GeriEğitim COVID-19 sonrası eğitimde değişim ve uyum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

COVID-19 sonrası eğitimde değişim ve uyum

COVID-19 sonrası eğitimde değişim ve uyum
Abone Olgoogle-news

2019’un sonlarında başlayan ve birkaç ay gibi kısa bir sürede dünyaya hızla yayılan COVID-19 salgını, ülkemizde ilk vakanın görüldüğü 2020 yılı Mart ayından itibaren toplumun yaşam biçimini değiştirdi. COVID-19 salgını, sağlıkla birlikte ekonomi, turizm, ulaşım, sanayi gibi sektörlerin yanı sıra, eğitim alanında da hızla radikal kararların alınmasına yol açtı.

Virüsün öğrencilere bulaşmasını önlemek ve ailelerine bulaştırma olasılığını azaltmak için bir çok ülkede okullar kapatıldı. Tarihte ilk kez dünya genelinde öğrenci nüfusunun yüzde 90’dan fazlası aynı zaman dilimi içerisinde okul dışında kaldı (Özer ve Suna, 2020). Her ne kadar yıllar önce Ivan Illıch’in ‘okulsuz toplum’ adlı eserinde okula ve eğitim uygulamalarına yönelik ciddi eleştiriler dile getirmişse de günümüz dünyasında okulların hiç olmadığı değil, okulların kapalı olduğu bir geleceğe bile hiçbir toplumun hazırlıklı olmadığı görüldü. Dolayısıyla salgın başladıktan hemen sonra dünyanın birçok ülkesinde ‘acil uzaktan eğitim’ uygulaması neredeyse tek seçenek olarak karşımıza çıktı ve okulda yürütülen faaliyetlerin aynı şekilde uzaktan yürütülmeye çalışıldığı bir düzenlemeye geçildi. Uzaktan eğitim, çeşitli nedenlerle geleneksel eğitim süreçlerinden yeterince yararlanamayan bireylerin eğitime katılmasına imkân tanır. Örneğin engelli bir birey olmak, okulun uzak bir yerde olması, okul masraflarını karşılayacak kadar gelire sahip olmamak ya da bireyin yaşının ilerlemiş olması gibi nedenlerle yüz yüze eğitime devam edemeyen kişiler için uzaktan eğitim eşsiz bir fırsat. Bu da öğrenci popülasyonunun daha heterojen bir yapıya dönüşmesi, sınıf ve okullarda çeşitliliğin artması anlamına gelir.

UZAKTAN EĞİTİMİN AVANTAJLARININ YANI SIRA YOL AÇTIĞI CİDDİ SORUNLAR DA VAR
Öğrenci grubunun yapısındaki bu değişim ve dönüşümün eğitime dair taleplerde değişikliği beraberinde getirmesi kaçınılmaz görünüyor. Eğitim ve okuldan talep edilenlerin değişmesi ise, öncelikle öğretim programlarında içeriğin değişmesine, içerik değişikliği de öğretmenlerin kullanacağı öğretim yöntemlerinde ve bütün bunların hepsi birlikte eğitimde ölçme ve değerlendirme süreçlerinde değişiklik olacağı anlamına geliyor. Uzaktan eğitimin avantajlarının yanı sıra yol açtığı ciddi sorunlar da var. Eğitimin kültürel bir ortamda sosyal etkileşimler sonucunda gerçekleştiği düşünüldüğünde, bireyin akranlarıyla ve öğretmenleriyle sosyal etkileşimini sınırlayan uzaktan eğitimin en büyük dezavantajıyla karşılaşılır. Bireyin akranlarıyla işbirliği halinde öğrenme olanağını sınırlandıran uzaktan eğitim, bir güdülenme kaynağı olarak rekabet ve yarışmayı seven öğrenciler açısından da ciddi bir güdülenme sorununa yol açıyor. Öte yandan, özellikle ekonomik nedenlerle veya teknolojik nedenlerle (öğrencinin okul dışında kullanabileceği bir bilgisayarın olmaması ve/veya internet bağlantısının olmayışı) uzaktan eğitime erişim, ülkemiz de dahil olmak üzere pek çok ülkede çözüm bekleyen önemli bir sorun. Evinde yeterince kitap ve diğer kaynaklara sahip olmayan veya düşük eğitim düzeyine sahip ebeveynleri olan çocuklar bu uygulamadan daha fazla zarar görüyor. Salgının kısmen de olsa kontrol altına alınmaya başlamasıyla birlikte, ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ sloganı sıklıkla duyulmaya başlandı. Bu da insanları yeni koşullara uyum sağlamanın yolları üzerinde düşünmeye ve ‘yeni normal’ yaşam biçimine göre hayatı düzenleme arayışlarına sevk etti. Yeni koşullara uyum sağlamanın bir süreç olduğu, bu sürecin nasıl veya hangi yönlere doğru evirileceği, insanların bu süreçte hangi mekanizmaları geliştirebilecekleri gibi cevaplanması gereken bir dizi soruyla karşı karşıyayız.

İNSANIN UYUM YETENEĞİ
İnsan, uyum yeteneği en yüksek canlıdır. İnsan, çok farklı coğrafyalarda ve her türlü iklim koşullarında yaşamını sürdürebilme esnekliğine sahip olduğunu tarihsel süreç içerisinde kanıtladır. COVID-19 sonrasındaki koşullara ve ‘yeni normal’e nasıl uyum sağlayacağı ise, aslında bir kısmı yukarıda belirtilen değişikliklere ve daha başka nelerin değişeceğine bağlı. Bunlara ek olarak, belki bunlardan da önemlisi, yeni koşullara uyum sağlama biçiminin toplumların mevcut kültürel özelliklerine göre farklılaşacak olması. Kültür, kısaca insan zihninin kolektif olarak programlaması şeklinde tanımlanıyor. Söz konusu zihinsel programlama, bir grup insanı diğer insan gruplarından farklılaştırır. Bu programlama, insanların yaşamın çeşitli yönlerine yükledikleri anlamlara yansıyan ve bir toplumun kurumlarında kristalleşen düşünce kalıplarını etkiler. Kültürlerarası karşılaştırmalarda kullanılan boyutlardan biri, belirsizliğe toleranstır. Belirsizliğe tolerans, bir toplumun bireylerinin belirsizlik karşısında ne hissettikleri ne kadar rahatsızlık duydukları ve belirsizliğe nasıl tepki gösterdiklerini ifade eder. Bazı kültürlerde bireyler belirsizlikten kaçınırken bazı kültürler belirsizliğe daha toleranslı yaklaşır. Belirsizliğe toleransın düşük olduğu kültürlerde bireyler riskli ve sonucu belli olmayan durumlardan kaçınır. Böyle durumlar bireylerde stres ve tedirginliğe neden olur. Belirsizlikler bir tehdit olarak görülür, fikir birliği önemlidir, hatalardan kaçınmaya çalışılır, kural ve kanunlara daha fazla ihtiyaç duyulur. Belirsizliğe toleransı yüksek olan toplumlarda ise bireyler belirsizliği hayatın doğal bir gereği olarak görürler ve belirsizlik içeren durumlarda genel olarak daha rahat ve esnek davranırlar. Görüş farklılıkları sorun olarak görülmez, kural ve kanunlara da daha az ihtiyaç duyulur. Türkiye, belirsizliğe tolerans endeksinde 100 üzerinden 85 puana sahip ve belirsizliğe toleransı en düşük ülkelerden biri. Başka bir deyişle, belirsizlikten kaçınma yönünde güçlü eğilimleri olan bir kültürün üyeleriyiz. Yüksek düzeyde belirsizlikten kaçınma eğilimine sahip olmamız, COVID-19 nedeniyle ortaya çıkan belirsizliğe yönelik tepkilerin ve toplum olarak uyum sağlamaya yönelik davranışların belirleyicilerinden biri. Halkımız, ‘en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir’ anlayışıyla, yöneticilerce ne yapılacağına bir an önce karar verilmesini talep ederek bu eğilimi ortaya koyuyor. Kuralların hızla gözden geçirilerek güncellenmesi ve yeni yasal düzenlemelerin kısa sürede uygulamaya konmasıyla halk kısmen rahatlamış görünüyor. Okulların ne zaman açılacağı, işyerlerinin faaliyetlerine ne zaman izin verileceği, spor müsabakalarının başlama tarihi, turizm, ulaşım, seyahat serbestliği gibi alanlarda alınan kararlar, belirsizliği azalttığı ölçüde kabul görüyor. 

DİJİTAL DÖNÜŞÜME UYUM
Dijitalleşme bir süredir dünya ve ülke gündeminde yer alan bir konu ve toplumda farklı yaş gruplarının dijitalleşme karşısında sergilediği tepkilerdeki farklılıkları ifade etmek için ‘dijital yerliler’ ve ‘dijital göçmenler’ kavramları kullanılıyor. İnternetin ve cep telefonlarının zaten kullanıldığı bir dönemde doğan kuşağı ifade eden dijital yerliler, COVID-19 salgını nedeniyle yapılan yeni düzenlemelere hiç de yabancılık çekmedi. Uzaktan eğitim, ders kitaplarına ve materyallerine elektronik ortamda uzaktan erişim olanakları, hatta sanal kütüphane ve müze gezileri gibi sosyal etkinlikler zaten bu kuşağın aşina olduğu uygulamalardı. Bütün bunlar, dijital teknolojilerle hayatın ilerleyen yıllarında tanışan dijital göçmenler için uyum sağlanması gereken ciddi bir durum ortaya çıkardı. Dijital göçmenlerin de COVID-19 sonrasında ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlamak için çok çaba harcadığına tanık olduk. İnternet ortamında alışveriş yapanların sayısındaki artış ve uzaktan eğitim araçlarını her yaş grubundan insanın yaygın olarak kullanılabilmesi bunun göstergesi. Yeni teknolojileri kullanabilme becerisi zaten yüksek olan insanımız, dijitalleşmeye ve sanal dünyaya hızla uyum sağlamış görünüyor.

AMISH’LER GİBİ BİR YAŞAM TARZI GELİŞEBİLİR Mİ?
20’nci yüzyılda modern insanın en önemli çıkmazlarından biri, doğaya ve kendine yabancılaşmasıydı. Özellikle Batı düşüncesi, doğayı kendi kontrolü altına almaya çalışan bir zihniyetle neredeyse her şeye gücü yeten bir insan anlayışına dayanıyordu. İnsanın doğadan kopması ve teknoloji yoğun bir yaşam biçimini benimsemesi, insanı köklerinden uzaklaşmanın yol açtığı yalnızlık ve güçsüzlük duygularına sevk ediyor, bu da kaçınılmaz bir biçimde kaygıya neden oluyordu. Bu kaygıyı azaltmak için de Eric Fromm’un deyimiyle özgürlükten kaçıyor veya kendi kişisel iradesini otoritelere devrediyordu. Koronavirüs salgını günümüz insanının doğaya 20’nci yüzyılın insanından çok daha fazla yabancılaştığı veya yabancılaşacağı koşullar ortaya çıkardı. Canlı varlığımızı devam ettirebilmek için her an nefes alıp vermemiz gerek ve ne tuhaftır ki koronavirüs bize maske takma zorunluluğuyla adeta nefes alıp vermeyi koşullu hale getirdi. Nefes alıp verme gibi doğal bir ihtiyacın bile kurallara bağlanması, insanın doğadan ve doğal yaşamdan ne kadar uzaklaşabileceğine dair ipuçları içeriyor. Günümüz dünyasında insanın doğaya yabancılaşmasını hızlandıran dijitalleşme eğer bu hızla ilerlerse, Alvin Toffler’ın sınıflamasına yeni bir dalganın daha eklenmesini gerektirecek. Toffler, insanlık tarihinde peşpeşe üç dalgayla karşılaşıldığını ve bu dalgaların her birinin farklı bir toplum yapısı ortaya çıkardığını öne sürüyor. İlk dalgayla yerleşik düzene geçen ve tarım toplumunu oluşturan insanoğlu, ikinci dalgayla karşılaştıktan sonra endüstri toplumuna geçmiş, üçüncü dalgayla de bilgi toplumu ortaya çıkmıştır. Koronavirüs salgınının görünür hale getirdiği ve geniş kitlelerin günlük hayatına yansıyan dijitalleşmeyle sanki insanoğlunun dördüncü bir dalgayla karşılaştığı ve yeni bir toplum yapısının ortaya çıkmakta olduğu söylenebilir. Yani dijitalleşmeyle birlikte insanoğlunun yeni bir yol ayrımına geldiği söylenebilir. Bu yollardan biri, dijitalleşmeyi eleştirel bir bakış açısıyla sorgulamaksızın kabul etmek ve dijitalleşmenin kaçınılmazlığından bahisle gerekli koşullara bir an önce uyum sağlamak. Bu da biyolojik veriler de dahil olmak üzere, herkesin her türlü verisinin de yer aldığı bütün verilerin belli bir merkezde depolanması ve işlenmesi anlamına gelir. Yakın bir gelecekte dijitalleşmenin toplumlarda kutuplaşmaya yol açacağını ve toplumu adeta ikiye ayıracağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bir tarafta dijitalleşmenin kaçınılmaz olduğunu düşünen ve sorgulamadan kabul eden, bu dönüşüme olabildiğince ayak uydurmaya çalışan insanların yeni yaşam tarzı ortaya çıkacak. Bu yaşam tarzının bir bedeli var ve bu bedel, her bir bireyin kendi kişisel özgürlüğünden vaz geçmesi olacak gibi görünüyor. Bu yaşam tarzını benimseyenler için kişisel verilerin güvenliği diye bir sorun hiç olmayacak çünkü zaten bundan vazgeçmiş olacak. Diğer yaşam tarzı ise, insanın doğayla iç içe yaşama ve kişisel özgürlüğünü korumayı içerecek. Bunun da bir bedeli var, o da dijitalleşmenin sağlayacağı olanaklardan yararlanamamak. Bu da ABD’deki Amish toplumu gibi çağın teknolojik olanaklarından yararlanmayı reddeden bir yaşam tarzı anlamına gelir.

DİJİTA KOLAYLIKLAR İÇİN KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKTEN VAZGEÇMEK
Kişisel özgürlüklerini korumanın bedeli olarak dijitalleşmenin olanaklarından yararlanmayı reddedenler, dünya genelinde tıpkı Amish topluluğu gibi bir yaşam tarzını yeniden gündeme getirebilir. Harari, eğer insanlar sağlıkları ile özgürlükleri arasında bir tercihe zorlanırlarsa sağlığın korunmasını tercih edeceklerini ima ediyor. Benzer bir biçimde insanlar kişisel özgürlüklerinin korunması ya da dijital teknolojilerin sağlayacağı olanaklardan yararlanma arasında bir tercih yapmak durumunda da kalabilir. Bu da gerçekten toplumda birbirinden tamamen farklı, ayrışmış iki yaşam tarzını ortaya çıkarabilir. İnsanı hayvandan ayıran özelliklerden biri şu: Hayvanlar dünyaya biyolojik bir programla gelir ve genlerine işlenen bu biyolojik programa göre yaşamlarını sürdürür. Biyolojik program gereğince hayvanlar gün ışığına bağlı olarak uyur ve uyanır, acıkınca yemek yer, boşaltım ihtiyacını hemen giderir, uykusu gelince uyur, havalar ısınınca tüy döker, çiftleşme mevsimi gelince üreme davranışı gösterir... Bütün bu davranışları biyolojik programa uygun olarak gerçekleştirir ve bu biyolojik programın dışına çıkmaz, çıkamaz. Doğada biyolojik programın dışına çıkabilen tek canlı insandır. İnsanın uyuma ve uyanma saatleri gün ışığından bağımsızdır, acıktığı halde yemek yemeyi erteleyebilir, boşaltım ihtiyacını geciktirebilir, uykuya direnebilir. Dolayısıyla insan, biyolojik programın dışına çıkabildiği ölçüde insandır, aksi halde hayvandan farkı kalmazdı. Biyolojik programın dışına çıkmak insan olmak için gerekli ama yeterli değil. İnsan yaşamı söz konusu olduğunda, biyolojik programın yerini sosyal program alabilir ve bu kez de insanlar birey olamaz. Toplumsal ve/veya politik kuralları, normları... hiç sorgulamaksızın kabullenen ve itaat eden, birey olarak kim olduğu ve hayattan ne istediği üzerinde düşünmeyen, dolayısıyla yaşamın anlamını sorgulamayan insan, birey olamaz. Bağımsız bir kimlik ve kişilik geliştiremeyen bir insan da özgür değildir; o halde bir insanın seçim yapabilmesi, karar verebilmesi, kararları doğrultusunda davranışlarda bulunabilmesi ve bütün bunların da sorumluluğunu üstlenebilmesi için ‘özgür bir birey’ olması gerekir. Sadece özgür bireyler kendi iradeleriyle başka özgür bireylerle ilişki kurabilir, ortak amaçları gerçekleştirmek için işbirliği yapabilir, üretebilir, paylaşabilir, toplumun refahına katkıda bulunabilir.

ÇOK CİDDİ BİR EĞİTİM KRİZİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ
Eğitimin temel amacı özgür bireyler yetiştirmektir. Eğitim öncelikle bireyi tanımayı, güçlü ve zayıf yanlarını tespit etmeyi, bireysel farklılıkları da dikkate alarak her bireyin potansiyelini sonuna kadar geliştirebilmeyi, bireylere özgür iradesiyle seçim yapabilme, karar verebilme ve bunun sonuçlarını kabullenme olgunluğunu kazandırmayı amaçlamalı. Koronavirüs salgını nedeniyle bu günlerde küresel düzeyde sadece sağlık ya da ekonomik bir krizle değil, aynı zamanda çok ciddi bir eğitim kriziyle de karşı karşıyayız. Yaşanan kriz, sadece okullarda örgün eğitime ara verilmesi ve uzaktan eğitime geçilmiş olması değil. Bizatihi eğitimin temel amacının, yetiştirilmek istenen insan modelinin çok ciddi bir meydan okumayla karşılaşmış olması. ‘21’inci Yüzyılda 21 Beceri’ adlı kitap başta olmak üzere, yazdığı kitaplar hızla Türkçeye de çevrilen İsrailli yazar Harari’nin 20 Mart 2020 tarihinde Financial Times’da ‘Koronavirüs Sonrası Dünya’ başlıklı bir makalesi yayınlandı. Bu makalede öne sürülen görüşler, eğitimciler açısından yukarıda sözünü ettiğimiz meydan okumaya işaret ediyor. Yazar, hükümetlerin bugünlerde verecekleri kararların gelecek yıllarda bütün dünyada sağlık, ekonomi, politika ve kültürü şekillendireceğini belirterek koronavirüs salgını sonrasında artık farklı bir dünyada yaşayacağımızın altını çiziyor. Acil durumların tarihsel süreçleri hızlandıracağını vurgulayan Harari’ye göre acil durumlarda alınan kısa vadeli önlemler bir süre sonra normal yaşamın bir parçası haline gelerek kalıcı bir nitelik kazanır. Bu duruma kendi ülkesi İsrail’den örnek veren yazar, 1948’de olağanüstü koşullarda basına uygulanan sansür ve iskan politikalarıyla ilgili geçici kararların 2011’de zar-zor kaldırılabildiğini belirtiyor. Bu örnekten hareketle, salgın nedeniyle bugünlerde zorunlu olarak ve geçici kaydıyla uygulamaya konan uzaktan eğitimin bir süre sonra koşullar normale dönse bile devam edeceği ve artık tamamen eski günlere dönülmeyeceği söylenebilir.

Harari, koronavirüs salgını nedeniyle başta Çin olmak üzere çok sayıda hükümetin yeni gözetim teknolojilerini kullanmaya başladığını belirtiyor. Çinli yetkililer; insanların akıllı telefonlarını çok yakından izleyerek, insan yüzünü tarayan ve tanıyan milyonlarca kamerayı kullanarak, insanların vücut ısısının kontrol edilmesine ve tıbbi durumlarının raporlaştırılmasına adeta mecbur bırakıyor. Virüsün izlenmesi ve yayılmasının önlenmesi gerekçesiyle de bu uygulama meşrulaştırılıyor ve yaygınlaştırılıyor. Aslında akıllı telefonlar sayesinde zaten takip edildiğimiz, gözetlendiğimiz ve manipüle edildiğimiz söylense de, ortaya çıkan yeni durum çok farklı. Harari bu yeni durumu ifade etmek için, insanoğlunun gözetim tarihinde bir dönüm noktasında olduğumuzu belirterek, şimdiye kadar uygulanmakta olan ‘cilt üzerinden’ (over the skin) gözetimin, ‘cilt altından’ (under the skin) gözetim biçimine dönüşeceğini söylüyor. Şimdiye kadar parmağınız akıllı telefonunuzun ekranına dokunduğunda ve bir bağlantıyı tıkladığınızda, hükümetler ve büyük şirketler sizin hangi bağlantıyı tıkladığınızı öğrenebiliyorlardı. Ama koronavirüsle birlikte ilgi odağı değişti. Artık ekrana dokunduğunuz andan itibaren sizin ateşiniz, nabzınız, tansiyonunuz gibi biyometrik verilerinizi öğreniyorlar. Bu tür kişisel ve mahrem bilgilerinizin pazarlamacılıktan politik tercihlerinizin manipülasyonuna kadar her alanda kullanılması ve böylece artık her bir bireyin farkında bile olmaksızın kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi mümkün. Bu arada bir teselli ikramiyesi gibi, insanların da aynı gözetim teknolojilerinden yararlanarak hükümetleri gözetim altında tutabilecekleri, böylece totaliter yönetimlerin engellenebileceği söyleniyor.

Harari, bu değişimin kaçınılmaz olduğuna ve bir şekilde uyum sağlamamız gerektiğine bizi ikna etmeye çalışıyor. Kişisel bilgilerimizin korunmasıyla sağlığımız arasında seçim yapmak zorunda kaldığımızda sağlığımızı seçeceğimizi ifade eden Harari, aslında kişisel bilgilerin güvenliğinden feragat edebileceğimiz konusunda da adeta bizi hazırlıyor. Komplo teorilerine inanılmaması gerektiğini, bilim insanlarının açıklamalarına inanılması gerektiğini belirten Harari, her ne kadar son yıllarda inandırıcılıklarını büyük ölçüde yitirmiş de olsalar politikacıların söylediklerine inanmamız gerektiğini ve son olarak da bu konuda küresel işbirliğinin şart olduğunu söylüyor. Harari’nin yukarıda ana hatlarıyla özetlenen görüş ve önerileri başta Çin olmak üzere birçok ülkede sessiz sedasız uygulamaya konuyor. Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı ‘Evde Kal Mobil Uygulaması’ ile bu uygulamaya geçti. Acil durumlar için uygulamaya konulan bu gözetim teknolojisiyle toplanan kişisel ve biyometrik bilgilerin nerede depolanacağı, bilgilerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı, kimlerin ve hangi amaçlarla kullanımına açılacağı gibi soruların cevabını bilmiyoruz. Eğitimcilerin bu koşullar altında fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bireyler yetiştirmenin yöntemlerini bir an önce bulmaları gerekiyor.

PROF. DR. SELAHİDDİN ÖĞÜLMÜŞ KİMDİR?
1961 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. 1983’te Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümünden mezun oldu. 1986’da Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitimde Psikolojik Hizmetler Anabilim Dalında yüksek lisans, 1991’de doktora yaptı. 1985-1990 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. 1990’da Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümünde Araştırma görevlisi olarak göreve başladı. Aynı bölümde 1992’de yardımcı doçent, 1996’da doçent, 2002’de profesör oldu. 1998’de TÜBİTAK Bursu ile Ohio State Universitesinde (ABD) misafir öğretim elemanı olarak bulundu, 2002-2003 öğretim yılında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi ve dekan yardımcısı olarak görev yaptı. 2006-2012 yılları arasında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevinde bulundu. Ulusal ve uluslararası birçok toplantıda Düzenleme Kurulu Üyesi ve Danışma Kurulu Üyesi; Ulusal ve Uluslar arası bilimsel dergilerde alan editörü ve hakem olarak görev yaptı. Vandalizm (Tahripçilik) ve Önlenmesi, Okullarda Şiddet ve Önlenmesi, Kişilerarası Sorun Çözme Becerileri ve Eğitimi, Çatışma Çözme Eğitimi, Eğitimde Güdülenme (Motivasyon), 21’inci Yüzyılda Eğitim konularında araştırma ve yayınları vardır. Ankara Üniversitesi Politik Psikoloji Araştırma ve Uygulama merkezi Danışma Kurulu Üyesi ve Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi Merkez Kurulu Üyesi. Türk Eğitim Derneği, Kariyer Danışmanlığı ve İnsan Kaynaklarını Geliştirme Derneği, Aü-EBF Mezunlar Derneği üyesidir. Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümü Başkanlığı ve Farabi Programı Fakülte Koordinatörlüğünün yanı sıra, Ankara Üniversitesi Üniversite Yaşamına Uyum Programı (UYUM101 Programı) Koordinatörlüğü görevini yürütüyor. Prof. Dr. Öğülmüş, 16 Ekim 2020’de Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dekan Vekili olarak atandı.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle