GeriEğitim İnanmak başarmanın yarısı mıdır?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İnanmak başarmanın yarısı mıdır?

İnanmak başarmanın yarısı mıdır?

2021 yılı itibarıyla bir LGS ve YKS maratonunu daha geride bıraktık. Sırada KPSS ve TUS gibi sınavlar var. ÖSYM’nin sınav takvimi incelendiğinde pek çok sınavın da yıl içinde ya yapıldığı ya da yapılacağı görülüyor. Ayrıca, öğrencilerimizin akademik performanslarının uluslararası ölçekte karşılaştırılabilmesi için birkaç yılda bir PISA ve TIMSS sınavları düzenleniyor. Her ne kadar 21’nci yüzyıl dünyasının öğrencilerden ve hayat boyu öğrenenlerden beklentisi geniş bir yelpazede zihinsel, duygusal, sosyal ve davranışsal pek çok becerinin nitelikli ve işlevsel bir örüntüsünü gerektirse de hem ülkemizde hem de dünyada sınav başarısı öncelikli yerini korumaya ve yaşamımızın merkezinde yer almaya devam ediyor. 

Akademik başarıya ulaşmanın yolu büyük oranda planlı, sistematik ve kontrollü çalışmaktan geçiyor. Diğer taraftan, günlük yaşantımızda ve bilimsel araştırmalarda görüyoruz ki, birbirine benzer özellikler gösteren, benzer çevresel imkânlara, çalışma yöntemlerine ve prensiplerine sahip bireyler her zaman benzer performansları sergileyemiyor. Bireysel özellikler, şartlar ve imkânlar eşit görünürken performansları birbirinden farklılaştıran ne olabilir? Aslında farklı bakış açılarından bu sorunun pek çok cevabı olabilir ve hiçbiri de yanlış olmaz. Bu yazı, olası cevaplardan biri üzerinedir.  

ÖZYETERLİLİK KAVRAMI NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Dünyanın yaşayan en önemli psikologlardan biri olarak kabul edilen, sosyal öğrenme ve sosyal bilişsel kuramların kurucusu, Stanford Üniversitesi’nin emeritus profesörlerinden Albert Bandura, 1970’li yıllarda çeşitli fobilere sahip bireylerin tedavilerine yönelik çeşitli terapi uygulamaları gerçekleştiriyordu. Bu uygulamalarda fobik kişiler pek çok benzer özellikler gösterseler, aynı istek, hedef ve beklentileri paylaşsalar dahi terapi sonuçları farklılaşıyordu. Bandura, bu farkın sebebinin fobik bireylerin iyileşme yolunda gerekli eylemleri sergileyebileceklerine olan kişisel inançları olduğunu belirledi ve bu inancı özyeterlik (self-efficacy) olarak tanımladı. Özyeterlik kavramının ortaya çıkışından günümüze kadar bu sahada iki milyonun üzerinde araştırma yapıldı. Akademik, empatik, sosyal ve duygusal pek çok farklı türü tanımlandı; kaynakları, süreçleri ve etkileri incelendi.

Bir bireyin, belirli hedefler çerçevesinde gerekli eylemleri ortaya koyabilmesi için kendi kapasitesine ve donanımına inanması gerekir. Donanımı o an için yeterli olmasa bile, var olan kapasitesi ile eksikliklerini giderebileceğine inanmalıdır. Özyeterlik gelişiminde Bandura’nın ortaya koyduğu karşılıklı belirleyicilik ilkesi önemli bir yer tutar. Buna göre, bireysel özellikler, içinde bulunulan çevre ve bireyin davranışları karşılıklı olarak birbirini etkileyerek bir sonraki davranışın ne ve nasıl olacağını şekillendirir. Birey, çevre ve davranış arasındaki bu üçlü ilişki tek yönlü ya da sıralı değildir. Akış yönü ve kuvvetine etki eden farklı faktörler mevcut. 

ÖZYETERLİLİK NEDEN ÖNEMLİ?

Uluslararası ve ulusal sayısız araştırma, özyeterlik ve başarı arasında kuvvetli bir ilişkinin varlığını ortaya koyar. Bu bağ aslında öngörülebilirdir. Özyeterliği yüksek olan bireyler hedefleri doğrultusunda gerekli eylemleri tasarlayabilir ve yürütebilirler, başarısızlıklarla, zorluklarla veya istenmeyen durumlarla karşılaştıklarında, azimli ve mücadelecidirler, kolaylıkla yılmazlar, yüksek motivasyona sahiptirler, hedeflerini, planlarını, performanslarını ve süreç yönetimlerini, duygusal durumlarını, sahip oldukları beceri ve donanımları gözden geçirerek potansiyel sorunları tespit edip giderirler. Bireysel otonominin yüksek olduğu bu tür eylemlerin beraberinde başarıyı getirmesi şaşırtıcı değildir.

ÖZYETERLİLİK KAVRAMI VE GELİŞİM YOLLARI

Özyeterliğin Bandura tarafından tanımlanmış dört temel kaynağı vardır. Bunlar, başarı yaşantıları, dolaylı yaşantılar, sözel ikna ve fizyolojik ve duygusal durumlardır. Ayrıca, 2000’li yıllarda James Maddux, hayali deneyimler (kişinin kendisini hedefine ulaşmış olarak hayalinde canlandırması) adıyla beşinci bir kaynak tanımlamıştır. Fakat bu yazıda sadece ilk dört kaynağa değineceğiz. Başarı yaşantıları, başarının tadılması üzerinedir. En etkili özyeterlik kaynağı da budur. Özellikle benzer durumlarda geçmişteki başarılar yine başarılı olunabileceğine dair kişinin kendisine olan inancını artırır. Zaman zaman yaşanacak başarısızlıklar ise devamlılık göstermediği müddetçe özyeterliğe ciddi bir zarar vermez.
Dolaylı yaşantılarda aktif kişisel bir eylem yoktur; sadece eylemde bulunanlar gözlemlenir ve davranışları model alınır. Model alınan kişi her kim ise gözlemci ile ortak özelliklerinin bulunması (yaş, cinsiyet, fiziksel özellikler, etnik köken, sosyoekonomik durum vb.) ve eylemi sonucunda başarılı olması, gözlemcinin öz yeterliğini olumlu yönde etkiler. Örneğin, bir geometri problemini çözmek için mücadele eden bir arkadaşını izleyen bir öğrenci, arkadaşı sonuçta problemi çözüyorsa “o çözebiliyorsa ben de çözebilirim.” der. Hatta arkadaşı mücadelesinde yeterince başarılı olamasa bile yine de gösterilen çabayı görmesi öz yeterliği olumlu etkiler.

KAYGI FİZYOLOJİK BELİRTİLER VERİR

Sözel ikna, öğretmenleri ve ebeveynleri yakından ilgilendirir. Burada güvenilen kişi ya da kişilerin övgü, takdir veya geri bildirimleri devreye girer. Öğrenci, hedefleri doğrultusunda gerekli adımları atabileceğinin ve başarılı olabileceğinin başkaları tarafından sözlü ve beden diliyle teyit edilmesini ister; topladığı ipuçlarına göre eylemlerini şekillendirir. Bir öğretmenin ya da ebeveynin öğrenciye kaygılı ya da ümitsiz bir bakışı, daha o anda öğrencinin özyeterliğine darbe vurur ve hedefe yönelik eyleme geçme potansiyelini düşürür. Fizyolojik ve duygusal durumlar, bireyin bir performans öncesi, sırası veya sonrasında deneyimlediği bitkinlik, yorgunluk, kalp çarpıntısı, karın ağrısı, terleme, titreme gibi fizyolojik; mutluluk, ümit, sevinç, stres, korku, kaygı, endişe vb. duygusal değişimlerdir. Özyeterliği düşük bir öğrenci, bir performans sürecinde korku, kaygı duyabilir; karnı ağrımaya, elleri terlemeye ve titremeye başlayabilir. Bu tepkiler, öğrencinin öğrenme ortamından ya da eyleminden uzaklaşmak için çaba göstermesine neden olur.

BAŞRISIZLIKLAR ÖĞRETİCİDİR

Peki, öğretmenler ve ebeveynler, öğrencilerin özyeterliklerini nasıl destekleyebilirler? Özyeterliğin gelişimi için öğrencilerin mutlaka başarı hissini tatmaları gerekir. Bir hedefe yönelik olarak öğrencinin geçmişinde başarısızlıklar varsa yeni öğrenme ortamında öncelikle kolay ve başarılabilir ön deneyimlerle ve küçük adımlarla başarı ihtiyacının doyurulması zaruridir. Diğer taraftan, kaynağı hiç tükenmeyen bir başarı hikayesi yazmak çok ender bir durumdur. Başarısızlıklar elbette yaşanacaktır. Hedeflerin niteliği, zorluk derecesi, kişisel donanım, ortam özellikleri, beklentiler gibi başarı düzeyini ve dolayısıyla özyeterliği etkilese de geçici başarısızlıklar güçlü bir özyeterlik üzerinde kalıcı bir iz bırakmaz. Öğrenme ortamında öğrencinin gözlemleyeceği güven duyulan ve kendisiyle özdeşleştirebileceği başarılı modellerin varlığı da özyeterliği geliştirir. Öğretmen, kardeş veya ebeveyn de model olabilir. Fakat, akranın etkisi çok daha fazladır. Bu nedenle, sınıflarda akranla ve akrandan öğrenmenin ve gözlemin teşvik edilmesi gerekir. Öğrenciler takım oyuncusu gibi hareket ederek birbirlerinin öğrenme ve gelişimlerini desteklemelidirler. Bu aynı zamanda bir yaşam becerisidir. Bu bakış açısının içselleştirilmesinde en önemli rol okul yöneticilerine ve öğretmenlere aittir.

SAYGI VE GÜVEN ÖNEMLİ

Özyeterliği geliştiren diğer bir unsur, saygı ve güven duyulan yetişkinlerin özellikle de kişiye özel, gerçekçi, samimi, bekletmeden verdikleri, yüzeysel olmayan ve her defasında farklılaşan övgü ve geri bildirimleridir. Örneğin, “çok iyi bir iş çıkardın, seninle gurur duyuyorum, çok daha iyilerini yapabileceğini biliyorum, sen hem zeki hem de çalışkan bir öğrencisin, doğru yerde doğru stratejileri kullandığında başaramayacağın hiçbir şey olmadığını göreceksin.” gibi övgü, teşvik ve tavsiyeler içeren coşkulu geri bildirimlerde bulunulması öğrencilerin öz yeterliğini olumlu yönde etkiler. Öğrenme sürecinde öğrencilerin duygusal tepkilerinin takip edilmesi ve huzurlu, sakin ve destekleyici öğrenme ortamlarının sunulması özyeterlik gelişimi açısından önemlidir. Öğrenme ortamının ilgi çekici, merak uyandırıcı, öğrenci merkezli olması, seçim imkânı ve fırsatlar sunması, ortamda katı kuralların, rekabetin, karşılaştırmaların veya alaycılığın olmadığı, güven hissi uyandıran, destekleyici akran ve yetişkinlerin bulunması, farklı zekâ tiplerine hitap eden çoklu öğretim yöntemlerinin kullanılması, strateji eğitimi ve öğrenme ürünlerinin öğrenciler için değerli ve anlamlı kılınması özyeterliği olumlu etkileyecek faktörlerdir.

KIZ ÖĞRENCİLER DAHA ÇOK ÇALIŞMALI

Farklı ülkelerde yapılan araştırmalar, kız öğrencilerin özyeterlik algılarının erkek öğrencilere nazaran özellikle matematik gibi alanlarda düşük olduğunu göstermektedir. Şaşırtıcı olan, beklentilerin aksine, kız öğrenciler gerçekte başarılı olsalar dahi özyeterlikleri düşük çıkabilir. Bazı araştırmacılar bunun sebebini toplumların ve/veya ailelerin erkek öğrencilerin yapabilirliklerine ilişkin algılarının daha yüksek olmasına bağlar. Bu durum toplumsal ön yargılarla da mücadelenin önemini ortaya koyar. Kız öğrencilerin özyeterliklerini geliştirmek için daha yoğun çaba gösterilmesi gerektiği aşikârdır. Peki, bilimsel araştırmalar ışığında başlıktaki soruya cevap olarak “inanmak başarmanın yarısıdır” diyebilir miyiz? Bir oran vermek güç olmakla birlikte kişinin bir hedef doğrultusunda kendi kapasitesine olan inancı beraberinde eylem ve mücadeleyi de getirdiğine göre inançsız başarı çok olası ya da sürdürülebilir görünmez.

DOÇ. DR. GÖNÜL SAKIZ KİMDİR?

Doç. Dr. Gönül SAKIZ, lisans eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi Biyoloji Eğitimi Anabilim Dalı’nda tamamladıktan sonra İstanbul’da biyoloji öğretmeni olarak dört yıl çalıştı. Ardından, Milli Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Lisansüstü Eğitim Bursu ile Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio Eyalet Üniversitesi’nde İlköğretim alanında yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı. Şu anda Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Temel Eğitim Bölümü Sınıf Eğitimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

 

False