Güncelleme Tarihi:

Bugün Türkiye’de eğitimi tartışırken hepimiz birer ‘teknokrat’ kesiliyoruz. Rakamlar havada uçuşuyor: Müfredatın yüzde kaçı sadeleşti? PISA sıralamasında kaç basamak yükseldik? Öğretmen atamalarında mülakat puanı kaç olmalı? Özel okul zamları yüzde kaçta sabitlenmeli? Ankara’nın koridorlarından veli toplantılarına kadar her yerde eğitimin ‘mekaniğini’ konuşuyoruz. Ancak bu gürültülü tartışma atmosferinde, sınıfın en arka sırasındaki o sessiz çocuğun bakışlarında saklı olan asıl krizi ıskalıyoruz.
Eğitim dünyamızın bugün en yakıcı, en ‘insani’ sorunu ne öğretim programı değişikliği ne de teknik imkanlardır. Gelin, bu meseleyi sadece pedagojik terimlerle değil, hayatın içinden yeni pencereler açarak konuşalım.
DONMUŞ TOPRAKTA ÇİÇEK AÇMAZ: DUYGUSAL İKLİM MESELESİ
Eğitimi bir bahçeye, bilgiyi ise tohuma benzetelim. Biz bugün en kaliteli tohumu (müfredat) bulmaya, onu en teknolojik yöntemlerle (akıllı tahtalar, yapay zeka) toprağa ekmeye çalışıyoruz. Fakat unutuyoruz: Eğer toprak donmuşsa, yani çocuğun iç dünyası kaygı, korku ve yetersizlik hissiyle buz tutmuşsa, dünyanın en kaliteli tohumu bile orada yeşeremez.
Bugün sınıflarımızdaki en büyük sorun, ‘öğrenme kaybı’ yaşayan çocukların yaşadığı duygusal donmadır. Bir çocuk, matematik dersinde bir denklemi çözemediğinde sadece bir sayısal işlemi kaçırmaz; ‘Ben yapamıyorum’ duygusunun soğuk nefesini ensesinde hisseder. Arkadaşları hızla ilerlerken kendisinin geride kaldığını görmek, o çocukta sosyal bir felç hali yaratır. İşte tam bu noktada, eğitimin sadece ‘bilgi aktarımı’ değil, bir ‘toprak ısıtma’ süreci olduğunu anlamamız gerekir. Sosyal-Duygusal Öğrenme (SDÖ) dediğimiz şey, o toprağı ısıtan güneştir. Güneş doğmadan atılan her tohum, israftır.
ÖĞRENME KAYBI VE YÖN DUYGUSU
Öğrenme kaybını bir başka metaforla; fırtınalı bir denizde pusulası bozulmuş bir gemiye benzetebiliriz. Gemi (öğrenci) hala oradadır, motoru (zekası) çalışmaktadır ama yönünü (hedefini ve inancını) kaybetmiştir. Kıyıdakiler (öğretmenler ve veliler) sadece ‘Neden hâlâ limana varmadın?’ diye bağırırken, geminin içindeki o büyük boşluğu, pusulanın kırıldığını fark etmezler.
Pandemi ve deprem sonrası dönemde ve yaşadığımız büyük felaketlerin gölgesinde, çocuklarımızın pusulası kırıldı. Sınıf artık onlar için bir keşif denizi değil, her an bir kayaya çarpma korkusuyla titredikleri bir ‘yetersizlik arenası’ haline geldi. Bir çocuk okuduğu cümleyi anlamlandıramadığında, zihninde sadece bir bilişsel boşluk oluşmaz; o çocuğun ‘gelecek inşası’ durur. Gerçek telafi ek ders saatlerini artırmak değil, o pusulayı tamir etmektir. Pusulası, yani özgüveni tamir olan bir çocuk, eninde sonunda kendi limanını bulacaktır.
BİLGİ SU İSE, DUYGU ONUN KABIDIR
Bilgiyi su, çocuğun zihnini ise bir kap olarak hayal edelim. Eğer kap (duygusal durum) çatlarsa, içine ne kadar su doldurursanız doldurun, sızıp gidecektir. Bugün yaşadığımız ‘öğrenme kaybı’ aslında o kabın çatlamasıdır. Çocuk kendini güvende hissetmediğinde, ‘yine hata yapacağım’ korkusuyla dolduğunda, zihin tüm kapılarını kapatır.
Nörobilim bize şunu söylüyor: Korku ve kaygı anında beyin ‘amigdala’ tarafından ele geçirilir. Mantıklı düşünme, analiz etme ve öğrenme bölgeleri kapanır. Yani sınıfa ‘acaba rezil olur muyum?’ korkusuyla giren bir çocuğa kuantum fiziği de anlatsanız, o bilgi zihnin kapısından içeri giremez. Araştırmaların, duygusal olarak desteklenen çocukların akademik başarısının yüzde 11 daha yüksek olduğunu göstermesi tesadüf değildir. O yüzde 11, aslında kapıdaki ‘güvenlik kilidinin’ açılma bedelidir.
ÖĞRETMENİN ‘OKSİJEN MASKESİ’
Burada durup, sistemin asıl taşıyıcı kolonu olan öğretmenlerimize bakmalıyız. Uçaklardaki güvenlik anonsunu hatırlayın: ‘Oksijen maskesini önce kendinize, sonra çocuğunuza takın.’ Bugün öğretmenlerimiz, kendi oksijenleri tükenmiş halde öğrencilerine nefes olmaya çalışıyorlar.
Sürekli değişen müfredatın hızı, sınav baskısı ve mesleki itibarsızlaştırma girişimleri arasında sıkışan bir öğretmen, öğrencisinin ruhuna nasıl dokunabilir? Kendi duygusal deposu boş olan bir rehber, başkasına yol gösteremez. Eğer biz ‘insan odaklı eğitim’ istiyorsak, önce öğretmenin esenliğini sağlamalıyız. Öğretmeni bir ‘müfredat memuru’ olarak değil, bir ‘ruh mimarı’ olarak konumlandırmadığımız sürece, öğrenme kayıplarını sadece istatistiklerde tartışmaya devam ederiz.
PROJE ÇOCUKTAN ‘GÖRÜLEN ÇOCUĞA’
Peki ya ebeveynler? Modern çağın en büyük tuzağı olan ‘proje çocuk’ anlayışı, ebeveynleri birer koça, çocukları ise birer yatırım aracına dönüştürdü. Bir çocuk matematikten zayıf aldığında, velinin ilk tepkisi genellikle ‘Hangi özel dersi aldırmalıyım?’ oluyor. Oysa çocuğun o an ihtiyacı olan şey bir matematik öğretmeni değil, ‘görülmektir.’
Zorlandığı için kalemi fırlatan çocuğa ‘Neden yapmıyorsun?’ demek yerine, ‘Şu an çok zorlandığını görüyorum, bu çok normal ve ben senin yanındayım’ diyebilmek, dünyanın en pahalı özel dersinden daha etkilidir. Çocuğun başarısını kendi başarımız, başarısızlığını ise kendi yıkımımız olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Bir elmas, toprak altında da elmastır; sadece üzerindeki o ağır yetersizlik tozunun nazikçe silinmesi gerekir. Sert bir fırçayla değil, yumuşak bir dokunuşla...
BİR VİCDAN MUHASEBESİ OLARAK EĞİTİM
Türkiye’nin geleceği, sadece teknofestlerde uçan İHA’larda veya yazılan kodlarda değil; o projeleri hayata geçirecek zihinlerin ‘duygusal sağlamlığında’ saklıdır. Bizim sadece bilgili çocuklara değil, bilgiyi nezaketle birleştiren, fırtınada savrulmayan, kendi değerini sınav kâğıdındaki rakamlara bağlamayan bireylere ihtiyacımız var.
Eğitim bir yarış değil, bir ‘kemalât (olgunlaşma)’ yolculuğudur. Her çocuk bu dağa kendi hızıyla tırmanır. Kimi nefes nefese koşar, kimi çiçekleri koklayarak ilerler. Önemli olan zirveye ulaşıp ulaşmadığı değil, tırmanırken hissettiği o muazzam öğrenme heyecanıdır. Müfredatların kapağını değiştirmek kolaydır; asıl olan o kapakların altındaki insan ruhuna dokunmaktır. Eğer bugün sınıflarımızda bir çocuğun gözündeki korkuyu silip yerine merak pırıltısını koyabiliyorsak, asıl ‘maarif modelini’ o zaman kurmuşuz demektir.
Unutmayalım; kalbi doyurulmamış bir neslin zihni, ne kadar bilgiyle dolarsa dolsun, fırtınalarda sığınacak bir liman bulamayacaktır. Şimdi, sadece rakamları değil, ruhları da iyileştirme vaktidir. Çünkü gerçek eğitim, bir çocuğun yüzündeki tebessümle başlar. O halde velilerimizin ve öğretmenlerimizin çocuğun karnesinden önce gözlerindeki ‘pırıltıya’ bakması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta fayda olacaktır.
DOÇ. DR. ADEM DOĞAN KİMDİR?
Doç. Dr. Adem Doğan, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Matematik eğitimi alanındaki uzmanlığıyla özellikle ilköğretim matematiği, sayı hissi, kesir öğretimi ve öğrenme güçlükleri üzerine yaptığı akademik çalışmalarla dikkat çekmektedir. Lisans ve yüksek lisans ve doktora eğitimini Gazi Üniversitesinde tamamlayan Doğan, ilköğretim matematik öğretimi, üstün zekâlıların eğitimi ve tanılanması, algoritmik düşünme ve öğretmen yetiştirme konularında çalışmaktadır. Eğitimde yenilikçi yaklaşımlara odaklanan yazar, kapsayıcı eğitim, özel eğitim, öğrenme kayıpları, üstün zekâlıların eğitimi ve farklılaştırılmış öğretim konularında akademik yayınlar (kitap, makale, bildiri ve projeler) üretmiş ve uluslararası platformlarda çalışmalarını sunmuştur. Araştırmaları, sınıf içi öğretim süreçlerini daha etkili hale getirmek ve öğrenme güçlüğü yaşayan öğrencilerin matematik becerilerini geliştirmek üzerine yoğunlaşmaktadır.