GeriAyşe ARMAN Fırlamaya hazır tay gibiyim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Fırlamaya hazır tay gibiyim

Mustafa Sarıgül, şu aralar siyasetin en çok konuşulan isimlerinden. İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday olacak mı, olmayacak mı?

O mu CHP’ye başvuracak, CHP mi ona “Gel aday ol” diyecek? Fethullah Gülen’le ilişkisi var mı, yok mu? Hakkındaki yolsuzluk iddiaları doğru mu, değil mi? Çapkınlık kasetleri gerçek mi, değil mi? Herkes onun hakkında bir şeyler söylerken, o, karşıma bütün hayatını anlattığı ‘Ne Bir Eksik, Ne Bir Fazla’ kitabıyla çıktı. Hayatının ilk 30 yılı, dizilere konu olabilecek kadar zor geçmiş. Kemalettin Tuğcu romanları gibi. Hiçbir kompleks duymadan yazmış, anlatmış. Sular seller gibi okunuyor. Uzun uzun her şeyi konuştuk. Bu röportaj birkaç gün devam edecek…

Fırlamaya hazır tay gibiyim

Günün adamısınız. Herkes sizi konuşuyor…

- Herkes Sarıgül’ü konuşmuyor, yaptığım hizmetleri konuşuyor. Sarıgül’ü neden konuşsunlar ki, binlerce Mustafa var…

Çok gündemdesiniz. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?

- Nasıl mı hissediyorum? Bizim köyde, kışlar sert geçer. Atları, ahıra koyarlar, aylarca çıkamaz o atlar oradan. Yaza doğru, ahırların kapıları açılır. O atlar öyle bir heyecan içinde dışarı fırlarlar ki… Tutabilene aşk olsun! İşte ben de, şimdi öyle hissediyorum. Fırlamaya hazır tay gibiyim…

BUGÜNÜ BEKLEDİM

Koştuğunuz yere hazır mısınız peki?

- Hazırın ötesindeyim! Bütün hayatım boyunca bugünü bekledim.

Peki nereye koşuyorsunuz?

- Sosyal demokrat düşüncelerimin iktidarına!

O zaman soruyorum: İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday olacak mısınız, olmayacak mısınız?

- Önümüzdeki günlerde belli olacak…

Lafı dolandırmadan söyleyin, 29 Ekim’de mi?

- Bu 15 gün içinde birçok şey şekillenir.

Bu cevap da kesmiyor beni! Ortada bir belirsizlik var. CHP “Başvursun” diyor, siz, “Onlar bana talepte bulunsun” diyorsunuz. Bu, uzlaşılabilir bir problem mi?

- Elbette. Tamamen hukuksal bir prosedür. Çok rahatlıkla halledilir.

Peki onlar, size teklifte bulunmazsa, planınız nedir?

- Bak Ayşe, hiç kimsenin kapris yapma hakkı yok! Yurttaşlarınız sizi bir yere yerleştiriyor, toplum sizden bir şey bekliyor. Toplumun beklediği olayın dışına çıkamazsınız!

Yani CHP buna uymak durumunda, öyle mi?

- Ben de uymak durumundayım, her taraf uymak durumunda. Bu arada, Cumhuriyet Halk Partisi, benim mektebim, kendi evim. Ben gitmedim ki, beni gönderdiler. İhraç ettiler…

CHP olmazsa, B planınız var mı?

- Hiçbir şekilde, negatif düşünmek istemiyorum. Bütün yurttaşlarımız, demokratik büyük bir buluşma istiyor. Hepimiz bu buluşmayı sağlamakla mükellefiz. Ülke, öyle bir halde ki, bütün Anavatan partililer, Cumhuriyet Halk Partililer, Doğruyol Partililer, DSP’liler, hatta önceki seçimlerde AK partiye oy vermiş binlerce insanımız bile, yeni bir arayış, yeni bir çıkış, yeni bir umut arıyor. Türkçesi, ‘çare’ arıyor! E bunu engellemeye de kimsenin hakkı yok…

Fırlamaya hazır tay gibiyim

O ‘çare’ siz misiniz peki?

- Binlerce vatandaşımız dağlara taşlara, ‘Çare Sarıgül’ diye yazdı. Aslında beni yazmadılar, kendi geleceklerini, kendi düşüncelerini yazdılar. Kendi düşüncelerini, iktidara taşımak için benim adımı yazdılar. Ben şu anda sadece önde görünüyorum, binlerce genç var çare olabilecek aslında arkada…

OLUMSUZLUK YOK

Öyle ya da böyle, CHP’de ya da değil, siyaset sahnesinde varsınız yani…

- ‘Değil’ ihtimali, söz konusu değil! Bütün sosyal demokratlar, barışa, özgürlüğe, laikliğe inanlar, cumhuriyetin değerlerini geliştirip güçlendirmek isteyen herkes, bu büyük demokratik buluşmayı sağlamak durumunda. Tehlike yanımızdan geçerken, seyirci kalamayız. Çünkü gerçekten de yanımızdan geçen bir tehlike var.

O zaman niye, “Adaylığımı henüz açıklamıyorum” diyorsunuz?

- E çünkü bir süreç var ve o süreç diplomatik bir şekilde devam ediyor. Ama merak etme, bu süreç haktan, hukuktan ve adaletten yana. Cumhuriyet ve demokrasiden yana. Bu süreçte bir olumsuzluk yok. Biraz sabırlı ol kardeşim, diyeceğimi diyorum zaten!

Ama lafları yuvarlıyorsunuz. İki hafta sonra mı her şey netlik kazanacak?

- Kasım önemli bir ay. 10 Kasım, Atamızın dünyaya gözlerini kapattığı gün…

Ona bakarsanız, 29 Ekim de cumhuriyetin kurulduğu gün! Ne yapacağınız söyleyin de, hepimiz rahat edelim…

- Her şey güzel olacak sevgili Ayşe! Siyaseten ne yapacağım zaten belli, önümüzdeki 15 gün içinde yol haritası da belli olacak. Kamuoyunun beklemiş olduğu, çok arzu ettiği gelişmeler yaşanacak.

BİLGİ KİRLİLİĞİ

Yazdığınız kitap ‘Ne Bir Eksik, Ne Bir Fazla’ bu siyası hazırlık için mi?

- Bugüne kadar hakkımda, lehte-alehte herkes bir şeyler söyledi, söylüyor. Bir sürü ‘bilgi kirliği’ yaratan kitap çıktı. Çok üzüldüm. En çok da, Kurultay’da, genel başkanlığa adayı olduğum zaman çıkardıkları kitaba. Maalesef, o kitabı çıkaranlar da bizim arkadaşlarımız. Ben de dedim ki, “Madem ortada böyle bir bilgi kirliliği var. Herkesin neyin ne olduğunu, bir de benden duysun. Ne bir eksik, ne bir fazla yüzde 100 Sarıgül’ü tanısınlar!” O yüzden yazdım…

Anladım da, ne değişti de şu anda yayınlıyorsunuz bu kitabı, ne değişti de şimdi kendinizi hazır hissediyorsunuz?

- Türküsü var: “Bekle kar altındaki buğday tanesi, yine onun sularıyla yeşereceksin/ Başını dik tutabilirsen, boy vereceksin!” Yıllarca üzerime geldiler, “Bu adamdan bir halt olmaz!” dediler, “Yapamaz!” dediler. Ben de uzun bir süre kar altında bekledim. Şimdi, kar altındaki o buğday tanesinin boy verme zamanı. Sonra şair devam ediyor: “Her tarafı allı morlu, güller açar türlü türlü, bu fırtına dünden belli. Baş edeceksin!” Ben de edeceğim! 10 yıl boyunca çok zulme maruz kaldım. Kendi evimden, CHP’den bile ihraç ettiler. Türkiye Değişim Hareketi’ndeki binlerce arkadaşımla birlikte yollara düştüm. Türkiye’nin her tarafına gittim. Biz bugünlere oralardan geldik. Ben, yurttaşlarımın bana umutlu bakışlarını o zaman gördüm. O bakışları da, boşa çıkarmayacağım!

GEZİ'DE EN ÖNDEYDİM AMA ŞOV KISMINDA YOKTUM

Gezi’de herkesi şaşırttınız. Her olayda öne çıkan Sarıgül, geri plandaydı. Neden?

- Tam tersine. Gezi’de en öndeydim, sadece şov kısmında yoktum!

Fırlamaya hazır tay gibiyim

Nasıl yani?

- Oraya ilk giden de bendim, ilk gazı yiyen de. Sana filmlerini de gösterebilirim. Orada, gençlerin müthiş bir mücadelesi, çabası vardı. O emeğe saygısızlık etmek istemedim. Siyasi bir kimlik olarak, o gençlerin önünde dursaydım, bu sefer diyeceklerdi ki, “Sarıgül’e bak! Rol çalıyor, oy avcılığı yapıyor. Gezi’yi oya tahvil etmek istiyor!” O zaman biz n’aptık? O gençlere, destek olmak için Kızılay görevi üstlenmeye karar verdik. Parkın bütün tuvaletlerini biz gönderdik. İlk dört gün, ihtiyaçların büyük kısmını biz karşıladık. Bunu da şimdiye kadar hiçbir yerde dillendirmedim. Sen sordun, söylüyorum. Benim bütün doktorlarım, hemşirelerim, onlara çok çok teşekkür ederim, 150 arkadaşım, 28 ambulansım, bütün temizlik müdürlüğü, fen işleri müdürlüğü oradaydı. Günlerce gönüllü çalıştılar. Yani görünmüyordum ama oradaydım!

ÇAPKINLIK KASETLERİ İDDİASI DOĞRU DEĞİL

Hakkınızda en çok konuşulan şeylerden biri de, Fetullah Gülen hareketiyle bir ilginiz olduğu… Doğru mu?

- Ben, bölgemdeki cemaatlerin yurtlarına, okullarına, elimden gelen desteği veriyorum. Çünkü Türkiye’de bir cemaat gerçeği var. Evet, o cemaat okullarındaki gençlerinin iftar yemeğine ya da sahurlarına yardımcı oluyorum ama Ermeni ve Musevi yurttaşlarımızın okullarına da oluyorum. Camilerimize, cem evlerimize destek verirken, kilise ve sinagoglara da destek veriyorum. Hiçbirini ayırmıyorum.

Fettullah Gülen’le görüşür müsünüz? Siyasi alışverişiniz olur mu?

- Yok, öyle bir şeyimiz olmadı.

Hiç mi tanışmadınız?

- 25 sene önce, bir dostumuzun evindeki bir iftar yemeğinde bir araya geldik. Ondan sonra bir daha hiç görüşmedik. Ama görüşürüm. Ben medeni bir insanım, düşüncesini beğeneyim, beğenmeyeyim, herkesle görüşürüm.

Hakkınızda bunca şey söyleniyor olması; yok cemaat ilişkisi, yok yolsuzluk dosyası sinirinizi bozmuyor mu?

- Hayır. Siyasetçi olmak böyle bir şey. Siyasilerin, her şeyinin açık ve net olması lazım. Yurttaşlarımızın da bilgilenme hakkı var, buna saygı duyuyorum. Tabii ki sen de gazeteci olarak bunları soracaksın.

Bir başka söylenti de Başbakan’ın elinde, hakkınızda acayip kasetler olduğu. O yüzden Şişli Belediye Başkanlığı’nı terk edemezmişsiniz, öyle söyleniyor…

- Hayır. Önümüzdeki dönem, kesinlikle Şişli Belediye Başkanı olmayacağım. Şişli’deki yurttaşlarıma bugüne kadar bana verdikleri destek için çok teşekkür ediyorum ama artık Şişli’de ben yokum. Bu söylentiler de o bilgi kirliliğinin bir parçası. Şu ana kadar hakkımda açılmış en ufak bir dava, en ufak bir soruşturma yok. Kim, hakkımda ne biliyorsa, elinde ne varsa, döksün ortaya. Bugüne kadar hiç şey olmayıp da, seçime dört ay kala bir şey çıkarırlarsa da, buna da kimse inanmaz!

Bir de çapkınlık kasetleri dedikodusu var…

- Benim en hassas olduğum nokta. Benim bundan sonraki hayatım çocuklarıma adanmış durumda. Oğullarım Ömer ve Emir için yaşıyorum. Onlara iyi bir baba olmaya çalışıyorum. Böyle şeylerle, uzaktan yakından alakamın olması söz konusu bile değil!

Yine de insan, tedirgin olmaz mı? Her yere kamera koymuş olabilirler. Sizin durumunuzda, bu daha da korkunç değil mi? Ne hisseder insan böyle bir durumda?

- Kendime güvenim tam. İçim rahat. Varsa ortada bir şey, bekliyorum çıkarsınlar!

YOLSUZLUK İDDİALARINA SORUŞTURMA AÇILMASINA BİLE GEREK GÖRÜLMEDİ

CHP’yle sorununuz, aslında Baykal sorunu mu?

- Evet. Deniz Bey’le o günün şartlarında çok büyük bir mücadele verdik ve ben 100 oyla kaybettim. Ona karşı mücadele verince başıma gelmeyen kalmadı. Benim için, “Aslan gibi bir belediye başkanı” dedi ama karşısına aday olunca da, hakkımda söylemediğini bırakmadı. Deniz Bey ile biz, hasım değil, rakiptik. Deniz Baykal benim düşmanım değil! Yine de hakkımda söyledikleri için canı sağolsun!

Üç milletvekili görevlendirilerek hakkınızda rapor hazırlandı ve o raporda, büyük rüşvet iddiaları vardı. Sonra da rapora dayanarak, sizi partiden ihraç ettiler…

- O söylediğin rapor, Cumhuriyet Halk Partisi Disiplin Kurulu tarafından reddedildi. Danıştay tarafından reddedildi. İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından reddedildi. Cumhuriyet Savcılığı tarafından reddedildi. İçi boş şeylerdi. Siyasi maksatla hazırlanmış düzmece bir rapordu. Eminim ki, o raporu hazırlayan CHP milletvekilleri de şu anda çok üzgündür. Çünkü soruşturma açılmasına gerek dahi kalmadı.

Günün birinde ya da şu anda, CHP Genel Başkanı olmak gibi bir talebiniz, hamleniz var mı?

- Bakın, kimin genel başkan olacağına, siz karar veremezsiniz. O yurttaşlarımızın takdiridir. Şu anki Genel Başkan Sayın Kılıçdaroğlu’nu takdir ediyorum. Çalışmalarını ve demokrasi anlayışını beğeniyorum. Bu partinin şu anda bir genel başkanı var ve bir genel başkan arayışında değil...

Öyle diyorsunuz ama ben kitabınızdan anlıyorum ki, sizin asıl amacınız Türkiye’yi yönetmek. Sizin hareket hattınız, belediye başkanlığı, CHP genel başkanlığı ve başbakanlık mı?

- Şöyle, her siyasetçinin tabii ki bir hedefi vardır ama o hedefe gidilecek yolda birtakım şeyleri siz belirleyemezsiniz. “Ben şuraya geleceğim” diyemezsiniz. Yaptığınız çalışmalar ve yurttaşlarınızın takdir duygusu, sizi bir yere taşıyabilir. Ama siz, Ben CHP gençlik kollarına girdiğim zaman, gençlik kolu başkanı olacağım diye girmedim, ilçe başkanı olacağım diye de girmedim, 30 yaşında Türkiye’nin en genç milletvekili olacağım diye de girmedim. Yaptığım çalışmalar ve yurttaşlarımın takdir duygusu beni buraya getirdi. Hayat bana nerede fırsat verilirse, orada seve seve hizmet ederim…

GEÇMİŞİMİ NİYE GİZLEYEYİM Kİ?

Bu kitap, eteğinizdeki taşları dökmek mi, “Ben böyle bir adamım” demek mi?

- Hayatım boyunca insanlar arkamdan konuştu. Hep dediler ki, “Babasının tanıyordum ben bunun! Bizim kapıcı Hakkı Efendi’nin oğlu!” Rahatsız olmuyordum. Aksine, gurur duyuyordum. Evet, gerçek bu. Benim zor bir hayatım oldu, verdiğim mücadele büyük bir mücadeledir. İstedim ki herkes, neyin ne olduğunu, benim ağzımdan duysun. Zaman da öyle bir zaman, şeffaf olma zamanı, komplekssiz olma zamanı, zaman kendini kendini anlatma zamanı. Her gazetede başka bir haber çıkıyor, her kuliste başka şeyler konuşuluyor. Twitter’da başka şey yazılıyor. Sonunda, her şeyi bütün gerçekliğiyle kendim anlatmaya karar verdim.

Fırlamaya hazır tay gibiyim

İLK İŞİM ÇOBANLIK

Ne kadar zamanda yazdınız?

- Dört yıl sürdü.

Nasıl yazdınız?

- Her şeyi, bir arkadaşıma anlattım, o kasete aldı. Sonra çözdü, edit etti. Bütün kitap, konuşularak yapıldığı için çok canlı, kıpır kıpır. Sıkıcı olmamasına, akıp gitmesine çok özen gösterdik. Kendini, sıfırdan inşa etmiş bir adamın öyküsü bu. Geçmişimde de utanacağım hiçbir şey yok. Evet, insanın aklının alamayacağı bir fakirlikten geliyorum; evet, babam kapıcılık, şoförlük yaptı. Ama bak, başardım. Ben başardıysam başka gençler de başarabilir!

Erzincan’ın bir dağ köyünde doğuyorsunuz. Ne kadar yokluk, ne kadar yoksunluk, ne kadar büyük bir mücadele…

- Rahmetli hacı annem, beni armut toplarken doğurmuş. Sancısı başlıyor. Ben ağacın altında dünyaya geliyorum ve taşla göbek bağımı kesiyorlar. 6 yaşıma gelene kadar da babamı görmüyorum. Köyün hayvanlarını otlatmak üzere dağa çıkıyorum. Çobanlık yapıyorum. Dağa çıktığım zamanları hiç unutmam, gökyüzünden bir uçak gördüm mü, “Tayyare, tayyare! İstanbul’daki babama selam söyle!” derdim.

Babanızı neden 6 yaşına kadar görmüyorsunuz?

- Çünkü o İstanbul’da çalışıyor, ekmek parası için limanda hamallık yapıyor. Bize para gönderiyor. Doğumumu ona telgrafla haber vermişler. 6 yaşındayken “İstanbulcu geldi” dendi, karşımda duran adam, babamdı. Köyün büyüklerine, Birinci, Bafra ve Gelincik sigaraları getirmişti, herkese ikram etti, Allaaaah muazzam bir şeydi, çocuklara şeker dağıtıyor, gençlere gömlek…

Sonra İstanbul’daki yoksunluk ve yoksulluk yıllarında pek çok ayrıntı anlatıyorsunuz…

- Kimliğini ve geçmişini inkâr eden haramzadedir. Benim geçmişim bu, niye gizleyeyim ki? Evet, tuvaleti olmayan odalarda büyüdüm. Hakkımda dedikodu yapılmasının ağırıma gittiği zamanlar olmuştur ama yine de önümü ilikledim, bu lafları söyleyenlerin yanına gittim. Belki de bunları yazarak, onları ezdim. Sadece geçmişimi değil, özel hayatımı ve siyasi hayatını da anlattım…

HİZMET ADAMIYIM

Geçmişinizi bir silah olarak kullanmaya çalışıyor olabilir misiniz?

- İyi de güzel kardeşim, ben siyasete yeni başlamadım ki! Milletvekilliği yaptım, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başkanlık divanlığı yaptım. Üç dönemdir belediye başkanıyım, 30 yıldan beri de siyasetin içindeyim. Böyle bir şeyi benim kullanmaya ihtiyacım yok ki. Şişli’de çok başarılı oldum ben. İstanbul’da 39 tane belediye başkanı var. Niye bir tanesinin adı başka yerde geçmiyor da, Sarıgül’ünki geçiyor? Nedeni yaptığım çalışmalar. Ben çok çalışkanım, kim ne derse desin, hizmet adamıyım. Saat 06.00’da kalkar gece 11.00’e kadar çalışırım…

BAŞARMADAN BIRAKMAM

Geriye baktığınızda başladığınız noktayla geldiğiniz noktayı kıyasladığınızda ne görüyorsunuz?

- Hâlâ amaçlarıma tam olarak ulaşmış sayılmam. Ama başaracağım, başarmadan bırakmam. Tabii benden daha iyisi çıkarsa bilemem!

Hırs mı bu, ego mu?

- Ego yok, hırs diyelim. Türkiye’de sosyal demokrat anlayışta, sıfırdan gelen bir tek kişi var, o da benim. Başkası yok. Siyasetin her kolunda çalıştım. Gençlik kolu başkanlığı, ilçe başkanlığı, il yönetimleri, milletvekilliği, Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlık divanı üyeliği, belediye başkanlığı. Ben ne yaptıysam tek başıma yaptım, seçkinci de değilim. Diğerleri seçkinci, İnönü seçkinci, Ecevit seçkinci, Baykal seçkinci…

Fırlamaya hazır tay gibiyim

Kılıçdaroğlu değil…

- Tamam, o mütevazı. Ama o da bürokrasiden geliyor. İlk defa her kademeden geçen Mustafa Sarıgül zirveyi zorluyor.

Hayata varlıklı başlasaydınız, bu kadar gelişme kat edebilir miydiniz?

- Mümkün değil! Onlar, analarından varlıklı doğuyorlar. Soyadlarını kendileri kazanmıyorlar, ben Sarıgüllüğümü kendim kazandım.

TAYYİP BEY DE GENÇLİK KOLLARINDAN GELİYOR BEN DE

Tayyip Erdoğan’la kendi siyasi tarzınızı benzetiyor musunuz?

- Tayyip Bey de sıfırdan, gençlik kollarından geliyor. Ben de. Tayyip Bey’in ilk beş senesi son derece başarılı, halkı kucaklayan bir anlayışı vardı. Fakat giderek halktan uzaklaştı ve yurttaşları, “Benden olanlar ve olmayanlar” diye ikiye böldü ki, doğru bir anlayış değil. Benim görevim, yurttaşların yüzde 100’ünü kucaklamak ve yüzde 100’ün yüzünü güldürmek. Tayyip Bey diyor ki “Onlar gitsin, onlar bizden değil. Ne yaparlarsa yapsınlar!” Bu, bir başbakana yakışan bir anlayış değil. En büyük arzum, yurttaşlarımın hepsini kucaklamak. Ben, bana gelen vatandaşa, “Hangi partidensin, hangi partiye oy verdin?” diye sormam. “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorarım.

Sizden korkuyorlar mıdır?

- Sarıgül gelecek, dertler bitecek! Başın düşerse dara, Sarıgül’ü ara! Böyle cevap vereyim bu soruya…

Kadir Topbaş’a rakip olmayı düşünürken, hangi özelliklerinize güveniyorsunuz?

- Kadir Bey, benim için Kadir Abi. 20 yıllık bir yönetim anlayışı var. Kadir Bey’i severim. O da beni sever... Di... Gerçi artık sevmediğini son yıllarda anladım. Anti demokratik yollarla Ayazağa’yı, Maslak’ı benden aldılar. Sarıgül korkusu başlamış olacak ki böyle yaptılar!

Müthiş bir kendinize güveniniz var. Nereden geliyor?

- Yaptığıma inanıyorum, inandığımı da yapıyorum. Yanlış bir şeyim de yok. Bayrağı burca dikmek istiyorum. Ya sıradan ve sürüden biri olursun ya da burca bayrağı dikersin. Ben (b) şıkkını tercih ettim…

KİTAPTAN ALINTILAR

* Romanya’da 40 fırın ekmek yedim

(…) Artık para kazanmamız lazımdı. Ne varsa harcamıştık siyasete. Tuttuk Romanya yolunu. Çavuşesku rejiminden çıkalı birkaç yıl olmuştu. Eski sistem gitmişti ama yeni bir sistem kurulamamıştı. Halk açtı. Aç bir millete en iyi hizmet nedir? Tabii ki ekmek vermek! Bükreş’te pek çok fırın açtım. Çok çalıştım, çok da kazandım. Ama her kuruşu alın teriyle…

* Vitali Bey’in tenzilatı: Yüzde 10

87’de milletvekili seçildiğimde, bir tane lacivert takım elbisem vardı. Baktım olmayacak. Aklıma Vitali Hakko’yu aramak geldi. O bilmeyecek de, kim bilecek nasıl giyinileceğini, adam koskoca Vakko’nun kurucusu. Aradım, dedim ki, “Ben Vakko’dan giyinmek istiyorum!” O kendine has telaffuzuyla, “Tabii ki kuzum!” dedi, “Ankara’da mağaza müdürümüz sizi bekliyor!” Hemen gittim. Birbirinde şık yüzlerce kıyafet arasından dört-beş takım seçtim. Yüzde 30, hatta yüzde 50 tenzilat yaparlar herhalde diye. Nasıl mutluyum anlatamam. Sıra hesabı ödemeye geldi. Müdür aynen şöyle söyledi: “Vitali Bey talimat verdi, sayın Mustafa Sarıgül’e önemli bir tenzilat yapacaksınız” dedi. “Ne kadar?” diye sordum. “Yüzde 10!” dedi. Unutana sıkıla, “Vallahi çok özür dilerim. Bu kadar zahmet verdim size. Ama bu durumda ben ancak bir takım elbise alabilirim. Onu da dört taksitle ödemek şartıyla!” dedim. Gerçekten de Vakko’dan tek takımla çıktım, doğru KİP’e…

* Nobel’e değil, Türkiye’yi yönetmeye adaysın

Fikirlerine çok güvendiğim Onur Kumbaracı’ya bir gün dedim ki, “Hocam, ben entelektüel değilim. Bazen öyle sorular geliyor ki, o konularda bilgim az, ne diyeceğimi şaşırıyorum. Gençliğimiz, 12 Eylül öncesine denk geldi. O civcivli günlerde, mitinglerden, eylemlerden, okumaya fırsat bulamadık. Siyaset sokakta yapılırdı. Boya kutusunu elimize tutuştururlardı, ha bire yazıya gönderirlerdi. Çok yazdım ama okuyamadım!” Gülerek dinledi ve “Kendine güven. Sen Nobel’e değil, Türkiye’ye yönetmeye adaysın!” dedi. Ve ekledi, “Her şeyi bilmek zorunda da değilsin, senin görevin iyi bilenlere çalışmak!”

* Kimin ne kadar yediği belli oluyor

… Özal karşıdan geliyor, yanında koca bir kalabalık. Bizse sadece iki kişiyiz, Erdal İnönü ve ben. Selamlaştık. Özal, hemen İnönü’ye takıldı: “Hemşerim, Malatyalılar kayısı falan göndermiyorlar mı? Sana bakmıyorlar mı? Hiçbir şey yemiyor musun! Bu ne zayıflık!” Beni soğuk terler basarken, İnönü şöyle bir durdu baktı dedi ki, “Sayın Başbakan, ne mutlu ki ihtiyacım olan her şeyi kendim alabiliyorum. Ama memlekette kimin ne kadar yediği sizden belli oluyor!”

* Benden sana yadigâr

…İlk eşim Hülya akciğer kanseriydi. Beni yatağının başucuna çağırdı, “Mustafa, seni çok seviyorum. Ama hissediyorum, öleceğim. Sana bir çocuk bırakmak istiyorum benden yadigâr” dedi. Ne denir böyle bir söze? “Bir de doktorlara danışalım” dedim, boğazım düğüm düğüm. Sordum, “Mümkün değil, ölümü çabuklaşır!” dediler. O umursamadı, hatta ısrar etti. Tarif edilir bir durum değil. Hasta yatağında benden son bir isteği var, reddedemem. Acı içinde başımı önüme eğmiştim. Ne derse kabulümdü. İstediği oldu, ertesi yıl, üç kişiydik. İsmini Hülya verdi: Emir. Emir, anne kucağında iki buçuk yıl kalabildi! Sadece 27 yaşındaydı Hülya; 1 Eylül 84’de bizi terk ettiğinde…

* Boşanma teklifi Aylin’den geldi

Aylin’le evliliğimiz hep “yanında olmalıydım”larla geçti. Aylin’i çok yalnız bıraktım. İstemeyerek, fark etmeyerek, bazen de mecburiyetten. Hani uyarmasa neyse, sesi hep kulağımda: “Haftada bir gününü bize ayır ne olur!” Romanya’dan dönmüştüm, Şişli Belediye Başkanı’ydım ve evden bir kilometre uzakta, Romanya’dan bile daha uzaktım. Boşanma teklifi Aylin’den geldi. Aylin iyi bir eşti, çok hassastı ama kendi doğrularından asla şaşmayacak biriydi. Geri adım atmadı, kendisi istedi boşanmak ve benim önüme getirdi evrağı koydu… “Gerçekten istiyor musun?” dedim sadece, çok keskin oldu “Evet”i. Bana Ömer gibi muhteşem bir çocuk verdi, her zaman çocuğumun annesidir.

Devamı yarın Hürriyet’te...

Fotoğraflar:CEM TALU

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku