı paydos

DÜNYADA küresel ısınma diye bir olay olduğu, kuraklık yaşanacağı, sıcaklığın artacağı yıllardır biliniyor. Bu konuda bütün dünya alarma geçti, binlerce bilimsel yayın yapıldı. Türkiye de bu iklim değişikliğinden payına düşeni fazlasıyla aldı ve alacak. Fakat gelin görün ki, biz yine yumurta kapıya dayansın diye bekledik.

Özellikle İstanbul ve Ankara barajlarında su kalmamıştı. Su giderek azalıyor ve hiçbir önlem alınmıyordu. Bu iki kentte milyonlarca insanın susuz kalacağını bilmeyen yoktu.

Ben Ankara’da yaşıyorum. Barajlardaki suyun ancak yüzde 5’i kalmıştı. Su kesintisine gidilmiyor, hiçbir önlem alınmıyordu. Niçin?..

Çünkü 22 Temmuz’da seçim vardı. Seçimden önce su kesintisine gitmek AKP’li Büyükşehir Belediyesi açısından "oy kaybı" demekti!

Seçim bitti, haftasına kesinti başladı. Ciddiyetsizliğin ve sorumsuzluğun ancak bu kadarı olabilirdi.

Şimdi Ankara’da su 48 saat akacak, 48 saat akmayacak. Ahali bidonlara hücum etti. Bidon, kova, leğen satışları patladı. Bazılarına göre kesintinin de yararı olmayacak, çünkü doldurulan bidonlar su gelince dökülüp yeniden doldurulacak ve su boşa gidecek.

* * *

Çok merak ediyorum, dünyanın acaba hangi başkentinde sular kesiliyor? Belki Afrika’da birkaç azgelişmiş ülkede olabilir! Çölün göbeğindeki Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen gibi ülkelerde bile böyle bir olay yok.

Birkaç gün önce Yalçın Bayer’in köşesinde Dr. Cafer Tokses isimli bir okuyucunun mektubu vardı. Aynen şöyle diyordu:

"Ankara’ya kar yağmadı, Ankara susuz kaldı. Suudi Arabistan’a da hiç kar yağmıyor ama susuz kalmıyor. Afrika ülkeleri hariç su kesen başkent yok.

Ankara’da 13 yıldır AKP’li belediye var. Son seçimde Ankaralı, AKP’ye yüzde 52 oy verdi. Demek ki halk memnun!

Su kesildikçe AKP’nin oyu artacak demektir!"

Kara mizahın en güzel örneğini bir okuyucu vermiş.

Dün Suudi Arabistan’daki bir dostumu arayıp orada su kesintisi olup olmadığını sordum. Yok! Bağdat’a sordum. Kan gövdeyi götürüyor ama bombalama olup da borular patlamadığı sürece orada bile yokmuş.

Oysa toplam 20 milyon insanın yaşadığı Ankara ve İstanbul çöktü. Yıllardır hiçbir önlem alınmadı. Kaynaklar altgeçit-üstgeçitlere, hediye paketlerine yatırıldı, binlerce savurganlık ve gereksiz harcama yapıldı, paralar toprağa gömüldü ama su konusunda hiçbir şey yapılmadı...

Taaa ki felaket kapımıza dayanana kadar.

* * *

Dünkü Hürriyet’in manşetinde okudunuz. Yuvacık Barajı’nı işleten İngiliz Thames Water şirketinin Türkiye Temsilcisi Evren Köprülü acı gerçeği açıkladı:

"Ankara’da 2000 yılında Büyükşehir Belediyesi’ne sunduğumuz teklifte suyun beş yıl içerisinde biteceğini grafiklerle beyan ettik. Ancak dikkate alınmadı."

Efendim şimdi Ankara’ya Kızılırmak’tan su getirilecekmiş, borular döşeniyormuş. Bu da en az altı ay zaman alacakmış, bu yüzden okullar geç açılmalıymış, hastanelere tankerle su taşınacak, taşıma suyla değirmen döndürülecekmiş! Suyu tankerle getirilen hastaneleri ve hastaları düşünün!

Kızılırmak çamur renginde akar. Suyu pistir, mikropludur, zehirlidir ve ayrıca ekonomik değildir. Bunu bütün bilimsel kuruluşlar ve meslek odaları açıkladı. Geçtiği bütün yörelerin lağımları, pislikleri, sanayi atıkları Kızılırmak’a boşalır. Ankara’da yaşayan milyonlarca insanı bu suya mahkûm edecekler.

Bu gerçekler DSİ raporlarında da aynen yer alıyor.

Bugünden başlayarak Ankara’da salgın hastalık endişesini tıp doktorları dile getiriyor. Ne yapılacağını, örneğin restoranlarda bulaşıkların nasıl yıkanacağını, okulların ne zaman açılacağını bile kimse bilmiyor.

Bilinen tek şey bidon, leğen, kova satışları ile su deposu sektörü patladı!

* * *

Seçim öncesinde Ankara’da yaşayan yüz binlerce aileye AKP’li Büyükşehir Belediyesi tarafından beleş gıda paketleri dağıtıldı. Böylece oy patlaması yaşadılar.

Gerçi seçim bitti ama şimdi ben onların yerinde olsam, başkentte her evin kapısına bundan sonra her sabah bir bidon su bırakırım!

Bu ciddiyetsizlik, rezalet ve sorumsuzluk tablosunda çok makbule geçer, belki de gelecek seçimde oy açısından yararı olur!
Yazının Devamını Oku

Bu bilmece çözülmeli

AĞAR-Mumcu kavgası iyice patladı. Seçim öncesinde iki partinin birleşme süreci bazı "bilinmeyen" güçler tarafından sona erdirildiğinde, burada bir yazı yazmış ve çağrıda bulunmuştum. Yazımın tarihi 4 Temmuz 2007. Başlığı yine aynı: Bu Bilmece Çözülmeli. Bu iş nasıl başladı, yattı ve bitti? Arada neler oldu?

Erkan Mumcu
dün bana da bir mektup yazmış. Özetliyorum:

"Yazınız çok haklıydı. Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve yakın çevrelerinin mutlaka konuşmaları gerektiğini söylemiş ve gazetecileri bu konuyu araştırmaya çağırmıştınız. Seçim sonrasında karşımıza çıkan tablo ne kadar haklı olduğunuzu ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu konunun aydınlatılması hepimize düşen tarihsel bir sorumluluktur. Oynanan oyunların açığa çıkarılması ve Türk siyasetinde bir karanlığın aydınlatılması gerekmektedir.

Bugün bu konu, seçim öncesinden daha çok önem kazanmıştır.

Bu birleşme neden olmadı? Kim ya da kimler engelledi? Sonunda kim kazançlı, kim zararlı çıktı? Ben sürecin bilebildiğim bütün ayrıntılarını anlatmaya, kavrayabildiğim tüm nedenleri kamuoyu ile paylaşmaya, sorulacak sorulara cevap vermeye hazırım. Sürecin nasıl başladığını, nasıl tıkandığını, nasıl kesildiğini ve çarpıtıldığını iyi biliyorum.

Ama benim de bilmediğim sorular var: Niçin, ne uğruna, ne umarak ve neden korkarak?

Bu soruların cevabını verebilecek kişi ben değilim. Çünkü birleşmeyi engelleyen kararlı bir zihnin aslında neleri sakladığını ben bilemem. Bunları tek yanlı bir polemiğe dönüştürmeden konuşmanın tek yolu, birlikte hesap vermektir.

Sayın Çölaşan, hayranlık uyandıracak bir gazetecilik sezgisiyle
(4 Temmuz günü) sorduğunuz soruları sormaya ve bu konuyu araştırmaya çağırdığınız meslektaşlarınızı uyarmaya devam etmenizi rica ediyorum.

Sonucu AKP’nin tek başına yeniden iktidarına zemin hazırlayan bu süreç suskunlukla geçiştirilemez. Şunu kesinlikle ifade ediyorum, bu süreci biz
(Anavatan) kesmedik. Evet, yazdığınız gibi ortada çok soru var. Ancak bu sorulara cevap vermesi gereken ben değilim.

Haklısınız, bu bilmece çözülmeli."

* * *

Mehmet Ağar, Erkan Mumcu’nun bu doğrultudaki sözlerine dün sert bir yanıt verdi. "Otur oturduğun yerde, beni konuşturma... O süreçte kimlerin kimlerle konuştuğunu biliyorum. Kafanı buralara sokup kendini rezil etme. Kavga edeceksen AKP ile et. Şimdi susma zamanıdır..."

İkisi arasındaki kapışma bundan sonra belki devam eder, belki de taraflardan biri susmayı yeğlerse son bulur. Ancak soru işaretleri bitmeyecek ve unutulmayacak.

Bu olayda muhteşem bir gazetecilik olayı yatıyor. DYP ile Anavatan arasındaki hadise çok ilginçtir. Burada çıkan 4 Temmuz tarihli yazımda şöyle demiştim:

"Bu konuda gazeteci arkadaşlarımız tarafından yapılacak bir araştırma, ortaya çok ilginç bir tablo çıkaracak. Türk siyasetinde nasıl oyunlar oynandığını, dümenler döndüğünü, tezgáhlar kurulduğunu, yalanları, doğruları, beceriksizlikleri ve çirkin, yakışıksız pazarlıkları sergileyecek...

Muhteşem, dört dörtlük bir konu karşımızda, deşilmeyi bekliyor. Yaklaşık üç aylık birleşme süreci incelendiğinde ortaya inanılmaz bir tablo çıkacak. Bunları beni bugüne kadar hiç yanıltmayan gazetecilik bilgilerime, deneyim ve sezgilerime dayanarak söylüyorum."

Aradan haftalar, aylar geçti. Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar’ın son çıkışları bile bu yazdıklarımın kanıtı değil mi?

Yazımı şöyle bitirmiştim:

"Haydi gazeteciler, haydi araştırmacılar, iş başına! Bu bilmece çözülmeli. Son yılların en renkli siyaset konusu sizleri bekliyor."

Açık söyleyeyim, koşullarım uygun olsaydı ve böylesine inanılmaz bir yoğunluk içinde yaşamasaydım, bu konunun üzerine balıklama atlayıp araştırır, bilmeceyi çözer ve kitap yapardım.

Bu öneriyi temmuz başında bazı genç gazeteci arkadaşlara da götürdüm. "Çok yararlı bir iş olur, gazetecilikte iyi bir çıkış yakalarsınız" diye ısrar ettim.

Çağrımı şimdi bir kez daha yinelemeyi bir meslek görevi biliyorum. O kitap yazılmalı. Türk siyasetinin çok renkli ve ilginç bir boyutu gözler önüne serilmeli.
Yazının Devamını Oku

Yabancı dil: Türkçe!

BU arkadaşlarla işimiz zor olacak. Güneydoğu’da çeşitli illerden "bağımsız" seçilip geldiler. Halkın seçimidir, saygı duymakla yükümlüyüz. Geçtiğimiz pazar günkü yazımda onları "PKK’lı" diye tanımlamıştım. Terör örgütünün mensupları ille de dağlarda gezinmek zorunda değil. İlle de güvenlik güçlerimizi pusular, mayınlar ve kurşunlarla şehit etmek zorunda değil.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi terörün en tehlikeli aşaması, siyasallaştığı zaman gerçekleşiyor. Türkiye’de şimdi bu aşamayı açıktan, bu kez Meclis çatısı altında yaşayacağız. Doğu ve Güneydoğu’da belli il ve ilçelerde belediyeleri ele geçirdiler ve adına siyasallaşma denilen kavramın ne olduğunu hepimiz gördük.

Kürtçe
yayınlar başladı, terörist cenazelerini belediye ambulansları taşıdı, PKK renkleriyle bayraklar açıldı, sloganlar atıldı. Bazı belediye başkanları hakkında soruşturma açıldı, sadece bir başkan görevden uzaklaştırıldı.

* * *

Şimdi yeni gerginlikleri Meclis çatısı altında yaşamaya hazır olun. DTP Grubu önümüzdeki günlerde kurulacak. Bunlar her konuda kürsüye çıkıp konuşacak. Seçilmişlerdir, elbette konuşacaklar.

Kürsü dokunulmazlığından sonuna kadar yararlanacaklar...

Ama korkarım, şu veya bu nedenle Meclis içinde ve dışında sürekli olarak Kürtçülük yapacaklar.

Bazıları şimdiden demeç veriyor:

"Biz buraya halkların kardeşliği için geldik. Merak etmeyin Kürtçe değil, Türkçe yemin edeceğiz! Kılıçları kuşanıp gelmedik."

Kılıçları kuşanıp gelmediğini söyleyenlerden bazıları, aynı gün Meclis’te formları doldururken, ilk şoku yaratan bir davranışta bulundular.

Formdaki soru şöyle:

"Bildiğiniz yabancı diller?"

Bunlardan bazılarının el yazılarıyla yanıtı:

"Türkçe."

* * *

İnsaf yahu! Ayıp yahu!

Daha Meclis’e adım attığınız ilk günden bunu yapmaya, bu saygısızlığı sergilemeye hakkınız var mı?

Bu saygısızlık kime?

Sonradan bazı arkadaşlarınız devreye girip düzeltmiş olsalar, "Arkadaşlar yanlış anlamış" demiş olsalar bile, Türk milletine.

Türkçe sizin için yabancı dil midir? Buna inanıyor musunuz?

Eğer inanmıyorsanız bunu niçin yapıyorsunuz? İnanıyorsanız, siz birkaç gün sonra Meclis kürsüsünde aşağıda özetle verdiğim yemin metnini nasıl okuyacaksınız?

"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ koruyacağıma... Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma... büyük TÜRK MİLLETİ önünde NAMUSUM ve ŞEREFİM üzerine ant içerim."

* * *

Şimdi bu arkadaşlar bir yanda Meclis kayıtlarına "Bildiğim YABANCI DİL Türkçe" kaydını düşecekler, öbür yanda ise birkaç gün sonra "vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü" koruyacaklarına "büyük Türk milleti önünde namus ve şerefleri üzerine" yemin edecekler!

Şimdi belki diyeceklerdir ki "kardeşim biz o yemini formalite gereği okuyacağız"...

Doğrudur, bugüne kadar o yemini kimler okumadı ki!.. O namus ve şeref yemini kürsüden okunur. Sadece okunur! Hepsi bu kadardır ve beş saniye sonra unutulur gider.

Dünyanın (hem de Anayasa’da yer alan) en şanssız, bahtsız, talihsiz, kısmetsiz namus ve şeref yeminidir!

* * *

Meclis kayıtlarına "bildiğim yabancı dil Türkçe" kaydını düşen bu milletvekilleri daha ilk aşamada ortalığı germeye başladılar. İnşallah yanılırım ama şu birkaç gün içerisinde olanlar, bundan sonra olacakların habercisi.

Leyla Zana boşuna konuşmadı, "Türkiye eyalet sistemine geçmeli. Bu er veya geç olacak" diye!

Bugüne kadar seslerini sadece belediyeler eliyle duyuruyorlardı. Şimdi siyasallaşma sürecinde çok önemli bir aşamayı daha geride bıraktılar. Biz onları asla "yabancı" olarak görmüyoruz ama onlardan bazıları bizi ne yazık ki öyle görüyor.

Bu kafayla giderlerse Türkiye boş yere gerilecek ve zararlı çıkan kendileri olacak.

Bu iyi niyetli uyarıları dikkate almalarını dilerim.
Yazının Devamını Oku

PKK Meclis’te

SEVGİLİ okuyucularım, 22 adet PKK’lı milletvekili şimdi Meclis’te. Halkın oylarıyla bağımsız aday olarak seçildiler. Meclis açıldıktan hemen sonra kendi partilerine, DTP’ye geçip grup kuracaklar... Ve Anayasa uyarınca, ilk toplantı gününde aşağıdaki yazılı metni aynen okuyup yemin edecekler:

"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim."

Kürsüde bu yemini okurken herhalde metnin "vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü" ve "Atatürk ilkeleri" bölümleri de akıllarında olacaktır!

Sonrasında ne yapacaklarını da hep birlikte göreceğiz!

Belki diyeceksiniz ki aynı yemini edecek olan AKP milletvekili Zafer Üskül daha bismillah demeden şimdiden ortaya çıkıp Anayasa’dan Atatürk ilkelerinin çıkarılmasını istedi.

Haklısınız. Bazılarının namus ve şeref kavramı daha ilk günden Meclis kürsüsünde kalacağa benziyor!

* * *

DTP
bundan sonra ne yapacak? Gönülleri ferahlatan (!) açıklamalar yapıyorlar:

"Kimse merak etmesin, yeminimizi Kürtçe değil Türkçe yapacağız. 1991 yılının hatasını tekrar etmeyeceğiz."

Valla sağolsunlar, çok teşekkür ederiz!

Ancak sorun sadece ilk gün değil. Sonrası çok daha önemli.

Bunlar arkalarına AB desteği alarak Meclis çalışmalarını sürdürecekler.

Kürtçülük yapacaklar.

Türkiye’nin belli bölgelerinde egemen olabilmek amacıyla çeşitli atraksiyonlar geliştirecekler.

Örnek vereyim:

Leyla Zana seçimden hemen önce bir konuşma yaptı. "Türkiye eyalet sistemine geçmelidir ve eninde sonunda geçecektir" dedi.

* * *

Bu sistem dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı aynıdır. Ülke eyaletlere bölünür.

Her eyaletin yasama organı vardır.
Valisi, belediye başkanı, polisi, yargıcı, savcısı ve öteki organları eyalet halkı tarafından seçilir. Vergiyi eyalet toplar. Ulusal savunma ve dış politika dışında hemen hemen bütün yetkiler eyalet yönetimine aittir.

ABD, Almanya gibi nice gelişmiş ülkelerde bu sistem yürürlüktedir ve mekanizma tıkır tıkır çalışır. Hiçbir eyalet, merkezi yönetimden kopma arzusu sergilemez.

Varsayalım bizde Anayasa falan değişti ve eyalet sistemine geçildi. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda iki ayrı eyalet kurulacak...

Ve hayallerine göre buraları Kürdistan eyaleti olacak!

Eyalet meclisini, valiyi, belediye başkanını, polisi, hákim ve savcıyı, vergi yönetimini onlar seçecek!

* * *

Evet, bunlar şimdilik hayaldir. Olmayacak şeylerdir. Ama unutmayın, hem AB bize bu konuda bastıracak, hem de içimizdeki Kürtçüler bu konuyu yavaş yavaş gündeme getirmeye başlayacak.

Leyla Zana
boşuna konuşmadı.

Çok önemli: Bu işler bugünden yarına olmayacak...

Ve PKK ile iç içe geçmiş Kürtçülük olayı Meclis kürsüsünden, Meclis çalışmalarından yansımaya başlayacak. Sadece Türk kamuoyuna değil...

Dünyaya seslenecekler ve dış desteği arkalarına daha da güçlü bir biçimde almayı başaracaklar.

Terörle bağlantısı saptanan bir kadını boşuna milletvekili seçtirmediler. O kadın şimdi cezaevinden tahliye edildi. O ve DTP’li milletvekili arkadaşları herhalde boş oturacak değil!

Cicim günleri, cicim ayları çabuk geçecek.

Çok renkli, aynı zamanda üzücü, sinir bozucu olaylar yaşayacağız. PKK’nın sesini bundan sonra Meclis kürsüsünden, Meclis salonlarından dinleyeceğiz.

Hazırlıklı olun. Şaşırmayın!
Yazının Devamını Oku

Bir Anayasa Profesörü

SEÇİMDEN zaferle çıktılar ve cadı kazanları hemen kaynatılmaya başlandı. AKP’nin Zafer Üskül isimli bir "anayasa hukukçusu" var. Şimdi Mersin’den seçildi.

<B>1994’te SHP’den Bakırköy Belediye Başkan adayı, 1999’da ise Mersin’de CHP’den milletvekili adayı idi.</B> <B>Çizgisi tutarlı! Fevkalade ilkeli bir arkadaş!

</B>"Anayasa uzmanlığı" konusunda ise rivayet muhtelif! Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde Prof. olmuş. Doçentlik tezinin konusu Anayasa ile pek ilgili değil ama olsun varsın: <B>"Kamu Yönetimi Açısından Türkiye’de Ticaret ve Sanayi Odaları." </B>Burası Türkiye, olur böyle şeyler.<B>

</B>Şimdi <B>AKP </B>milletvekili seçilen bu <B>"anayasa hukukçusu" </B>konuşmaya başladı. Sözleri <B>Sabah </B>Gazetesi’nde dün yer aldı. Haberin başlığı: <B>"Kemalizm Anayasa’dan çıksın.</B> <B>Anayasa’da Atatürk ilke ve inkılaplarına </B>(devrimlerine)<B> gerek yok."</B> Söylediklerini özetliyorum:

<B>"Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılapları gibi kavramların Anayasa’da yer alması gereksiz. Bunlar milletvekili yemininde de yer alıyor. Bu ifadelerin çıkarılması lazım. Bize herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen sivil ve renksiz bir Anayasa gerekir. Bizim Anayasamız ise Kemalizm </B>(Atatürkçülük) <B>ideolojisinin izlerini taşıyor." 

</B>Ya neyi taşıyacaktı?

Seçimden önce bu ifadeleri kullanamayanlar, şimdi seçim sonrasında coştular.

<B>Dikkat ediniz, bu sözleri seçimden hemen sonra söylüyor. </B>

<B>

Yazının Devamını Oku

MHP yelkenleri indirirken

DÜNKÜ gazetelerde Devlet Bahçeli ile yapılan söyleşiler vardı... Ve Devlet Bey ilginç, hatta hiç beklenmeyen sözler söylüyordu.<br><br>MHP, Meclis’te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine katılacaktı. Böylece AKP iktidarının en büyük korkusu olan, ilk oturumda 367 milletvekili olmaması korkusu ortadan kaldırılacak, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen karar yerine getirilmiş olacak.

MHP’nin bu tutumu, AKP’nin ekmeğine sürülecek en lezzetli tereyağdır!

İktidar partisinin başına devlet kuşu konmasıdır!

Devlet Bahçeli’
nin sözlerini dünkü gazetelerin manşetlerinde okuyunca önce şaşırdım, gözlerime inanmadım. Sayfaları çevirip tamamını okudum. Doğruydu. Bir kez daha şaşırdım!

Şöyle diyordu:

"Biz (cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı ilk gün) toplantı yeter sayısı için (367 kişi sağlansın diye) MHP olarak gireriz ama (AKP adayına) oy veririz, vermeyiz, orası bize kalmıştır. Böylece 367 sorunu yaşanmaz.

AKP iktidar oldu. Kimi isterse seçer. Bu konuda karar tamamen AKP’nindir. Kimi aday gösterecekleri bizi ilgilendirmez. Tutarlılık bunu gerektirir. Uzlaşma aramalarına gerek yok."

* * *

Bizim açımızdan dakka bir gol bir!

Golü kimin attığına, kimin yediğine siz karar verin.

"Kimi aday gösterecekleri bizi ilgilendirmez"
diyor Bahçeli.

Pardon, özür dilerim ama burada kuşseverler kulübüne temizlikçi seçilmeyecek.

Cumhurbaşkanı seçilecek, cumhurbaşkanı!

Nasıl olur da MHP’yi ilgilendirmez!


Bir muhalefet partisi, yeni Meclis’in üçüncü partisi, AKP’ye teslim bayrağını daha ilk günden çekmiş durumda!

Sonra şunları söylüyor:

"Bizim tutumumuz böyle olacak. Bizim görev anlayışımız bu. Bizimle uzlaşma aramalarına da ihtiyaç yoktur. Ama bunu beğenmezlerse DTP kökenli 23 bağımsız var. O zaman onlara giderler."

Aman beyefendi, beğenmeyecek ne kaldı!

Siz iktidar partisinin önünü böyle açtıktan, böyle peşin güvenceleri daha Bismillah demeden verdikten sonra, niçin DTP’ye gitsinler!

Yoksa MHP’nin yeni ve hiç tahmin etmediğimiz alternatifi DTP mi oldu da kimsenin haberi yok!

* * *

Tayyip Erdoğan dün gazetelerde Bahçeli’nin bu sözlerini okuduktan sonra -hiç kuşkunuz olmasın- son ayların en rahat nefesini alıp derin bir "Ohhh" çekmiştir.

Ekibiyle ve özellikle Abdullah Gül’le konuşurken "Geçmiş olsun beyler, bu cumhurbaşkanlığı işini de Allah’ın yardımı ve MHP’nin hiç umulmayan desteği sayesinde bitirdik sayılır" demiştir.

AKP, MHP’ye bu konuda sonsuz bir teşekkür borçludur.

Nitekim dün AKP’nin teşekkür mesajları dört koldan yağdı.

* * *

Demek ki MHP’nin, iktidara bu konuda söyleyeceği bir söz, götüreceği bir öneri, nasıl bir cumhurbaşkanı olması gerektiği konusunda herhangi bir görüşü yokmuş.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşma arama gibi bir kavram MHP için geçerli değilmiş...

Ve devletin bir kalesinin daha böylesine kolay bir biçimde, uzlaşma arayışına girmeden, tereyağından kıl çekercesine teslim edilmesi mümkünmüş.

Niçin?..

Çünkü onlar tek başına iktidar oldu. İstedikleri kimseyi oraya seçmeleri gerekir ve biz buna destek oluruz anlayışıyla!

Destek olmak iyidir de, stepne olmanın ne kadar iyi olduğunu ben şahsen bilemem!

MHP’ye oy veren, onları Meclis’e gönderen kitleler -seçmenlerin yüzde 14.2’si- bunu çok daha iyi takdir edecektir.

Eğer şimdiden, genel başkanlarının bu sözlerinden sonra hayal kırıklığına uğramadılarsa!


"Güvendiğimiz dağlara kar yağdı" demedilerse.

Türkiye böyle. Siyaset işte bu. Vay anasını sayın seyirciler!

MHP destekli Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını şimdiden kutlamak gerekir.
Yazının Devamını Oku

Deniz Baykal gerçekleri

SEÇİM bitti, saldırı başladı. Deniz Baykal ve CHP bunları hak ediyor mu? Önce bir konuya dikkat çekeyim. Saldırı erken başladı. Seçimden hemen bir gün sonra. Karşı cephe Baykal ve partisini başarısız olmakla suçladı. Biraz zamansız oldu.

Burada tamamen tarafsız bir gözle, Deniz Baykal olayını kısaca irdelemek istiyorum. Ben bugüne kadar partisine oy verecek kesimler ve kişiler içerisinde böylesine sevilmeyen bir genel başkan görmedim. Bu bir gerçektir. Bugüne kadar binlerce insandan duyduğum söz hep aynı oldu:

"Baykal olduğu sürece ben CHP’ye oy vermem."

Onların çoğu da benim tanıdığım ve normalde CHP’den başka bir yere oy vermesi mümkün olmayan kimselerdi. Yalanları yoktu.

Son seçimde nereye ve kime oy verdiklerini bilemem.

* * *

Bir gece Bekir Coşkun’un evinde yemeğe davetli idik. Deniz Bey, Bekir, Enis Berberoğlu, ben ve eşlerimiz. Bir aile yemeği idi. Henüz seçim kararı alınmamıştı. Masada sohbet ederken kendisine sordum:

"Deniz Bey kendi tabanınızda bile hiç sevilmiyorsunuz. Seveninizden çok sevmeyeniniz var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?"

Baykal
sinirlendi ve sertleşti. Bunun doğru olmadığını söyledi.

Bir arkadaşımızın evindeydik ve soruyu soran ben de orada konuktum. Biraz ısrar etsem iş daha sertleşecek ve o güzel aile ortamında tatsızlık çıkacaktı.

Konuyu değiştirdik.

* * *

Şimdi seçim sonrasında AKP’nin zaferi kutlanıyor. Bu kutlamalar arasında Baykal’ın da istifası isteniyor. CHP bu seçimden yenik mi ayrıldı, başarılı mı oldu?

Elbette başarılı olmadı. Genel merkez yönetimi, partinin il ve ilçe örgütlerinin çoğu çalışmadı. CHP ülkenin belli bölgelerinde hiç yoktu!

Bu niçin böyle oldu, nasıl oldu, doğrusunu isterseniz onu bilemem.

Seçim aşamasında büyük hatalar yapıldı. Baykal’ın miting konuşmalarını ekranlardan izledim. Hep aynı şeyleri söylüyor ve etkisiz kalıyordu.

Sağ kesimden gösterdiği adayların çoğu, illerinde beklenen oy oranına ulaşamadı ve seçilemedi. Partisi sadece beş ilde birinci parti olabildi:

Ege’de İzmir ve Muğla, Trakya’da Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli. Altıncısı yok. CHP’nin kalesi olarak bilinen ve Çankaya’yı da kapsayan Ankara Birinci Bölgede bile devlet ve para gücünü iyi kullanan AKP birinci sıraya oturdu.

* * *

Şimdi Deniz Baykal’a istifa çağrıları yapılıyor. Erken ve zamansız. Varsayalım Baykal bırakıp gitti. Peki yerine kim gelecek? Ufukta belirmiş bir isim var mı? Yok! Toplumun umut bağladığı, "O gelirse iyi olur" dediği, kitleleri peşinden sürükleyecek hangi ismi onun yerine yakıştırıyorsunuz? (Partide ikinci bir adam yetiştirmemesi de Baykal’ın eksiğidir.)

Yine varsayalım, Baykal bırakıp gitti. Parti bu kez aynı hizip hesapları içerisine düşmeyecek mi? Belki de parçalanıp gitmeyecek mi?

Bunları Deniz Baykal’ı savunmak için yazmıyorum. Onun hatalarını, yönetim ekibinin etkisizliğini, Atatürkçü, laik, sosyal demokrat kesimlerde kendisine olan (haklı veya haksız) tepkileri ve sevgisizliği en iyi bilenlerden biriyim. Siyasetini sadece ve sadece "Baykal düşmanlığı" üzerinden yürütenleri de iyi biliyorum.

Ama gün, bugün değil.

Deniz Baykal
’ın bütün bu olanlardan ve gerçeklerden ders çıkarmasını diliyorum. Önemli olan "Oyumuzu şu kadar yılda şu kadar artırdık" diye savunmaya geçmek, ya da toplantılar düzenleyip "Derhal çekil git" demek değildir.

Yerine kim gelecek? Hangi kadrolar gelecek? Gelince ne yapacak? Sonrasında parti yeni bir parçalanma yaşayacak mı? Yaşarsa bu kimin, kimlerin ekmeğine yağ sürecek?

Bu olay çok yönlüdür ve ciddidir. Öyle duygusal laflarla çözümlenecek bir şey değildir.

Karşımızda karmaşık, çözülmesi çok zor bir problem var. Bunu çözmesi gerekenlerin en başında Deniz Baykal geliyor. Ekibiyle birlikte otursun, yanına ekibinden olmayan, ancak güvendiği bazı kimseleri de alsın, gerçekleri masaya serip durumu tartışmaya açsın: "Arkadaş ben nerede hata yaptım? Biz nerede hata yaptık?"

Aksi takdirde, Türkiye’nin şu ortamında sadece kendisi kaybetmez. Hem milyonlarca insanımızın inançla, yürekten bağlı olduğu ve Atatürk’ün bize miras bıraktığı Altı Ok ilkeleri, hem de ülkemiz kaybeder.

Acı olan da bu budur.
Yazının Devamını Oku

Okuyucu mektupları

SEVGİLİ okuyucularım, sizlerden her gün en az yaklaşık 150 adet yazılı mesaj alırım. E-posta, faks ve zarfta mektup. E-posta adresim ve faks numaram yazımın üzerinde vardır. Bunları gizleme, okuyucudan kaçma hakkını kendimde görmem. Zaman ayırıp bunların tamamını okurum, hatta bazılarını yazı konusu yaparım. Çoğu övgüdür. Eleştiri de gelir. Eleştirilerin tümü siyasi konularla ilgilidir. Her kesimin okuduğu bir gazeteciyim. Bunlar bazen ağır da olsa, elbette katlanmak zorundayım.

Allah’a bin şükür alnım açık... Ve bugüne kadar aşağıda yazacaklarım doğrultusunda hiçbir eleştiri almadım. Bunları, beni tanımayanların kafasında belki oluşmuş olan bazı "yanlış anlamaları" gidermek için yazıyorum:

"Kalemin satılıktır... Çıkar karşılığı yazı yazıyorsun... Geçmişte iş takibi, aracılık yaptın, iş bitirdin... Şu pisliğe bulaşmıştın... Dün ak dediğine bugün kara diyorsun... Egemenlerin sofrasında karnını doyurdun... Eğilip büküldün, rüzgar gülü oldun... Adamına göre muamele yaptın... Zayıfı ezdin, güçlülere yağcılık yaptın... Korktun, kıvırdın... İktidarların, güçlülerin yağcısı, övücüsü olarak yazıyorsun... Yasa, kural ve ahlak dışı para kazandın..."

Her gün milyonların önüne çıkan, çeşitli iktidarlar döneminde "bir şey bulursak rezil ederiz" düşüncesiyle geçmişi, ailesi ve kendisi, banka hesapları dahil olmak üzere her şeyi didik didik edilip araştırılan ve en ufak bir lekesi, açığı bulunamayan bir gazeteci için bundan daha büyük onur ve mutluluk olabilir mi?

* * *

Seçim bitti, AKP kazandı. Seçim sonrasında AKP yandaşlarından gelecek mesajları bekliyordum. Ben doğru bildiklerimi yazmış, savunmuştum. Ama bunlar gelecekti... Ve sadece dün, yaklaşık bin adet yazılı mesaj aldım. Yaklaşık yarısı eleştiriyordu. Bazıları AKP’nin kazanmasından sonra beni gazeteciliği bırakmaya, istifa etmeye davet ediyor, kovulmamı istiyordu.

Ancak bir şey dikkatimi çekti. Bana karşıt olan okuyucuların bir bölümü, beni yanlış tanıyordu. Birkaç örnek vereyim:

"Siz uzayda değil, kendilerinizin kurduğu sapık dünyanızda yaşıyorsunuz."

Sapık dünya! Dünyam bugüne kadar hiç sapık olmadı.

"Şarap kadehleri ellerinizde, seçim öncesinde ahkam kestiniz."

Şarapla, içkiyle ilgim yok. Şarabı hiç sevmem. Bazen bir yemekte falan bir kadeh rakı, bazen de akşamüstü bir yudum votka içerim. İkincisini bünyem kabul etmez. On yıl içki içmesem, bir kez olsun aramam.

"Sizler villalarınızda otururken..."

Villada falan oturmuyorum. Apartmanda, 135 metrekarelik mütevazı bir evimiz var.

"Biz havyarı, ıstakozu bilmeyiz. Sizin gibi o masalarda oturmuyoruz. Sosyeteye dahil değiliz. O yüzden AKP’yi seçtik."

Ömrüm boyunca havyarlı ıstakozlu bir masada oturmak kısmet olmadı. Ama bir gün bunu mutlaka deneyeceğim! Sosyeteye ise hiç giremedim çünkü gece hayatım sıfır. O sofralarda oturanların kime oy verdiğini siz araştırın bakalım!

"Yüzde 46 sonrasında özür dilemenizi, tükürdüğünüzü yalamanızı bekliyoruz."

Neyin özrünü dileyeceğim? Namussuzluk mu yaptım? Yalan yanlış mı yazdım? İnananlar özür dilemez.

"Yıllarca dinimize hakaretler yağdırdınız. Allah’ın laneti işte böyle üzerinize yağdı. Hesabı musalla taşında verirsiniz."

Hiçbir zaman dinimize hakaret etmedim. Yaşantım ve yazılarımda bir tek örnek yoktur. Tam tersine, dinimizin yüce değerlerini savundum. Dinimizi sömüren, onu kişisel ve siyasal çıkarları için kullanan din tüccarlarına, din baronlarına karşı çıktım.

"Bu sonuçtan sonra morardın mı, sarardın mı, kanaman oldu mu? Bugün (dün) bir gazeteci yazdı: Oyunu CHP’ye veren gazeteci arkadaşlar, kanamayı durduracak bir tamponu uygun yerlerine tıkmışlardır herhalde."

Ne diyeyim ben buna!

"Uzaydan geldiğinize göre sizin işiniz bitmiştir. AKP’nin bu zaferinden sonra gazetecilikten istifa etmeniz veya gazetenizin sizi kovması gerekir."
Yazının Devamını Oku

Sürpriz

SEÇİM sandıklarından hiç kimsenin beklemediği bir sonuç çıktığını herkes itiraf etsin. AKP’nin yüzde 46.5 oy alacağını -kendileri dahil- kim bekliyordu? Tarhan Erdem seçimden iki gün önce "AKP yüzde 48 alacak" diye anketini açıkladığı zaman çoğunluk gülmüş, bazıları kızmıştı. Herkes gibi ben de tepki gösterenler arasındaydım ama doğru çıktı. Özür diliyorum.

Ankara’da gazeteci arkadaşlarımız seçim öncesinde "seçim toto" oynadı. Aralarında köşe yazarları ve muhabir arkadaşlarımız vardı.

Çoğu, seçimden önce pek çok il ve ilçeyi gezmiş, genel başkanları ve mitingleri izlemiş, binlerce kişiyle konuşup toplumun nabzını tutmuş, seçim tahminleri yazmış deneyimli gazetecilerdi.

Toto sonuçlarında AKP’nin yüzde 46.5 oy alacağını, 340 milletvekili çıkaracağını öngören bir tek gazeteci yoktu... Ve dediğim gibi, bunlar siyasetin içinde yoğrulmuş deneyimli arkadaşlarımızdı.

Benim kişisel tahminim, AKP yüzde 34-38 dolaylarında alacak, CHP ve MHP’nin aldığı oylar da dikkate alındığında en çok 270-290 arasında milletvekili çıkaracaktı.

Tek başına bir AKP iktidarı çok küçük bir çoğunlukla olabilirdi.

Ufukta ciddi bir koalisyon olasılığı da görünüyordu.

Gazeteci arkadaşların totosuna yetişemedim. Oynasaydım tahminlerim bu doğrultuda olacaktı.

* * *

Sonuçta herkes tahminlerinde yanıldı. AKP yönetimi, muhalefet partileri, gazeteciler dahil!..

Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, AKP, CHP, MHP kadroları, herkes ve hepimiz bu oy oranı sonrasında yanıldık.

Şimdi herkes itiraf etsin! Hiç kimse "AKP’yi yüzde 46.5-her iki kişiden biri" beklemiyordu.

Çok ilginçtir, sandıktan Türk siyaset tarihinin en büyük sürprizi çıktı!

Yine de AKP’yi kutluyorum.

Ancak burada çok önemli bir konuyu anımsatmakta yarar görüyorum. Bu iktidar döneminde yazdıklarımın tamamı doğruydu. Benim görevim yazmaktır. Orada biter.

Sonrası milletin tercihidir. Milletimiz tercihini farklı yönde kullanmıştır!

* * *

Demek ki Türk milletinin yaklaşık yarısı, sokakta ve her yerde karşılaşıp konuştuğumuz veya tanımadığımız her iki kişiden biri AKP’den memnunmuş.

Neden böyle olduğu haftalarca tartışılması gereken karmaşık bir olaydır.

Bu demektir ki, işsizlik, yoksulluk, terör, dış politika yenilgileri, haksızlık, adaletsizlik, gelir dağılımı, bizim insanımızın yarısı için sorun
değildir.

Esnaf, çiftçi, memur, işçi, emekli, ev kadını, öğrenci...

İnsanlarımızın yarısı durumundan ve ülkenin gidişinden memnun.

Her şey iyi gidiyor!

Milletimizin yarısı oylarını "istikrar" için kullanmıştır ve dört yıl daha her şey daha da iyiye gidecektir.

Örneğin borsa yükseldikçe yükselecek, bu yükseliş milletimize yarayacaktır!

* * *

Sevgili okuyucularım, yazdık, yazdık, yazdık!.. Uyardık, belgeledik. Yalan yoktu, yanlış yoktu.

Sonra bir seçim oldu, hiç kimsenin beklemediği bir sonuç belirdi.

Gazeteci arkadaşlarımızla konuşurken şu görüş öne çıktı:

"Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaşıyormuşuz. Türkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz! Demek ki insanlar durumdan, gidişten memnunmuş.

Seçim günü uzay gemisinden paraşütle, hiç bilmediğimiz bir ülkeye indik. Burasının Türkiye olduğunu öğrendik. Ülkenin gerçeklerini, nasıl böyle yanıldığımızı da yakında inşallah öğrenmeye başlayacağız!"

İşte böyle!..
Yazının Devamını Oku

Yazarlara teşekkür borcum

BUGÜN seçim günü. Yasalar uyarınca siyasi içerikli yazmak yasak. Ben de bu fırsattan yararlanıp kitap yazma olayına ve kitaplara kısaca değineceğim. Rahmetli ustamız, büyük yazar Aziz Nesin’le yıllar önce yaptığım ve "Unutulmayan Söyleşiler. Tarihe Düşülen Notlar" isimli kitabımda kullandığım ilginç bir söyleşi vardı. O söyleşide Nesin, yazarın karşılaştığı güçlükleri anlatıyor ve şöyle diyordu:

"Aslında yazarlık mucize gibi bir şey. Havadan sesler toplar gibi birtakım sözcükler bulup insanların ilgisini çeken olaylar yaratıyorsunuz. Burada sizin bir yardımcınız yok. Hatta yardımcı sandığınız insanlar bile size zarar verir. Karınız, sevgiliniz, arkadaşınız zarar verir. Yani bu iş doğururken kadının yalnızlığına, ölürken insanın yalnızlığına benzer bir anlamda. Yazı yazmak dünyanın en saygın emeğidir. Yazarın kazandığı para da dünyanın en helal kazancıdır. Çünkü yazar bir şeyi yazarken hiç kimseyi sömüremez. Olsa olsa kendini sömürür. Çünkü yazdığı esere beynini, kanını, canını, alın terini koyar. Tabii ben burada gerçek ve namuslu yazarlardan söz ediyorum. Öyle örtülü ödenekten para alanlardan, bir yandan ticaret yapıp öbür tarafta kendisinin veya zenginlerin çıkarları için yazı yazanlardan değil..."

Aynen doğrudur. Ben de böylelerine büyük saygı duyarım. Bana yazarları tarafından gönderilen her imzalı kitap için bir telefon açar ve teşekkür ederim. Ancak son zamanlarda gündem çok yoğundu ve bu görevimi ne yazık ki aksattım, bir teşekkür edemedim. Aşağıda isimlerini verdiğim ve pek çoğu ile hiç tanışmadığım yazarların imzalı kitapları elime ulaştı. Kendilerine teşekkür borcumu biraz gecikmeli olarak bugün yerine getiriyorum. Alın teri, göz nuru güzel eserleri için ellerine sağlık diyorum.

* * *

Bülent Ruscuklu. Gizli Servis. Yurtdışı Operasyonlar. (Alfa Yayın.)

Aliye Yılmaz. Dişilikten Kişiliğe. (Fark Yayınları.)

Em. Tümgeneral Kudret Cengiz. Önce Vatan. Bölücülük-PKK. (Pozitif Yayın.)

Ali Külebi. Türkiye’nin Enerji Sorunları ve Nükleer Gereklilik. (Bilgi Yayınevi.)

Prof. Dr. Özcan Köknel. Çatışma Değerlerimiz. (Altın Kitaplar.)

Orhan Kılıç. Politik Futbol. (Truva Yayınevi.)

Kayhan Selek. Bir Avukatın Anıları. Yargılanmayı Göze Alarak Yargılıyorum.

Prof. Dr. Ümit Özdağ. Kerkük, Irak ve Ortadoğu. (Bilgeoğuz Yayınevi.)

Prof. Dr. Ümit Özdağ. Türk Ordusunun PKK Operasyonları. (Pegasus Yayın.)

Lütfi Can Üstel. Dadı. (Bizim Kitaplar.)

Tuncer Günay. Şemdin Sakık’tan Mektuplar. (Marduk.)

Tuncer Günay. Şemdin Sakık Anlatıyor. Kobralar Üzerimize Gelince Aklımızı Kaçırıyorduk. (Doğan Kitap.)

Em. Korgeneral Doğan Temel. Torunum Sana Hangi Birini Anlatsam. Güneydoğu ve Terör. Kıbrıs ve İrtica.

Büyükelçi Taner Baytok. İngiliz Belgeleriyle Sevr’den Lozan’a. Dünden Bugüne Değişen Ne Var? (Doğan Kitap.)

Osman Diyadin. Ben Şehit miyim, Hain mi? (RA Kitabevi.)

Osman Diyadin. Yıkın Heykellerimi. (Yeni Çizgi Yayınevi.)

Büyükelçi Kemal Girgin. Diplomatik Anılarla Dış İlişkilerimiz. Son 50 Yıl. (İlgi Yayın.)

Alper Uruş. 12 Sanık, 12 Tanık. 12 Eylül’ü Yaşayanlar Anlatıyor. (Detay Yayıncılık.)

Teoman Alpaslan. Mustafa Kemal Paşa’nın Koruma Birliği Komutanı, Öncü Kuvvacı, Gazi Milis Yarbay Topal Osman Ağa. (Kum Saati Yayınları.)

Lube Ayar. Gökyüzü Operasyonu. Firar. (Birharf Yayın.)

Akif Poroy. Uyan Artık Türkiye. (Say Yayın.)

Metin Özata. Atatürk ve Tıbbiyeliler. (Umay Yayın.)

H. Oğuz Barut. Bir Pilotun Serüven Dolu Anıları.

Önder Şuşoğlu. Anneciğim Türkler Geliyor. Bir Ayıbı Yalanlayan Tarih. (Kum Saati Yayınları.)

Erol Mütercimler. Akıl Oyunu. Aynanın Arkasında Kalan Gerçekler. (Alfa Yayın.)

Orhan Veli Yalçın. Şu Çok Vatanlılar.

Osman Oy. Yorumsuz. (Oda Yayın.)

Murat Metin Hakkı. Türkiye, Ortadoğu ve Avrasya’yı Neler Bekliyor. Tasam Yayınları.

Kuvayı Milliyeci Türk Seçmeninin El Kitabı. Op. Dr. Aytekin Ertuğrul. Lazer Yayınları.
Yazının Devamını Oku

Seçim sonrası acı tablo

HANGİ parti iktidar olursa olsun, hiç fark etmez. Seçimden hemen sonra, yeni hükümet kurulmadan önce, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere su kesintileri başlayacak. Oy yitirmemek için kesintileri bile ertelediler. Milleti afyonlamak için seçim öncesinde bol kepçe dağıttıkları kömür yardımı, gıda paketleri, alışveriş çekleri uygulamasına ara verilecek... Çünkü bütçede ve belediyelerde paralar suyunu çekti.

Hangi parti iktidar olursa olsun, hükümet kurulduktan sonra zamlar yağmur gibi yağacak. Elektrik, mazot, benzin, tüpgaz, doğalgaz, belediye hizmetleri, gıda maddeleri fiyatlarına zam yapılacak. AKP iktidar olursa kendi eserini (!) bu yolla temizleyecek, başka bir iktidar oluşursa, AKP’nin başarısının (!) hayrını görecek.

AKP iktidardan düşer ve zamları yeni hükümet yapmaya başlarsa hiç kimsenin "AKP gitti, zamlar başladı" demeye hakkı olmayacak... Çünkü oy uğruna ertelediler.

Kim gelirse gelsin zamları sineye çekeceğiz.

Ülkeyi yediler bitirdiler, beş yıl boyunca ulusal varlıklarımızı peşkeş çekerek, hiç utanmadan satarak durumu idare ettiler. Seçim öncesinde kesenin ağzını iyice açıp bütçeyi eksiye getirdiler.

VE GÖREVİNİ YAPANLAR

Sevgili okuyucularım, bizler görevimizi yaptık. Duruşumuzu bozmadan, korkmadan, çekinmeden, kelle koltukta yazdık, konuştuk, eleştirdik.

Kendi adıma söylüyorum, yazılarımı sadece yurt sevgisiyle, ülke çıkarları doğrultusunda yazdım. Korkmadım, kalemimi satmadım, ülkeyi yönetenlere, egemen güçlere ve bugüne kadar hiçbir iktidara yağcılık ve yalakalık yapmadım. Bir o yana, bir bu yana dönmedim, kıvırtmadım.

Omurgasız olmadım.

Karşımızda dev gibi bir tek parti iktidarı vardı ve pek çok kesimi korkutmuş, sindirmişti. Bizler bunların karşısına dikildik.

Bu görevi yerine getiren az sayıda gazete, televizyon kanalı, köşe yazarı ve muhabirin başına hep iş açmak istediler. Geçmişimizi didik didik ettiler, banka hesaplarımıza korsan girdiler, tehditler yağdırdılar, tetikçileri şantaj yapmaya yeltendiler. Yılmadık, hiçbiri tutmadı.

Yine kendi adıma söylüyorum, hayatım boyunca bir tek açığım olsaydı, alnımda bir tek leke bulsalardı, beni lime lime ederlerdi. Sadece bunlar değil, geçmişte eleştirdiğim nice iktidar sahipleri de aynı şeyi yapardı. Çok aradılar ama bulamadılar. Bir tek açığımı bulsalardı yıllardır yazdıklarımın binde birini bile yazamaz, sizin karşınızda olamaz, sokağa çıkmaya bile utanırdım.

* * *

Bu, seçim öncesinde son siyasi yazı. Yarın seçim var. Ya bir parti iktidar olacak, ya da koalisyon hükümeti kurulacak. Hiç kuşkunuz olmasın ki, kim kazanırsa kazansın ben burada asla yalakalık yapmayacağım, yanlışları olduğu sürece eleştirmeyi sürdüreceğim.

AKP, CHP, MHP, DP, Kürtçüler vesaire, hiç fark etmez.

Gazetecinin görevi suya sabuna dokunmayan, iktidarlara övgüler düzen, olumsuzlukların üzerine gitmeyen veya bilerek ıskalayan, bazı siyasetçiler gibi "Benim hırsızım iyidir, ben onu görmem" anlayışına sığınan, egemen güçleri yağlayıp yıkayan yazılar yazmak değildir. Eğer egemenlerden, iktidarlardan bir çıkarı yoksa!

Özellikle bizlerin konumunda olan, her gün milyonların karşısına çıkan köşe yazarı, eleştirmek, çarpıklığı göstermek, hırsızlığa, yolsuzluğa, haksızlığa, adaletsizliğe, ülkesinin soyulmasına karşı çıkmak, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumak için vardır. Benim gazetecilik konumum ve anlayışım budur.

Pazartesi günü Türkiye’de -bugünden bilemediğimiz- herhangi bir iktidar olacak. Kim gelirse gelsin, hangisi olursa olsun, benim tarzım değişmeyecek. Taa ki devletin ve milletin parasını yasa tanımadan, kendisinin, ailesinin, yandaşlarının ve partisinin çıkarları doğrultusunda peşkeş çekip cukkalayan son hırsız bile hesabını verene kadar.

Gazetecilik görevimi bugüne kadar yaptım, bundan sonra da aynı doğrultuda yapacağım.

MHP korkusu dağları bürüdü

Şimdi düzmece anketler zamanı! Masa başında oturup anket üretiyorlar! AKP yüzde 48! Korku dağları bürüdü, bu yolla milleti etkilemeye kalkışıyorlar. Hem CHP’den, ama özellikle MHP’den korkuyorlar.

Üçüncü sınıf tetikçilerini ekranlara çıkarıp MHP’yi uyarıyorlar, çağrıda bulunuyorlar, rahmetli Alparslan Türkeş’in ismini kullanıp düzmece belgeleri kendi gazetelerinde ve ekranlarında yayınlıyorlar.

CHP
ve MHP geliyor. Her ikisi de bu iktidarın yolsuzluklarının, vurgunlarının hesabını soracaklarını açıkça ilan ettiler. Bundan geri dönüş yok. Dokunulmazlıklar kalkacak, hırsızlar Ağır Ceza Mahkemeleri ve Yüce Divan’da yargılanacak. Türkiye’nin beş yıl boyunca nasıl soyulduğu, yandaşlara, işbirlikçilere ve yabancılara nasıl peşkeş çekildiği, iktidar sahiplerinin malı çoluk çocuk, aile boyu nasıl götürdüğü yargı önünde belgelenecek.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları