Çocuğunuzun okuduğu ilk not, sizin yüzünüzdür

Güncelleme Tarihi:

Çocuğunuzun okuduğu ilk not, sizin yüzünüzdür
Oluşturulma Tarihi: Haziran 22, 2026 10:31

Bir çocuk karnesini eline aldığında ilk baktığı yer notlar değildir, ebeveyninin yüzüdür. Sınıfta, daha öğretmen 'dağıtıyorum' der demez yüzlerce küçük göz aynı anda bir hesap yapar: 'Eve gidince ne olacak?' Çocuk önce evdeki o ânı kurar kafasında. Kapının açılışını, salonda dönen başı, sizin bakışınızı.

Haberlerimizi Google’da Takip Edin
Gelişmelerden anında haberdar olun.
Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin
Haberin Devamı

Karne henüz cebindeyken çocuk çoktan bir film izlemeye başlamıştır ve o filmin başrolünde notlar yoktur; sizin bakışınız vardır. Bu cuma milyonlarca evde aynı sahne oynanacak. Ve çoğumuz, farkında olmadan, o sahnenin yönetmeni olacağız. Şunu unutmayın ki karne, çocuğun bir fotoğrafıdır; röntgeni değil. Belli bir anda, belli koşullarda, belli derslerde, belli bir öğretmenin gözünden çekilmiş bir kare. Çocuğun zekâsını ölçmez. Merakını ölçmez. Nazik mi, cesur mu, dürüst mü, onu hiç ölçmez. Arkadaşı düştüğünde elini uzatıp uzatmadığını da yazmaz o kâğıt. Sadece birkaç dersin, birkaç sınavın özetidir. Ama biz yetişkinler o kâğıda öyle bir anlam yüklüyoruz ki, çocuk sonunda kendini o rakamlarla tartmayı öğreniyor. İşin acı tarafı bu zaten: Çocuk karnesini bir kâğıt olarak değil, kendisi hakkında verilmiş bir hüküm olarak okuyor. Çünkü biz ona öyle öğretiyoruz.

Haberin Devamı

BU KÂĞIDIN BİZDEKİ AĞIRLIĞI
Karne kelimesi bu topraklarda masum bir kelime değil. Bir nesil, karnesini titreye titreye uzattı. Bir nesil, “zayıfı” gören babanın öfkesinden kaçtı. “Bizim zamanımızda” diye başlayan her cümlenin altında biraz korku, biraz da o korkuyu normal sayma alışkanlığı var. Çoğumuz dövülerek, azarlanarak, başkalarıyla kıyaslanarak büyüdük ve hayatta kaldık. “Bana bir şey olmadı” diyoruz. Oysa bir şey oldu. Sadece adını koymadık. Şimdi 2026’dayız ve manzara değişmiş gibi görünüyor. Artık çoğu ev öfkeli gözlerle karşılamıyor. Ama korkuyu çok daha modern kılıklarla içeri alıyoruz. Kıyaslama bitmedi, sadece WhatsApp gruplarına, sosyal medya hesaplarına taşındı. “Komşunun kızı”nın yerini artık başkalarının paylaştığı takdir belgelerinin fotoğrafları aldı. Çocuğun karnesi bir gurur tablosu, bir sosyal medya gönderisi, bir mahalle muhabbeti malzemesi haline geldi. Baskı incelmedi; sadece görgü kurallarına uygun bir hal aldı. Bir de üstüne sınav sistemimizin o bitmeyen gerginliği var. LGS, YKS, etüt, deneme sınavı... Veli o kadar yorgun, o kadar kaygılı ki, karne gününe geldiğinde elindeki kâğıdı çocuğunun değil, kendi geleceğine dair endişesinin aynası gibi okuyor. “Bu çocuk bu gidişle ne olacak?” cümlesi aslında çocukla ilgili değildir çoğu zaman; ebeveynin kendi korkusuyla ilgilidir. Ama o korkuyu taşıyacak olan, küçük omuzlardır.

Haberin Devamı

NOTLAR KÖTÜYSE: İÇİMİZDEN GEÇEN İLK CÜMLEYİ YUTMAK
Diyelim ki karne iyi değil. Birkaç düşük not, belki bir zayıf, belki sınıfta gerilere düşmüş bir çocuk. İçimizden geçen ilk cümleyi hepimiz biliriz. “Ben sana demedim mi?” “Bütün gün telefonun başındaydın zaten.” “Senden adam olmaz.” “Bak komşunun çocuğu...” Bu cümleler dudaklarımıza o kadar yakın durur ki, söylemek için düşünmemize bile gerek kalmaz. Refleks gibi çıkarlar. Şunu net söyleyeyim: O cümlelerin hiçbiri çocuğu çalıştırmaz. Bunu söylerken bir histen değil, üzerine yığınla araştırma yapılmış bir bilgiden konuşuyorum. Utanç, insanı harekete geçirmez; dondurur. “Ben kötüyüm, ben yetersizim” der ve insanı içine kapatır, savunmaya geçirir, kaçmaya iter. Çocuğa “senden adam olmaz” dediğinizde ona bir ders vermiş olmazsınız; ona kendisi hakkında bir cümle ezberletmiş olursunuz. Ve o cümleyi bazen ömür boyu taşır. Kıyaslama ise belki de en sinsi olanı. “Bak Ahmet nasıl da çalışmış” dediğinizde aklınızda iyi niyet vardır; çocuğa bir örnek, bir hedef gösterdiğinizi sanırsınız. Oysa çocuğun duyduğu şudur: “Ahmet senden değerli.” Kıyas, çocuğun başkalarıyla ilişkisini de zehirler, kendisiyle ilişkisini de. Sınıftaki o başarılı arkadaşını artık bir rakip, bir tehdit, anne babasının sevgisini çalan biri gibi görmeye başlar. Hiçbir çocuk, sürekli birinin gölgesinde tutularak büyüdüğünde sağlam bir benlik kuramaz. Peki kötü karne karşısında ne yapmalı? Önce susmalı. Bir-iki saniye. O bir-iki saniye, içinizden geçen ilk cümleyle ağzınızdan çıkacak cümle arasına koyabileceğiniz en değerli mesafedir. Sonra çocuğun yüzüne bakın. Çünkü kötü bir karne getiren çocuk, sizden önce kendini çoktan yargılamıştır.

Haberin Devamı

O kâğıdı eve getirene kadar yaşadığı korkuyu, sınıfta hissettiğini, serviste kurduğu cümleleri bir düşünün. Çocuk zaten cezasını çekmiştir. Sizin ekleyeceğiniz her sert söz, fazladan ve gereksizdir. Yapılması gereken şey karneyi bir suç dosyası gibi değil, bir konuşmanın başlangıcı gibi açmaktır. “Sence bu sene nasıl geçti?” “En çok hangi derste zorlandın?” “Matematikte ne oldu, anlat bakalım.” Bunlar basit cümleler gibi görünür ama çocuğa şunu söyler: “Ben senin notlarınla değil, seninle ilgileniyorum.” Düşük bir not bir sonuç değildir, bir sorudur. “Burada ne oldu?” sorusu. Çocuk anlamadığı için mi düşük aldı, çalışmadığı için mi, korktuğu için mi, evde bir şeyler ters gittiği için mi, yoksa o dersi anlatan öğretmenle arası bozuk olduğu için mi? Bunların her biri bambaşka bir hikâyedir ve hiçbiri “senden adam olmaz” cümlesiyle çözülmez. Bir baba bana bir keresinde şunu anlatmıştı: Oğlu matematikten çakmış, karne kötü gelmiş. İçinden bağırmak gelmiş ama yapmamış. Akşam oturmuşlar, “ben de senin yaşında matematikten korkardım” demiş. Çocuk şaşırmış. İlk kez babasının da bir zamanlar zorlandığını duymuş. O akşam matematik düzelmemiş tabii; ama o çocuk bir daha babasından bir şey saklama ihtiyacı duymamış. Asıl mesele de bu değil mi? Çocuğunuzun, en kötü kâğıdı bile size getirebilecek kadar size güvenmesi.

Haberin Devamı

NOTLAR ÇOK İYİYSE: KUTLAMANIN GÖRÜNMEYEN TUZAĞI
Şimdi gelelim daha az konuşulan, ama bence çok daha önemli olan tarafa. Diyelim ki karne pırıl pırıl. Takdir belgesi, yüksek notlar, gurur duyacağınız bir karne. Çoğumuz burada hiç tehlike görmeyiz. “İyi notu kötü mü karşılayalım?” deriz. Tabii ki kötü karşılamayacağız. Ama iyi notu nasıl karşıladığımız, en az kötü notu nasıl karşıladığımız kadar belirleyicidir. Ve burada çok yaygın iki tuzak var. Birincisi, övgünün yanlış yere yapılması. Çocuğa “Aferin, ne kadar zekisin sen!” demek dünyanın en doğal şeyi gibi gelir. Oysa bu cümle göründüğünden çok daha riskli.

Stanford Üniversitesi’nden Psikolog Carol Dweck’in onlarca yıl süren çalışmaları çarpıcı bir şey gösterdi: Zekâsından dolayı övülen çocuklar, ileride zorlu bir görevle karşılaştıklarında geri çekiliyor, risk almaktan kaçınıyor, başarısız olduklarında ise “demek ki aslında zeki değilmişim” diye çöküyorlar. Çünkü zekâ onlara değiştiremeyecekleri sabit bir şey gibi sunulmuştur; bir kez “zeki” damgası yediyseniz, o damgayı kaybetme korkusuyla yaşarsınız. Çabasından dolayı övülen çocuklarsa tam tersini yapıyor: Daha zor olanı seçiyor, takılıp kaldığında pes etmiyor, başarısızlığı kişisel bir kusur değil, çözülecek bir problem olarak görüyor. Fark çok küçük gibi duruyor ama hayati. “Ne kadar zekisin” dediğinizde çocuğa bir kimlik veriyorsunuz. “Bu sene gerçekten çok emek vermişsin, çalıştığın belli” dediğinizde çocuğa bir yol gösteriyorsunuz. Birincisi onu kırılgan yapar, ikincisi dayanıklı. Bu yüzden iyi karne karşısında söylenecek en değerli cümle “ne kadar zekisin” değil, “bunu sen başardın, emeğinin karşılığını aldın” cümlesidir. Çünkü zekâ çocuğun elinde değildir; çaba elindedir.

Haberin Devamı

TELEFON ALMAK KARŞILIĞINDA MATEMATİK: ÖDÜLÜN TERS TEPMESİ
Bir de şu var: “Karnen iyi gelirse sana telefon alacağım.” “Bütün dersler beşse bisiklet senin.” Bu pazarlıklar her evde dönüyor ve mantıklı görünüyor. Ödül var, motivasyon var, ne var bunda? Şu var: Bir çocuğun zaten ilgi duyduğu, merak ettiği bir şeyi ödüle bağladığınızda, çoğu zaman o ilgiyi köreltirsiniz. Davranış bilimcilerin “aşırı gerekçelendirme” dediği bir olgu vardır. Bir işi kendi içsel merakıyla yapan biri, o iş için dışarıdan ödül almaya başladığında, bir süre sonra “ben bunu zaten para için yapıyorum” diye düşünmeye başlar ve ödül kesildiğinde işi de bırakır. Öğrenmeyi telefona, bisiklete, paraya bağladığımızda çocuğa öğretmeyi öğretmiş olmayız; alışveriş yapmayı öğretmiş oluruz. Çocuk artık öğrenmenin kendisiyle değil, karşılığında ne alacağıyla ilgilenir. Merak, bir pazarlık masasına yatırılır. Bu, “hiçbir şey almayın” demek değil. İyi bir şeyi kutlamak güzeldir; bir çocuğun emeğini bir hediyeyle, bir gezmeyle, sevdiği bir yemekle taçlandırmak güzeldir. Mesele zamanlama ve niyettir. Önceden masaya konan bir pazarlık “şunu yaparsan bunu alırsın” başkadır; gerçekleşmiş bir emeği sonradan, beklenmedik biçimde kutlamak başkadır. Birincisi öğrenmeyi bir ticarete çevirir, ikincisi bir sevince dönüştürür. Çocuğa “iyi notların sayesinde değil, çabanı gördüğüm için seni bu hafta sonu denize götürüyorum” demekle “beş alırsan telefon” demek arasında, çocuğun zihninde dağlar kadar fark vardır.

ASIL MESELE: O YAZ TATİLİ
Karne gününün hemen ardından koca bir yaz gelir. Ve bu yaz, çocuğun karneyi nasıl bir duyguyla hatırlayacağını belirler. Eğer karne günü bir hesaplaşmaya, bir azar faslına, bir küçük düşürülmeye dönüşürse, çocuk o yaza bir yarayla başlar. Eğer bir kıyasla, bir “keşke sen de onun gibi olsan” cümlesiyle damgalanırsa, o yaz boyunca içinde bir eksiklik duygusu taşır. Ama eğer karne günü, iyi de gelse kötü de gelse, çocuğun hâlâ sevildiğini, hâlâ değerli olduğunu, bir kâğıdın onu tanımlamadığını hissettiği bir gün olursa, o çocuk yaza güvenle başlar. Ve güvenle başlayan çocuk, sonbaharda okula daha istekli döner. Çünkü çalışma isteği korkudan değil, güvenden doğar. Bu, sezgilerimize ters gelebilir; “biraz korkmasa hiç çalışmaz” diye düşünürüz. Oysa kalıcı, içten gelen, kendi kendini besleyen motivasyon hiçbir zaman korkudan büyümez. Korku kısa vadede çalıştırır, evet; sınava kadar idare eder. Ama korkuyla çalışan çocuk öğrenmeyi sevmez, öğrenmekten kaçar, fırsat bulduğu an bırakır. Kendini yeterli hisseden, denemekten korkmayan, hata yaptığında yıkılmayan çocuk ise öğrenmeye devam eder. Çünkü onun için öğrenmek bir tehdit değil, bir keşiftir.

Karne günü çocuklarımıza verebileceğimiz en kıymetli hediye, pahalı oyuncaklar ya da büyük ödüller değildir. Başarılarında da başarısızlıklarında da değişmeyen bir mesajdır:

“Biz senin notlarını değil, seni seviyoruz. Ve hayat, her zaman yeniden başlayabilmek için yeni fırsatlar sunar.”

DOÇ.DR. BEGÜM SATICI KİMDİR?
Doç. Dr. Begüm Satıcı, Yıldız Teknik Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı’nda öğretim üyesidir. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamış; yüksek lisans ve doktora eğitimlerini Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık alanında sırasıyla Anadolu Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Akademik çalışmalarını travma, psikolojik iyi oluş ve danışmanlık süreçleri üzerine yoğunlaştıran Doç. Dr. Satıcı’nın, 30’un üzerinde SSCI makalesi ve yaklaşık 4 bin atıfı bulunuyor. Ulusal ve uluslararası projelerde yürütücü ve araştırmacı olarak görev aldı.

Akademik çalışmalarının yanı sıra bireysel, çift ve grup danışmanlıkları yürütüyor. EMDR Avrupa Akredite Terapisti olan Doç. Dr. Begüm Satıcı, klinik uygulamalarına ve EMDR alanındaki eğitim çalışmalarına aktif olarak devam ediyor.

BAKMADAN GEÇME!