Güncelleme Tarihi:

Oysa dil, bir çocuğun düşüncelerini ifade etmede, sosyalleşmede, öğrenmede ve kendini gerçekleştirmede kullandığı en temel araçtır. Bu aracın gelişiminde yaşanan bir aksama, çocukların eğitim hayatından sosyal ilişkilerine kadar geniş bir yelpazede güçlükler yaşamasına neden olabiliyor. Dil ve konuşma güçlüğünü, sadece konuşamamak ya da sesleri yanlış söylemek şeklinde sınırlamak doğru değildir; bu durum, dilin anlaşılması, ifade edilmesi, iletişim kurma becerileri ve konuşmanın akıcılığı gibi pek çok alana yayılan geniş kapsamlı ancak karmaşık bir süreçtir.
DİL VE KONUŞMA GÜÇLÜĞÜ NEDİR?
Dil ve konuşma güçlüğü, çocuğun yaşına uygun dil becerilerini geliştirmekte zorlanması veya konuşma seslerini doğru şekilde üretememesi durumunu ifade eder. Bu güçlük, bazen kelime hazinesinin beklenenden az olmasıyla, bazen cümle kurarken zorlanmayla, bazen de seslerin yanlış çıkarılmasıyla kendini gösterebilir. Kimi çocuk söylenenleri anlamakta zorlanırken kimisi konuşmak ister ama düşüncelerini organize edip ifade etmekte güçlük yaşar. Bazı durumlarda çocuk konuşur fakat anlaşılır değildir, bazı durumlarda ise, konuşmanın ritmi, hızı ve akıcılığı bozulur. Dolayısıyla dil ve konuşma güçlüğü hem dil bilgisi hem iletişim hem de konuşma mekanizmasını ilgilendiren çok boyutlu bir kavramdır ve her çocukta farklı görünümler alabilir. Bu nedenle, tanı ve değerlendirme süreci mutlaka uzman ekip tarafından gerçekleştirilmeli.
BU ÇOCUKLARIN GELİŞİM ÖZELLİKLERİ NELER?
Dil ve konuşma güçlüğü yaşayan çocuklar genel olarak yaşıtlarına göre daha sınırlı bir kelime hazinesine sahip olabilir, yönergeleri anlamakta zorlanabilir veya istedikleri halde kendini ifade edemeyebilir. Sesletim sorunları yaşayan çocuklar bazı harfleri yanlış söyleyebilir; örneğin ‘araba’ yerine ‘ayaba’ demek ya da ‘köpek’ yerine ‘töpek’ demek gibi. Bazı çocukların cümleleri kısa ve basittir, daha uzun ve anlamlı cümleler kurmakta zorlanırlar. Dil anlama güçlüğü yaşayan çocuklar ise çoğu zaman karmaşık yönergeleri takip edemez, hikâyeleri anlamakta zorlanır ve sosyal ortamlarda daha çekingen davranabilir. Akıcılık sorunları yaşayan çocuklarda kekemelik belirtileri görülebilir; kelimelerin başında takılma, sesleri uzatma veya konuşma sırasında gerginlik yaşama gibi durumlar dikkat çeker. Sosyal iletişim güçlüğü yaşayan çocuklar ise, göz teması kurmada, konuşma sırasına uymada, sohbet başlatmada ya da sürdürmede zorlanabilir. Tüm bu özelliklerin şiddeti çocuktan çocuğa değişir ve genellikle birden fazla alanda aynı anda görülebilir. Özetle, bu çocuklarda dil ve konuşma güçlüğü olan bireylerde pepemelik, kekemelik veya artikülasyon bozukluğu gibi diğer tür güçlükler gözlemlenebilir.
DİL VE KONUŞMA GÜÇLÜĞÜNÜN TÜRLERİ
Dil ve konuşma güçlüğü, farklı alanların etkilenmesine bağlı olarak çeşitli türlere ayrılır. Sesletim ve sesbilgisel bozukluklarda çocuk bazı sesleri üretemez, karıştırır veya dile ait ses kurallarını yanlış kullanabilir. Gecikmiş dil ve dil gelişim geriliği olan çocuklar ise yaşıtlarının sahip olduğu kelime hazinesine ve dil düzeyine ulaşmakta güçlük yaşar; cümleleri basit ve sınırlıdır. Kekemelik gibi akıcılık bozuklukları, konuşmanın ritmini bozan tekrarlar, uzatmalar veya bloklarla kendini gösterir. Pragmatik dil bozukluklarında sosyal iletişim kuralları etkilenir; çocuk konuşmanın sosyal yönünü anlamakta güçlük yaşayabilir. Motor konuşma bozukluklarında ise sorun konuşma kaslarının koordinasyonundadır; dizartride kas zayıflığı görülürken çocukluk çağı konuşma apraksisinde beyin konuşmayı planlamada zorlanır. İşitme kayıplarına bağlı dil bozuklukları ise çevreden gelen ses ve dil girdisinin sınırlı olması nedeniyle dil gelişiminin gecikmesiyle sonuçlanır. Ayrıca otizm, zihinsel gelişim geriliği veya diğer nörogelişimsel bozukluklara eşlik eden dil bozuklukları da bu sınıflandırmanın içinde yer alır.
BÜYÜK NEDENLER NELERDİR?
Dil ve konuşma güçlüğünün en belirgin nedenleri, dil gelişimini doğrudan etkileyen ve çoğu zaman uzman desteği gerektiren daha ciddi durumlardır. Genetik yatkınlık önemli bir risk faktörüdür; ailede geç konuşma, kekemelik veya dil bozukluğu öyküsü varsa çocukta da benzer sorunlar görülebilir. Beyin gelişimini etkileyen nörolojik durumlar, epilepsi, beyin hasarı ya da doğum sırasında yaşanan komplikasyonlar dil gelişiminde belirgin bozulmalara yol açabilir. Otizm spektrum bozukluğunda sosyal iletişim süreçleri etkilendiğinden dil gelişimi de farklı bir seyir izler. İşitme kayıpları, özellikle erken dönemde fark edilmediğinde çocuğun dil edinimini güçleştirir ve konuşmanın gelişimini geciktirir. Zihinsel gelişim geriliği, dilin hem anlama hem ifade etme boyutunda gecikmelere yol açabilir. Tüm bu nedenler, dil gelişimini temelinden etkileyen güçlü faktörlerdir ve erken müdahale edilmediğinde uzun süreli olumsuz etkileri gözlemlenebilir.
KÜÇÜK NEDENLER NELERDİR?
Küçük nedenler çoğu zaman çevresel, geçici ve müdahale edilebilir durumlardır. Çocuğun az konuşulan bir ortamda büyümesi, aile bireylerinin çocukla yeterince nitelikli iletişim kurmaması ya da çocuğun ihtiyaçları için sözel iletişime teşvik edilmemesi dil gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Günümüzde yaygın olarak görülen yüksek ekran maruziyeti, çocuğun pasif şekilde içerik izlemesi nedeniyle dil edinimini yavaşlatabilir. Ayrıca iki dilin (bilinguell) çocuğa yanlış veya düzensiz şekilde sunulması dil gelişimini geçici olarak karmaşıklaştırabilir. İşitme yetersizliğinin nedenlerinden biri olabilen örneğin, sık tekrarlayan kulak enfeksiyonları sesleri net duymayı zorlaştırarak konuşmaya etki edebilir. Erken çocuklukta yaşanan stres, travma ya da duygusal yoksunluk da çocuğun iletişim kurma isteğini azaltabilir. Bu tür nedenler genellikle uygun bir dil ortamı oluşturulduğunda ve doğru yönlendirmeler yapıldığında büyük ölçüde düzeltilebilir.
ERKEN FARK ET, ERKEN DESTEKLE
Dil ve konuşma güçlüğü, çoğu zaman büyüme sürecinin doğal bir parçası sanılsa da aslında çocuğun tüm gelişim alanlarını etkileyebilen önemli bir konudur. Erken fark edilen dil ve konuşma güçlükleri profesyonel bir değerlendirme ve düzenli terapi süreciyle çoğu zaman tamamen düzeltilebilir veya en aza indirilebilir. Uzman olarak ailelerin çocuklarını yakından gözlemlemesini, özellikle 2 yaş itibarıyla dil becerilerinde belirgin gecikme varsa vakit kaybetmeden bir dil ve konuşma güçlüğü uzmanına başvurmasını öneriyoruz. Erken dönmede çocuğun tanılanması gelişmiş ülkelerde uygulanan eğitsel müdahaleler içeresinde yer alan PCI ve LIDCOMBE gibi erken dönem dil ve konuşma güçlerine yönelik müdahale programlarının başlatılması çocuğun bu tür güçlüklerden kurtulmasına bütünüyle ya da büyük oranda neden olabilmektedir. Dil, bir çocuğun dünyayı anlamasının ve kendini anlatmasının en güçlü yoludur; bu yolun erken yaşta sağlam temellerle kurulması ise çocukların gelecekteki başarı ve mutluluğu için vazgeçilmezdir.
DİL VE KONUŞMA GÜÇLÜĞÜ ÜZERİNE YENİ BAKIŞLAR
Bir çocuğun dünyayı anlama ve kendini dünyaya anlatma çabasındaki en temel köprü, dildir. Akademik hayatım boyunca ve özellikle Millî Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevini yürüttüğüm dönemde, hep şu gerçeğin altını çizdim: Dil ve konuşma güçlüğü yaşayan evlatlarımız, zihinsel bir yetersizlikleri olmasa dahi, sadece seslerini duyuramadıkları için sistemin dışına itilmemelidir. 2012 yılında, ekibimle birlikte Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği’nde yaptığımız köklü değişiklikler ve saha çalışmalarımız, tam da bu “sessiz çığlıkları” duyulur kılmak, eğitimi kâğıt üzerindeki bir haktan öteye, yaşayan bir hizmete dönüştürmek içindi.
ETİKETLEMEK DEĞİL, ANLAMAK İÇİN
Görevde olduğumuz süreçte en çok mücadele ettiğimiz konu, tanılamanın çocuğun alnına yapıştırılan bir “etiket” olmaktan çıkarılmasıydı. Bizim vizyonumuza göre tanılama; bir çocuğa sadece tıbbi bir kod vermek değil, onun eğitim ihtiyacını haritalandırmaktır.
2012 Yönetmeliği ile Rehberlik ve Araştırma Merkezleri’nin (RAM) işleyişine getirdiğimiz standartlar, bu bakış açısının bir ürünüdür. Tıbbi tanılama süreci çocuğun “neyi olduğunu” söyler; ancak bizim asıl meselemiz eğitsel değerlendirme ile çocuğun “neye ihtiyacı olduğunu” belirlemek ve bu ihtiyacı en nitelikli biçimde karşılamaktır. O dönem attığımız adımlarla, değerlendirme sürecinin sadece klinik bir testten ibaret olmadığını; çocuğun evdeki oyunundan okuldaki sırasına kadar, doğal ortamındaki iletişim becerilerinin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini vurguladık. Çünkü doğru tanılama, çocuğu sistemden ayrıştıran bir duvar değil; ona en uygun eğitim modeline -kaynaştırmaya veya destek eğitime- ulaşmasını sağlayan bir köprü olmalıdır. Tanı, bir sonuç değil; çocuğun potansiyelini açığa çıkaracak eğitimin başlangıç noktasıdır.
‘MEKAN’DAN ‘YUVA’YA DÖNÜŞÜM
Yönetmelikleri değiştirebilirsiniz, ancak asıl değişim sınıfın içinde başlar. Genel Müdürlüğüm döneminde üzerinde hassasiyetle durduğum “En Az Kısıtlayıcı Ortam” ilkesi, dil ve konuşma güçlüğü olan çocukların akranlarından koparılmadan, kendi sınıflarında eğitim görmesinin yasal teminatıydı.
Okulların rolü, sadece Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı (BEP) dosyasını doldurup rafa kaldırmak olamaz. Okul yöneticilerimizden ve kıymetli öğretmenlerimizden beklentimiz, mevzuatın soğuk yüzü değil, eğitimin sıcak dokunuşuydu. Bu çocuklar için okullar, konuşurken yargılanmadıkları, kekelediklerinde cümlelerinin kesilmediği, sesletim hataları yüzünden alay edilmedikleri güvenli limanlar olmak zorundadır.
O dönem yaygınlaştırmak için büyük çaba sarf ettiğimiz Özel Eğitim Destek Eğitim Odaları, bu sorumluluğun en somut halidir. Bir sınıf öğretmeninin, uzman ile iş birliği içinde çalışması, çocuğun “terapide konuşan ama sınıfta susan” biri olmasının önüne geçer. Bizim 2012’de çizdiğimiz çerçeve şuydu: Okul, çocuğa “yapamıyorsun” eksikliğini hissettiren yer değil; “farklı bir hızda ilerliyorsun ama bizimlesin, bu sıranın asıl sahibi sensin” güvenini veren yerdir. Bugün de savunduğum gibi; eğitimci, mevzuatı uygulayan memur değil, çocuğun hayatına dokunan sanatçı kişiliktir.
PROF. DR. HAKAN SARI KİMDİR?
Kırşehir eğitim Yüksekokulu ve Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimlerini bitirdikten sonra İngiltere’de Warwick Üniversitesinde Özel Eğitim Bölümü alanında yüksek lisans, Oxford Brookes Üniversitesinde Özel Eğitim alanında doktora programını tamamlamasının ardından 2000 yılında Türkiye’ye döndü. 2001 yılından itibaren kurduğu özel eğitim bölümünde bölüm başkanlığı ve ana bilim dalı başkanlığı görevlerini sürdürmektedir. Prof. Dr. Hakan SARI’nın hem ülkemizde hem de yurt dışında yayınlanmış birçok kitap ve kitap bölümleri, araştırma makaleleri ve raporları bulunmaktadır. Yurtdışında birçok Üniversitede misafir öğretim üyesi olarak özel eğitimle ilgili dersler verdi. Birçok uluslararası kongreye katılarak ülkemizi en iyi şekilde temsil etmiştir. Bu hedef doğrultusunda ülkemizde hem özel eğitim alanı hem de diğer alanlarda lisans yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğrenci yetiştirerek Ülkemizde özel eğitime nitelikli ve çok önemli katkıda bulunmaya devam etmektedir. Ayrıca ülkemizde farklı dönemlerde Milli Eğitim Bakan danışmanlığı, Genel Müdürlük ve YÖK Başkan Danışmanlığı görevlerini de başarıyla tamamladıktan sonra tekrar üniversitedeki görevine dönmüştür. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi Özel Eğitim Bölümünde Bölüm Başkanı ve Ana Bilim Dalı başkanı olarak görev yapmaktadır. Ayrıca Üniversitede Engelli Öğrenci Birimi Koordinatörlüğü, Avrupa Birliği Araştırma Merkezi, Yaşlı ve Engelliler Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlükleri, ve ERSMUS Kurum Koordinatörlüğü, Senato Üyeliği gibi birçok görev ve sorumluklarını da başarıyla yürütmüştür. Halen özel eğitim alanında çok sayıda başarılı öğretmen ve akademisyen yetiştirmeye devam etmektedir. Prof. Dr. Hakan SARI evli ve iki çocuk babasıdır.