‘Acaba hasta mıyım’ kaygısı da bir hastalık!

‘Acaba hasta mıyım’ kaygısı da bir hastalık

2013’te Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından adı ‘Hastalık Kaygısı Bozukluğu’ olarak tanımlanan hipokondriya, her yaş grubunda görülebiliyor. Her hastalıkta olduğu gibi bunda da stres çok önemli. Ama özellikle teknoloji çağında olmamızdan dolayı gençler risk altında.

Haberin Devamı

Hipokondriya, aslında kişinin sürekli hasta olduğu ya da hasta olacağıyla ilgili kaygı duyması durumu. Ancak 2013’te bu tanıya Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) el attı ve hipokondriya adını ‘Hastalık Kaygısı Bozukluğu’ kavramına bıraktı. Bu hastalıkla ilgili detayları Uzman Klinik Psikolog Zeynep Polat Turner, anlatıyor: Hastalık kaygısı bozukluğuna sahip kişi, sürekli ağır bir hastalığı olduğunu ya da olacağını düşünüyor. Bu durumda genellikle bedensel bir belirti olmuyor. Varsa bile şiddetli değildir. Temel nokta, sağlığıyla ilgili yoğun ve sürekli bir kaygı yaşaması. Özellikle ailede görülen kronik hastalık hikâyeleri bunu tetikliyor. Tanı konulabilmesi için en az altı ay hastalıklarla uğraşması ve yoğun bir kaygı yaşaması gerekiyor. Tabii bu arada hastalık çeşitleri değişebiliyor ya da kişi sadece tek bir hastalığa odaklanabiliyor. Bu bozukluk iki şekilde ortaya çıkıyor:

Bakım arayan tür: Sık sık doktora gidip yoğun sağlık taraması yaptırıyorlar. Tüm sonuçlar iyi olsa da rahatlayamıyor ve kaygılanmaya devam ediyorlar.

Haberin Devamı

Bakımdan kaçan tür: Doktora gitmekten ya da hastane ortamlarına girmekten kaçınıyorlar. Bu davranış ilerlediğinde aktivitelerden, kişilerden ve hastane dışındaki mekânlardan da uzaklaşabiliyorlar. Strese karşı hassasiyet, iki grubun da ortak özelliği. Şöyle ki, uzun süre ciddi bir hastalığa sahip olduğuyla ilgili yoğun kaygı ve korku yaşamak, stres düzeyini yükseltiyor ve günlük hayattaki işlevselliği bozmaya başlıyor. Ayrıca, tam tersi yani günlük hayattaki stres ve baskının yükseldiği dönemlerde, hastalanma kaygısı da artabiliyor. Kişinin aşırı kaygısı, sürekli hastalıklardan bahsetmesi aile ve arkadaşlık ilişkilerini yıpratıyor. Tıpkı kendi gibi diğer insanları da yoruyor ve bunaltıyor. Hastalıklara yönelik yoğun zihinsel faaliyet konsantrasyonunu etkiliyor, iş ya da okul performansını düşürebiliyor.

YOĞUN İNTERNET KULLANAN GENÇLER RİSK ALTINDA

Bu, farklı yaş gruplarında görülebiliyor. Yaştan öte, sahip olunan risk faktörleri yani bunu tetikleyip ortaya çıkarabilecek deneyimler önemli. Kişi sevdiği birini hastalık sonucu kaybetmişse, çocuklukta kendi ya da ebeveynlerinden biri riskli bir rahatsızlık yaşamışsa, aşırı stresli dönemden geçmiş ve istismara uğramışsa, kaygılı kişilik yapılanması varsa, risk artıyor. Tabii ki sağlıkla ilgili konuları araştırmaya yönelik aşırı internet kullanımını da unutmamak lazım. Kişi zaten hastalık kaygısından muzdaripse teknoloji de tetikleyici olabiliyor. Eskiden bu durumlarda doktor doktor geziliyordu. Şimdi ise sanal dünyadaki bilgi birikimi, bu ihtiyacı siteler arasında bir gezintiye dönüştürdü. Özellikle yoğun internet kullanan gençler risk altında. Aslında bunun spesifik bir adı da var: Sanal hastalık kaygısı bozukluğu. Kişi arama motorları, sosyal medya, sohbet odaları ve aklınıza gelen her türlü sanal platformu sağlık konularını araştırmak için kullanıp, kendi teşhisini koyup hasta olduğuna inanmaya devam ediyor. Tabii bu başka tehlikeli boyutlar da yaratabiliyor. Mesela kendi kendine koyduğu teşhisi tedavi etmek için yine internetten öğrendiği yöntemleri uygulayıp doktor denetimi olmaksızın ilaç kullanabiliyor.

NASIL BAŞ EDİLİR?

Haberin Devamı

Önce kaygı ve stresle baş edebilmeye yönelik becerileri geliştirmek çok önemli. Hastalığın stresle tetiklenen yanı da olduğundan stres yönetiminin üzerinde durmak gerekiyor.

Ayrıca kişi bedeniyle kurduğu ilişkiyi yeniden düzenlemeli. Bedensel duyumlarıyla barışmalı, normal ve anormali ayırt etmeye odaklanmalı. Kaygı döngüsü, kişiden kişiye değişebiliyor. Herkesin kendi kaygısının döngüsünü anlaması önemli. Genel geçer internet kaynakları yerine, bilimsel temellere dayanan kitaplardan destek almak yaşam kalitesini artırır. Araştırmalar, hastalık kaygısı bozukluğuna sahip kişilerin yüzde 80’e yakınının, depresyon ya da başka bir kaygı bozukluğu yaşadığını gösteriyor. Bu yüzden psikoterapi desteği almak çok önemli. Etkin planlanmış bir tedavi, kişinin yaşadığı kaygıyı ve inançlarını anlamasına ve hayatı üzerindeki etkilerini keşfetmesine yardımcı oluyor. Özellikle psikodinamik ve farkındalık odaklı terapi yaklaşımları etkili oluyor.

NEDEN OLUYOR?

- Çocuklukta kişinin kendisinin ya da yakın bir aile bireyinin yaşadığı ciddi bir rahatsızlık,
- Bedensel duyumlara karşı aşırı bir hassasiyet geliştirmek ve bunun kaynağının farkında olmamak,
- Ailenin hastalıklara karşı tutumu,
- Aşırı kaygılı ebeveynler,
- Tüm bedensel duyumları hastalık olarak yorumlamak (Kişinin inançlarıyla ilgili olarak, anlamlandıramadığı duyumları hastalık belirtisi diye değerlendirip inancını doğrulamak için kanıt toplamaya başlaması).

AİLELERE TAVSİYELER

Öncelikle fiziksel bir hastalık olma ihtimalini değerlendirin. Bunun elendiğinden emin olunca, konuyu açıklıkla çocuğunuzla konuşmayı deneyin. Onu yargılamak yerine dinleyin ve anlayın, bu çok önemli. Unutmayın, o hâlâ sağlığıyla ilgili endişeli. Hastalıkları gerçek olmasa da yaşadığı kaygı ve korku son derece gerçek. Ergenlik, zaten başlı başına stresli ve duygusal bir dönem. Bu süreçte bedensel kaygılar da yoğun yaşanıyor. Bunlara hastalık kaygısı eşlik ettiğinde, bir an evvel uzman görüşü ya da desteği almanızda yarar var.

 

 

 

 

 

 

 

Haberle ilgili daha fazlası: