Ertuğrul Özkök: 1416'lı tertibim

Ertuğrul ÖZKÖK

Acı haberi Berin Nadi'ye bizzat İlhan Selçuk vermiş. Hepimizin İlhan Abisi...

Ve bu acı haberi verirken, ‘‘Kapatalım bu gazeteyi gitsin’’ demiş.

Yani Cumhuriyet'i...

Neredeyse, cumhuriyet kadar köklü bir müessese.

Neden?

* * *

Bir müessese altı yıl içinde iki büyük yazarını cinayette kaybetmişse, onun başındaki insan ne düşünecek?

O anın duygusal muhasebesi, acı bilançosu nedir?

Elbette büyük bir hüzün.

Ondan büyük bir acı.

Arkadaş kaybetme ıstırabı.

Tabii ki karamsarlık.

Bu değerli evlatlarını, aşağılık bir ‘‘meçhule’’ yem atar gibi fırlatan, hoyratça harcayan bu düzene infial.

Hepsini öfke katmanları halinde üst üste dizdiğiniz zaman, içinizden fışkıran o cümle:

‘‘Kapatalım bu gazeteyi gitsin.’’

Kapatalım ki, cumhuriyetin yetiştirdiği bu aydın insanlar hiç olmazsa ölmesinler.

Ama İlhan Abi de biliyor ki, o gazete asla kapanmaz.

İçerden, ta içerden gelen o öfke cümlesi, sadece o anın insiyaki patlamasıdır.

O hüznün ve o öfkenin lavlarıdır.

Bilmektedir ki, daha o lavlar soğumadan Cumhuriyet yeniden basılacaktır.

Yeniden cumhuriyet müessesesi olarak nöbetinin başına dönecektir.

Ama Ahmet Taner Kışlalı'yı kim getirecek?

Uğur Mumcu'yu kimse geri getirebildi mi?

* * *

Ahmet Taner'i 1969 yılında tanıdım.

Basın Yayın Yüksek Okulu son sınıf öğrencisiydim.

O Paris'ten yeni dönmüş bir öğretim üyesiydi.

Tertemiz yüzlü bir insandı.

Ruhu, hep yüzünün o temiz hatlarını taşıdı.

İlk kitabı, öğrenci hareketleri üzerineydi.

Paris'ten yeni gelmişti. 1968 Mayısı daha çok sıcaktı.

Ve o bütün bunları Paris'te yaşamıştı.

Sonra ben Paris'e gittim.

Tıpkı onun gibi, bu devlet beni de bursla gönderdi.

O Osmanlı'dan beri Türk aydını yetiştiren 1416 sayılı kanunla.

Hepimiz, devletin bize sağladığı imkánlarla eğitim gördük.

Dün onun ölüm haberi geldiğinde, gözümün önüne gelen ilk şey Paris'teki Sommerard Sokağı oldu.

Daha doğrusu, o sokaktaki Louvre Oteli.

Benden önce bu otelde öğrenci olarak o da kalmıştı.

Aynı odalarda yaşamıştık.

* * *

Sonra 1970'li yıllar geldi.

Ben de öğretim üyesi oldum. O meşum terör yıllarında, CHP'nin eğitim seminerlerinde birlikte çalıştık.

12 Eylül'den sonra Ecevit'in yanındaydık.

DSP'nin ilk programının sosyal ve kültürel bölümünü birlikte kaleme aldık.

Ecevit o görevi ikimize verdi.

Ahmet Taner'den bana kalan nelerdir?

Düzgün, iyi, dürüst, sade bir aydın.

Hayatı boyunca hep aydın çizgisinde ısrar etmiş bir cumhuriyet çocuğu.

Benim 1416'lı tertibim.

Ses ayarı hep sakinlik sınırları içinde kalmış, sessiz dostum.

Tavır almak için ille de ses tellerini parçalamak, yumrukları sıkmak, hançeresini çatlatmak, avaz avaz bağırmak gerekmediğini hepimize ispatlamış bir medeniyet Gallileo'su.

Bizden fazla ‘‘biz’’leşmiş Fransız eşinin arkasından ‘‘Bir Türk öldü’’ yazısını yazan sevgili arkadaşım.

* * *

Demek ki bu ülkede, dürüst olmak, mütevazı aydın olmak, cumhuriyete inanmak çok riskli bir işmiş.

Demek ki, itirazınızı en insani desibellerde söylemeniz bile çok cüretkár bir şeymiş.

Abdi İpekçi gitti, Çetin Emeç gitti, Uğur Mumcu gitti...

Onlardan geriye ne kaldı?

Hálá silinmeyen, her geçen gün büyüyen isimleri.

Bir de onlar büyüdükçe kendisi de büyüyen bir ‘‘Meçhul Fail’’.



Yazarın Tüm Yazıları