GeriTuna KİREMİTÇİ Fason gün
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Fason gün

Siz bu satırları okurken el kadar bir Hintli kız, en “cool” spor ayakkabı markasına kauçuk taban üretiyor olacak.

Bugünün “Kadınlar Günü” olduğunu falan bilmeden. Kendisinin “kadın” olduğunu bile bilmeden.
Londra’daki dandik atölyede Bayburtlu Meryem, günün birinde Thames kıyısına gidip keyif yapmayı hayal edecek.
Amerika’nın göbeğinde fasonda çalışan Nikky, gece vardiyasından kaçmasınlar diye işveren kapıları kilitlediği için yangında ölen kızları düşünmemeye çalışacak.
“Trendy” bir markanın Haiti’deki tesislerinde haftada 20 dolara ter döken Maria, bugün 14 yaşına girdiğini unutacak.
El Salvador’da “11 kişiyle aynı odayı paylaşıyorum ve yaşam savaşı veriyorum, ölmek istemiyorum...” diye başkaldıran işçiye patronu, “Ben de bir kadın olarak var olma savaşı veriyorum. Allah’ın cezası, ne istiyorsun!” diye gürleyecek.
İsveçli Ingrid, yeni kazağını diken kendisi yaşındaki Çinli kızın günde 13 saat çalıştığını hiçbir zaman bilemeyecek.
Tıpkı sevgilisine “Kadınlar Günü hediyesi” alan Ankaralı gencin o ayakkabının düğmelerini basan saz benizli Koreli kızı bilemeyecek oluşu gibi.
Siz bu satırları okurken havasız ve yoksul atölyelerde solgun yüzlü her yaştan kadın, önlerindeki makinelere eğilmiş harıl harıl mal yetiştirmeye çalışıyor olacak.
Sizin Tuğçe Kazaz’ın üzerinde görüp bayılacağınız malları...
“Ne yapalım yani?” derseniz, cevabı basit: Bugünün gerçek adının “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olduğunu hatırlayın yeter.
Hatırlamazsak, bugün fason bir gün haline gelir ve kutladığımıza değmez.
Ama hatırlarsak o kadınlara selam etmiş oluruz. Kulaklarıyla olmasa da kalpleriyle duyarlar.

Kitaplar ve güzel ihtimaller

Siber uzay, bulmasını bilene yıldızlarla dolu. Mesela, eylemlerine “kitaplar ve başka güzel ihtimaller” sloganıyla başlayan egoistokur.com.
Maşallah, panayır yeri gibi: Finlandiyalı Hauru’nun Orhan Pamuk etkisiyle çektiği filmden Jane Austen tarzı kişisel bakım rehberine, Osmanlı tarihinin şifrelerinden Kafkaesk pornoya sekmeniz an meselesi.
Edebiyat dergilerinin sadece edebiyatçıların okuduğu “sektör içi yayınlara” döndüğü günümüzde, egoistokur.com şahane alternatif:
Söyleyin a dostlar, kim hangi romanla hangi çayın iyi gittiğini öğrenmek istemez?

İncir  Çekirdeği

Bloglar hayallerdir: Milletin hayallerine dokunmayın!

X

Demir almak günü

Huzurlarınızda, bu köşedeki son yazı. Nedense veda yerine, dostları eski bir yazımla selamlamak istedim. Sağlıcakla kalınız.

* * *

Diyelim loş bir odada yatmaktasın. Sımsıkı kapalı perdelerin arasından, cılız bir günışığı.

Neredesin, belli değil.

Günlerden ne, bilmiyorsun.
Ama vücudunda derin bir ağrı.

Yazının Devamını Oku

Hayatta tek doğru var

İstediğimiz dine inanalım. Siyasi fikre sahip olalım. Lideri, kulübü, yazarı destekleyelim.

İstediğimiz kişiyi örnek alıp istemediğimizi tu kaka yapalım.

Hiçbiri önemli değil.

Hayatta tek doğru, hiçbir doğrunun önemli olmadığı.Önemli olan, kendimizi önemli ve değerli hissetmeye duyduğumuz ihtiyaç.

İsterseniz açıkoturumda, rakip siyasetlerin sözcülerini dinleyin. Fikirlerini nasıl savunduklarını.

Yazının Devamını Oku

O da seni seviyor

Aşktan, sevgiden bahsetmek kolay. Aşkı, sevgiyi yaşamak ve yaşatmak zor.

Hep aynı yerde yanlıyor insan. Herkesin kendi gibi sevmesini istediğinde.
Sanıyoruz ki biz onu nasıl seviyorsak o da bizi aynı şekilde sevecek. Başka yolu yok bunun.
Aynı sözcükler, aynı jestler, aynı sürprizlerle.
Aslında şu dünyada ne kadar insan varsa o kadar da sevme biçimi var, bunu unutuyoruz.
Oysa bizler, küçücük bilincinde varoluşun bütün mirasını taşıyan canlılarız.
Sadece kendi geçmişimiz değil, önceki kuşakların geçmişleri de oluşturuyor hafızamızı.
Bu da bizi hem ayırıyor hem de birleştiriyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünse de.

Yazının Devamını Oku

Bunu okuyamazsın

Okuma-yazma bilmenle ilgisi yok. Eğitim düzeyinle de.

Bu yazıyı okuyamazsın, çünkü insan hayatta bildiğini okur. Okuduğundan da sadece bildiklerini öğrenir.
Yoksa tabii ki sözcükleri algılayabilir, cümleleri doğru sırayla takip edebilirsin. Nitekim, şu an bunu yapıyorsun.
Ama elinde kalan, zaten bildiklerin olacak. Ne bir eksik ne bir fazla. Tıpkı okuduğun diğer yazılarda olduğu gibi.
Çünkü yazarı hakkında bir yorumun var. Gazeten hakkında da hafızan yorumla dolu.
Sana ne söylenirse söylensin zihninde dönüştürüp zaten bildiğin şeylerden biri haline getireceksin.
Dünyada milyonlarca okurun, her gün binlerce kitabı ve gazeteyi okurken yaptığı gibi.
Bu yazıyı okuyamazsın, çünkü okuyacağının ne olduğuna yazıya göz atmadan karar vermiştin.

Yazının Devamını Oku

Sevda tepelerinde savaş çığlıkları

Biz Ortadoğu’da savaşa itilirken, Sevda Tepesi’nin çevresindeki kuşatma sürüyor.

Tepeyi kuşatansa Suriye lideri Esad değil. Suudi Arabistan Kralı Abdullah.

Ne de olsa adamın kendi malı.

Tam 28 yıl önce bastırmış parayı almış tepeyi.

Kimse de “elin oğluna niye satıyoruz kardeşim şehrin en güzel yerini” dememiş.

Yazının Devamını Oku

Seçimler kaldırılsın

Malum, memlekette artık 3 büyük parti var: Türkler, Kürtler, Müslümanlar.

Şimdi “biz Müslüman değil miyiz?” ya da “Müslümanlar Türk değil mi?” demeyiniz. Anladınız siz.

Her şey kendimizi evvela Türk mü Kürt mü yoksa Müslüman mı saydığımıza bağlı.

AKP işte bu yüzden bir adım önde. Çünkü Türkler’in en az yarısı “önce Müslüman’ım” diyor. Tıpkı, Kürtler’in yarısının “önce Müslüman’ım” demesi gibi.

Böyle olunca da, AKP’nin yüzde 50 oy alması kaçınılmaz. Haliyle, durumdan memnunlar.

Yazının Devamını Oku

İstanbul çılgın proje gördü

Bu hafta İstanbul olarak “çılgın proje” neymiş gördük. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Yaradana sığınıp 15 milyonluk şehrin can damarı köprüleri durdurmak sahiden çılgınlıktı.
Hele isyan etmeyelim diye önceden yüksek sesle duyurmamak, unutulacak gibi değildi. 
Saniyesi milyon dolar değerindeki dünya şehrini kilitlemeyi her babayiğit göze alamazdı.
Böyle bir projeye ne New York, ne Moskova ne de Tokyo cesaret edebilirdi.
Hadi ettiler diyelim, ortaya çıkacak kaosun faturası elbet birilerine kesilirdi.
Bizse ilk birkaç gün şikayet ettikten sonra alışmış gibiyiz trafik kıyametine. Arabaya erzak stoklayıp, eş dostla helalleşip hayır duasıyla idare ediyoruz.
Gören hep böyleydik sanır. Ne de olsa uyum yeteneği üst düzeyde bir göçebe ırkın ahvadıyız.

Yazının Devamını Oku

Şehit ailelerini rahat bırakın

Her terör saldırısından sonra olduğu gibi, birinci sayfalar yine yürek parçalıyor.

Ağlayan analar, yetim kalmış yavrular, tabuta sarılan eşler, nişanlılar...
Köşe yazarları şehit ailelerinin dramını ballandırarak anlatmaya koyuldular bile.
Yarın da muhtemelen haber bültenleri en acıklı müzikler eşliğinde cenazeleri gösterecek.
Ortaya tam bir toplumsal moral çöküntüsü resmi çıkacak. Her terör örgütünün rüyası olan.
Kaç kez söyledik; arkadaşlar etmeyin, eylemeyin.
Şehit ailelerinin acılarını bu kadar teşhir etmek, terörün olmasını istediği şeydir.
Çünkü terör dediğimiz, sonuçta kanlı bir “PR”, yani halkla ilişkiler faaliyetidir.

Yazının Devamını Oku

Zenginleştikçe fakirleşen Türkiye

Biz eskiden daha fakir bir ülke idik, kabul.

Kişi başına düşen gelirimiz, dış ticaretimiz, dünya ekonomisindeki yerimiz falan böyle değil idi.

Dizilerimiz bilmem kaç ülkede seyredilmez, mamullerimiz oralarda satılmaz idi.

Ama başka bir anlamda, çok daha zengin idik. Şehirlerimiz arabalar değil insanlar yaşasın diye vardı mesela.

O şehirlerde kimse şu an İstanbul’da olduğu gibi 24 saat trafik çilesi çekmez idi. Sonra cezaevindeki insanlara bir şey oldu mu memlekette yer yerinden oynardı.

Yazının Devamını Oku

Anne babaların dikkatine

Çocuğumuz kendini derse veremiyor mu? Konsantrasyon sorunu mu var? İletişim zorluğu mu yaşıyor?

O zaman gıdasını eksik vermiş olabiliriz.
Evet, biz çocuklarına düşkün milletiz. İcabında yemeyiz yediririz, giymeyiz giydiririz.
Evladımız için yapmayacağımız fedakârlık, uğruna savaşmayacağımız gıda maddesi yoktur.
Ama yine de besin değeri en yüksek şeylerden birini genellikle ihmal ederiz: Kitapları.
Kitabı süpermarkette görürüz de, onun “temel ihtiyaç maddesi” olduğunu düşünmeyiz nedense.
Bu yüzden yavrucaklar hayatlarını bilgisayar ya da televizyon ekranına bakarak geçirir.
Körpe beyinleri hiçbir emek gerektirmeyen hareketli görüntüler ve şekillerle dolar.

Yazının Devamını Oku

Amerikan ruleti

Kürt sorunu çözülür mü? Neden olmasın?

Konjonktür gerektiriyorsa öyle bir çözülür ki şaşarız.
Hatta kendimizi “Madem bu kadar kolaydı, analar onca sene niye ağladı?” diye sorarken buluveririz.
Tayyip Bey, Kemal Bey ve Leyla Hanım ilk defa bu kadar hemfikir görünüyor.
Onlar, bugünün Türkiye’sindeki üç kutbun liderleri: Dindarların, ulusalcıların ve Kürtlerin.
Ama asıl mesele, bu üç kutbun bir arada ve huzur içinde yaşayacağı Türkiye formülünü bulmak.
Tayyip Bey ne istiyor? Dindar nesillerin yetiştiği, kapitalistleşmiş bir Türkiye.
Kemal Bey ne istiyor? Atatürk mirasına sahip çıkan, ulusal kimlik sahibi bir Türkiye.

Yazının Devamını Oku

Aman Ordu’ya gitmeyin

Bakmayın Karadeniz’in en çağdaş, en aydınlık şehri olmasına... Siz siz olun, Ordu’ya gitmeyin.

Havaalanından oteline, plajından teleferiğine, turizm cenneti olmaya hazır gözükmesine aldırmayın.
Ne “Burada insanın ömrü uzar” diyene kulak asın ne de “Oksijenin yurdu Ordu” sözüne.
Geceleri dondurma yiyip gülüşerek dolaşan kızlı-erkekli gençler aklınızı çelmesin.
Şehirdeki insanı mest eden organik mi organik, sağlıklı mı sağlıklı hayatı unutun gitsin.
Ordu’luların “şehrimizi hakkıyla tanıtamıyoruz” demelerini de boş verin.
Ordu’ya sakın gitmeyin.
Burası öyle bir şehir ki, bir kez gelip vazgeçilecek gibi değil. Alışkanlık yapabilir.

Yazının Devamını Oku

Otopsiye gel vatandaş

- Gel vatandaş, gel! Atatürk’ün otopsi fotolarına gel!

- Hayırlı işler... Ne olacak gelince?
- Ne olacağı var mı, niye öldüğünü bulacağız.
- Niye öldüğünü biliyoruz zaten.
- Sirozdan sanıyorsunuz.
- Hayır.
- Süikast deme sakın, kampanyanın sürprizini bozarsın.
- O da değil.

Yazının Devamını Oku

Yaz aşkı yaşayacaklara tavsiyeler

“Yaz aşkı” demeyin. Her maceranın aşk olması gerekmediği gibi, aşkın sezonluk olması da şart değil. Olayı kalıplara hapsetmek, formüle bağlamak zorunda değiliz. Aşk aşktır, değilse değildir.

- Doğal olun. Önceden kalın çizgilerle yol haritası belirlemeyin. Kafanızda senaryolar hazırlamayın. Bu sadece gerilime sebep olacaktır. Bırakın hisleriniz sizi istedikleri yere götürsün. 
- Mütevazı olun. Dünyaya ve insanlara dair bilmediğiniz çok şey olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bu sizi öğrenmeye açık hale getirir. Öğrendiğiniz her şey ömrünüze bir armağan. Aksi takdirde niye âşık oluyoruz, değil mi?
- Yaz aşkınızla siyaset tartışmayın. Dünya hali hakkındaki derin fikirleriniz gereksiz tartışmalar yaratmaktan başka işe yaramaz. Unutmayın ki siyaset insanları ayırmak, aşk ise birleştirmek için var.
- Özgüvenli olun. İlk defa âşık olmuyorsanız, kendinize ve duygularınıza güvenmeyi öğrenin. Yok ilk defa âşık oluyorsanız da bunun illa sonuncu olması gerekmediğini unutmayın. Hayat uzun bir koşu.
- Anı yaşayın. Hemen gelecek planları yapmaya başlamak güzellikleri ıskalamanıza neden olacaktır. Geçmiş tecrübelerden dolayı karşınızdakine önyargılı davranmak da öyle. Bir de bakmışsınız yaz geçivermiş.
- Sabırlı olun. Bir an önce hedefe varmayı değil, aşamaların size sunacağı güzellikleri önemseyin. Unutmayın ki her basamağın güzelliği ayrıdır, biriciktir. Yoksa koşayım derken asıl şeyleri kaçırırsınız.
- Özdeşleşmeyin. Yarın ayrılacakmış gibi sakin, hiç ayrılmayacakmış gibi sabırlı olmayı bilin. Unutmayın ki âşık olduğunuz andan itibaren evrenin tiktakları lehinize işlemeye başlayacak.

Yazının Devamını Oku

Hayat mahvedici aşk

İnsanın ayrıldığı kişinin mekânını basıp “hayatımı mahvettin!” demesi aslında mantıklı.

Vampir nasıl kan emici, doğa ilham verici ise, aşk da hayat mahvedici çünkü.
“Beni bu güzel havalar mahvetti” diyen Orhan Veli başka neyi kastetmiş olabilir?
Onu evkaftaki memuriyetinden ayıran, eve ekmekle tuz götürmeyi unutturup tütüne alıştıran aşk değilse nedir?
Aşkın doğasındaki hayatı mahvetme potansiyeline hangi ordu karşı koyabilir?
Sultan Süleyman kim bilir kaç kez düşündü Hürrem’in aşkıyla mahvolduğunu.
Napolyon kaç kez Josephine’in kollarında kendini mahvoluş girdaplarına bıraktı.
John Lennon, “Beatles’ı mahvettiği” söylenen Yoko Ono’yla ne kadar da mutluydu.

Yazının Devamını Oku

Devrik rönesansın çocukları

Sizce Türkiye’nin Fazıl Say’a ihtiyacı var mı? Sorsak sanatseverler üzülür. Fazıl’ın dostları “bu ne biçim soru, tabii ki var ihtiyacımız” derler.

Mozart’ın kahvaltısı zehir olur, Ludwig mezarında ters döner, Münir Nurettin telefona sarılır.
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var.
Bir milletin Fazıl Say gibilere ihtiyaç duyması için belli bir kültür düzeyine ulaşması lazım.
Ancak evrensel değerlere bir ucundan bağlı olanlar böyle kişilerin yokluğunu hisseder.
Gerçekçi olmak gerekirse, bugünün Türkiye’si pek oralarda değil.
Ne kültürel açıdan oralarda ne de eğitim ve hassasiyet açısından. Olmak gibi bir derdi de yok.
Haliyle, Fazıl sahiden çekip gitse ve bir daha vatana dönmese, çoğunluğun umrunda bile olmaz.

Yazının Devamını Oku

Destursuz bağa girdik

Erkek milleti olarak kürtajı cengâverce tartışmamız, şüphesiz ki takdire şayan.

Şüphesiz ki hepimizin kendimizce haklı nedenlerimiz var.
Kimimiz iktidarımıza zeval gelmesin diye uğraşıyoruz, gündem değiştirme derdindeyiz...
Kimimiz milleti aydınlatmak gibi ulvi amaçların peşinde nefes tüketiyoruz.
Fırsat bu fırsat kadın milletine ayar vermek gibi niyetleri olanlarımız da yok değil.
Tabii karambolde karşı tarafa bir tane çakmak isteyenler de.
Ama niyetimiz ve tarafımız ne olursa olsun, gözden kaçırdığımız bir gerçekçik var.
O da bu tartışmada kadınların sesinin pek çıkmadığı. Çıksa da bizim davudi nidalarımız arasında kaynayıp gittiği. Sokağa çıkıp bizi uyarmak isteyen kadınların payına da pataklanmak düştüğü.

Yazının Devamını Oku

Müzelik olan memleket

Madem Ayasofya müze olmaktan çıkacak, o zaman memlekete yeni müze lazım.

Çünkü müzelik olan şeyler hızla artıyor.
En son “Yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesi müzelik oldu mesela. Artık nerede vukuat orada biz.
Hatta kendi vukuatımız yetmezse komşununkine salça oluyoruz. Daldık dalacağız Suriye’ye.
Kadınlara hürmet de müzelik oldu. Onların bedenleri bile artık siyasete malzeme.
Kaç çocuk yapacaklarıyla, kürtaj ve sezaryenle en üst makamlardaki erkekler ilgileniyor.
Merak bile etmiyorlar “böyle dangıl dungul konuşursak kadınların kalbi ve gururu kırılır mı?” diye.
Futbol keyfimiz deseniz, şikeydi-mahkemeydi derken tarihe karıştı karışacak.

Yazının Devamını Oku

Aşklar ve kanlar

Bir zamanlar sevgilisinin kanını boynunda taşıyan bir kız vardı.

Sevdiği erkekten aldığı hayat sıvısını, kolyesinin ucundaki küçük şişeye koymuştu. Damarında akanın kan değil aşk olduğunu söylemek ister gibi.
Yıllar sonra bir başkasıyla yuva kurdu, çağdaş bir Meryem Ana’ya dönüştü.
En sonunda da gitti “Kan ve Aşk” diye bir film çekti. Avrupa’nın en büyük günahlarından birini anlatmayı denedi. Herkese yaranamasa da çabası takdire şayandı.
Bu arada, romantik vampirlerin aşk yaşadığı filmler de dünyayı fethetmişti.
Esas çocuklar kanla besleniyor, kızların kanları onlar için kaynıyordu. Hemoglobinden geçilmiyordu ortalık.
Bizse yabancısı değildik: Ne de olsa üçüncü sayfalarımız aşk uğruna yananlardan geçilmiyordu.
Şu satırların yazıldığı gün bile aşkı uğruna Boğaz Köprüsü’nden atlayan voleybolcu Giulia vardı.

Yazının Devamını Oku

Plaklar dönüyor

Flört’ün yeni albümünün plak şeklinde çıkması, müzik camiasında merak yarattı.

Bir nedeni Flört’ün müziğiyse, bir nedeni de söz konusu plağın tamamen analog (AAA) kaydedilmesi. Zerre dijitallik olmadan.
Bizde tek-tük çıkan plaklar CD kayıtlarından kopyalandığı için, bu önemli bir yenilik.
Daha da ilginci, dünyada bir nevi teknolojik karşı-devrimin yaşanıyor olması.
CD yavaş yavaş tarihe karışırken, vaktiyle onun tarihe karıştırdığı zannedilen plak geri dönüyor.
Dünyada müzikseverler “plağın CD’den çok daha iyi ses verdiğini” haykırıyor. Bu sayede, CD’nin aslında kolpa bir devrim olduğu fikri yayılıyor.
80’lerin sonunda bizi çarpan, kasetteki “tıs” sesinin CD’de olmayışıydı. Buna “dijital devrim” dediler.
Bilmediğimiz, bu işin müziğin hacmi pahasına yapıldığıydı. Uyarmaya çalışanları da dinlemedik.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI