Eurovision’suz gül gibi yaşıyorduk!

Aslında yıllar önce bütün ilişkimi bitirmiştim şu Eurovision Şarkı Yarışmasıyla...

‘Kim kiminle grup kurup Türkiye’yi temsil edecek? Kim kimin bestesini seslendirecek? Kim ne giyecek, saçını nasıl tarayacak’ gibi meraklar ve siyah-beyaz televizyonun önünden uykusuz, mutsuz ayrılınan geceler, ta Ajda Pekkan’ın büyük umutlarla Türkiye’yi ‘temsil etmeye’ gittiği yarışmadan sonra bitmişti benim için.

Hepimizin milletçe gaza gelip, ‘Süperstar Ajda’nın Türkiye’yi Eurovision’da birinci yapacağını’ sandığımız ama hem Ajda’nın hem de bizim ağzımızın payını aldığımız yıl, benim için artık Eurovision Şarkı Yarışması’nın Türkiye’nin herhangi bir yerinde yapılan ‘Kelaynakları Sevenler Şarkı Yarışması’ndan bir farkı kalmamıştı. Aslında hepimiz gibi...

***

Ta ki Sertab Erener birinci olana kadar! Sertab ülkemize getirdiği birincilikle yıllardır ‘taaaa benliğimizin derinlerinde sakladığımız ve bir türlü kusamadığımız Eurovision ezikliğimizi’ giderip, ‘içimizde uyuyan canavarı’ uyandırınca, bu illeti iki yıldır başımıza yeniden bela etmiş oldu!

Biz Eurovision’suz da gül gibi yaşayıp gidiyorduk... Yarışma yapılıyor bitiyordu da, Türkiye’yi ne hangi şarkının, ne de hangi yorumcunun temsil ettiğini bilmiyorduk? Ne kaybediyorduk? Koca bir hiç!

Önce Sertab, sonra Athena bu sinir bozucu ‘şeyi’ başımıza yıllar sonra yine sardırmasaydı, çocukluk yıllarımdan beri Eurovision’u sunan Bülent Özveren’in artık ‘gaftan gafa konan’ bir sunucuya dönüştüğünü anlamayacaktık! (Bkz. ‘Emminem isimli rock grubu var ya’, ‘1998 yılında Diva tarafından söylenen ve İsrail’i temsil eden Dana International isimli şarkı’ cümleleri bizzat canlı yayında kendileri tarafından kurulmuştur!)

Eurovision Şarkı Yarışması’nın bir şarkı yarışması olmaktan çok, artık bir ‘koreografi ve dans yarışması’ haline geldiğini, hatta sahnenin yarışmacı ülkeler tarafından sıklıkla bir ‘sirk alanına’ çevrildiğini fark etmeyecektik!

Neredeyse her ülkenin perküsyon ve davul çalmasından, ‘yapay şirinliklerinden’ ve ‘yapay seksapelliklerinden’ içimiz bayılıp kusmayacaktık!

‘Abba’ ve ‘Queen’ hálá hayallerimizi süslemeye devam edecekti! (Bu kadar mı kötü taklit edilir iki efsane?)

Belediyelerin çocuk parkı açılışları için Türkiye’ye gelip kalın bacaklarını gözümüzün içine soka soka ‘birbirinin kopyası show’lar’ yapan Ruslana’nın yeni show’undan mahrum kalacaktık!

Türkiye’yi temsil eden Gülseren’in şarkısını söylemeye başlamadan evvel ‘Türkiye duyuyor musun’ diyerek, derdinin hálá Türkiye ve kalçalarını eleştirenler olduğunu anlamayacaktık.

***

Gülseren’in şarkı boyunca ‘kuyruğu yanmış kediler’ gibi ‘uhhhhh’, ‘huhhhhh’, ‘ohhhhh’ diye bağırmalarından kulaklarımız tırmalanmayacaktı. (Belli ki şarkıya bir enerji katmaya çalıştı Gülseren... Ama, sanıyorum Paris’te çalıştığı o çok ünlü ‘jazz club’a göbek atmaya gelen müşterileri ile Eurovision Şarkı Yarışması’na oy yollayacak ‘müşterileri’ karıştırdı! Bu bağırış çağırış, ‘enerji çığırtkanlığı’ artık çok demode değil mi?)

Günlerce hepimizi ‘size büyük bir sürprizimiz var final gecesi’ diye kandıran Gülseren ve ekibinin sürprizinin neredeyse bir ton simle yapılmış ‘büyücü makyajı’, ’demode bir elbise’ ve ‘müsamere koreografisi’ olduğunu öğrenmeyecektik!

Birinci olan komşumuz Yunanistan’ın şarkısını dinlerken ‘Avaraaa muuuu’ diye çeşitli el, kol, göz süzme hareketleri yapan Raj Kopor’lu Avare filmini hatırlayıp daha beter ‘avare’ olmayacaktık!

E be Sertab, bizi bu işe yeniden ‘sardırmasaydın’ ne kaybedecektik, hiçbir şey!
X