GeriHakan TARTAN Engelli yurttaşlarımızı hatırlayan var mı?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Engelli yurttaşlarımızı hatırlayan var mı?

SEÇİMİN harı, gürü devam.<br><br>Halk ne kadar isteksiz görünse de siyasilerde büyük heyecan.

Hala kahvelerde "aynı umursamazlık".

El sıkmaya giden adaylara, yarım yamalak "selam".

Ekonomik sorunlar o kadar ağır ki... Hala seçim yok halkın gündeminde...

"Geçim" var.

Önce geçim... Yani... Ay sonunu getirme telaşı...

Çoluğun - çocuğun nafakasını çıkarma!

Anlaşılan o ki; seçim ateşi ancak mart ayında yanacak!

Halk asıl o zaman seçimlerle, adaylarla ilgilenecek...

Bir yandan da partiler de hazırlıklar yoğun. Kampanyalar, görsel çalışmalar... Afişler, pankartlar...

Seçim ofisleri... Teknolojiden en çok yararlanma arayışları...

Semt mitingleri... Semt ofisleri...

Dedim ya; çalışmalar yoğun! Yoğun da... Benim dikkat çekmek istediğim bir konu var; engelli yurttaşlarımızın durumu.

Bakıyorum da; onlardan söz eden, onların nasıl oy kullanacağı ile ilgilenen daha yok!

Dillerde hep "ben, ben"...

Muhtarlarla konuşuyorum; demokrasinin gizli kahramanları.

Semtlerin, sokakların dert babaları...

Marko Paşaları...

Neler oluyor? Nasıl gidiyor?

Yurttaşlardan ne tür talepler geliyor?

Onlar gerçeğin sesi... Toplumun... Sessiz çoğunluğun...

Engelli yurttaşlarımız için özellikle oy kullanılan mekanların zemin - giriş katlarında sandık kurulması şart.

Yoksa... Geçmişte de bizi üzüntüye boğan birçok görüntüyle karşılaşabiliriz.

Oysa... Şimdiden önlem alınabilir.

Toplumumuzda ciddi bir çoğunluk oluşturan bu insanların mağdur olmaması için şimdiden bazı şeyler yapılabilir.

Aslında hiç de zor değil...

Binaların giriş katlarında yapılacak küçük bir düzenleme...

Bu konuda yetkili kılınacak bazı görevliler...

Hatta... Hasta ve yaşlılar için de bu tür çözümler...

Çağdaş olmanın gereği değil mi bu?

Bu tür düzenlemeler şimdiden gündeme getirilip, çözümler üretilemez mi?

Birilerinin bu konuya sahip çıkması gerekmez mi?

Engelli yurttaşlarımızın haklarını savunması...

Ben buradan bir çağrı yapıyorum; siyasi partilere, İl Seçim Kurulu’na...

Ve tabii, sayın Valimize...

Engelli yurttaşlarımız için şimdiden alınacak önlemler, varsa açıklamalar; toplumun tamamını mutlu edecektir...

O yurttaşlarımızı sandıktan uzak tutmamanın da onları rencide etmemenin de tek yolu budur.

Hani... İş işten geçtikten sonra "ah, vah" deriz ya!

Ben şimdiden hatırlatıyorum; son pişmanlığa gerek yok!

Hala vakit var!

Engelli yurttaşlarımız için seçim mekanlarında çağdaş düzenlemeler yapılabilir.

Beylik demeçler, yarım ağızla "sizi seviyoruz" demektense...

El uzatmak... Onların sorunlarını görmek ve çözüm üretmek...

Mutlu edecek tablo da sonuç da bu!

İlgilenenlere... Saygılarımla...
X

Alaçatı'da sevgi evi!

ÇOK değil, bir hafta ara ile iki kez anıldı Alaçatı.<br><br>Gündeme geldi, konuşuldu. Bilenler için sorun değil de bilmeyenler için akıllara kazındı.
Biri elbette daha sansasyoneldi, gazete sayfalarında, TV haberlerinde daha çok yer buldu.
Alaçatı’nın sevilen Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı.
Tam yeniden seçilme, beldesine daha çok hizmet verme heyecanı yaşarken.
Bu kış bile canlılığını sürdürdü Alaçatı.
Sadece Çeşme sevdalıları için değil, nefes almak, farklı bir atmosfer yaşamak isteyenler için de seçenek oldu.
Dar yollarında keyifli yürüyüşler.
Tek tük açık mağazalarda farklı seçenekler.
Hava soğuk olsa da hazırlıkları ile şimdiden yaşayan sörf.
Deli rüzgar! Ama mutlaka kalite!
Tarih, nostalji.
Halis zeytinyağı ile yapılmış yemekler.
Enginar, kereviz, turp otu.
Ihlamur, kekik, nane...
Tertemiz bir hava.
Yaza hazırlanan Alaçatı’da şok!
Ve ikinci bir dalga. Bu dalga farklı.
Yine Alaçatı’yı Türkiye gündemine soktu...
Ama... Bu kez bir kadınla...
Çağdaş, güzel mi güzel, başarılı mı başarılı bir Türk kadını ile. Bir Türk sanatçısı.
Sevgisi uğruna; başarı merdivenlerini tırmanabileceği halde köşesine çekilen bir Türk kadını.
Sevgisine sahip çıkan.
Sessizliğini koruyan. Ama...
İçinde fırtınalar kopan.
Şöhreti, gücü kendi lehine kullanıp “servetler edinenler”in yanında köşesine çekilip sevgiyi yücelten...
Anıları ile yaşayan, yüreğinin götürdüğü yere giden bir Türk kadını. Ayhan Aydan.
Başarılı bir opera sanatçısı.
Ve eski başbakanlardan Adnan Menderes’in sevdiği kadın.
Tarihte hep “Ben o adamı sevdim” sözleri ile hatırlanan, ama “o sevdiği adamı” hiç malzeme konusu yapmayan Ayhan Aydan.
Konuşmayan, Adnan Beyi konuşturmayan, ama gözleri ile konuşan...
Onun ismi geçtiğinde gözbebekleri pırıl pırıl parlayan...
Alaçatı’da son yolculuğuna uğurlandı.
Orada gömülmek istemişti.
Çarşıda, pazarda karşılaştığımızda, hoş reveransı ile yüreğimize sevgi salar, havadan - sudan, İzmir’den esintiler yayardı.
Son 3-4 yıldır yaşadığı Alaçatı’daki taş evin bir kez daha “taş kestiği” kesin.
Ama biliyorum ki; o taşların arasında güzellikler, sevgiler, paylaşımlar ve dayanışmalar gizli.
O izler hiç silinmeyecek.
Önceki gün cenazede de herkesin “ortak bir dil”le seslendirdiği gibi, aslında değerli devlet adamı “Adnan Menderes belki de şimdi öldü”.
Ama... Sevgiler yaşayacak... Anılar da... Ve Alaçatı’daki o taş ev, Türkiye’nin neredeyse 50 yıllık demokrasi, insan hakları, kültür, sanat ve sevgi dünyasında hep farklı bir yerde olacak.
Ayhan Hanım nedeniyle...
O yüzden de deniliyor ki, o evin kapısına “Ayhan Aydan Sevgi Evi” yazısı asılsın!
Ne güzel olur!
Yazının Devamını Oku

Suç patlaması

Ekonomik olumsuzlukların belki de en önemli yansıması...En ciddi sancısı... Toplumsal huzursuzluk... Bununla birlikte çoğalan suç oranları... İnsan yaşamındaki keyifsizlikler... Gasp, kapkaç, yaralama, hırsızlık... Hatta cinayet... Bazen hiç uğruna!
Bu yüzden de son yılların en temel olgusu; ekonomi.
Çünkü ekonomi iyi gitmezse suç çoğalıyor! Geçmişte siyasetin gündeminde bile olmayan bu konu, şimdi seçimlerin galibini belirleyen temel unsur.
Ekonomik yaptırımlarınız yoksa; başarı hava!
İşsizlik, istihdam ve sosyal güvenlik için önerileriniz yoksa; milletin palavraya karnı tok!
Çünkü bozuk ekonomi tüm rahatsızlıkların temel nedeni...
Şimdi ekonomide dünyadan Türkiye’ye doğru esen sert rüzgarların yarattığı sıkıntılar ortada.
Hemen her gün bu konudaki sancılar dile getiriliyor.
Ama... Dedim ya; asıl korku; bu iş büyürse... Toplumsal huzur bozulursa... Suç oranları artarsa... O zaman... Yandık demek!
İşte asıl o zaman ciddi sıkıntılar...
O zaman toplumsal yaşamdaki iz bırakıcı etkiler...
Bunun için de önlemler alınıyor.
Ve bu önlemlerin sürekli olması önemli.
Adeta bir “seferberlik havası”.
Son dönemlerde bu konuda toplumun her kesiminde gösterilen duyarlılık sevindirici. Suç ve ceza... Sadece bir roman mı?
Yoksa... Toplumsal huzurun “terazi”si mi? Çok şükür; İzmir’de son yıllarda huzur adına atılan adımlar çok başarılı.
İzmir Valisi Cahit Kıraç ile İzmir Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın “işbirliği, çalışma, dayanışma, bilgi, beceri ve koordinasyon” üzerine inşa ettikleri çalışmaların sonucu, tek kelime ile; SÜPER.
İzmir tüm ilçeleri ile birlikte adeta bir “huzur kenti”.
Oysa daha önce suçtan, gasptan, kapkaçtan yana dertli değil miydik?
Elbette çeşitli olaylar oluyor, olacak. Ama... Bunlar o kadar az ki... Bazen duymuyoruz bile.
Gündemden ciddi ölçüde çıktı.
Devletin iki önemli ismini (Kıraç - Çapkın) bu katkılarından dolayı “şükran”la anmak gerek.
Çünkü... Mutlu yaşamın olmazsa olmazı; HUZUR.
Çok şükür; huzurluyuz!
İşte rakamların dili ile İzmir’deki huzur: “2006’da 3 bin 35 olan otodan hırsızlık 2007’de bin 407’ye, 2008’de bin 35’e düştü.
2006’da bin 580 olan kapkaç, 2007’de 667’ye, 2008’de 225’e geriledi. Cinayet ve yaralama olaylarında da benzer tablo ortaya çıktı.
Huzur timlerinin sayısı 330’dan 500’e, asayiş ekiplerinin de 150’den 170’e yükseltilecek”
Oysa biz daha önceleri şu manşetlere alışkın değil miydik:
Suç patlaması!”.
Yani... Sürekli yükselen olay grafikleri.
Huzurumuzu bozan gasp, kapkaç, hırsızlık, yaralama, darp...
İşte rakamlarla son tablo.
Evet, bir “suç patlaması” var. Bu da bir patlama!
Ama... Bu kez tersine... Yani... Azalan oranlarla...
Ne güzel! Suç hep böyle patlasın! Geriye...
Yazının Devamını Oku

Kosova bağımsız da biz neresindeyiz?

Vaat, “çene suyu çorba” konusunda üzerimize kimse yoktur da...<br><br>İyi “hayal ticareti” yapıp, yumurta kapıya dayanınca “üç maymunları” oynarız da...

Nereye kadar?

Sözü getireceğim yer; bizim eller.

Binlerce akrabamızın, arkadaşımızın, soydaşımızın olduğu topraklar... Rumeli dünyasının güzellikleri...

Türkiye’nin birçok yerinde, en çok da Ege’de, İzmir’de hasretin, özlemin, zaman zaman dayanışma isteminin diğer adı...

Yazının Devamını Oku

Köyden kente göçüyoruz da...

TÜİK rakamları açıklandı. İçinde Türkiye adına, Ege ve İzmir adına ilginç değerlendirmeler var.
Ama ortadaki gerçek; hızla çoğalıyoruz.
Ve buna yönelik bir önlem de yok.
Ve başka gerçekler.
Aslında oturup düşünülmesi gereken.
Düşünülüp sonuçlar çıkarılması beklenen...
Ama... Kentlerde yaşayanlar yüzde 75 oranında. Eskiden bu oran yarı yarıyaydı. Ondan önce... “Köylü milletin efendisiydi”...
Köyden kente göçüyoruz da...
Kentlerin alt yapısı hazır mı?
Aslında gelecekte yitirilen tarım arazileri nedeniyle ciddi sıkıntılar çekeceğimizi biliyor muyuz?
“Su, su” diye sokaklara koşulan bir süreç bizleri bekliyor. Yer altı sularını hoyratça kullandığımızı, gidenin yerine bir şey koymadığımızı hiç irdeliyor muyuz?
Açlık dünyanın yaşadığı en ciddi sorunlardan biri.
Peki biz köyden kente göçtükçe gelecekte ciddi gıda sancısı yaşayabileceğimizi de tartışıyor muyuz?
Hadi halk bazı şeyleri yeterince önemsemedi, diyelim.
Peki, önemsemesi gerekenler de bir hareket görüyor muyuz?
Genç bir nüfusa sahibiz de...
Gençlerin önünü açacak projeler için çaba gösteriyor muyuz?
Yani... Emek veriyor muyuz?
TÜİK rakamları ortada; genç bir nüfusa sahibiz.
Evet; bu yaşlanan Avrupa’yı düşündüğümüzde bir avantaj, ama...
Nüfusumuzun yarısının yaş ortalaması 28.5.
Ne güzel! Ama... Evet, ama...
Bu gençlerin büyük bölümü de “karamsar!”. “Geleceğin kendine ne getireceğinden emin değil”.
Daha doğrusu; “Ne olacak benim halim” diyor.
Diyor da... Hani duyan kulaklar?
Hani sığ çekişmelerden uzak sağduyulu yaklaşımlar?
Genç nüfus bir avantaj da...
Bunu kullanmak için hangi çabaları sergiliyoruz?
Gençlerin önünü açacak hangi projeleri geliştiriyoruz?
Dünyayla kültürde, sanatta, bilimde, teknolojide yarışsınlar diye hangi altyapı hazırlıkları içindeyiz? Eğitimde fırsat eşitliği yaratmak için ne yaptık? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün.
Ama... Değerlendirme net:
Gelişmelere gözlerimiz kapalı, kulaklarımız tıkalı...
Maalesef. Böyle olmasaydı; geleceğe daha umutla bakardık.
Oysa TÜİK verilerinin sadece iki boyutu bile bizlerin saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca düşünmemizi gerektiren olgular...
Ve buralardan sonuçlar çıkarmamız gerek.
Türkiye’yi aydınlık ufuklara taşıyacak sonuçlar.
Ve bu sonuçlarla geleceğe heyecanlı, etkin ve anlamlı bir yolculuk. Ama... Nerdeeee?
O zaman... Bir başka sonuçla kendimizi kandıralım.
Kadınlarımızı da...
Biliyorsunuz; erkek nüfus kadın nüfusu kıl payı geçti. 71 milyon 517 bin nüfusun 35 milyon 901 bini erkek.
Kadınlarsa 35 milyon 615 bin.
Eh işte; az bir farkla “erkek çoğunluğu”.
İzmir’deki “iki bincik” farkla kadın nüfus çoğunluğunu görmeyelim canım!
Ama bu işin azı çoğu olmaz!
Siyasette, bürokraside, aklımıza gelen her yerde “erkek egemenliği” için bir fırsat!
Zaten şu yerel seçimlerde bile “yerlerde süründürdüğümüz” kadınları ezmek için ne güzel rakamsal avantaj!
Yüzde 1’e, 2’ye bile gerek yok.
Yaşasın erkek egemen toplum!
Vah ülkemin aydınlık geleceği!
Ah git gide sessizleşen toplumum! Vah git gide gerilere itilen kadınım!
Yazının Devamını Oku

Turizm sezonu Çeşme’de açılacak...

EKONOMİK kriz sağı solu vurmaya devam ediyor.<br><br>Bir süre daha bu gelişmeleri izleyeceğiz. Dünyada da aynı sancı var.

Uluslararası haber ajansları sık sık işçi çıkarmalarla, küçülmelerle ya da üretime ara vermelerle ilgili haberler yayınlıyor.

Türkiye’de de birçok yerden aynı tür yansımalar var:

Şuradan şu kadar işçi çıkarıldı. Şurada üretime ara verildi.

Bu ve benzeri şeyler.

Küresel ekonominin ve küreselleşmenin doğal sancıları bunlar!

Hep olumlu yanları çizilen bir tablonun "daha koyu renkli bölümleri".

2009 yılı böyle geçecek. Çoğunluğun görüşü bu yönde.

Ortak dilek; sancının, sıkıntının ve zararın en az olması.

Yani... Dönemi, krizi; en az hasarla kapatmak!

Onun için de çalışmalar yapılıyor.

Bu çabalara herkesin katkı koyması şart.

Tasarrufsa tasarruf... Paylaşımsa paylaşım... Dayanışmaysa dayanışma...

Amaç; evlerde ocakların tütmesi, çorbanın kaynaması!

Daha önce de vurguladım; bu süreçte Türkiye’nin bir şansı da turizm.

Tabii, eğer akıllı politikalar izlenirse...

Tutarlı ve akılcı tanıtım kampanyaları düzenlenirse...

Elbette tatilden vazgeçecekler olacak.

Ama... Tersini de düşünün: Bunalan, sıkılan insanlar için bir çıkış, bir arayış. Bir kafa dinleme şansı, uzaklara açılma...

Yeni keşifler! Yani... Tatil. Her şeyi, ama her şeyi unutma.

Bunun için de gözde ülkelerden biri elbette Türkiye.

Güzellikleri, tarihi değerleri ve sıcak insanları ile.

Ama... Ciddi rakiplerimiz de var: İspanya, Portekiz, Yunanistan, İtalya... Tabii Mısır, Tunus, Fas...

Bu ülkelerle de ciddi bir yarış içine girmeliyiz.

Daha akılcı fiyat politikaları. Daha iyi tanıtım.

Daha kaliteli hizmet...

Bunlar yapılırsa turizmin artı değerlerinden yararlanmış oluruz. Bu; katma değer, bu; döviz girdisi, bu; istihdam artışı demek. Yani... Turizm = yağla bal.

Hem de bu sıkıntılı süreçte.

İşte bu günlerde İzmir ve Ege adına güzel bir haber var.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la konuştum.

Bir yandan ciddi bir "kültür elçisi", diğer yandan turizmi geliştirmek için çabalayan bir "nefer".

Bodrum’un, Marmaris’in, Fethiye’nin, Köyceğiz’in, Çeşme’nin, Foça’nın, Kuşadası’nın, Çandarlı’nın, Didim’in, Ayvalık’ın, Ören’in, Edremit’in, Akçay’ın, Urla’nın, Karaburun’un, Milas’ın ve birçok turistik merkezin tüm hazırlıkları yeni sezon için. Sezon açılacak, turist gelecek, sıkıntı bitecek.

Bitmese de bir adım. Bir umut. Çarkın dönmesi.

Her şey böyle başlamaz mı?

Bakan Günay, umutlu:

"Turizm sezonu için hazırlıklar sürüyor. Ciddi bir rekabet ortamı var. Bu ortamda biz de Türkiye’nin artı değerlerini ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Tarihi, denizi, güneşi, kültürü... Sektörün sorunlarının çözümü için de hükümet olarak devredeyiz. Yeni planlamalar yapıyoruz. Sektörün yükünü azaltacağız. Sezona huzurlu girmelerini sağlayacağız".

Bakan’ın kafasında hoş projeler var.

Tanıtım, rekabet şansı için bazı indirimler... Fuarlar...

Güzel şeyler.

Ve bir de müjde veriyor:

"Bu yıl turizm sezonunu Çeşme’de açacağız".

Bunalan, sıkılan, son dönemlerde çeşitli sanıcılar yaşayan İzmir’e, Ege’ye, Çeşme’ye bundan güzel bir haber olur mu?

Turizmcilerin özverili katkıları, sürekli girişimleri ile bu yıl 12 ay turizm için de ciddi bir adım atılan, jeotermal kaynakların daha akılcı kullanıldığı Çeşme’de "turizme merhaba" denilecek.

Tüm Türkiye adına. Dünyaya da bir çağrı:

"Sizi Türkiye’ye bekliyoruz".

Yılın ilk güzel haberlerinden biri.

Benden duymuş olun!
Yazının Devamını Oku

Urla’da Cumalı’nın evinden taşanlar!

ÖYLE karmaşık günler ki... O denli anlaşılmaz...
Hele siyasetin ateşi yandıkça...
Malum yerel seçimlere şurada 2 aydan az bir süre kaldı...
Bazı yerlerdeki belirsizlikler...
Adayların, partililerin birbirlerini beğenmezlikleri...
Ayak oyunları, yalanlar...
İnsanı aslında “halka hizmet sanatı” olan politikadan soğutan davranışlar...
“Senin adamın, benim adamım” tartışmaları...
Her şeyi çıkar ekseninde görme alışkanlıkları...
Halkı değil de ben merkezciliği esas alma...
“Ben”den çoğaltılmaya çalışılan, ama yalan rüzgarlarının arasında kalan, yitip giden “Biz”ler...
Ve bazen sözcüklerin yetersizliği...
Tanımsızlık, tarifsizlik...
O zaman sığınılacak bir liman; kültür sanat.
Ve şiir...
Geçenlerde yine bir ölüm yıldönümünde anıldı Necati Cumalı.
Türk edebiyatının anıt isimlerinden biri.
“Ben en güzel aşk şiirlerini hep el sürmediğim kadınlar için yazdım”...
Egeli, İzmirli, Urlalı...
Atatürk’ü görme mutluluğuna erişmiş bir cumhuriyet çocuğu...
Urla’daki evi, ne şirindir... Ne sıcak...
Belediye başkanı “Müze haline getirilmesini” istediğinde ne uğraş vermiştik...
Dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın gerçekleşmesi için ne çabaları olmuştu.
Açılış töreninde birçok değerli ismin de katılımıyla ne mutlu olmuştuk...
Sonrasında... Bazen beylik konuşmalar... Bazen göstermelik törenler...
Gerçi bu tür törenlerde bazen “vefa”nın yerini “şov” almış durumda ya!...
Ama... Yine Cumalı evinin duvarlarında, bahçesinde çınlayan sözcükler:
“Size sunuyorum bu şiirlerimi/ Ey tarihin hürriyet kavgalarında ölenler...”.
“Muharebede ne ölüm korkusu gelir/ İnsanın aklına/ Ne evi barkı düşünürsün/ Artık senin yaşaman için/ Onun ölmesi lazımdır”...
Ve şiirle yalnızlıktan, sığlıktan kurtulma çabaları... Onlarca, yüzlerce, binlerce şairin mısraları ile...
Yine bir umuda... Yine büyük bir heyecanla...
Yeniden...
Ne demiş ünlü şairimiz Cumalı:
“Sonuna geliyoruz dostum/ Eksiliyor soframızda/ Bir bir iskemleler/ Duyuyorum içimde/ Yeşeriyor baş verip/ Toprağa vereceğim tohum/ Bu yaştan sonra her şey/ Uzak yakın bana eşit geliyor/ Toprağı daha bir seviyorum”.
Nereden mi aklıma geldi bir anda...
Eee, ocak ayı Necati Cumalı’nın aramızdan ayrıldığı aydır. Bizi taze şiirlerinden, yazılarından mahrum bırakalı 8 yıl olmuş.
Sonra... Bu topraklara çivi çakacakmış, temel atacakmış gibi yaşayan, davranan o kadar çok insan var ki çevremizde.
Hele siyasetin suyunun ısındığı bu günlerde.
Hani... Hiç ölmeyecekmiş gibi davranmak...
Ama... Sonrasında hiç doğru dürüst, adam gibi yaşamamış olmanın pişmanlığını duymak.
Bir bir eksilen iskemlelerin hüznünü duymamak!
Belki en garibi de bu!
Yazının Devamını Oku

Ünlüler kadar çevremize de taksak!

DÜNYA ciddi tehditlerle karşı karşıya. Her geçen gün yeni sorunlar gündemimize giriyor. Küresel ısınma, buzulların erimesi, susuzluk...

Bunlar son dönemlerde en çok konuşulanlar...

2008 yazı, Türkiye için susuzluk çanlarının çaldığı bir dönem oldu.

Ve ciddi bir uyarı.

O yüzden de 2009 zorlu geçecek.

Eskiden barajlardaki su oranları ile ilgilenmezdik, şimdi haberlerden önce gözümüz barajlarda...

Doluluk ne noktada?

Acaba yazın su sıkıntısı olur mu?

Yağmurlar yeterli düzeyde yağacak mı?

Özellikle Ege Bölgesi ve İzmir’de bu konuda ciddi bir sancı var.

Ya susuzluk gelirse...

Ya küresel ısınmanın etkisi ile çok bunalırsak...

Artık gündemimizde bu da var!

Aslında güzel! Aslında önemli!

Yani... Çevremizle ilgilenmemiz... Gezegenimizde olan bitene karşı duyarlılık!

Ve bu ilgi hep sürmeli.

Yani... Moda gibi değil, sürekli...

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen BM İklim Konferansı ile hangimiz, ne kadar ilgilendik?

Polonya’da gerçekleşen bu toplantının sonuçları hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz?

Ya da... Gündemimize gezegenimizin ciddi tehdit altında olduğu gerçeği ne kadar girdi?

Hiç mi ilgilenmedik! Kıyısından, köşesinden mi?

Oysa magazin haberleri daha ilgi çekici değil mi bizim için?

Paris Hilton’un zenginliği, alışverişleri...

Ünlü sanatçıların kokteyllerde, toplantılarda giydikleri giysiler?

Sadece yabancı yıldızlar için mi böyle bu?

Türkiye’de de aynı şeyler geçerli değil mi?

Yaşamın magazin tarafı ile daha çok ilgili değil miyiz?

Şemsiye ile dövülen muhabire, sanatçıların mini etekleri ya da kiloları ile sevgili değiştirmelerine dakikalarımızı ayırmıyor muyuz?

Bazen TV başında saatlerimizi...

Bunlar bize ne veriyor? Ne kazandırıyor?

Kocaman bir hiiiiççç...

Ama olsun... Yaşamın magazin boyutu çok güzel!

2007’de Nobel Barış Ödülü kazanan, ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore, o es geçtiğimiz BM İklim Konferansında işte bu gerçeğin altını çizdi...

Yani... Yaşamın magazin boyutunun hep ön planda olmasının...

Ünlü insanlara takıntımızın!

Oysa... Gelecek kuşaklar için ciddi bir çevresel tehdit var.

Zaten sağımıza solumuza baktığımızda da bunu görmüyor muyuz?

İşte... Ege’de, İzmir’de...

Gediz kirlenmesi... Körfez kirliliği... Yeraltı sularının azalması... Pamukkale’de travertenlerdeki kararma... Kuş cennetindeki kuş türlerinde azalma...

Daha birçok şey...

O zaman... Hem BM İklim Konferansındaki gerçeklere, hem de Al Gore’un uyarılarına dikkat:

"Gezegenimiz tehdit altında. En az ünlülerle ilgilendiğimiz kadar çevremizle, gezegenimizle de ilgilenmemiz gerek. Gelecek kuşaklar adına".
Yazının Devamını Oku

Tepki ve eylemlerde ayar zorunluluğu!

Gazze’de yaşananlara üzülmemek elde mi?

Masum, çaresiz çocuklar.   

Aç bilaç insanlar. Bölünen aileler.

Yakık - yıkık binalar. Susuzluk, evsizlik, çaresizlik, umutsuzluk.  

Yüreklerimizi dağlayan görüntüler.

Yazının Devamını Oku

Töre cinayetleri sloganla önlenir mi?

YERDE yatan bir genç kadın. Cansız... Bedeni hala sıcak...

Biraz ötesinde genç bir adam.

İkisi de kafalarına sıkılan tek kurşunla can vermiş.

Birkaç dakika önce temas halindeki elleri birkaç metre uzak.

Ama... Kafadan sızan kanlar ortada buluşmuş.

Dayanışmaya, sevgiye devam! Her şeye rağmen...

Eşrefpaşa’nın göbeğinde bir cinayet.

Töre cinayeti, namus cinayeti; her neyse...

Olaya tanık olanlar gözyaşları içinde.

Kulaklarda genç kadının "yapma ağabey" sözleri...

Büyük bir acı.

Ne olmuşu, nasıl olmuşu, nerede olmuşu ayrı bir konu.

Ortadaki gerçek; acı bir ölüm.

İki genç insanın birlikte olma kararı.

Yeni bir yaşam için buluşma.

Eskiden kopma... Ayrılma...

Kent değiştirme... Bir sürü zorluğa yelken açma...

Ve bunların sonrasında sıkılan silah...

Umutlara, yaşama, geleceğe, beklentilere...

Ve her şeyin sonu... Sadece yaşamın mı?

Peki 4 yaşında annesiz kalan, büyük bir acı yaşayan küçük kızın geleceği ne olacak?

Hangi duygular içinde geleceğe koşacak?

Hangi yalnızlıklarda sıcak bir anne teması arayacak?

Sığınak, sıcak yuva, paylaşım...

Genç kızlığa adım atarken hangi limana sığınacak?

Okuldaki sıkıntılarında kimlerden yardım görecek?

Hastalığında, yalnızlığında kime naz yapacak?

Kimin koynunda doya doya üşüyecek?

Sonra ısınıp ısınıp yeniden soğuğa koşmanın şımarıklığını yaşayacak?

Evet; örnekleri her geçen gün çoğalan bu çocukların hesabını kim verecek?

Bu çocuklarla hangi kurumlarımız ciddi bir şekilde ilgilenecek? Yaralarını bir ölçüde saracak?

Tamam; töre cinayetlerine hayır da...

Nereye kadar? Nasıl?

Sloganlarla olsa... Her şey ne kadar kolay.

Acı bir rastlantı mı, yoksa yaşamın acımasızlığı mı?

Bilinmez... Gazetelerin aynı sayfalarında, TV bültenlerinin arka arkaya yayımlanan haberlerinde kaç bu tür cinayet?

Hepsine "töre cinayeti" kılıfı...

Kim bilmem nereden gelmiş de, bilmem nerede kıstırmış da, annesini, ablasını öldürmüş...

Neymiş! Namusunu temizlemiş!

Bunca kirlenmişliklerin arkasında sevgiye, umuda koşan insanlara "geleneksel yakıştırma"...

Beylik değerlendirmeler...

Biraz da bu tür yaklaşım çoğaltmıyor mu acıları?

Oysa halkın bilinçlendirilmesi, bu tür ailelerin terapiden geçirilmesi ile acıları bir ölçüde azaltmak mümkün olmaz mı?

Çağdaş ülkelerde buna benzer olaylara tanık oluyoruz.

Ama... Orada devlet var!

Ve devlet olaylar yaşanmadan müdahale ediyor!

O yüzden olaylar daha az.

Ölümler de... Yalnız ve yetim kalan çocuklar da...

Bizde de yapılması gereken bu.

Yani... Eğitimin ve bilimin gücünü kullanmak...

Bu tür aileleri kontrol altında tutmak...

Suça meyilli olacak fertleri eğitmek... Terapiden geçirmek...

Mümkünse devletin kurumları aracılığı ile onları "asgari müşterek"te buluşturmak... Bilinçlendirmek...

Hep mucizelerden söz ederiz de... Hep mucizelere sığınırız da...

Çağdaşlığın da, gelişmenin de, aydın ve mutlu bir toplum olmanın da temel olgusunun eğitim olduğunu neden göz ardı ederiz?

Eğitim mucizesini bir türlü algılamamakta neden ısrarcıyızdır?

Sorunu çözmeye önce bu noktadan başlamak gerek. Gerisi gelir...
Yazının Devamını Oku

Borsaya sahip çıkma zamanı...

SEÇİM sürecine girildi ya... <br><br>Oooo, vaadin bini bin para!... Yıllarca "yan gelip yatanlar" son bir iki ayda "hisseli harikalar kumpanyası" yaratıyor...

Kimse de çıkıp "Yaa daha önce nerelerdeydiniz?" demiyor.

Ya da... Diyenlerin sesi duyulmuyor!

İşin şaşırtıcı tarafı bu. Neyse...

İşte bu "sanal gelişmeler dünyası"nda maalesef bazı gerçekler gözardı ediliyor... Hem de yazık oluyor...

Vadeli İşlemler Borsası, İzmir için önemli bir güç.

Son yıllarda gerçekleşen ciddi bir açılım ve atılım.

Benzerleri dünyada önemli işlere imza atıyor.

Ciddi bir potansiyel ve ekonomik güç yaratıyor.

Bizde de işler iyi gidiyordu... Ne var ki...

Son dönemlerde seçim sürecine girilmesi VOB’a da bir darbe vurdu...

Belki biraz ilgisizlik... Belki biraz duyarsızlık...

Belki de... Başka amaçlar...

Hani... VOB’un İstanbul’a taşınması gibi...

Bazıları "bol keseden atarken", elimizin altındaki önemli bir güç "zarar görüyor"...

Ve bununla da kimse ilgilenmiyor.

Oysa, İzmir’in şu anki en önemli gündem maddesi...

Öyle olmalı...

Vadeli İşlem Borsası’nın yarattığı tablo ortada.

2005 yılında 3 milyar TL’lik işlem hacmi... 2006 yılında 18 milyar TL, 2007 yılında 118 milyar TL, 2008 yılında ise 208 milyar TL. Önemli bir gelişim.

Rakamların ortaya koyduğu, İzmir ve Ege adına bir gurur tablosu.

Buraya kadar her şey iyi, güzel de...

Ya bugün... Yani... 2009’un ilk haftası durum ne?

Şimdi sıkı durun:

2009’un ilk günlerinde neredeyse yüzde 30 - 35’ler oranında kayıp.

Yani... 2008’in sonlarındaki 4 milyar TL, neredeyse 2.5 milyar TL’ye dek gerilemiş.

Nedeni basit: Vergi.

Aylardır Vadeli İşlemler Borsası’ndan feryatlar yükselmiyor mu:

"Bu yıl vadeli işlemler için tanınan sıfır stopaj muafiyeti kalktı. Oysa bir yıl daha uzatılmasında yarar var. VOB bu süreçte kendini daha iyi tanıtacak, gücünü arttıracak. Vergi avantajları ile teşvik edilmeyi beklerken, bir haksızlıkla karşı karşıyayız. Sıfır stopaj muafiyeti sağlanmalı. Zaten yatırımcının çoğu yerli. Gelişmeler nedeniyle onlar da kaçıyor".

Feryat böyle de... İzmir’in yetkilileri başka işlerle meşgul!

Şu ana kadar anlı - şanlı isimlerden, İzmir için "mangalda kül bırakmayan büyük adamlar"dan "tık" yok...

Olan VOB’a oluyor.

İstanbul ateşi yakanlar ise gelişmeleri avuçlarını ovuşturarak izliyor!

Oysa... Şu an Vadeli İşlemlere sahip çıkma zamanı...

Geliştirme, güçlendirme, avantajlarını kullanma...

Kim bilir... Belki bir duyan olur!
Yazının Devamını Oku

Sevimli dostlarımız için yemek, kırıntı günü

KIŞ; kışlığını yapıyor mu? Evet, soğuk, kar, yağmur, çamur.

Bunlarla birlikte yaşanan dramlar...

Doğalgaz, kömür...

Uzayan baharın sonunun böyle olacağı belliydi.

Hazırlıksız mı yakalandık yoksa?

Bahar hiç bitmeyecek diye mi düşündük?

Her neyse...

İşte karşımızda kış manzaraları...

Oyun başladı... Perde açıldı...

Kaç perde olacağına biz karar veremeyeceğiz ama!

Soğuklar can alıyor.

Donan, hastalanan insanlar.

Bu süreçte bir de "sağlık krizi".

Sağlık sektöründe yaşanan sıkıntılar.

Sevkler ayrı bir dert, ilaç almak ayrı...

Hep kötü değil ya; kış...

Güzelliklerini de unutmamak gerek.

Şöyle bir yağmur ya da kar manzarası karşısında "çay keyfi".

Sobanın, ocağın başında tatlı sohbetler.

Arada işin içine siyaset girse de "yarenlikler". Televizyonla, radyolarla daha çok dostluk. Hatta uzaklaştığımız alışkanlıklarımızla bile... El becerilerimiz... Çoluk - çocukla ev oyunları...

Demli bir çayın, kırk yıl hatırı olan kahvenin eşliğinde canlanan anılar...

Ama... Bir de "sevimli dostlarımız" var, kışın kıyametin ortasında.

Her yıl yazlık mekanlarda yaşanan dramlarla üzülür dururum.

Kahrolurum.

Kendini arabanın altına atan köpekleri mi sorarsınız, orada burada parçalanan kedicikleri mi?

"Geçici mutluluklar" uğruna yanı başımızda tuttuğumuz, sonra kış gelince "Ne yapalım yerimiz yoktu. O başının çaresine bakar" diye kendimizi avutarak yaşamın zorluklarının içine attığımız can dostlarımız...

Kediler, köpekler, evcil ya da yabanıl hayvanlar...

Balıklar, kuşlar, sincaplar, tavşanlar...

Kışın çaresizleri...

Soğuğun, yağmurun, çamurun mağdurları...

Açlıkla mücadelenin yılmaz savaşçıları...

Evet, sevimli dostlarımız...

Bu kış soğuklarının, koşullarının en çok onları etkilediği bir gerçek değil mi?

Yiyecek, içecek bulmakta zorlanıyorlar.

Birçoğunun sığınacak bir yeri bile yok.

Yazın mangal keyfi güzel de...

Mangaldan artanları onlara vermek güzel de...

Onların şimdi de yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu düşünmek...

İnsan olmanın gereği değil mi bu?

Onların çaresizliği daha zor değil mi?

Sağda, solda açlıktan kırılan, ölen, donan hayvan manzaraları...

Bir ekmek kırıntısı için cam kenarlarında dolanıp duran kuşlar...

Özgürlük sembolleri...

Her kanat çırpışlarında nice hayallerin peşinde koştuğumuz güzel canlılar...

Pencerelerin kenarına, sokakların kuytu köşelerine onlar için ekmek kırıntıları bırakamaz mıyız?

Onların yaşama bağlanışları ile birlikte ruhumuzda, bedenimizde yeni bir sevgi ve dayanışma heyecanı yakalamaz mıyız?

Yaşama döndürdüğümüz küçük bedenlerle insan olmanın hazzını bir kez daha yaşamaz mıyız?

Evet, insanların bile öldüğü, kaldığı, donduğu bir coğrafyada "fantezi" diye niteleyenler olacaktır bu yaklaşımı...

Oysa... Yaşamın bütünselliği... Birbirini tamamlayıcı özelliği...

Sevginin uçsuz bucaksız oluşu...

Dayanışma, paylaşım ve sevginin insan ruhunda yarattığı derin mutluluk... Onun yaşantımıza kattığı artı değerler...

Fanteziyse fantezi...

Zaman zaman insan olduğumuzu anımsatan bu tür fantezilere de ihtiyacımız yok mu?

Penceremizin kenarından aldığı ekmek kırıntıları ile yaşama bir kez daha kanat çırpan serçenin, güvercinin, kırlangıcın, sakanın ya da karganın dünyamıza kattığı rengi ve farklılığı görmek... Yaşamak, anlamak...

Ya da... Evin yıkık - dökük duvarının dibinde artık yemekle karnını doyuran sevimli kedinin, köpeğin tok bir karınla toprağa basışındaki azameti hissetmek...

Ve onlarla bir kez daha yaşama gülümsemek...

Ekonomik krize...

Sorumsuz kişilerin yaşamımızda yarattığı sancılara rağmen...

Sevimli dostları kışın da anımsamak...

Bize bugün de, yarın da ayrı bir mutluluk rüzgarı taşımayacak mı?
Yazının Devamını Oku

Alevi yurttaşların anımsattığı adalet...

SEÇİMLER yaklaştı ya; yine mavi boncuk. Bol keseden vaatler.

Gerçi eskisi gibi değil, artık dillerde "yerseeen" de var, ama...

Zaman zaman geçerli de...

Malum "insan aklı nisyan ile malul".

Yani... Öyle çok şeyi unutuyoruz ki...

Zaman bazen öyle şeylerin ilacı ki...

Olmalısı, olmamalısı...

Doğrusu, yanlışı ayrı konu...

Ortada sosyolojik bir gerçek var; "balık hafızasına sahibiz".

Ve... Unutmayı seviyoruz...

Bu aslında çok "uyutulduğumuz"dan mı kaynaklanıyor...

O da ayrı bir tartışma konusu...

Benim diyeceğim; Alevi yurttaşlarımızla ilgili son günlerde ağırlık kazanan değerlendirmeler...

Herkesten "güzel açıklamalar".

"Aleviler önemlidir"... "Toplumun sigortasıdır"...

"Laik sistemin güvencesidir, aydınlık Türkiye’nin umududur"...

Güzel... Güzel de...

Bir türlü "oy deposu" olarak tutulmanın dışına taşmıyor bu "güzel sözcükler".

Yani... "Söz, vaat var" da, "dane" yok...

Yani... Çözüm yok...

Oysa istekler çok da "olmayacak" şeyler değil.

Cemevleri ile ilgili statünün netlik kazanması...

Alevi kültürünün ders kitaplarında tanıtılması...

Din derslerinin yeniden düzenlenmesi, zorunlu olmaktan çıkarılması...

Diyanet’te Alevi temsili...

Belli başlıları...

Ne olur? Ne zararı var?

Hacı Bektaş-ı Velileri, Ahmed Yesevileri yetiştirmiş bir kültürün daha iyi tanınmasının kime ne zararı olabilir ki?

Dünya Mevlana’yı tanıyor, UNESCO Mevlana yılı ilan ediyor!

Eeee, biz kendi değerlerimize sahip çıksak; "yağla bal".

Alevi kültürünün daha iyi tanınması, kaynaşmanın sağlanması, bu kültürün özümsenmesi; daha çalışkan ve üretken bir toplum, dayanışması fazla, sevgi ve hoşgörü katsayısı yüksek bir oluşum demek.

Çağdaşlık, dayanışma, bilim, kültür ve sanatın toplumsal yaşama katkısının artması, kadının ve gencin sözüne, gücüne, beynine güven demek...

Bunun ne sakıncası var!

Ama... Seçim dönemlerinde "mavi boncuk".

Sonra... "Çevir kazı yanmasın/çevir de çevir/ çevir kazı yanmasın/ devir bu devir...".

Yani... "Sakıncalı piyade" olmak...

Bu devirde... Bu gelişmeye, bu uluslararası entegrasyona rağmen...

Şu günler Alevi yurttaşlarımız için kutsal...

Muharrem ayı.. Oruç tutma dönemi...

Yeni güzelliklere yelken... Barışa, sevgiye, kardeşliğe...

Geçmişteki, hata ve yanlışlardan arınma...

Ve bu süreçte "toplumun gerçek anlamda sigortası" Alevi yurttaşların "çok şey verdikleri" toplumdan, devletten bir tek beklentisi var:

"Adalet".

Ne önemli bir sözcük... Yaşamımızı anlamlı kılan...

Peki "adalet" demek, Hazreti Ali demek değil mi?

Adaletin ne demek olduğu tarihimizde, tarih kitaplarında Hazreti Ali’nin yaşam biçimi ve yaptıkları ile kazılı değil mi beyinlerimize?

Eeee, o zaman...
Yazının Devamını Oku

Türk futboluna destek zamanı değil mi?

YENİ yıl, yeni umutlar değil mi? Bazı şeylerin değişmesi...

Belki... Farklı bir bakış açısı...

Yaşamın tüm boyutları için geçerli.

Ama... Benim bugün değineceğim; spor.

Sporun da en gözde yanı; futbol.

Yaşamın vazgeçilmezi.

Son yıllarda kadınların ilgisi bile bunun bir göstergesi değil mi?

Türkiye’den yetişen bir teknik direktörün (Fatih Terim) dünyanın sayılı hocaları arasına girmesi bir gurur değil mi?

Bir mutluluk vesilesi.

Hasan Doğan’ın vefatından sonra göreve gelen Mahmut Özgener başkanlığındaki yönetim iyi niyetli çabalar içinde.

Elbette kolay değil; tepeden tırnağa değişim.

Elbette kolay değil; istenilenleri bir anda başarmak.

Ama... Niyet önemli. Ve niyet "iyi".

Bu gözleniyor.

Türk futbolunun gelişmesi için de ciddi adımlar var.

Okullarda sporun sevdirilmesi, tesis atakları...

2016 Avrupa Şampiyonası'na talip olunması...

Türk futbolunu geliştiren sponsorluk bedellerinin bir anda "sihirli bir değnek değmiş" gibi 15 milyon dolardan 40 milyon dolara çıkması...

Bunları da görmek gerekmez mi?

Tamam hakem hatalarını konuşalım da; Anadolu futbolundaki gelişmeyi niye göz ardı ediyoruz?

Bazı yanlışlar sıkıntı yaratsa da genç hakemlerin yavaş yavaş devreye girmesinin sevincini neden yaşamıyoruz?

Hani... Gençlik gençlik diyoruz; al sana gençlik.

Fena da değil genç hakemler?

Yanlışlar olacak, önemli olan "kasıt".

Görünen o ki; yanlışları eleştirenler bile "kasıt yok" diyor.

Bu bile önemli bir gelişme.

Ve futboldaki başarının ardındaki gizli bir gerçek; marka değerinin yükselmesi.

Bugün Türk futbolunun değeri neredeyse 3 kat arttı.

Bu konuda eski yönetimlerle birlikte elbette genç Başkan Mahmut Özgener ve ekibinin de büyük katkısı oldu.

Futbol Federasyonu yeni bir yapılanma içinde.

Kurumsal, ciddi bir yapı.

Federasyon; Merkez Hakem Kurulu ve Gözlemciler Temsilciler Kurulu’na müdahale etmiyor.

Tam anlamıyla "arkasında". Güç veriyor.

Bu güç; önümüzdeki dönemlerde Türk futboluna istikrar ve başarı olarak yansıyacaktır.

Yeter ki; biraz sabırlı olalım.

Süreç içinde olumlu yansımaları olacak.

Bu yansımalar belki dünya çapında daha da başarılı olmamızın da sihirli anahtarı.

Neden olmasın?

Hem hakem, hem gözlemci kadroları UEFA normlarına taşınacak.

Ne güzel; böyle hedefler koymak.

İnanmak, başarmanın yarısı değil mi?

Ve genç Başkan Mahmut Özgener’in duruşu...

Ne MHK’yı, ne GTK’yı, ne de hakemleri yıpratmamaya çalışıyor.

"Hata olmadı" da demiyor, "hata olmayacak" da...

Yani... Alıştığımız "beylik çizgi"nin dışında.

Gerçekçi, inançlı.

Ne de olsa futbolun içinden geliyor.

Her aşamasını biliyor.

Babasından (Altay’ın efsane Başkanı sevgili Esin Özgener ağabeyimiz) aldığı erdemin yansımalarını Türk futboluna ve sporuna yeni güzellikler olarak yansıtacaktır.

Biraz sabır... Biraz destek... Ve biraz da sevgi...

Gelecekteki güzel günler adına...
Yazının Devamını Oku

Huzur dolu bir yeni yıl!

EKONOMİK krizle ilgili en temel göstergelerden biri; esnafın çaresizliğiyse... <br><br>Diğeri de "dramlar". Yani... İnsanların yaşamına son vermesi...

İntihar...

Çeşitli yollarla...

Ne zaman ki; ekonominin dengeleri bozuluyor, suçla birlikte intiharlar da artıyor.

Son dönemlerde bunun çokça örneği var.

Türkiye’nin dört bir yanında.

Eğer yaşamına son veren hali vakti yerinde biriyse, gazetelerde, TV haberlerinde daha geniş yer buluyor.

Oysa kredi kartı mağduru bir garibanın...

Komşusuna, bakkalına borcunu ödeyemeyen bir emeklinin yaşadığı da "büyük bir dram".

Öyle ya da böyle; büyük acı. Ciddi bir sancı.

Çünkü... Gözle gördüğümüz bir yaşamın sona ermesi...

Bir çok ocağa ateş düşmesi...

Anaların, babaların, kardeşlerin, eş ve evlatların acısı...

Kolay mı? Ateş düştüğü yeri yakar!

Madem ki, intiharlar, ekonomik nedenli dramlar artıyor, o zaman; önlem zamanı.

Yani... Görünen köy kılavuz istemez!

Bunu geçmişte de gördük.

Yani... Bu film yeni değil!

Zaman zaman yaşadığımız bir şey!

Bunun sonu kötü.

Bu dramatik olaylar artarsa...

Toplumsal huzursuzluğumuz da artar.

O zaman... Devreye farklı yöntemler girer.

Mafya güçlenir.

Çaresizlikler büyür... Hukuk gücünü kaybeder...

Suç oranı artar. Huzurumuz bozulur.

Onun için de...

İş işten geçmeden; "bir şeyler yapmak gerek".

Amerika’yı yeniden keşfetmeye de gerek yok!

Dünyanın, ekonomik sistemin bu tür krizler için uyguladığı reçeteler var.

Piyasadaki likidite sorununun aşılması.

İnsanların mevduata güvence ile sistemle tam entegrasyonu...

Kredilerle piyasanın canlandırılması...

İşçi çıkarmaların önlenmesi anlamında bazı vergi düzenlemeleri ve SSK primlerinde muafiyetler...

Özellikle esnaf ve küçük ve orta ölçekli işletmeler için "cansuyu".

Ama... Herkese değil, ihtiyacı olana...

Torpille değil, hak edene...

Bu ayarı da iyi korumak gerek.

Bunlar yapılmazsa sancılar büyür.

Oysa kısa vadede alınacak önlemler, gelecekteki sıkıntıların çözümü anlamında da bir adım.

Yeter ki; ciddi yaklaşalım.

Yeter ki; tehlikenin ve krizin varlığını kavrayalım.

Toplumsal huzur... İnsan yaşamına önem ve değer.

Sevgi, saygı ve dayanışma.

En önemli olgular değil mi?

Bugün sonunda yeni bir yıla "merhaba" diyeceğiz.

Yeni umutlarla...

Ne dileyelim? Sevgi, sağlık, iş ve aş.

Bunlarla taçlanacak bir mutluluk.

O zaman... Mutlu yıllar...
Yazının Devamını Oku

Turizm güme mi gidiyor!

Seçim takvimi işliyor. Heyecan arttı. Yoksa seçimler her şeyin önünde mi?

Oysa turizm için de atak zamanı. Şimdi çalışılırsa, meyveler toplanacak! Sonra iş işten geçer mi? Bu kriz sürecinde Türkiye için de, Ege için de en önemli şans turizm değil mi aslında? Hem döviz girdisi, hem istihdam katkısı, hem de üretimin değerlendirilmesi...

Bir yandan yeni yıl hazırlıkları, bir yandan yaşamın en önemli ayrıntısı; ekonomi.

Ve elbette; 2009’da ekonomi ne olacak?

Daha doğrusu; “halimiz nicedir?” sorusu.

Yazının Devamını Oku

Mevlana'nın sevgi elini yakalamak...

DAHA geçen yıl görkemli törenlerle dünya çapında anılmadı mı? Onbinlerce insan onun felsefesi, yaklaşım ve düşünceleri ile tanışmadı mı? Tanışanlar bir kez daha büyüklüğü karşısında şapka çıkarmadı mı? Hayranlıklar, sevgiler ve bağlılıklar artmadı mı? UNESCO’nun en görkemli kutlamaları onun için gerçekleşmedi mi? Bir ölüm haftası daha. Böyle büyük insanların doğum ve ölüm günleri ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Vardır, ama...Bilinenler aralık ayını işaret eder hep. 18 Aralık 1273. Bundan 700 kusur yıl önce.

Konya; Konya olalı böyle bir cenaze töreni görmemiştir. Sevenleri, devlet adamları, din alimleri, gençler, kadınlar... Müslümanlar, Hıristiyanlar. Yahudiler... Türkler, Rumlar, Ermeniler, Araplar...

Dört bir yandan... Farklı görüşlerden... Mevlana böyle bir değerdi.

Bugün toplumsal açılım, derin uzlaşmaları yakalama anlamında yaşadığımız sıkıntılarda başvuracağımız değerler yok mu aslında?

İşte Konya’da hafta boyunca gerçekleşen etkinliklerde onun düşünce ve görüşleri anlatılmayacak mı diller döndüğünce?

Anadolu değerleri, Anadolu yaklaşımı, hatta Anadolu solu dediğimiz değerler manzumesinin da özünde yatan kişilerden biri değil mi Mevlana?

Mevlana Celaleddin Rumi... Yani... Anadolulu Celaleddin Efendimiz...

Sıkıntıları aşmak... Huzuru yakalamak... Uzlaşmaları geliştirmek ve güçlendirmek... Yeni sevgi pencereleri aralamak...İnsan sevgisini her şeyin üzerinde tutmak... İnsan sevgisini merkezine yerleştiren bir hümanizm.

Yunus Emre’nin dile getirdiği gibi; "Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü...".

Mevlana’nın söylemi de bu değil midir aslında? Bir özet, bir manzume...

"Hamdım, piştim, yandım" insanın yaşadıklarının bir özeti değil de nedir?

"Ey Tanrı’nın kitabının nüshası olan sen ve ey Tanrı’nın yüz güzelliğinin aynası olan sen! Her istediğini kendinde ara. Çünkü sen her şeysin."

"Aşk ateşi güzel seslerle alevlenir. Kulağından vesvese pamuğunu çıkar da duy coşkusunu káinatın..."

"Bakarsın bugün sever bu yürek/Yarın sevilir bakarsın/Yüreğimin özünde başka yarınlar var...". Mutlak varlık; tanrıdır. Ve evren, Tanrı’dan fışkırmıştır. Bazı değerlendirmeler yaparken, o günün koşullarına inme zorunluluğu...Biraz da o günleri anımsama... Hatta yaşama...Ve başarılanın zorluğunu görme...Yapılanın büyüklüğünü anlama... O yüzden farklı anlamda şu değerlendirmeler: "Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol/ hataları örtmede gece gibi ol/ tevazuda toprak gibi ol/ öfkede ölü gibi ol/ her ne olursan ol/ ya olduğun gibi görün/ ya göründüğün gibi ol"

"Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir."

"Sadece susayan suyu değil, su da susayanı bulur."

Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak. Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur. Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin ise tek...

Bir umut değil mi aslında sevgi... Bir hedef... Sevgiye uzanmak...Sorunların sevgiyle çözümü... Ve 700 küsur yıl önce söyledikleri "sevgiye bir koşu" değil mi aslında? Yeni güzellikler yaratma adına...

Bizim Anadolu’da sarılacak öyle değerlerimiz var ki...Onun için sığ tartışmalar yerine değerlere sahiplenme...Onun için derin ayrılıklar yerine sakin sularda sevgi buluşmaları...Yani... Uzlaşmalar...Mevlana; geleceğin güzellikleri adına bize sunulmuş bir şans. Öyle bakmak gerekmez mi?

Ve onu daha iyi tanımak... Anlamak...Önyargılardan, yanlış irdelemelerden uzak. Sadece sevgi, akıl ve mantık adına...

Ve Anadolu bilgeler yatağı, sevgilere kucak açmış... Onlardan biri de Yunus. Mevlana Yunus Emre için ne demişti:

"Nereye gittiysem bir Türkmen bilgenin izini önümde buldum, geçemedim". Peki Yunus Emre, Mevlana için ne demişti:

"Gönlümüzün aynası..."

Sevgiyi ve insanı tanrılaştıran bir deha, Yunus. Hani "Biz dünyadan gider olduk/Kalanlara selam olsun/Bizim için hayır dua/Edenlere selam olsun" diyen Yunus. Mevlana... Yunus Emre... Taptuk Emre... Karacaoğlan... Dadaloğlu... Daha niceleri... Anadolu bu işte... En az Avrupalılar, Amerikalılar kadar iyi tanımamız gerekmez mi onu? Mevlana’yı? Onları?

Öyle kazançlı çıkarız ki...
Yazının Devamını Oku

Bir ölümle geçmişe yolculuk!

ATEŞ düşen ocaklar... Yani... Acının yaşandığı.

Bunun tesellisi ne ölçüde mümkün?

Zor, zor mu zor!

Zaman zaman gündeme gelir; Hastane skandalları...

Ya da... Sağlıkta yaşanan çeşitli sancılar.

Belki onlarca olay yaşanmaktadır da bir kaçı kamuoyu gündeminde tartışılır...

Aslında birçok yerde "ölen ölür - kalır".

Ne ses çıkar, ne bir tepki...

Sıradandır... Unutulur gider...

Geçen hafta İstanbul’da yaşanan bir sağlık skandalı çok konuşuldu.

Bir özel hastanede ilgisizlik ve yanlış tedavi nedeniyle 26 yaşında vefat eden bir genç; Serhan.

Türkiye’nin yakından tanıdığı başarılı bir müzisyenin oğlu...

Pırıl pırıl, gelecek vaat eden bir genç.

Göz göre göre gitti!

Arkasında derin bir acı bırakarak...

Ve sevenler...

İzmir’in, Ege Bölgesi’nin de çok yıllar önce gençlik ve çocukluk döneminde tanıdığı iki isim; Burhan ve Serhan Şeşen.

1990 yılıydı sanırım; o dönem Kuşadası’na ciddi bir prestij sağlayan Altın Güvercin Şarkı Yarışması'na katılmışlardı.

Baba oğul... Serhan o zaman 8 - 10 yaşlarında mıydı? Öyle; sanırım.

Sevimli, hayat dolu, ama müzisyen babası gibi "müzisyen bir çocuk".

Ünlü yarışmada 2. olmuşlardı galiba.

Ama gönüllerde "birinci".

İşte, o Serhan’ın yıllar sonra yaşadığı olay, yaşattığı acı beni "baba - çocuk" ilişkisine götürdü.

Sevgisini göstermek ister de... Nedense tam anlamıyla yapamaz baba...

Çocuğunun iyi gününde iyi, kötü gününde çok kötü olur da; gözyaşlarını ya karanlığa ya da yalnızlıklara gömer baba...

Sevgi sözcükleri diline gelir dolanır da eveler geveler bir türlü anneler gibi açık açık söyleyemez baba...

Özlemleri en derinden, en hasret dolu yaşarda, anlatamaz baba...

Gecesini gündüzüne katarken, daha mutlu bir gelecek için yorulup hastalıklarla mücadele ederken, varını yoğunu ailesine, çocuklarına adar da, gösteremez baba...

Bütün günün yorgunluğu, yaşamın zorluğu ve acımasızlığı onun sırtında yüktür, bu yüzden gerçek duygularını dile getiremez, zaman zaman kalp kırar da, en büyük acıyı yaşadığını, bir söz için bin sancı yaşadığını kimseye kabul ettiremez baba...

Genelde... Yapamaz, edemez, söyleyemez baba...

Ama... Sevginin yoğunu... Hasretin büyüğü... Yüreğin temizi ondadır da...

Burhan Şeşen’in bir baba olarak yaşadığı dram ünlü yazar Kafka’nın babasına yazdığı mektupları anımsattı bir anda...

Sevgi ve saygının yanında öfke de taşıyan o mektupları...

Babasına ulaşmayan...

Ve şu satırlar:

"Senin için aşağı yukarı şöyle bir durum vardı: Bütün ömrün boyunca, canını dişine takarak çalışmış, neyin varsa çocuklarının, en çok da benim yoluma feda etmiş, ben de böylelikle beyler gibi rahat bir yalan sürerek, dilediğim öğrenimi yapmak konusunda katıksız bir özgürlüğü elde bulundurmuş, özetle tasa, kaygı nedir bilmemiştim. Sen ise, bütün bunlara karşı bir minnettarlık beklememiştin benden. Çocukların minnettarlığını bilirsin, ama hiç değilse onların sana biraz güler yüz göstermelerini, bir ortak his belirtisi açığa vurmalarını istemiştin. Oysa ben bunların hiçbirine yanaşmayarak, senden hep korkup bir köşeye sinmiş, odama, kitaplarıma, o zirzop dostlarıma ve delice düşüncelerime sığınmıştım."

Yıllar sonra ancak okuyucu ile buluşan...

Babasını yeterince tanımış mıydı, anlamış mıydı ünlü yazar?

Burhan Şeşen’in TV’deki, gazetelerdeki konuşmalarında, yorumlarında "Baba ve oğul" portresi belirdi beynimde.

Farklı farklı şekillerde...

Ama çoğunda "sevgi ve saygı" ekseninde...

O yüzden de Cemal Süreya’nın "Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan ummazdım bunu kör oldum..."

Hem hastane dramlarına...

Hem çevremizdeki sevgisizlik zincirlerine, ihmallere...

Hem de at gözlüğü takmış gözlere inat!
Yazının Devamını Oku

Müjdeler olsun!

Son dönemlerde yaşanan gelişmeleri doğru irdeleyen, doğru analiz ve sentez arayışı içinde olan..Kaç kişi? Kim ya da kimler? <br>Yoksa..Derdimiz yine “günü kurtarma”mı?..

Vatandaşı “bir şekilde ayarlayıp” durumu idare etmek mi? O zaman.. Siyasetçileri geçelim de..Yurttaşımın A.Hamdi Tanpınar’ın başyapıtı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden çıkaracağı dersler yok mu? Her yerde Vatandaşı Uyutma, Kandırma ve Ayarlama Enstitüleri kuruldu da..   

Bakıyorum da; gelişmelerden ders çıkaran o kadar az ki.

Yaşananları doğru yorumlayan.

Dünyayı izleyen.. Oradaki yaklaşımları irdeleyen..

Yazının Devamını Oku

EXPO uçar gider...

EXPO treni kaçtı da... Bir ders almadığımız ortada.Öyle ya; "EXPO neden gitti?" sorusunun doğru yanıtını ortaya koyabildik mi? Hataları, yanlışları doğru bir platformda tartışabildik mi?

Kimlerin kusurlu olduğunu belirledik mi?

Bu işte kusurlu olanlardan hesap sorabildik mi?

Yoksa... Oh ne ala!

Başarısızlık yapanın yanına kar!

Yani... Yandı gülüm keten helva!

Bu ne güzel iş böyle!

Düşünün aynı şeyler Milano’da olsa...

Yani... EXPO adaylığı gelse, kapıya dayansa...

Sonra da... İlgisizlikten, sevgisizlikten, koordinasyonsuzluktan...

Bazılarının "her şeyi ben bilirim" edasından kaçsa...

Beceriksizlikten uçup gitse...

Eee, hesap sorulmaz mı?

Dünyayı başarısızlık sahiplerine dar etmezler mi?

Doğrusu da bu değil midir?

Yani... Başarısızdan hesap sormak...

Bazı şeylerin kimsenin yanına kar kalmaması...

Ama... İzmir’de ne oldu?

Bırakın hesap sormayı, başarısızlık sahipleri "vitrinler"de...

Yani... Alan memnun, satan memnun hesabı!

Böyle şey olur mu?

Bu ne duyarsızlıktır.

Ve sonuç: EXPO gitti.

Ama adaylık sürecini elinden aldığımız Antalya sessiz bir atakta.

Hem de ciddi ciddi.

Hem de tam bir işbirliği içinde.

Hem de tüm kurum ve kurallarını doğru işleterek...

Yazık değil mi?

Bizim bir ders çıkarmamız gerekmez mi?

Demeliyiz ki; "Evet EXPO’lar bazen ilk katılımda alınmamış, sonra başarılmış".

Yani... Deneyimin önemi ve değeri.

Bunun sonucunda elde edilen başarı.

O zaman...

Yeni süreçte de bu konuda akılcı bir planlama...

Yani... EXPO’nun istenmesi...

Bu konuda çaba gösterilmesi...

Nerdeee?

Hala beylik değerlendirmeler...

Hala kimsenin başarısızlıktan pay almaya yanaşmaması...

Herkes başarılı...

Herkes bir şeyler yaptı...

Eee, o zaman EXPO niye kaçtı?

Peki; yeni dönemde EXPO’nun alınması için hangi çabaları gösterdik?

Hangi EXPO’ya adayız?

Nasıl? Nerede? Ne çabalarla?

Hangi lobi faaliyetleri ile...

EXPO’nun sevimli ve etkin Genel Sekreteri V. Loscartales geçenlerde Antalya’daydı.

Gizli bir şey değil bu.

Çünkü... Antalya EXPO’yu istiyor.

Bu kafa ile gidersek, İzmir’in doğru primlerini kullanarak başarıya uzanacak da...

Yani... EXPO Antalya’ya gidebilir.

Biz de arkasından seyrederiz.

Her zaman ki değerlendirmeleri yaparız:

"Yazık oldu"...

"Hay Allah, biz nerde hata yaptık?"...

Tren gider, biz de arkasından seyrederiz.

Loscartales’in Antalya temaslarını doğru irdelemek gerek.

Yani... EXPO’ya el atıldığını görmek gerek.

Buna karşın da her platformda mücadele zamanı...

Siyasi, ekonomik...

Diyeceğiz ki; "EXPO İzmir’in hakkı. Kıl payı kaçtı. Ama yeni dönemde başarı bizimdir".

İzmir’in böyle güçlü seslere, böyle etkin insanlara ihtiyacı var.

EXPO İzmir için bir şanstır.

Ve hala doğru kullanılırsa, ciddi bir açılım olacağına inanıyorum.

Birçok insan gibi...
Yazının Devamını Oku