Güncelleme Tarihi:

Merkezî sınavlar üzerine dışarıdan konuşmak nispeten kolaydır. Ama çocuğunuz sınava hazırlanırken o sınavla aynı evin içinde yaşamak bambaşka bir deneyimdir. Çünkü sınav yalnızca çocuğun çözdüğü sorulardan, yaptığı netlerden, girdiği denemelerden ibaret değildir. Evdeki konuşma biçimi, yemek düzeni, uyku saati, telefon meselesi, hafta sonu planları, anne babanın yüz ifadesi, çocuğun sessizliği, kimi zaman bir odanın kapısının kapanma biçimi bile bu dönemin parçası hâline gelir.
Bu yüzden LGS’ye son günlerde velilere söylemek istediğim ilk şey şu olacak: “Artık sınava hazırlık dönemi büyük oranda geride kaldı; şimdi çocuğun yıl boyunca biriktirdiği emeği, kendine güvenini ve duygusal dengesini koruma zamanı.”
SON GÜNLER İÇİN NE YAPMALI, NE YAPMAMALI?
Öncelikle çocuk istemedikçe sınavı sürekli konuşmamak gerektiğini düşünüyorum. Elbette sınav var. Elbette hepimizin aklının bir yerinde duruyor. Ama evin bütün gündemini sınava bağlamak, çocuğun zaten hissettiği ağırlığı artırabilir. Çocuk konuşmak isterse dinlemek, sormak isterse cevap vermek, kaygısını paylaşırsa yanında durmak gerekir. Ama çocuk istemeden sınavı sürekli gündemde tutmak çoğu zaman destek olmaktan çok baskı üretir.
Bu son günlerde yeme-içme ve uyku düzenine de dikkat etmek gerekir. Burada kastettiğim olağanüstü bir sağlık programı uygulamak değil. Tam tersine, çocuğun alışık olduğu düzeni fazla bozmadan, bedenini rahat ettirecek küçük düzenlemeler yapmak. Anne babaların çocuklarının sevdiği yemekleri yapmasında fayda var. Bazen bir çocuğa verilecek en iyi sınav desteği yeni bir test kitabı değil, sevdiği yemeğin masada olmasıdır. Evde huzurlu bir yemek ortamı oluşturmak, uyku saatlerini yavaş yavaş sınav sabahına uygun hâle getirmek, son günlerde en gerçekçi katkılardan biridir.
Bu dönemde kesinlikle kaçınmamız gereken şeylerden biri de yıl içindeki başarılı ya da başarısız sınavları masaya yatırmaktır. “Şu denemede böyle yapmıştın”, “Aslında zamanında biraz daha çalışsaydın”, “Son aylarda netlerin düşmüştü” gibi cümlelerin artık çocuğa hiçbir faydası yoktur. Bunlar doğru bile olsa, sınava birkaç gün kala çocuğun zihnini toparlamaz; daha çok geçmişin yükünü bugüne taşır. Sınav öncesi son günlerde çocuğun ihtiyacı olan şey geçmiş muhasebesi değil, bugünün dinginliğidir.
Benzer şekilde abartılı sınav taktiklerinden, çocuğun alışık olmadığı yeni yol ve yöntemleri son anda öğretmeye çalışmaktan da kaçınmak gerekir. Elbette sınav stratejileri önemlidir. Ama etkili olabilecek birçok yöntem bile, geride kalan kısa sürede çocuğun alışkanlığı hâline gelmemişse faydadan çok karışıklık yaratabilir. Üstelik bu işi yıl boyunca okulda öğretmenleri zaten yapıyor. Son günlerde anne babanın görevi yeni bir sınav koçu gibi davranmak değil; çocuğun mevcut bilişsel düzenini korumasına yardımcı olmaktır.
Çocuk sınavdan önce de sınav günü de mutlaka heyecanlanacaktır. Bu çok doğal. Ama anne baba kendi telaşını ve iç gerginliğini kontrol edebilirse, çocuk da bundan güç alır. Çocuklar çoğu zaman bizim söylediğimiz cümlelerden çok ses tonumuza, yüz ifademize ve beden dilimize bakarlar. “Rahat ol” derken yüzümüzden büyük bir panik okunuyorsa, çocuk rahatlamaz. Bu yüzden son günlerde veli olarak yapabileceğimiz en değerli şeylerden biri, kendi endişemizi çocuğa yüklememeyi öğrenmektir.
Sınav sonrasına ilişkin de şimdiden bir ilke belirlemekte fayda var. Sonuç ne olursa olsun, “Keşke zamanında şöyle yapsaydık” ya da “Keşke sınavda böyle yapsaydın” türü eseflenmelerle tatile girmeye gerek yok. Sınavdan sonra bu cümlelerin çocuğa hiçbir katkısı olmayacaktır. Aksine, yoğun bir yılın ardından ihtiyaç duyduğu rahatlamayı ve toparlanmayı geciktirebilir.
Eğer çocuk yıl içinde beklenen çalışma ve performansı göstermişse, sınavın nasıl geçtiğinden bağımsız olarak bu çabanın görülmesi ve uygun şekilde ödüllendirilmesi gerekir. Yıl boyunca gösterdiği gayret mutlaka fark edilmeli, emeğinin hakkı teslim edilmelidir. Çünkü sınava hazırlık yalnızca sınavdan alınacak puandan ibaret değildir. Çocuk bu dönemde zamanını planlamayı, sorumluluk almayı, bazı isteklerini ertelemeyi, zorlandığında yeniden denemeyi, hedef koymayı, kimi zaman başarısızlıkla baş etmeyi öğrenir. Emin olun, bu süreç doğru yönetilirse çocuklar yalnızca sınava hazırlanmış olmaz; büyümüş, olgunlaşmış ve yeni şeyler öğrenmiş olurlar.
Buraya kadar yazdıklarım genel bir veli tavsiyesi olarak okunabilir. Bundan sonrasını ise bir reçete olarak değil, bizim evde yaşanmış bir deneyim olarak paylaşmak isterim.
PEKİ BİZİM EVDE BU YIL NASIL GEÇTİ?
Önceki yıllarda sınavla ilgili yoğun ve erken bir hazırlık içine girmedik. Daha çok okul derslerini düzenli takip etmesini, ödevlerini aksatmamasını ve okul sorumluluklarını yerine getirmesini önemsedik. Sadece iki dersten, yavaş yavaş sınav mantığına ve rekabet ortamına alışması için haftada birer saat özel ders aldırdık.
Bu yıl da benzer şekilde devam ettik. Yine sadece haftada birer saat bu branşlardan ders aldırdık. Ders aldırırken “star hoca” aramadık. Çocuğumuz geçen yılki öğretmenlerinden çok memnundu; biz de onun bu memnuniyetini önemseyerek aynı öğretmenlerle devam ettik.
Eylül ayında ona, görevlerini eksiksiz yerine getirdiği sürece telefon vb. konularda sert bir kısıtlamaya gitmeyeceğimizi söyledik. Her gün okuldan gelince yarım saat kadar, özellikle arkadaşlarıyla iletişimde kalabilmesi için cep telefonu kullanmasına izin verdik. Ancak kısa süre içinde fark ettik ki o cihaz, süre sınırlı olsa bile ilgisini ciddi biçimde dağıtıyordu. Kendisini bu konuda önce sakin bir şekilde uyardık. O da bunun farkındaydı ve bu durumdan rahatsızdı. Ama ekrandan ilgisini koparmakta zorlandı.
Çözümün “LGS telefonu” olacağını kendisine önceden söyledik. Arkadaşlarından da LGS telefonuna geçenler olduğu için aslında kendisini bu fikre hazırlıyordu. Kısa bir süre sonra LGS telefonuna geçince hem o hem de biz çok rahat ettik. Sadece cuma akşamları iki saatlik ekran zamanı dışında ve ailece zaman zaman izlediğimiz film ve diziler haricinde ekrana izin vermedik. O da bunun dışında özel bir talepte bulunmadı.
Elbette her ailenin evi, düzeni, imkânı ve çalışma ortamı farklıdır. Bizim evde eşimin de akademisyen olması nedeniyle zaten sürekli bir çalışma ve planlama kültürü var. Bunun onun için kolaylaştırıcı olduğunu düşünüyorum. Ama burada asıl önemli olan, her evin kendi koşulları içinde çocuğun çalışmasını kolaylaştıracak bir atmosfer kurabilmesidir. Bazen bu bir çalışma odasıdır, bazen sessiz bir masa, bazen de yalnızca çocuğun dikkati dağılmadan çalışabileceği birkaç saatlik sakinlik.
Hafta sonu özel derslerine çoğunlukla kendi gitti ve geldi. Dersten dönerken dışarıda istediği şekilde yemek yemesine çoğu zaman izin verdik. Bu küçük özgürlük alanının ona iyi geldiğini gördük. Kendini hem daha serbest hem de daha yetişkin bir birey gibi hissetti. Aynı zamanda haftanın yorgunluğunu bu şekilde üzerinden atma imkânı buldu. Bazen bu yemeklerde sevdiği arkadaşlarıyla buluştu ve birlikte benzer bir yemek-içecek rutinini paylaştılar.
DERS ÇALIŞMA VE ÇALIŞTIRMA KONUSUNA GELİNCE…
Evde özellikle dikkat ettiğimiz bir dil vardı. Hiçbir zaman “hadi ödevimizi yapalım”, “hadi çalışalım” gibi “biz” dilini kullanmadık. Çünkü o bizim ortak değil, çocuğumuzun ödevi ve sorumluluğu. Ödevlerini yapıp yapmadığını bunaltacak şekilde kontrol etmedik. Ama tamamen ilgisiz de kalmadık. Sürekli gözlemledik: Çalışıyor mu, kafası dağınık mı, morali yerinde mi, motivasyonu düşmüş mü?
Büyük oğlumuz ilk LGS öğrencimizdi. Ondan edindiğimiz bir deneyimimiz vardı. Ona nasıl davrandıysak aşağı yukarı benzer şekilde davrandık. Evde ders çalıştırmak için özel bir çaba sarf etmedik.
Daha tam çalışmaya alışamadığı eylül-ekim aylarında, sınavları konuşmanın ya da yapamadığı soruları çözmek için o gerçekten talep etmeden destek vermenin olumlu olmaktan çok stres ve endişe kaynağı oluşturduğunu fark ettik. Hatta yer yer bunun kendisine olan güvenini zedeleyebileceğini gördük. Bu yaklaşımdan çok kısa sürede vazgeçtik. Görevimizi daha çok psikolojik destek, yani yanında olma; ve kolaylaştırıcılık, yani evde çalışmaya uygun bir ortam oluşturma boyutuna çektik. Yemekler, ekran düzeni, uyku, tatil ve dinlenme gibi konularda ona alan açmaya çalıştık.
Bu mesafeli ama ilgili tutumun ona bizimle sınav ve dersler konusunda daha kolay iletişim kurabileceği izlenimini verdiğini düşünüyorum. Çünkü yıl içinde ilerleyen aylarda birkaç defa bize matematikten ya da başka derslerden yapamadığı soruları getirmeye başladı.
Bu sorular karşısında da ne uzman gibi ne de öğretmen gibi davranmamaya dikkat ettik. Hatta yer yer yaptığımız küçük dramaların, “Aman Allah’ım, bu ne biçim soru!” ya da “Evet, ben de muhtemelen bunu yanlış cevaplardım” gibi tepkilerin çok faydalı olduğunu fark ettik. Soruları bizimle tartışırken kendini sınanan biri gibi değil, birlikte düşünen biri gibi hissetti. Bu da ona kendini daha rahat ifade etme imkânı verdi ve bu tür konuşmaları eğlenceli bulmasını sağladı.
Deneme sınavı sonuçlarını söylerken arkadaşlarının sonuçlarını da yer yer sorduk. Ama hiçbir zaman kıyaslama yapmadık. Başka bir çocuğun sonucunu “Bak sen ona…” gibi bir baskı aracına dönüştürmedik. Daha çok, “Aferin ona, ama senin sonucun da çok iyi” gibi, hem başkasının başarısını takdir eden hem de kendi çocuğumuzun emeğini ve kendine güvenini koruyan bir dil kullanmaya çalıştık.
Ben maalesef işim gereği bu yıl evde çok az bulunabildim. Bir gün beni, herkesin zor diye bildiği bir yayının deneme sınavına almak istedi. Çok istememe rağmen maalesef zaman bulamadık. Ama beni sınava sokmak istemesinin arkasındaki duyguyu çok iyi anlıyordum. Sınavda yapacağım hatalarla, zorlanmamla, onun ne hissettiğini anlamamı istiyordu. Bu aslında çok güzel bir empati çağrısıydı.
Benzer bir şeyi büyük oğlum ilkokul birinci sınıftayken yaşamıştım. Güzel yazı defterinin bir sayfasına her satıra bir harf yazmış ve benden sayfayı tamamlamamı istemişti. Duygu ve beklenti yine aynıydı: Ne kadar zorlandıklarını, ödevin ya da sınavın ne kadar sıkıcı ve stresli olabildiğini anlayıp onlarla empati yapmamızı istiyorlar.
Çocuklar bazen bunu açıkça söylemezler. Ama ödevin, sınavın, tekrarın, yanlış yapmanın ne kadar sıkıcı, zorlayıcı ya da yorucu olabildiğini bizim de anlamamızı beklerler. Bu yüzden sınav yılında empati yalnızca “seni anlıyorum” demek değildir; gerçekten onun yerine kendimizi koymaya çalışmaktır.
Zamanla çalışma ortamı ve bizlerle sınav bağlamında karşılıklı güvene dayanan ilişkisi daha iyi bir hâl aldı.
Bundan yaklaşık bir ay önce kendince Pisagor teoreminin bir ispatını yapmıştı. Önce heyecanla annesine, sonra bana gösterdi. Düşünce güzeldi ama içinde bir tür döngüsellik vardı. Bunu uygun bir dille söyledim. Çok ikna olmadı. Sonra özel ders öğretmenine de sormuş. Öğretmeni güzel bir ispat olduğunu söyleyince mutlu bir şekilde geldi. Ben de biraz takılarak, “Hocan ispat yapmayı biliyor mu, onun hocası benim” dedim. Ama mesele orada kalmadı. İspat üzerinde düşünmeye devam etti. En son bayram tatilinde matematik öğretmeni olan amcasına açıklarken, gerçekten söz konusu döngüselliği ortadan kaldıracak bir yöntem bulduğunu ve bunu akıcı biçimde açıklayabildiğini gördüm. O an çok mutlu olduk. Onu bu çabası ve ulaştığı ispat için takdir etmemiz, onda güçlü bir yapabileceğine inanma duygusu oluşturdu. Sonrasında bizimle çok daha sık matematik konuşmaya ve tartışmaya başladı.
Benzer bir durumu büyük oğlumla da yaşamıştım. LGS’ye hazırlanırken karekök 2’nin irrasyonelliğinin ispatını sormuştu. Ben de göstermiştim. İspatı yaptığım kâğıdı alıp diğer çalışma kâğıtlarından ayrı bir çekmeceye koymuştu. Neden ayırdığını sorduğumda, “Bu güzelmiş, ben buna ileride çalışırım” demişti.
PERFORMANS İKİNCİ PLANDA OLMALI
Bu iki küçük an bana şunu tekrar hatırlattı: Bizim için çocuklarımızı LGS’ye hazırlamak ne ders çalıştırmak, ne kaynaklara boğmak, ne de onları bir özel dersten ya da kurstan diğerine koşturmak oldu. Bazen bir çocuğun sınav yılında en çok ihtiyaç duyduğu şey, yaptığı bir matematiksel düşüncenin ciddiye alınmasıdır. Bazen orjinal bir fikir, bir soru ya da bir tartışma, çocuğun kendi zihnine güvenmesini sağlar.
Oğlumuzun LGS’de göstereceği performans elbette bizim için önemsiz değil. Ama samimiyetle söyleyeyim, şu an bizim için ikinci planda. Çünkü o bu dönemde görevlerinin sorumluluğunu almayı, zamanını planlamayı, kendisine bir hedef koyarsa bunun için emek verebileceğini ve bunu gerçekleştirebileceğini gördü. Gerçekten hem psikolojik hem de akademik anlamda olgunlaştı. Bunun için mutluyuz.
Bu yılki hazırlık döneminden duyduğumuz memnuniyeti kendisine de açıkça ifade ettik. Sınav için kendisine koyduğumuz ödülü de sınavda başarılı olma koşuluna değil, başarılı bir sınav hazırlığı yılı geçirmiş olmasına bağladık. Bu nedenle daha sınava girmeden, bu emeği takdir edecek planlarımızı yaptık.
Umarım her velimiz için bu dönem, çocukları ile bağlarını zayıflatan değil güçlendiren bir deneyime dönüşmüştür. Umarım çocuklarımız bu yılı yalnızca test çözerek değil; çalışmayı, sorumluluk almayı, kaygıyla baş etmeyi, emek vermeyi ve gerektiğinde dinlenmeyi öğrenerek geçirmişlerdir. Umarım bu süreç onların kendilerine güvenlerini ve çalışma isteklerini kıran, onları bıkkınlık ve yılgınlığa sevk eden bir dönem değil; tam tersine, sınav süreci içinde çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi öğrendikleri bir zaman aralığı olmuştur. Ama süreç nasıl geçmiş olursa olsun, şunu unutmamak gerekir: Sınav hazırlık döneminin de sınav sonucunun da telafisi vardır; çocuklarımızla kurduğumuz ilişkinin ise daha fazla özenle korunması gerekir. Eğer bu yıl bazı yorgunluklar ya da kırgınlıklar biriktiyse, önümüzde bunları konuşmak, onarmak ve birbirimize yeniden yaklaşmak için uzun bir yaz var.
Sınavlar gelir geçer; çocuklarımızla kurduğumuz güven ilişkisi ise çok daha kalıcıdır. Onların gelecek umutlarını bir sınav ya da birkaç puan uğruna kırmaya hakkımız yok. Elbette emeklerini ciddiye alalım, sorumluluklarını hatırlatalım, çalışmalarını destekleyelim. Ama bunu yaparken onların yalnızca sınava giren öğrenciler değil; büyüyen, duygulanan, yorulan, öğrenen ve bizimle güven ilişkisi kurmaya çalışan bireyler olduğunu unutmayalım.
Tüm çocuklarımıza emeklerinin karşılığını alabildikleri, sakin ve sağlıklı bir sınav diliyorum. Tüm velilerimize de bu yoğun dönemin ardından çocuklarıyla birlikte rahatlayabilecekleri, birbirlerini daha iyi duyabilecekleri ve umutla yeni bir döneme bakabilecekleri güzel bir yaz diliyorum.
PROF. DR. ABDULKADİR ERDOĞAN KİMDİR?
Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi’nde, yüksek lisans eğitimini Lyon 1 Üniversitesi’nde, doktora eğitimini ise 2006 yılında Paris-Diderot Üniversitesi (Université Sorbonne–Paris–Cité) bünyesinde tamamladı. Akademik kariyerine 2007 yılında Anadolu Üniversitesi’nde başlayan Prof. Dr. Abdulkadir Erdoğan, halen bu üniversitenin Eğitim Fakültesi’nde profesör olarak görev yapıyor. Prof. Dr. Erdoğan’ın ilgi ve uzmanlık alanları arasında matematik dersi öğretim programları, matematik tarihi ve felsefesi, özel yetenekli öğrencilere matematik öğretimi, zekâ oyunları, ebeveyn desteği ve matematik eğitimi kuramları yer alıyor.
2018 yılında, özel yetenekli öğrenciler için MEB–TÜBİTAK iş birliğiyle geliştirilen matematik dersi öğretim programlarının koordinatörlüğünü üstlenmiş; ardından TÜBİTAK Fen Liseleri öğretim programlarının ve K12 Ulusal Çerçevesi Türkiye Bütüncül Modeli’nin geliştirilmesine katkı sağlamıştır.
2024 yılında uygulamaya giren Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Matematik Dersi Öğretim Programlarının genel koordinatörlüğünü ve ders kitaplarının editörlüğünü yürütmüştür. Son yıllarda özellikle ulusal ve uluslararası düzeyde öğretmen eğitimi projelerine odaklanan Prof. Dr. Erdoğan, aynı zamanda Matematik Eğitimi Gelişim Ağı (MEGA) Derneği’nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanıdır.