Yiyoruz, zehirleniyoruz

Bugün Dünya Gıda Günü. Aç ve açlık sınırındaki ülkeler ve insanlar bir yana, tok ülke ve insanlar ne kadar sağlıklı? Gittikçe artan çevre kirliliği, gündelik gıdalarımıza ne oranda yansıyor? Tarım ilaçları, asit yağmurları, hormonlar, ağır metallerden payımıza düşenler. Domatesten tuza, ekmekten anne sütüne, her gün ne kadar zehirleniyoruz?

Dünya Gıda Günü, 16 Ekim 1945'ten beri kutlanıyor. Amacı, kamuoyunun dikkatini gıda sorununa çekmek, giderek artan gıda darlığına çözüm bulmak ve gıda üretiminde yeni politikalar üretmek. Kısa adı FAO olan Dünya Gıda ve Tarım Örgütü'nün bir etkinliği olan Gıda Günü kutlaması 150 ülkede yapılıyor. Bu yıl kutlanacak olan Dünya Gıda Günü'nün ana teması, kadınların beslenmedeki rolü gözönüne alınarak ‘‘Dünyayı Besleyen Kadın’’ olarak belirlendi. FAO verilerine göre, 1970'ten bu yana yoksulluk çizgisi altında yaşayan erkeklerin oranının yüzde 30 artmasına karşılık, kadınlarda bu oran yüzde 50 arttı.

Dünya Gıda Günü dolayısıyla Türk-İş Tüketici Bürosu, yaptığı bir araştırmayla, ülkemizdeki gıda güvenliğine dikkat çekiyor. Araştırmada, sorunun ekmeğin ambalajlanıp ya da ambalajlanmayıp satılmasında değil buğdayda olduğu belirtiliyor. Buğdayda metal olarak kadmiyum ve çoğu kanserojen olan 15 tür tarım ilacının (kilogramda miligram olarak) bulunduğuna dikkat çekiliyor. Tuzda ise başta arsenik ve civa olmak üzere beş zehirli madde bulunuyor. İçme suyu kalitesinde olması kaydıyla ekmek yapımında kullanılan suda yedi tür metal, 20 tür yabancı madde bulunuyor. Türk-İş'in araştırmasına göre bu rakamlar, 16 Kasım 1997 tarih ve 23172 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'ne göre normal! Türk-İş Tüketici Uzmanı Sinan Vargı, Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'nin, ekmek yapımında kullanılan buğdayda, suda ve tuzda birçoğu kanserojen olan tarım ilacının, arsenik, civa, kadmiyum gibi zehirli maddelerin bulunmasını, kabul edilebilir en yüksek değerler olarak normal karşıladığını söylüyor. Üstelik ülkemizde tarım ilaçlarının gerekenden fazla kullanıldığının, gıdalardaki tarım ilacı kalıntıları konusundaki araştırmaların yeterince yapılmadığının Tarım ve Köyişleri bakanlığı'nın 1. Tarım Şurası raporunda belirtildiğini de sözlerine ekliyor.

Uludağ Üniversitesi Çevre Beslenme Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahattin Ceylan, Doç. Dr. Songül Sonal ve Doç. Dr. Orhan Yılmaz, geçtiğimiz yıl yaptıkları bir araştırmayla gıda yoluyla nasıl zehirlendiğimizi açıkladılar. Çevre ve besin kirlenmesine neden olan kimyasal maddeler arasında metallerin önemli bir yeri olduğunu belirlediler. Birçok kimyasal madde hayvansal gıdalar yoluyla insanlara geçiyor. Kirlenmiş yemlerle beslenen hayvanlar ve bu hayvanlardan elde edilen ürünlerde civa, kadmiyum ve kurşun gibi metaller yüksek oranlarda bulunuyor. Besinlerle düşük düzeyde alınan metal kalıntıları, bir süre sonra kanser, erken yaşlanma, sinirsel bozukluk, zayıf kemikler, kaslarda ağrı, iştahsızlık, erken ölüm ve doğum anomalilerine yol açıyor.

10 yıl önce Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), ‘‘Kirli Düzine’’ olarak ilan edilen 12 tarım ilacından ikisinin hâlâ Türkiye'de kullanıldığını bildirdi. Dünyanın birçok ülkesinde Methyl-Parathion ve Paraquat adlı iki tarım ilacının kullanımı yasaklandığı halde Türkiye'de serbestçe kullanılıyor. Yine FAO ve BM Çevre Programı (UNEP) tarafından tehlikeli madde listesine alınan üç tarım ilacı olan Methamidophos, Monocroptophes ve Phosphamidon da tarım ilacı olarak kullanılıyor. Bu ilaçların son derece zararlı olduğu vurgulanıyor, verildikleri sebze ve meyveleri tüketen kişilerin zehirlenme riski ile karşı karşıya olduklarına dikkat çekiliyor.

ANNE SÜTÜNDE BİLE

Tarım alanlarına çok yakın bölgelerde fabrikaların kurulması, her geçen yıl daha fazla tarım ilacı kullanılması zorunluluğu, tarladan tüketiciye ulaşan yiyeceklerin tüketiciyi yavaş yavaş zehirlemesine neden oluyor. Türk-İş araştırmasında, bazı tarım çevrelerinin verimi artırdığı gerekçesiyle aşırı tarım ilacı ve hormon kullanımına itiraz etmediğini iddia ediyor. Çukurova Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta, 1983'te bir Alman üniversitesi tarafından Çukurova'da yapılan bir araştırmaya değinilerek, nasıl zehirlendiğimize örnek veriliyor: ‘‘Türkiye'de Adana dahil çeşitli bölgelerden alınan anne sütü örneklerinde, ortalama değer olarak en yüksek tarım ilacı kalıntısı, Adana'dan bizzat temin ettiğimiz anne sütlerinde bulunmuştur. Bulunan kalıntı miktarı ise anne sütlerinde dünya literatüründe bildirilen en yüksek değerlerin çoğunu geride bırakıyordu.’’

Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'ne göre birçoğu kansere, genetik bozukluklara ve erken doğuma yolaçan tarım ilaçlarının 36 değişik türünün, değişik ağırlıklarda domateste kullanılması normal kabul ediliyor.

Uygulamada ise bazen sulandırılarak atılması gereken bazı tarım ilaçları toz halinde domateslerin üzerine atılıyor. Türk Kodeksi'ne uygun görülen ilaçların listesinde FAO'nun tehlikeli madde listesine aldığı Methyl-Parathon ve Methamidphos'un da bulunması dikkat çekiyor. Kış aylarında seralarda domatesin çabuk yetiştirilmesini sağlamak için on değişik hormonun kullanılabileceği de yönetmeliklerde yer alıyor. Buna karşılık birçok seracı, kendi evi için ürettiği sebze ve meyvelerde kesinlikle tarım ilacı ve hormon kullanmıyor!

On milyon açlık sınırında

Türkiye, tarım ilaçlarına yılda 150 milyon dolar, yaklaşık 43 trilyon lira ödüyor. Buna karşılık birçok tarım zararlısı böcek, ilaca bağışıklık kazandığı için, her yıl daha zehirli ilaç kullanılmak zorunda kalınıyor. Gelişmiş ülkeler ise kendileri üretip kendilerinin kullanmasını yasakladıkları tarım ilaçlarını, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere satıyorlar. Türkiye'nin bu ilaçlarla yetiştirip ihraç ettiği tarım ürünleri de gümrük kontrollerinden geçemiyor. Aynı sorun, pamuk tarımında kullanılan ilaçların tekstil ürünlerine geçmesi nedeniyle tekstil ihracımızı da etkiliyor. Gelişmiş ülkeler, tarım ilaçları kullanmak yerine entegre mücadele tekniği ve böceği böcekle yok etmek gibi birçok tekniği yıllardır deniyorlar.

Türk-İş Araştırma Bürosu, dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcamasının 74 milyon lira olduğunu belirtiyor. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, ailelerin toplam harcamaları içinde gıdaya ayırdıkları pay yüzde 32.9. Türkiye'de yalnızca beslenmek, barınma, ulaşım, yakacak, giyim, eğitim, sağlık ve kültür gibi harcamalar da eklendiğinde, bir ailenin minumum ölçülerde ‘‘İnsanca’’ yaşayabilmesi için 225 milyon lira geliri olması gerekiyor. Türkiye'de asgari ücretle geçimini sağlamaya çalışan dört buçuk milyon insan bulunuyor. Üçbuçuk milyon da eksik istihdam ile yani iş bulabildiğinde çalışabiliyor. İşsiz sayısı ise üç milyon. Böylece ortaya 10 milyonun üzerinde açlık sınırında yaşayan insan olduğu ortaya çıkıyor.



Haberle ilgili daha fazlası: