GeriMuharrem SARIKAYA Ecevit'i sevindiren fabrika açılışı...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ecevit'i sevindiren fabrika açılışı...

Muharrem SARIKAYA

Tekel'den Sorumlu Devlet Bakanı Eyüp Aşık, dün telefonda söze esprili bir şekilde başlıyor:

‘‘Biz daha önceki hükümetlerimiz döneminde verdiğimiz vaatlerin de takipçisiyiz...''

Aşık, ardından bununla ilgili şu ilginç anısını aktarıyor:

‘‘Anayol hükümeti döneminde de Tekel'den Sorumlu Devlet Bakanı idim. Bir gün Sayın Bülent Ecevit Bitlis'e gidip geldiğinde benimle görüştü. Bu ilde bulunan sigara fabrikasının kapatılmaması ricasında bulundu. Ben de kendisine fabrikanın kapanmayacağı konusunda söz verdim...''

Eyüp Aşık, Ecevit'in bu ricası üzerine Bitlis'te bulunan Best sigara fabrikası ile ilgili araştırma da yaptırmış. Sonuçta Best sigara fabrikasının 150 milyar lira kadar bir borcunun olduğunu görmüş.

ECEVİT'İN SİGARASI Aşık' ın o dönemde tespit ettiği bir önemli ayrıtı daha var. O da DSP Lideri Bülent Ecevit'in Best sigarasından başka sigara içmediği.

Fabrikanın borcunun bir şekilde ödenmesi için kaynak bulma çabası içine girdiği sırada, Anayol hükümeti son bulmuş. Refahyol hükümeti döneminde de fabrika kapatılmış.

Aşık, hükümet güvenoyu alır almaz, bir önceki dönemde Ecevit'e verdiği verdiği söz aklına gelmiş.

Hemen Best sigara fabrikası ile ilgili yeni bir çalışma başlatmış ve yeniden açılması için ne gerekiyorsa yapılması talimatını vermiş.

Telefonda keyifli bir ses tonu ile Aşık bunları anlatırken ardından ekliyor:

‘‘Bakanlar Kurulu'nda Sayın Başbakan Yardımcım Ecevit'e sürpriz yapacağım. Geçen yıl verdiğim sözü yerine getirdiğimi söyleyeceğim...''

Aşık, bugünkü Bakanlar Kurulu'nda vereceği bir diğer sözü ise şöyle açıklıyor:

‘‘Yıl sonuna kadar Tekel ürünlerine kesinlikle zam yapmayacağım...''

Her ne kadar zam yapmayacağım dese de Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner gibi Aşık da vergilerin azlığından yakınıyor. Bu nedenle ‘‘güçlü bir vergi konulmasının kaçınılmaz'' olduğunu belirtiyor. Ardından ekliyor:

‘‘Bu hükümette birbirimize yardımcı olmaktan başka çaremiz yok...''

CİNDORUK'UN MEKTUBU Ancak Aşık, DTP Lideri Hüsamettin Cindoruk'un, atamalarda kendilerine danışılmadığı gerekçesi ile Başbakan Mesut Yılmaz'a yazdığı mektup konusu açılınca sessiz kalıyor. Ardından buruk bir ses tonu ile şunları söylüyor:

‘‘Bir yanlış anlaşılma. Bundan sonra olmaz...''

DTP'li Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu da Cindoruk'un mektubu konusunda Aşık'tan farklı dil kullanmıyor. Serdaroğlu da sorunun yaşanan süratin getirdiği bir koordinasyon eksikliğinden kaynaklandığını belirtiyor.

Hatta, Yılmaz'ın atamalar konusunda bilgi aktarmış olabileceğini ima ediyor, daha ileri gitmeyip susuyor.

Serdaroğlu, bu tür sıkıntıların bir daha yaşanmaması için bugünkü Bakanlar Kurulu'na getireceği öneriyi de şöyle açıklıyor:

‘‘Üç partiden birer bakanın yer alacağı komisyon kurulsun. Milletvekilleri ve üç partinin teşkilatının sorunlarıyla da bu komisyon ilgilensin...''

Aşık ve Serdaroğlu'nun sözlerine bakıldığında, koalisyon içindeki sorunlar ‘‘şimdilik'' aşılmaz görünmüyor.

Ancak daha ileri teknoloji olan telefon varken, koalisyondaki iletişimin neden mektupla gerçekleştirildiği sorusuna ise kimse yanıt veremiyor.

X

Amazon'da kurulan elektronik sandık

<B>BREZİLYA'</B>da hafta sonu devlet başkanlığı seçimi yapıldı. Seçimin 41 yıl sonra çıkardığı sonuçtan çok, yapılış yöntemine ilişkin önceki gün ajanslara da yansıyan şu haber dikkatimizi çekti:

‘‘Seçimde, bilgisayarlı oy sandığı kullanıldı. Amazon ormanının bulunduğu ülkede, ormanlık alanlarda elektronik oy sandıkları için jeneratör ve akülerden yararlanıldı.’’

Haberde de vurgulandığı gibi Amazon'daki köyleri de dahil Brezilya, seçimini elektronik sandıklarda gerçekleştirdi.

Seçim sonrasında ‘‘mükerrer oy kullanıldı’’ veya ‘‘bilgisayar sistemini Amazon yerlileri kullanmakta zorlandı’’ haberine de rastlamadık.

Aksine, sonuçlar da öyle bizdeki gibi bir hafta değil, seçimden birkaç saat sonra, önceki akşam hemen alındı.

Türkiye de bu hafta sonu seçime gidecek.

Yine parmaklar boyanacak, bir önceki ve geçen seçim sonrasındaki klasik açıklama yine gelecek:

‘‘Mükerrer oy kullanıldı, hile yapıldı...’’

16 YILLIK PROJE

Oysa, Türkiye elektronik sandığa geçme kararını 1986'da aldı.

Kısa adı SEÇSİS olan Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi'ne geçmek için YSK tam 16 yıldır uğraşıyor.

Bırakın Türkiye genelini, projenin ilk uygulama yeri, yani pilot ili seçilen Konya'da dahi bu seçimde elekronik sandık kurulamayacak.

Bunun olmamasının nedeni öyle yüksek maliyetinden de kaynaklanmıyor.

Nitekim, Yüksek Seçim Kurulu Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi Ünlü, SEÇSİS çalışmalarını yerinde incelediği Konya'da aynen şöyle diyordu:

‘‘10 milyon dolarlık bir harcama ile sistem çalışmaya başlar.’’

Bugünkü değerle karşılığı 16.5 trilyon lira.

ÜÇ SİSTEM KURULUR

Şimdi sıkı durun!

YSK bu seçimde de parmaklara sürmek için Hindistan'dan ithal ettiği boyaya 12.5 trilyon lira ödedi. (Tanesi 4 dolardan 188 bin şişe).

Daha bitmedi; sandık başında görevlendirilecek 1 milyon 204 bin personele 16 trilyon lira verilecek.

Partilerin sandık başı gözlemcilerine ise 13 trilyon lira ödenecek.

Oy pusulaları için, SEKA'dan alınan káğıt, basımında kullanılacak mürekkep ve matbaa parası da cabası.

YSK'nın bu seçim için çıkardığı masraf, seçim kararının alındığı tarihte 25 trilyondan başladı ve 52 trilyon lira ile sonuçlandı. (31.5 milyon dolar)

Başkan Yardımcısı Ünlü'nün elektronik sandıkların çalışması için öngördüğü miktarın tam üç katı...

NEDEN OLMUYOR?

Görüldüğü gibi sistemin çalışmamasının nedeni ekonomik değil.

Aksine, her kurumun ‘‘ben merkezli’’ düşünce yapısından kaynaklanıyor.

DSP Lideri Ecevit ve arkadaşlarının 1995'te verdiği kanun teklifinde öngörüldüğü gibi, bugün kamuoyunda ‘‘kimlik numarası’’ olarak bilinen MERNİS ile SEÇSİS birleşseydi, sistem 1999 seçiminde çalışacaktı.

Oysa, teklif 30 Temmuz 1997'de yasallaştığında, beklenenin tam aksi oldu. Elektronik sandıkların devreleri yandı, beyin sistemi çöktü.

Nitekim YSK Başkanı Tufan Algan da dünkü sohbetimizde, kendilerinin ayrı bir sistem kurma çabasının hata olduğunu kabul etti. Gelecek seçimde MERNİS'in de içinde bulunduğu tek merkezli sisteme gidilmesi ve elektronik sandığa geçilmesi için çaba göstereceği sözünü verdi.

Dileriz bir sonraki seçimde yeni engeller çıkmaz, Türkiye de Brezilya'daki gibi elektronik sandıkta oy kullanır, hileler ortadan kalkar.

Çağdaş cumhuriyetimizin 79'uncu yılı hepimize kutlu olsun.
Yazının Devamını Oku

Anketçilerin anketi

<B>GEÇMİŞ </B>iki seçimde siyasiler, seçmeni etkilemek için iki aracı seçmişti.Anket şirketleri ve yazılı basın. Bu seçimde öne çıkan ise sadece televizyonlar oldu.

Yazılı basın, bazı istisnalar olsa da, ilk kez bu seçimde bir siyasi parti yönünde eğilim göstermekten özenle kaçındı.

Anket şirketlerine gelince.

Geçmiş iki seçimde isimleri çok duyulan, ancak her ikisinde de tahminlerinde büyük yüzdelerle yanılan kamuoyu şirketleri, bu seçimde gözükmemeye çalıştı.

Tabii bu duruma, geçen seçim MHP'nin yükselişini tek tahmin eden Tarhan Erdem'in seçim kararının alınmasının hemen ardından yaptığı araştırmalarla ön alması ve tek ‘‘fetvacı’’ gibi gözükmesinin neden olduğu söylenebilir.

Ancak, yine de geçmiş seçimlerde ismi çok anılmış olmayan şirketlerin araştırmaları da son haftalarda yayınlanmaya başladı.

Son bir hafta içinde elektronik posta veya zarf içinde bunların altısı da bize ulaştı.

Hepsinin öngördüğü sonuçları alt alta sıraladık.

Karşılaştığımız tablo, matematik teoremleri bile şaşırtır nitelikte.

Son dönemde ABD ve Almanya'daki seçimler sırasında yapılan anketlerdeki sapmalar binde ile ifade edilirken, bizdekiler nedense yüzdelik.

AÇI FARKI

İşte anket şirketlerinin, partiler için öngördükleri en yüksek ve en düşük oy oranları arasındaki sapma:

(YSK bugünden itibaren anket yasağı getirdiği için oy oranlarını açıklayamıyoruz.)

AKP % 5.5, ANAP % 6.7, CHP % 4.5, DSP % 2.7, DYP % 8.1, GP % 4.6, MHP % 4.3, SP %2.9, YTP % 1.8.

Her ne kadar oranlar böyle olsa da bazılarında fark iki hatta üç katına kadar çıkıyor.

Oysa, yıllardır bu işlerle uğraşanlar, en yüksek sapmanın artı-eksi yüzde 2 olması gerektiğinin altını özenle çizerler.

Tabii bunlara ek, bir de çevremizden, gezip dolaştığımız yerlerden edindiğimiz izlenimlerimiz var.

Yani, kendimizin anketi.

O ise bunların hiçbiriyle örtüşmüyor.

HANGİSİNE İNANACAĞIZ

Şimdi soru şu: Başlangıç noktası bu kadar geniş açılı öngörünün sonuçta ulaştığı sapma büyüklüğü ne olur?

Bu durumda hangisine inanacağız?

İşin ilginç tarafı, bu seçimde yapılan anketlerde ortaya çıkan farklılık 1991 ve 1999 anketlerinde görülmemiş.

Örneğin geçen seçimde, son anda katıldığı bir televizyon programında Tarhan Erdem, MHP'nin yükselişini sandıklar açılmadan tahmin etmiş.

Diğerleri ise ayrı ayrı, bir partinin oyunu bindelik farkla yakalamış.

Daha da önemlisi, 1999'da bir partinin oyu konusunda, anket firmalarının ortaya koydukları rakamlar arasındaki sapma da bugünkü kadar geniş açılı olmamış.

4 Kasım sabahı, yine 18 partinin aldığı oylardan birini yakalayıp ‘‘en doğrusunu biz bildik’’ diyenler çıkacaktır.

Veya, ‘‘bizim verilerimiz böyle çıkıyordu, son haftada durum değişti’’ gerekçesinin arkasına sığınacaklar.

Başlangıç açısı bu kadar geniş olduktan sonra, anket yapanlar için de bundan böyle anket yapılması gerekecek.

Bir de, ‘‘sadece duygusal’’ Maliye incelemesi.
Yazının Devamını Oku

Yabancıların aldığı AKP

<B>‘YABANCILAR AKP'yi aldılar...’ </B>Yukarıdaki cümle, ekonominin tepe noktasındaki bürokrata ait. Söyleyen ekonomist olunca, ‘‘almak’’ kelimesinin karşılığı da farklılaşıyor.

Cümlenin tercümesi, ‘‘kabullendiler, benimsediler...’’ yönünde.

Tepe noktadaki bürokrata göre, yabancı yatırımcılar, seçimden AKP iktidarının çıkması halinde, bunu olumlu karşılayacaklarını Türkiye raporlarına da yansıtmaya başlamışlar.

Bürokratın Alman Hypovereinsbank'ın olduğunu belirttiği rapordan okuduğu paragraf da bunu doğrular nitelikte.

İngiliz kökenli bir bankanın raporundan okuduğu paragraf ise dikkat çekici:

‘‘AKP'nin aşırı İslamcı kimliği yok. Onlardan uzaklaştılar.’’

ALİVRE ALIM

Yabancıların ‘‘AKP'yi almaları’’, bu partinin ‘‘liberal’’ ekonomistlerinin bir süredir ‘‘yol haritalarını’’ başta ABD'dekiler olmak üzere, Batılı yatırımcılara anlatmaları sayesinde olmuş.

Tek başına iktidara gelmesi halinde, Batılıların ‘‘alivre’’ yani ‘‘olgunlaşmadan dalında görüp aldıkları’’ AKP, söylemindeki ekonomik programı uygulayabilecek mi?

Sorumuza, tepe noktadaki bürokrat olumsuzluk cümlesiyle karşılık verdi.

Ona göre de Batılıların ‘‘alivre aldıkları’’ ekonomik programın AKP tarafından uygulanması zor.

Nedeni, AKP'den maddi ve manevi desteğini esirgemeyen, kendini ‘‘dışlanmış, engellenmiş, rengi dolayısıyla yok edilmek istenmiş’’ kabul eden sermaye ile Recep Tayyip Erdoğan'ın da mitinglerinde dile getirdiği, ‘‘statüko çıkarcıları’’ İstanbul sermayesi arasında ortaya çıkacak çatışma.

Yani, bir süredir köşe yazılarında da tartışılan sermayenin arasındaki, ‘‘yeni tip sınıf çatışması’’ kaçınılmaz olacak.

Her ne kadar son dönemde çıkarılan yasalarla ekonomik kurallar ve kurumlar yerli yerine oturmaya başlasa da, hükümetin ekonomi üzerindeki ağırlığının hálá devam ettiği bir gerçek.

Ayrıca, gelecek dönemde ekonomi ile ilgili acilen çıkması gereken yasalar ve kararları da buna eklemek gerekiyor.

Durum böyle olunca maddi ve manevi desteğini gördüğü tabanın hoşuna gitmeyecek yeni kararların alınmasında AKP'nin zorlanacağı söylenebilir.

Örneğin, bugüne kadar vergilerden yakınan ve AKP'de kendisini bulan kesim, dolaylı vergiden doğrudan vergiye geçişe ne kadar tepkisiz kalacak?

AKP bu durumda, ‘‘Ne yapalım sistem bunu gerektiriyor’’ deyip programın yoluna devamı konusunda ısrarlı olabilecek mi?

Yoksa ‘‘Şimdi sıra bize geldi’’ anlayışına mı yönelecek?

EKİP ÇATIŞMASI

Her ne kadar, Murat Mercan, Reha Denemeç, Ali Babacan'ın da arasında bulunduğu ekonomistleri programda bir aksama söz konusu olmayacak dese de, Erdoğan ve Abdullah Gül'ün geçen haftaki sözlerinin ekonomide yarattığı dalgalanma da ortada.

Veya bir süre önce bir televizyon programında Ali Coşkun'un ekonomik programa ilişkin sözleri kulaklarda.

Bu durumun, sadece İstanbul ile ‘‘bir kısım Anadolu sermayesinin’’ çatışmasıyla kalmayıp, AKP içinde de kurmaylar çatışmasını beraberinde getireceği söylenebilir.

AKP'nin iktidara gelmesi halinde, fiili başbakanlık yapacak Recep Tayyip Erdoğan'ın ağırlığını hangi taraftan yana kullanacağını tahmin etmek de zor değil.

Böyle bir durumla karşılaşması halinde yabancı yatırımcıların ne yaptığı ise geçmiş tecrübelerle sabit.
Yazının Devamını Oku

MGK'dan MGK'ya buluşuyorlar

<B>MİLLİ </B>Güvenlik Kurulu (MGK), 22 gün sonra bugün tekrar toplanacak. Toplantıya, hükümet tam kadroyla katılacak.

MGK'da bugün, Irak ve Kuzey Irak'taki gelişmeler ile OHAL'in uzatılması ve seçim güvenliğinin de ele alınması bekleniyor.

Şimdi soru şu:

Hükümet veya onu meydana getiren koalisyon ortakları, bu konularda aralarında bir uzlaşı ve hükümet politikası oluşturdular mı?

Koalisyon ortakları, en son 30 Eylül'de yapılan MGK toplantısında bir araya gelmişlerdi.

Bundan önce 18 Eylül günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında buluşmuşlardı.

Kabinenin 34 gün önce yapılan bu son toplantısında memurların sosyal haklarının AB standartlarına ulaştırılmasına ilişkin konu ele alınmıştı.

Kabine o tarihten bu yana bir araya gelmiyor.

HİÇ KONUŞMUYORUZ

Koalisyon ortakları, Kuzey Irak'ta meydana gelen gelişmeleri görüşmek üzere bir araya gelmediler ama telefonla da olsa aralarında görüş alışverişinde bulundular mı?

Geçen hafta bir grup gazeteci ile Denizli mitingine giderken uçakta ANAP Lideri Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'a soruyu yönelttik.

Yanıtlar aynen şöyle oldu:

- Hükümet ortakları olarak en son ne zaman bir araya geldiniz?

- Hatırlamıyorum ama epey oldu. En son MGK'da görüştük.

- Başbakan ile bu süre içinde hiç görüşmediniz mi?

- Hayır... Görüşme fırsatımız olmadı.

- Telefonla da olsa görüşmediniz mi?

- Hayır görüşmedik.

- Peki, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüştünüz mü?

- Bahçeli ile çok daha uzun süredir görüşmedik.

Aynı durumun MHP Lideri Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli için de söz konusu olduğunu öğrendik.

MGK'DA NE OLACAK?

İşin ilginç yanı, Dışişleri Bakanı da liderlere bugüne kadar gelişmeler hakkında herhangi bir bilgi aktarmamış.

Zaten liderler de haftalardır meydan meydan dolaşıp kendilerini 3 Kasım seçimine hazırlamakla meşguller.

Bundan dolayı bugünkü MGK toplantısına gelişmeler hakkında fazla bir bilgi sahibi olmadan girecekler.

Veya tersinden söyleyelim; 22 gün sonra tekrar bir araya gelecekleri MGK'da, ne olup bittiğini öğrenme şansına kavuşacaklar.

‘‘Ne var bunda, bu hükümet bir seçim hükümeti, devlet çarkı işliyor’’ denilebilir.

Ancak, geçmişteki benzer örneklere bakıldığında, ulusal konularda koalisyon partilerinin liderlerinin ‘‘siyasi açıdan kanlı bıçaklı’’ da olsalar oturup konuşarak durum değerlendirmesi yaptıkları hafızalarda.

BÜROKRASİNİN YAKINMASI

Hükümetin çalışma şeklindeki paradoks, sadece liderlerin 22 günde bir MGK'da buluşuyor olmasında ortaya çıkmıyor.

Devlet çarkının önemli dişlisi bürokrasi de kilitlenmiş durumda.

Ankara'da hangi bürokratla konuşursanız yakınmaları aynı:

3 Kasım gelse de biz de rahatlasak. Bir tek iş yapmadan oturuyoruz.

4 Kasım sabahı hükümeti hangi parti veya partilerin kuracağı büyük olasılıkla ortaya çıkacak.

Unutulmamalı ki, bugünkü hükümet de yenisi kurulana kadar, yani en erken kasım ortasına kadar görevde kalacak.
Yazının Devamını Oku

Özkaya'dan ‘hákim terörizmi’ uyarısı

<B>YARGININ </B>tepesi, YSK ile Yargıtay Başsavcısı arasındaki <B>‘‘DEHAP kararının neden olduğu’’</B> çekişmeye nasıl bakıyor? Başkan Erarslan Özkaya'nın göreve başladığından bu yana, Yargıtay'ın geçmişteki üslubu da farklılaştı.

Özkaya'nın, ‘‘her konuda ahkám kesen, medyatik’’ üslubu yok.

Aksine, ‘‘Yargı mensupları yargının işleri ile uğraşır’’ düşüncesinde.

Kendisini de bu çerçevenin dışında tutmuyor.

YSK ile Yargıtay Başsavcısı arasında ortaya çıkan gerginliğe gelince.

Özkaya, yargı kurumları arasında, ‘‘kendi içinde kalmak’’ kaydıyla hukuki münakaşanın olması taraftarı.

Hukukta doğrunun bulunması için bunun gerekli olduğunu söyledi.

Ancak, meyda üzerinden gerçekleşen tartışmaların, bırakın yargı çevresini ‘‘kamuoyunda bile iyi karşılanmadığını’’ kayda geçirdi.

HUKUKİ ZEMİNDE HAREKET

DEHAP kararının yarattığı tartışmaya Özkaya'nın bakışına gelince:

‘‘Başsavcı elde ettiği bilgilerin doğruluğunu tespit etmiş ise bunları YSK'ya aktarır. YSK kendisine gelen bilgileri değerlendirmek durumundadır. YSK bizahiti araştırma yeri olsa araya niye başsavcılık girsin? YSK da bazı delilleri tahkik edebilir. Her delilin tahkiki şeklinde YSK'nın görevi söz konusu değildir. Başsavcı da daima hukuki zeminde hareket eder.’’

Yargı bir davanın ‘‘siyasi sonucunu’’ da göz önüne almalı mı?

Özkaya'nın soruya yaklaşımı hukuk adamlığını öne çıkarıyor:

‘‘Siyasi boyutunu düşünürsek o zaman işleri birbirine karıştırırız, siyasallaştırırız. Eğer yasa bize bir takdir yetkisi vermiş ise buna göre kullanırız. Bu yoksa, siyasi sonucunu veya bu uygulamanın sonucunun ne doğuracağını bizim tartışmamız söz konusu olamaz.’’

HÁKİM TERÖRİZMİ

Ardından gelen sözü ise son dönemde yargıya dönük eleştiri odağına işaret eder nitelikte:

‘‘Yasanın yerine geçip de karar verirsek, o zaman rahmetli Özal'ın 'Bir defa Anayasa çiğnense ne olur' yaklaşımına benzer. O zaman hukuk devleti değil, hákim devleti, hákim terörizmi başlar ki, o çok tehlikelidir. Hákim yasaya bağlı kalıp, yasanın verdiği yorum kuralları içinde hareket etmek durumundadır. Yargıtay Başsavcısı'nın yaptığı da budur.’’

Yargıtay Başkanı, geçmişte yargıda örneğine sıkça rastlanan, ‘‘medyatik olma’’ çabasının da kendilerine zarar verdiğine inanıyor:

‘‘Daha önceki dönemlerde yaşanan örneklerinden dolayı, yargı kurumlarının medyatik olması taraftarı değilim. Yargıya gelmiş ve sonuçlanmamış bir dava konusunda yargı mensubu görüş bildiremez. Ricam, bu kurala basının da kendisini bağlı sayması.’’

En büyük sıkıntısı, ‘‘Yargı bağımsızlığı ve hákim teminatının hálá kurulamadığı bir ortamda’’ başka konuların tartışılıyor olması.

ÜÇ ÖNEMLİ CÜMLE

Şu üç cümlesi ise başkanlığını yaptığı yargının bundan sonraki dönemde nasıl işleyeceğinin göstergesi:

- Biz zihinleri bulandırma değil, durultma durumundayız.

- Daha önce de yargı her işe karıştırıldı. Kamuoyu kime inanacağını şaşırdı. Biz net, açık ve sağlam olma durumundayız.

- Hiçbir makam, kuruluş ve kişi mahkemeyi etki altına alacak beyanatta bulunamaz, onu baskı altında tutacak bir davranış içine giremez.

Özkaya'
nın meslektaşlarına da bir mesajı var:

‘‘Yerinde susup, zamanında konuşmamız lazım...’’

Başkan Erarslan Özkaya'nın yanından ayrılırken şu söz aklımıza geldi:

‘‘Hep cüppe taşıyanı değil, bazen de taşıyan cüppeyi yüceltir...’’
Yazının Devamını Oku

Savaş çığırtkanlığı siyaseti

<B>SİYASİ </B>parti liderlerinin seçim meydanı politikası, son günlerde Irak üzerine oturdu. Meydanlarda veya katıldıkları televizyon programlarında hepsinin ortaya koyduğu söylem de benzer:

‘‘Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasına izin verilemez, bu savaş nedenidir...’’

YA FEDERASYON OLURSA

Diyelim ki bağımsız bir Kürt devleti ilan edilmedi.

Irak'ın bütünlüğü bozulmadan, siyasi birlik korunarak Irak'ta federatif bir yapı oluşturuldu.

Bu durumda nasıl bir politika izlenecek?

Bu konuda, bugüne kadar sadece Başbakan Bülent Ecevit ile Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz görüş belirtti.

Her ikisinin konuya yaklaşımı özetle şöyleydi:

‘‘Kuzey Irak'ta Türkmenlerin de ağırlığınca temsil edildiği özerklik içindeki (federatif) bir yapıya aynı tepkiyi göstermeyiz.’’

Zaten, Kuzey Irak'taki Kürt liderler ve Ankara'daki temsilcileri de bağımsız bir Kürt devleti kurmayı düşünmediklerini açıklamış bulunuyor.

Fedaral Irak'ta Kürt federasyonu istediklerini kayda geçiriyorlar.

Bu durumda ne olacak?

Yani, Kuzey Irak'ta etnik, dil birliğine dayalı, Balkanlaşmaya dönük özerk yapı ortaya çıkarsa Türkiye buna razı olacak mı?

Bu durum savaş nedeni (casus belli) sayılmayacak mı?

Irak'ı seçim meydanlarına taşıyan liderlerin, bu durumda nasıl politika izlenmesi gerektiğine ilişkin söylemine rastlanılmış değil.

ETNİK Mİ, COĞRAFİ Mİ

Oysa, Bağdat ile bağlarını koparmış, adı konmamış bağımsız devlet Kuzey Irak'ta on yıldır yaşamını sürdürüyor.

Hem de Türkiye'nin yıllardır sağladığı katkı sayesinde...

Oysa, Körfez Savaşı'nın hemen ardından Türkiye'nin Irak'ta oluşmasını istediği yapı, Musul, Kerkük, Süleymaniye gibi Irak'ın 6 büyük ilini ayrı ayrı veya yakın olanları birlikte kapsayacak, 4-6 özerk bölgenin oluşacağı federatif bir Irak'ın ortaya çıkması yönündeydi.

Yani, ilerde ana devletten kopmayı sağlayabilecek etnik değil, coğrafi özelliklere dayalı federasyon...

HANGİSİ CAZİBE MERKEZİ?

Diyelim ki K. Irak'ta böyle bir yapı oluşmadı, bugünkü şekliyle kaldı.

Bu durumda, K. Irak mı Türk yurttaşları için bir cazibe merkezi olur?

Yoksa, demokratik gelişmesini tamamlayıp AB'ye girmiş bir Türkiye mi K. Irak için cazibe merkezi olur?

Bugün bu sorular ve üzerine kurulacak politikalar bir kenara bırakılıp, savaş siyaseti oluşturuluyor.

Hem de MGK'nın 1.5 ay önce belirlenen ve geçen toplantısında da kararlaştırılan ‘‘22 Ekim'de toplanma kararı’’, sanki acil olarak alınmış havası yaratılarak.

Bir de, Meclis'in hemen toplanıp asker gönderme kararı alması gerektiğine dönük düşünceler körüklenerek.

Anayasa'nın ‘‘Savaş Hali İlanı ve Silahlı Kuvvet Kullanılmasına İzin Verme’’ başlığını taşıyan 92'nci maddesinin ne hükmettiğine bakılmadan.

Yarın asker gidecekmiş, hemen savaş çıkacakmış havası üzerine kurulu siyasetin hem kendilerine, hem de Türkiye'ye ne katacağının hesabı yapılmadan.

Sanırsınız ki orada savaşacak gençler başka dünyalardan gelecek.
Yazının Devamını Oku

Baykal: Kürt devletine Türkiye yardımcı oldu

<B>BAŞBAKAN Bülent Ecevit</B> ve Başbakan Yardımcısı <B>Mesut Yılmaz</B>'ın Irak konusundaki açıklamaları CHP lideri <B>Deniz Baykal</B>'ın kafasını karıştırmış. ‘‘Demokrasi ve Siyasal İletişim’’ konulu sempozyum öncesinde Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'ün odasında otururken Ecevit'in, ‘‘Gelişmeler, irademiz dışında bizi savaşa sürüklüyor’’, Yılmaz'ın da ‘‘ABD'nin operasyonuna katılmalıyız. Meclis haftaya toplanabilir’’ sözlerini tekrar ediyor.

Yanıtını aradığı, haftaya Irak'a bir operasyonun olup olmayacağı.

ATO yöneticileri, bunun olasılığını düşük bulduklarını belirtiyor.

Baykal da aynı görüşte olduğunun altını çizip ekliyor:

‘‘Bakıyorum Yılmaz çok arzulu. Seçimin iptali için yeni yöntem arıyor.’’

Ecevit
'in operasyona karşı olduğu anımsatılınca şöyle diyor:

‘‘Geçmişte benzer davranış sergiledi. Operasyon olunca ‘Barış ve huzur içindi’’ deyip işin içinden çıktı.’’

IRAK ORADA ASKER BURADA

Hükümetin operasyon konusunda istekli davranmasını eleştirip ekliyor:

‘‘Üç yıldır orada Kürt devleti kurulu. Yeni mi fark ettiler. Operasyon gerekiyorsa buna yeni parlemento ve hükümet karar vermeli. Kuzey Irak orada, askerimiz de burada duruyor. Kimsenin bir yere kaçtığı yok.’’

Baykal
, Irak konusunda dünya basınında çıkan haberleri de anımsatıyor:

‘‘ABD'nin Kürtleri devletlerini tanıma karşılığı yanına çekip muhtemel operasyonunda desteklerini alma sözü verdiği belirtiliyor. Türkiye'nin de bunu gördüğü ve gözdağı verdiği vurgulanıyor. Onun için Türkiye'nin Kuzey Irak'a operasyon için çabuk hareket etme eğiliminde olduğu belirtiliyor.’’

Samsun ve Denizli mitinglerinde meydanı dolduran kalabalığa uzun süre hitap ettiği için sesi kısılmış.

Bundan dolayı konuşmakta zorluk çekip zaman zaman duraksıyor.

Ses tellerini rahatlıktan sonra devam ediyor:

‘‘Bu işte öyle çabuk hareket edelimle falan olmaz.’’

Hükümetin Kuzey Irak'a operasyon düzenleyip, seçimleri erteletmesinden duyduğu kaygı her cümlesinde hissediliyor.

TÜRKİYE'NİN DESTEĞİYLE

Bu sırada Aygün masasının üzerinde duran Mesut Barzani'nin partisinin Türkiye Temsilciliği'nden aldığını belirttiği kitapçığı Baykal'a uzatıyor.

Kitapçık, 1991 yılında Kürt Parlamentosu Başkanı Jawhar N. Salem'ın ‘‘Kürt Parlamentosu'nun açılışında yaptığı’’ konuşmanın İngilizce metni.

Salem, ABD ve müttefiklerinin desteğiyle devletlerini kurduklarını 1991'de söylüyor.

Baykal da bu duruma dikkat çekip ekliyor:

‘‘Üç yıldır parlamentoları, hükümetleri çalışıyor. Bu devleti nasıl kurdular. Güneyde Saddam yönetiminden gelecek baskılara karşı onları biz İncirlik'ten kalkan uçaklarla koruduk. Yukarıdan da ekonomik olarak yine biz besledik. Daha ne olsun. Türkiye'nin desteğiyle devlet oluşturdular.’’

Baykal
'a bu aşamada Irak'ta nelerin olduğuna ilişkin hükümetten kendisine bir bilgi aktarılıp aktarılmadığını soruyoruz.

‘‘Hayır bize kesinlikle bir bilgi verilmedi’’ yanıtını veriyor.

Eleştirisi, Kuzey Irak'ta oluşturulan boşluğun, bölgedeki yerel yönetimler tarafından devlet olarak doldurulması karşısında Türkiye'nin gelişmeleri uzun süredir dışarıdan izliyor olmasına.

Bir de, gelinen noktada sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin belirsizlik.

Baykal, iktidara gelmeleri durumunda takınacakları tavrın ne olacağı sorusuna da açık yanıt veriyor:

‘‘Ne olup bittiğini öğrenmeden, bilmeden, devletin elindeki verilerin ne olduğunu görmeden ne diyebilirim ki...’’
Yazının Devamını Oku

Bir katılım ortaklığı daha

<B>‘O kadar çok eksiğimiz vardı ki. Bunları nasıl tamamlayacağız diye kaygı duyuyorduk. Ne zaman müzakare tarihi aldık, her şey süratlendi.’<br></B> Letonya'nın Bayan Cumhurbaşkanı Vaira Vike Freibega, nisanda ülkesini ziyaret eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e böyle diyordu.

Şimdi ise Kopenhag'da yapılacak AB zirvesinde, Letonya'nın 2004'te tam üye olarak birliğe katılma kararı çıkacak.

Oysa, yıllarca Sovyetler Birliği hakimiyeti altında yaşayan 20 yıllık bağımsızlık geçmişi bulunan Letonya'nın, AB'ye tam üyelik başvurusu Türkiye gibi çok uzun süreye de dayanmıyor.

Ancak, Letonya AB'nin üyelik için şart koştuğu Kopenhag ve Maastricht kriterlerini tamamlamış.

Türkiye ise bu kriterleri tamamlayabilmek için yıllardır uğraşıyor.

Hálá da tamamlayabilmiş değil.

Hep, bir tarafını tamamlarken diğer yanını eksik bırakmış.

Bundan dolayı olsa gerek, AB Komisyonu'nun İlerleme Raporu'nda sıralanan eksikliklere sözde tepki gösterse de Ankara'nın çıkan belge üzerindeki yorumu öyle ‘‘olumsuz ve ümitsiz’’ değil.

‘‘Ümitsizliğe kapılacak veya sevinilecek bir tablo değil. Türkiye'nin yerine getiremediği eksiklikler sıralanmış. Beklenti ve eksiklikleri de çok dikkatli bir şekilde ortaya koymuşlar. Türkiye eksikliklerini zamanında yerine getirmedi, müzakere tarihi verilmeyebilir yönünde bir yaklaşımla da karşılaşabilirdik.’’

Ancak raporda bu yönde bir yaklaşım bulunmuyor.

Aksine kararı Kopenhag'a bırakıyor.

YENİ KATILIM ORTAKLIĞI

Peki, Kopenhag'da nasıl bir sonuçla karşılaşılır.

Bir kere şurası kesin ki, her şey 3 Kasım'da yapılacak seçimden nasıl bir tablonun çıkacağına bağlı.

Zaten bu durum da raporda açık bir şekilde belirtiliyor.

AB karşıtı bir hükümetin seçimden başarılı çıkması halinde Türkiye'nin uzun süre müzakere tarihi almasını Ankara da beklemiyor.

AB yanlısı bir hükümet veya koalisyonun kurulması durumunda Kopenhag'dan nasıl bir karar çıkar?

Bu soruya Ankara'da yapılan senaryolara göre iki yanıt veriliyor:

1- HEMEN TARİH RTÜK'ün önceki gün tamamlanan yönetmeliğine uygun şekilde Milli Eğitim tüzüğünün çıkması, İçişleri yönetmeliklerinin tamamlanması ve diğer eksikliklerin aralık ayına kadar giderilmesi durumunda 2004'ten itibaren başlamak üzere müzakere tarihi çıkabilir.

2- KOŞULLU TARİH Türkiye'nin bazı eksikliklerinin bulunduğunun altı çizilip, 2000 yılındaki kadar çok kapsamlı olmayan 10 maddelik yeni bir katılım ortaklığı belgesi sunulabilir.

Bu durumda Türkiye'nin de yine çok fazla maddeli olmayan yeni bir ulusal program çıkarması gerekecek.

Daha önce de bazı ülkeler için yeni bir katılım ortaklığı belgesi çıkarıldığı görülmüş.

Dolayısıyla Ankara, ikinci senaryonun olasılığını daha yüksek görüyor.

İkinci katılım ortaklığı belgesi için öngörülen tarih ise şubat...

ÖNCE SEÇİM

Bu senaryo ortaya çıkarsa, Türkiye'ye tam üyelik için ancak 2003 Kasım ayında müzakere tarihinin verilmesi söz konusu olacak.

Tabii, burada en önemli unsur 3 Kasım'da ortaya çıkacak tablo...

Her ne kadar, TOBB'dan TÜSİAD'a, DİSK'ten TÜRK-İŞ'e kadar birçok sivil toplum örgütü AB ülkelerinde kulis faaliyetinde bulunuyorsa da asıl çözülmesi gerekenin içerisi olduğunu da görmek gerekiyor.

AB'ye ters duran bir partinin sandıktan çıkması halinde, Türkiye'nin müzakere tarihini unutup, üçüncü dünyada yer araması da kaçınılmaz olacak.
Yazının Devamını Oku

Yasakları takan kim...

<B>YÜKSEK </B>Seçim Kurulu 8 Ağustos'ta, seçim yasaklarını belirledi. Önemli maddelerinden biri, ‘‘hediye ve eşantiyon’’ dağıtımına ilişkindi.

Madde aynen şöyle diyordu:

‘‘Partilerin ve adayların kendilerini tanıtıcı şekilde broşür ve el ilanları dışında, herhangi bir hediye ve eşantiyon dağıtmaları, dağıttırmaları veya bunların üçüncü şahıslar, kurum ve kuruluşlar aracılığı ile dağıtılması yasaktır.’’

Adalet Bakanı Aysel Çelikel'in ilk genelgesi de YSK'nın belirlemiş olduğu siyasi çalışmaları yasaklayan bu kararlara dönüktü.

Çelikel, genelgesinde YSK'nın belirlediği yasakların hayata geçirilmesi konusunda savcılardan ‘‘hassasiyet’’ göstermelerini ve gereğini derhal yerine getirmelerini istiyordu.

NELER YOK Kİ

Listeler belirlenip adaylar ortaya çıkınca, YSK'nın belirlediği ‘‘hediye’’ dağıtımına ilişkin yasak maddesine adaylar ne kadar uydu?

Üç gündür çeşitli illerde farklı partilerden milletvekili adayları ile konuşuyoruz.

Her ne kadar kendileri, ‘‘Vallahi ben bir şey dağıtmıyorum’’ dese de rakiplerinin ‘‘siyasi rüşvetlerini’’ de sıralamaktan kaçınmadılar.

İşte, ilginç olan bazıları:

Blok oy çıkması karşılığı köyün bir türlü tamamlanamayan camisinin veya minaresinin yapımı.

Partiye kayıt olma ve adayına oy vereceği konusunda yemin etme karşılığı ilk ve orta dereceli okulda okuyan her çocuk için 30'ar milyon lira eğitim yardımı.

Cep telefonu için 50 ve 100'er kontörlük konuşma hakkı veren kartlar.

Köylerden gelen traktörlere, depo başı 10'ar litre mazot.

Kiralanan restorandan bedava yemek dağıtımı.

İlk ve orta dereceli okulda okuyan çocuklar için defter, kalem ve okul ihtiyaçlarını kapsayan kırtasiye paketleri.

‘Ramazan erzakı’ adı altında prinç, bulgur, nohut, şeker, çay, sigara, zeytinyağ, margarin, bal reçel, bisküvinin içinde bulunduğu paket.

Üzerinde ve jelatininde adayların resimlerinin bulunduğu anahtarlık, kalem, bloknot, çikolota ve şekerlemeler.

CEZASI NE

YSK'nın yasak olarak belirlediği ‘‘siyasi rüşvet dağıtımına’’ dönük savcılar bugüne kadar herhangi bir işlem yaptı mı?

Bilinen ve duyulan bir işlem söz konusu değil.

Diyelim ki bir suç duyurusu sonucu bir aday hakkında işlem yapıldı.

Alacağı ceza aynen şöyle:

‘‘Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanun'a muhalefetten, 6 aydan 1 yıla kadar hapis, 1 milyondan 5 milyon liraya kadar ağır para cezası.’’

SİYASİ ETİK YASASI

Yaptırımı caydırıcı olmayınca siyasi rüşvet dağıtımı da her seçim döneminde engellenemiyor.

Oysa, 1991'den bu yana her dönem, Meclis'te siyasi rüşvet dağıtımının engellenmesi, adayların ve partilerin harcamalarına sınırlama getirilmesine ilişkin Siyasi Etik Yasası gündeme geldi.

Son iki dönemdir Bülent Akarcalı ve arkadaşlarının teklifi Anayasa Alt Komisyonu'ndan geçmesine rağmen Genel Kurul gündemine bir türlü giremedi.

Sonuçta bu seçimde de siyasi rüşvet, siyasi etiğin yine önüne geçti.
Yazının Devamını Oku

AB'den 2 pazarlık önerisi

<B>AVRUPA</B> Birliği Komisyonu İlerleme Raporu'nu yarın açıklayacak. Detayları dün belirginleşen raporda, Türkiye'ye tam üyelik müzakerelerinin başlaması için herhangi bir tarih öngörülmüyor.

Komisyon, Türkiye'ye tam üyelik müzakere tarihine ilişkin kararı aralık ayında Kopenhag'da yapılacak AB Zirvesi'ne bırakmış gözüküyor.

Komisyon raporunda müzakere tarihine ilişkin bir öneri yer almasa da Türkiye'ye ilişkin görüşler sıralanmış durumda.

Raporda, bir yandan AB uyum yasaları konusunda gösterilen çaba ve idam cezasının kaldırılmasına atıf yapılıp övgüde bulunuluyor.

Diğer yandan, Af Örgütü'nün raporuna atıfta bulunularak işkencenin önlenmesi ve siyasete müdahale konusundaki olumsuzluklar sıralanıyor.

Raporda, Türkiye'nin artılarından çok, siyasi eksileri ön plana çıkarılıyor.

1. PAZARLIK ÖNERİSİ

Yarın açıklanacak Komisyon Raporu ile AB süreci noktalanmış olmayacak.

Son söz aralık ayında Kopenhag'da yapılacak AB Zirvesi'nde söylenecek.

Bundan dolayı, Kopenhag Zirvesi için Bürüksel ile Ankara arasındaki pazarlıklar devam ediyor.

Türkiye soğuk yaklaşsa da AB'de yapılan ve Ankara'nın önüne getirilen iki farklı müzakere planı bulunuyor.

Her ikisinin odağını da ‘‘koşullu müzakere şartı’’ oluşturuyor.

Aktarıldığına göre, kapalı kapılar ardından önerilen, ancak resmiyet kazanmayan ilk pazarlık önerisi şöyle:

- Kopenhag'da yapılacak zirvede Türkiye'ye koşullu bir tarih verelim.

- Buna göre Türkiye 2003'te Selanik'te yapılacak zirveye kadar siyasi eksiklerini gidersin. AB uyum yasalarının uygulamalarını tamamlasın.

- 2003'e kadar Türkiye bunları tamamlarsa, bu tarihte Selanik'te yapılacak zirvede, 10 aday ülkenin tam üye olarak içeriye girmesinden bir yıl önce, tam üyelik müzakerelerinin 2004'te başlayacağını açıklayalım.

- Türkiye, 2004'ten itibaren, tam üyelik müzakere sürecine girsin. Türkiye 2004'ten sonra ne kadar zamanda müzakere sürecini tamamlarsa o tarihte AB'ye tam üye olarak katılsın. Bulgaristan ve Romanya için öngörülen 2007'ye kadar Türkiye bunları tamamlarsa, onlarla birlikte tam üye olarak 2008'de içeri girebilir.

2. PAZARLIK ÖNERİSİ

İkinci öneri, her ne kadar ilkine benzese de tarihlerin akışında ve başlangıcında farklılık gösteriyor.

Son dönemde Ankara'ya iletilen bu öneri de yine Türkiye'nin tam üyelik müzakere sürecine ‘‘koşul’’ getiriyor. Öneri şöyle özetleniyor:

- Türkiye ile tam üyelik müzakereleriyle ilgili sürecin 2004'te başlayacağını açıklayalım.

- Ancak, Türkiye 2008'de Romanya ve Bulgaristan ile birlikte tam üyeliği zorlamayacağı konusunda bize taahhütte bulunsun.

- Türkiye ile tam üyelik müzakere sürecini 2011 yılında tamamlayalım ve 2012 yılında tam üye olarak alalım.

Türkiye her iki öneriye de soğuk.

Ankara, 1997'de, tam üye alınacak 10 ülkenin durumu neyse, bugün de Türkiye için aynı kıstasların geçerli olması gerektiğini vurguluyor.

AB'de işin teknik kısmından çok, siyasi ağırlığı öne çıkmış durumda.

Bunun için de Türkiye'deki siyasi liderlerin aralık ayına kadar AB ülkeleri nezdindeki temaslarının önemi kaçınılmaz bir gerçek.

Ancak, seçim bildirgelerinde yer alsa da AB konusu ANAP lideri Mesut Yılmaz dışında diğer liderlerin ilgi alanında gözükmüyor.
Yazının Devamını Oku

Diğer anketler de yayınlansın

<B>SEÇİMLERE </B>28 gün kala, ortada bir kamuoyu şirketinin anketi bulunuyor. <br> O da, geçen seçim, MHP'nin yükselişini tahmin eden tek kişi olan Tarhan Erdem'in anketi.

Bunun dışında, geçmiş seçimlerde adı sanı çok duyulmuş şirketlerin biri de ortaya çıkıp ‘‘Benim anketimin sonucu da şöyle’’ demiyor.

Veya demiş olsa bile yayınlanmıyor.

Oysa geçmiş seçimler, partiler kadar anket kuruluşlarının savaşına da sahne olurdu.

Şimdi sessiz kalmalarının nedeni, anket yaptıkları kuruluşlar veya partilerin yayınlanmasını istemediğinden mi?

Yoksa, bu seçimin de 1989 mahalli seçimlere benzerliğinden mi?

1989 HAVASI

1989 yerel seçimlerinde bazı kamuoyu şirketleri, ANAP adayı Bedrettin Dalan'ın İstanbul'daki oy oranını yüzde 66'lara kadar çıkarmıştı.

Kendisine en cimri davranan kamuoyu şirketinin bile, Dalan için biçtiği oy yüzde 30'lar seviyesindeydi.

Türkiye genelinde birinci parti olarak da ANAP gösteriliyordu.

Seçim akşamı ANAP'ın o dönemdeki Genel Başkan Yardımcısı Oltan Sungurlu, sandıktan çıkan sonuçtan şoke olmuş yüz ifadesiyle şöyle diyordu:

‘‘Üzerimizden buldozer geçti...’’

Çünkü, kamuoyu yoklamalarında ANAP'ın çok gerisinde gösterilen SHP sandıktan birinci parti çıkmıştı.

SEÇİMİN HAVASI YOK

Sanki, bugün de 1989 yerel seçimlerinin havası yaşanıyor.

Anadolu'nun birçok yerindeki adaylar ve mevcut milletvekilleriyle bir haftadır konuşuyoruz.

Sözleşmiş gibi hemen hepsinin de söylediği bir cümle var:

‘‘Sanki seçim olmayacakmış gibi, vatandaşta seçim havası yok.’’

Aynı görüntü Ankara'ya da hakim.

Partilerin genel merkezlerinin kapı girişleri hariç, başkentte seçime gidildiğini gösteren bir tek belirti yok.

ANKETE TAKILANLAR

Böyle bir durumda birçok kişi de ortadaki tek anketle hareket ediyor.

Herkes, o anket üzerinden yorumlar yapıyor, koalisyonlar kuruyor.

Seçmen geleceğe dönük yatırımlarını da bu anketi baz alarak yapıyor.

Sosyolojik ve psikolojik olarak ‘‘Madem şu parti önde gidiyor, yarın iktidara geldiğinde işimi çözer’’ düşüncesiyle bir partiye yöneliyor.

Örneğin, ağırlıklı olarak küçük burjuva seçmenin teveccüh gösterdiği merkez sağdaki partiler baraj altında gözükünce, seçmeni AKP'ye kayıyor.

ERDEM DE DERTLİ

Tabii bunda, Tarhan Erdem'in hiçbir suçu yok.

Onu bu noktaya getiren, geçen seçimin sonucunu iyi tahmin etmiş olması ve güvenilir kişiliği.

Tarhan Erdem de bu durumdan hoşnut değil.

Erdem, dünkü sohbetimizde bu durumdan yakındı:

‘‘Ben bir bilen olmak istemiyorum. Diğer kamuoyu araştırmaları yayınlanmalı. Hatta daha çok araştırma yapılmalı. Bunlar yapılır ve yayınlanırsa halk rahatlayacak. Şu da, bu da olabilir diyecek.’’

Erdem'
in de söylediği gibi seçmenin rahatlaması gerekiyor.

Doğruyu tahmin edememiş de olsalar, geçmiş seçimlerde birden fazla anketin yayınlanması seçmen tercihinin belirlenmesinde denge oluşturdu.

Bundan dolayı, bugün de seçmenin kafasını soktuğu tek anketli gözlükten kurtulup, tercih yelpazesini genişletmesi için başka kamuoyu yoklamalarının da yayınlanması gerekiyor.

Ancak o zaman 4 Kasım sabahı seçmen rahatlar.

Yoksa, bu seçim yakın gelecekte bir erken seçimi daha getirir.
Yazının Devamını Oku

Kimin gözü kimin oyunda

<B>MECLİS'</B>in önceki gün tatil kararı almasıyla birlikte, partiler bu hafta sonundan itibaren meydanlara inecek. Anadolu'ya bir türlü yayılamayan seçimin havası da, hafta sonundan itibaren ısınacak.

Partilerin bir ay süresince izleyeceği seçim stratejilerine gelince:

ANAP'IN HEDEFİ Kamuoyu yoklamalarında baraj altında gözüken ANAP'ın lideri Mesut Yılmaz, meydanlara bu hafta sonu Antalya'dan çıkacak.

İlk mitingin Antalya'da olması özellikle tercih edilmiş.

Hem CHP Lideri Baykal'a, evinde gövde gösterisi yapılacak, hem de Antalya'dan aday gösterdiği Süleymancılar cemaatinin önde gelen ismi Ahmet Denizolgun'a, ilk mitingini bu ilde yaparak jestte bulunacak.

ANAP'ın hedefi de zaten CHP'ye giden şehirli liberal ve AKP'ye kaçan muhafazakár oylarını geri alabilmek.

Bir de ‘‘suskun’’ kararsız kitlenin oylarını toplamak.

Nitekim ANAP Genel Sekreteri Rüştü Kazım Yücelen de dün bunu gizlemedi:

‘‘1999'da MHP'ye giden oylarımızın bir bölümü bugün AKP'ye kaymış olabilir. Meydana yeni çıkıyoruz, onları da geri alırız. Ayrıca CHP, DSP, YTP benden çok mu umutlu ki oylarım orada kalsın. CHP fazla yükselmez.’’

Yücelen'
e göre ANAP son üç yılda seçmen tabanına ters gelecek iş yapmadı. Aksine AB, insan hakları gibi olumlu işlere imza attı. Dolayısıyla bu seçimde 1999'da aldığı % 13.5'un üzerine koyacak.

DYP'NİN GÖZÜ AKP'DE DYP'nin gözü ise, hem kendisinden hem de MHP'den AKP'ye kaçan oylarda.

Politikası, ‘‘AKP'nin önünü CHP değil, ben keserim’’ yönünde.

DYP'li Eyüp Aşık da bunu gizlemedi:

‘‘AKP ile CHP karşı karşıya kalırsa, muhafazakár oylar AKP'ye kayar. Oysa AKP'yi aşağı çekmek ancak DYP ile olur. Trabzon'da bunu başardık.’’

DYP listesinden aday olan ATP Genel Başkanı Tuğrul Türkeş de sohbetimizde hedefini şöyle ortaya koydu:

‘‘Hedefim MHP değil, MHP'den AKP'ye giden oyları DYP'ye çekebilmek. Milliyetçi oyların adresini DYP yapabilmek.’’

DYP, listesinden giren DTP Lideri Mehmet Ali Bayar ile de AP kökenli liberal oyları DYP'ye getirmeyi amaçlıyor.

DSP: OYLAR GELİR DSP ise 1999 seçimlerinde aldığı, kamuoyu yoklamalarında CHP'ye kaçtığı görülen oyların kendisine döneceği inancında.

Seçmenin sandıkta ‘‘vefa’’ göstereceğinden kuşkuları yok.

MHP: GİDEN OYLAR PEŞİNDE Aday belirlerken yaptığı eğilim yoklamasının sıkıntısını üzerinden atabilmiş değil. Sıkıntısı bazı küskün teşkilat ve dışarda kalan milletvekilleri.

1999'da sağ seçmenden gelenlerle birlikte, kendi tabanından AKP, BBP ve GP'ye kaptırdığı oyları getirme çabasında.

‘‘Ülkücü’’ anlayışın ‘‘ümmetçi’’ yapıyla birlikte olamayacağı tezini işlerken, ‘‘Bahçeli'nin dürüst kimliğinin’’ ön plana çıkarıldığı politikayla sandıkta başarılı olacağına inancı güçlü.

CHP: KAÇIRAN DEĞİL TOPLAYAN CHP aldığı oyları kaptırma niyetinde değil.

1999'da yaptığı hataları tekrarlamama konusunda kararlı.

Genel Başkan Danışmanı Bülent Tanla dün şunları söyledi:

‘‘Kaçıran, dağıtan değil, toplayan partiyiz. Arkadan gelen değil önde giden, gündeme takılan değil gündemi belirleyen, hücumda olanız. Olumlu, ılımlı, başkasının peşine takılmadan yolumuza devam ediyoruz.’’

AKP: İKİ KANATLI YAPI
AKP'de seçim propagandasını üstlenen eski ANAP'lı Erkan Mumcu'ya göre ise seçim iki kanatlı siyaset üzerine oturacak:

‘‘AKP ve CHP merkeze oturan öndeki iki parti. Meclis, 1980 öncesinde olduğu gibi sağda ve solda birer büyük, yanlarında ise en fazla iki küçük grup kurabilen partiden oluşur.’’

Öyle anlaşılıyor ki bir ay süresince meydanlar keyifli olacak.
Yazının Devamını Oku

Meclis'te seçim hesabı

<B>MECLİS'</B>te dün grup başkanvekillerinin hemen hepsinin odasında <B>‘‘seçim toto’’</B> oynanıyordu. Hepsinin de kabul ettiği tek gerçek vardı:

‘‘Bu dönem seçim iptalini isteyenlerin şansı, geçmişte aynı girişimde bulunanlardan daha yüksek.’’

AKP'NİN HESABI

Gruplardaki hava ve yaptıkları hesaplara gelince...

AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, odasında kritik oylamanın bugün yapılmasının yolunu açacak Danışma Kurulu'nu toplantıya davet çağrısını imzalıyordu.

Kapusuz, imza işi bitince yaptığı hesabı aktarmaya başladı.

Önce seçim isteyen partilerin verebileceği fireyi sıraladı:

‘‘DYP 24, DSP 18, MHP 30, toplam 72...’’

Ardından da seçime karşı olan partilerin vereceği fireyi:

‘‘YTP'den 10, ANAP'tan 5...’’

Oylama ile ilgili öngörüsünü şöyle açıkladı:

‘‘275 seçim olsun der, 233 olmasın yönünde oy kullanır. Seçim olur.’’

DYP Grup Başkanvekili Turan Güven'in hesabı da benzerdi.

DSP Grup Başkanvekili Aydın Tümen ise ‘‘Hesaplar karışık, ne olacağı belli olmaz’’ demekle yetindi.

MHP'NİN DERDİ FİRELER

MHP grup başkanvekilleri Mehmet Şandır ile Koray Aydın küskün arkadaşlarını ikna çabasındaydı.

Şandır, oylamanın bugün yapılmasına yol açacak AKP ve DYP çağrısına ‘‘Bir gün daha bekleselerdi’’ tepkisini göstererek konuşmaya başladı.

Oylama tahminini sorduğumuzda şu ilginç yanıtı verdi:

‘‘Seçim olmasın diyenlerin, Meclis'i toplamak için gereken sayıya ulaşma şansı, bizim gibi seçim olsun diyenlerden çok daha yüksek.’’

Şandır,
seçimin kaderinin bıçak sırtında olduğunu gizlemedi.

Bu sırada liste dışı kalan MHP Afyon Milletvekili Müjdat Kayayerli odasına girdi.

Şandır, ‘‘Müjdat oylamaya geliyorsun değil mi?’’ sorusunu yönelttiğinde aldığı yanıt şöyle oldu:

‘‘Başkanım oylamaya gelirsem seçim iptal edilsin diye oy kullanırım. Baraj altına inmişiz. Biz gidelim de yerimize AKP, Genç Parti mi gelsin?’’

Kayayerli,
MHP'de seçim istemeyen milletvekili sayısının ‘‘42 ile 54 arasında’’ olduğunu söylediğinde Şandır tepki vermemeyi tercih etti.

SP'NİN HESABI

Seçimin olmasına karşı çıkan SP Grup Başkanvekili Veysel Candan'ın odasında Konya Milletvekili Lütfü Yalman'ın hesabı ise daha farklıydı:

‘‘MHP'den 25, DYP'den 25, ANAP'tan 60, DSP'den 15, YTP'den 52, SP'den 43, bağımsızlardan 10 olmak üzere 230 milletvekili seçimin iptalini ister.

MHP'den 70, DYP'den 55, ANAP'tan 5, DSP'den 15, AKP'den 57, CHP'den 3, YTP'den 5, bağımsızlardan 5, YP'den 3 milletvekili de seçim olsun diye oy kullanır, toplamı 218 olur. 3 Kasım seçimi iptal olur.’’

ANAP'ta grup başkanvekilleri de dahil dün hiç kimse Meclis'te yoktu. Milletvekilleri ise ‘‘Bu seçim iptal olur’’ tahminini yapıyordu.

Yoğun çalışmanın olduğu YTP'de Genel Sekreter Yardımcısı Hasan Gemici, ‘‘Seçim iptal edilir’’ deyip ekledi:

‘‘2-3 ay ertelenir, Siyasi Partiler ve Seçim yasaları çıkar. Meclis ayağındaki bir dikeni daha çıkarır. Halkın istediği gibi seçim olur.’’

Meclis'in tecrübeli milletvekillerinin tahmini de parti temsilcileri gibi birbirinden farklıydı.

Durum böyle olunca Ankara'da dün üst düzey bürokratlar, işadamları dahil birçok kişi ‘‘kazağına, takım elbisesine’’ seçim iddiasına giriyordu.
Yazının Devamını Oku

IMO'da kaybedilen başkanlık

<B>ULUSLARARASI </B>Denizcilik Örgütü'nün (IMO) 1948'de temellerinin atıldığı günden bu yana Türkiye, en aktif üyelerinden biri olarak tanınır. Birleşmiş Milletler'e bağlı uzmanlık kuruluşu olan IMO, Türkiye'nin bu aktifliğinden kaynaklansa gerek, deniz haritaları tanımlanırken çevremizdeki denizlere ilk üç rakamı verdi.

Karadeniz'i tanımlayan haritalar 1, Ege ve Marmara 2, Doğu Akdeniz'i tanımlayanlar da 3 ile başlar.

Deniz filosu Malta, Panama, Liberya, Yananistan kadar zengin olmamasına rağmen Türkiye, IMO'nun en üst organı Konsey üyeliğine iki kez seçildi.

Halen de Konsey üyeliği devam ediyor.

Ayrıca, Gemi Adamları Eğitim ve Kayıt Tutma (STW) Komitesi Başkanlığı'nı da bir Türk yapıyor.

Türkiye'nin bu seviyeye gelmesinde başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere, Denizcilik Müsteşarlığı ve Deniz Ticaret Odaları'nın payı büyük.

SİZDEN OLSUN

Türkiye'nin profilindeki yükseklik, salı günü IMO'da bir teveccühle daha karşılaşmasına neden oldu. Tehlikeli Maddeler ve Konteyner Alt Komitesi'nin (Dengerous Goods and Containers) perşembe günü yapılan 7'nci dönem toplantısında, Komite Başkan Yardımcılığı görevine Kaptan Ayhan Çekiç'in getirilmesi kararlaştırıldı.

Kaptan Çekiç, Deniz Ulaştırma Genel Müdür Yardımcılığı ve Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nde IMO ilişkilerinden sorumlu uzmanlık görevlerinde bulundu. Bu yıl Türkiye'ye döndüğünde, Denizcilik Müsteşarlığı Çanakkale Şube Müdürlüğü kadrosuna tayin edildi.

Kaptan Çekiç de kızağa alınmasına içerleyip emekliye ayrıldı ve İTÜ Denizcilik Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Kaptan Çekiç'in Komite Başkan Yardımcılığı'na gelmesi önerisinde bulunan kişinin kimliğine gelince:

IMO Genel Sekreter Yardımcısı, Yunanlı Mitropoulos...

Hatta Mitropoulos, Kaptan Çekiç'i Yunanistan'ın aday göstereceğini, AB ülkelerinin desteğini de aldıklarını, ‘‘seçilmemesi gibi bir durumun olamayacağını’’ Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'ne iletti.

Büyükelçilik de Çekiç'in bu göreve getirilmesini uygun bulduğunu Ankara'ya bildirdi. Dışişleri'nin görüşü de olumlu oldu.

Ancak bu karara görüş bildirmesi gereken bir makam daha vardı.

491 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereği IMO Koordinatörü olan Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı'nın ‘‘Kaptan Çekiç bu görev için aday gösterilebilir’’ demesi gerekiyordu.

Dışişleri, 26 Eylül Perşembe günü Denizcilik Müsteşarlığı'nın ilgili tüm birimlerini alarm durumuna getirip onay istedi.

Ancak bir tek makamdan dahi yanıt alınamadı.

Sonuçta seçim yapıldı.

Türkiye'nin boğazlar ve Karadeniz dolayısıyla önem verdiği Tehlikeli Maddeler ve Konteynerler ile ilgili Başkan Yardımcılığı'na ismi bildirilmediği için bir Türk seçilemedi.

TÜRKİYE KAYBETTİ

Bunun nedenini Denizcilik Müsteşarlığı Deniz Ulaştırma Genel Müdürlüğü'ne sorduğumuzda verilen yanıt aynen şöyle oldu:

‘‘Çekiç, 4.5 yıl Londra'da görev yaptı, Türk denizciliğine hiç katkı yapmadı, kişisel dostluklarını geliştirdi. Adıyla önerilmesi de nezaket kurallarına aykırı. Kendisi de nezdimizde güvenilir değil.’’

Denizcilik Müsteşarlığı kendi gerekçelerinde haklı olabilir. Gerçek ise Türkiye'nin çok önem verdiği bir konuyla ilgili Komite'de Başkan Yardımcılığı'nı kaybedip, profil düşürmüş olmasıdır.
Yazının Devamını Oku

Yılmaz: Bu Meclis çalışır

<B>SEÇİMİN </B>iptaline dönük çabada ANAP'ın katkısı ne? Bu soruyu dün ANAP Lideri Mesut Yılmaz'a yönelttik.

Yılmaz, ‘‘Biz parti olarak bu işin ne önündeyiz ne de arkasındayız’’ diye söze başlayıp ekledi:

‘‘Ben bu harekete önyargılı şekilde bir küskünler hareketi olarak bakmıyorum. Biz nötr vaziyetteyiz.’’

Hemen ardından şu soruyu yönelttik:

‘‘1 Ekim'de Meclis açıldığında 3 Kasım'a kadar tatil kararı mı, yoksa çalışması yönünde bir karar mı çıkar?’’

Yılmaz,
sorumuza önce tek cümleyle yanıt verme gereği duydu:

‘‘Meclis'ten tatil kararı çıkmaz.’’

Bu durumda ANAP olarak veya milletvekili Yılmaz olarak kendisinin oyunun rengi ne olacaktı. Yılmaz, bu soruya da doğrudan yanıt vermek yerine, dolaylı olarak şöyle dedi:

‘‘Eğer ki Meclis'in gündeminde bir şey varsa ve karara bağlanması gerekiyorsa bu konu görüşülmelidir. Seçimler birkaç ay ertelenirse bir şey olmaz. Zaten bunu öteden beri bizzat ben söylüyorum.’’

NİHAİ AMACI GÖRMELİYİZ

Yılmaz'
a bu aşamada yönelttiğimiz soru şöyle oldu:

‘‘Seçimlerde baraj altında kalmaktan çekinmeseydiniz, arkadaşlarınız seçimin iptali önerisine imza koyar mıydı?’’

Önce, ‘‘Öyle bir şey yok’’ diye söze başladı.

Seçimin iptal edilmesi önerisine imza koyan 122 milletvekilinden sadece 23'ünün ANAP milletvekili olduğunu anımsattı ve devam etti:

‘‘Bizden imza veren 23 milletvekilinin yarısı liste dışı kalmış arkadaşlar. Biz arkadaşlarımıza şöyle veya böyle yapın, şu yönde oy kullanın diye bir şey demedik. Bütün bunlar benim dışımda gelişen hareketler. Bu hareketin nihai amacını görmeden de biz bir şey demeyiz. Söylediğim gibi önyargılı davranmayız.’’

Seçimin iptal edilmesi durumunda mevcut hükümetin devam edip etmeyeceği konusunda da Yılmaz şöyle dedi:

‘‘Bu hükümetle devamı engelleyecek olan AB yasalarının uygulamasıdır. Eğer ki, AB yasalarının uygulamasında bir sıkıntı çıkarsa o zaman durum farklı olur. O takdirde yeni hükümet arayışı gündeme gelirse bir şeyler olabilir. Ama biz bu hareketin önünde veya arkasında değiliz. Küskünler olarak bakmıyoruz. Önyargılı da değiliz...’’

ANAP'TA FARKLI GÖRÜŞ

Yılmaz,
seçimin iptaline koalisyon ortakları veya AKP, DYP gibi kesinlikle karşı çıkmadı. Hatta, iptalinin olma ihtimalini kayda geçirdi.

Buna karşın, ANAP'ta seçimin ‘‘kesinlikle yapılması gerektiğini’’ söyleyenler de var. Bunlardan biri de Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler.

Keçeciler, ‘‘Bu seçimin kesinlikle yapılması için uğraş vermeliyiz, yoksa kötü sonuç doğrurur’’
görüşünde.

Yılmaz'a bu durumu da anımsattık. Arkadaşlarının çoğunluğunun seçimin ertelenmesine karşı olduğunu bildiğini söyleyip ekledi:

‘‘Medya kuruluşlarından TÜSİAD'a kadar herkes 3 Kasım'dan sonrasını, 4 Kasım'ı doğru algılamıyor. 3-4 ay sonra seçim olabilir. Bunun Türkiye'ye vereceği zarar, 4 Kasım'da ortaya çıkacak tablodan daha kötü olmaz.’’

Yılmaz,
baraj kaygısı yaşamadığını da kayda geçirerek, ‘‘endişesini’’ şöyle dile getirdi:

‘‘Seçmen iradesinin yüzde 50'den fazlası Meclis'e yansımazsa ne olur? Bunun olması ihtimalinin yüksekliği de bugün görülüyor.’’

Öyle anlaşılıyor ki, Yılmaz, ANAP olarak seçimin ertelenmesine açık destek vermese de, bunun gerçekleşmesinden rahatsız da olmayacak.
Yazının Devamını Oku

Yarım saatte ne oldu?

<B>SEÇİMİN</B> iptalini isteyen milletvekilleri, dün öğleden sonrasına kadar Meclis'in olağanüstü toplanması için başvuruda bulunmaktan vazgeçmişti. İmza toplayan veya harekete destek veren milletvekillerinin hemen hepsinin dün saat 17.00'ye kadar görüşü aynı noktadaydı:

‘‘Meclis'in 1 Ekim'deki normal açılışını beklemek en uygunu...’’

Yarım saat içinde bu düşünce ters-yüz oldu.

Meclis'in 26 Eylül Perşembe günü olağanüstü toplanması için gerekli 110 imzayı aşıp 124 imza ile başvurularını yaptılar.

MESAJI MI VAR?

Peki yarım saat içinde ne oldu?

Seçimin iptali ile ilgili girişimin içinde olan YTP Grup Başkanvekili Gaffar Yakın'a bu soruyu yönelttiğimizde şu yanıtı verdi:

‘‘Şu kadarını söyleyebilirim, bizim hareketimize Meclis'te destek vermeyen parti yok gibi. Herkes 'aman biz işin içinde gözükmeyelim, siz başarın da biz de yan cebimize koyalım' diyor.’’

Yakın'
ın son cümlesi ise daha dikkat çekici:

‘‘Televizyonlara çıkıp seçimin olması gerektiğini söyleyenlerin, bizimle yaptığı konuşmalarda neler söylediklerini de ben biliyorum.’’

YTP Grup Başkanvekili, ‘‘Son dakikada bir partiden destek mesajı mı geldi?’’ sorusuna yanıtı da şöyle oldu:

‘‘Şu kadarını söyleyeyim, bu hareket yüzde yüz başarıya ulaşır.’’

Seçimin iptali için çaba gösteren SP'nin Grup Başkanvekili Mehmet Bekaroğlu'nun benzer soruya yanıtı da Yakın'dan farklı olmadı:

‘‘Bazı temaslarımız oldu. Ancak bunları açıklayamam...’’

Yarım saat içinde karar değişikliğinin gerisinde AKP Lideri Tayyip Erdoğan'ın milletvekilliğini engelleyen YSK kararı ile ilgili yürütmeyi durdurma talebine AİHM'den ret kararı çıkmasının bir payı oldu mu?

AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, ‘‘Kesinlikle hayır. Biz yolumuza devam ediyoruz, bu seçim olacak’’ dedi.

ANAP VE YTP

Olağanüstü toplantı çağrısında partilerin kurumsal desteği gözükmüyor.

Ancak, SP, YTP, ANAP gruplarının yarısı, DYP'den de 12 milletvekili önergeye imza koymuş durumda.

MHP, AKP, DSP ve DYP'nin seçimin iptaline karşı olduğu biliniyor.

ANAP ve YTP liderleri ‘‘kurumsal olarak biz bu işin içinde yokuz’’ diyor.

Hatta iddiaya göre, grup başkanvekillerinin Meclis'teki makamında olağanüstü başvuru işini organize ettiği YTP Lideri İsmail Cem'in de gelişmeden haberi olmamış.

ANAP'ta da YTP gibi seçimin iptali konusunda iki farklı görüş çarpışıyor.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Bu durumda seçimin iptali başvurusunun hedefine ulaşması, liste dışı kalan veya seçilemeyecek yerde olan 300'ü aşkın milletvekilinden kaçının harekete destek vereceğine bağlı.

1987'den bu yana seçimin iptaline ilişkin yapılan girişimlerle kıyaslandığında, dünkü başvurunun başarıya ulaşma şansı daha yüksek.

Her ne kadar Meclis'te biri hariç bütün partiler baraj sınırında olsa da seçimi yaptırmak isteyen kanat da bir o kadar dinamik.

Dolayısıyla, seçimin kaderinin ne olacağı Meclis'in yeni yasama dönemine başlayacağı 1 Ekim'e kadar belirsizliğini koruyacağa benziyor.
Yazının Devamını Oku

Yarım saatte ne oldu?

SEÇİMİN iptalini isteyen milletvekilleri, dün öğleden sonrasına kadar Meclis'in olağanüstü toplanması için başvuruda bulunmaktan vazgeçmişti. İmza toplayan veya harekete destek veren milletvekillerinin hemen hepsinin dün saat 17.00'ye kadar görüşü aynı noktadaydı:‘‘Meclis'in 1 Ekim'deki normal açılışını beklemek en uygunu...’’Yarım saat içinde bu düşünce ters-yüz oldu. Meclis'in 26 Eylül Perşembe günü olağanüstü toplanması için gerekli 110 imzayı aşıp 124 imza ile başvurularını yaptılar. MESAJI MI VAR?Peki yarım saat içinde ne oldu? Seçimin iptali ile ilgili girişimin içinde olan YTP Grup Başkanvekili Gaffar Yakın'a bu soruyu yönelttiğimizde şu yanıtı verdi: ‘‘Şu kadarını söyleyebilirim, bizim hareketimize Meclis'te destek vermeyen parti yok gibi. Herkes 'aman biz işin içinde gözükmeyelim, siz başarın da biz de yan cebimize koyalım' diyor.’’Yakın'ın son cümlesi ise daha dikkat çekici:‘‘Televizyonlara çıkıp seçimin olması gerektiğini söyleyenlerin, bizimle yaptığı konuşmalarda neler söylediklerini de ben biliyorum.’’YTP Grup Başkanvekili, ‘‘Son dakikada bir partiden destek mesajı mı geldi?’’ sorusuna yanıtı da şöyle oldu: ‘‘Şu kadarını söyleyeyim, bu hareket yüzde yüz başarıya ulaşır.’’Seçimin iptali için çaba gösteren SP'nin Grup Başkanvekili Mehmet Bekaroğlu'nun benzer soruya yanıtı da Yakın'dan farklı olmadı: ‘‘Bazı temaslarımız oldu. Ancak bunları açıklayamam...’’ Yarım saat içinde karar değişikliğinin gerisinde AKP Lideri Tayyip Erdoğan'ın milletvekilliğini engelleyen YSK kararı ile ilgili yürütmeyi durdurma talebine AİHM'den ret kararı çıkmasının bir payı oldu mu?AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, ‘‘Kesinlikle hayır. Biz yolumuza devam ediyoruz, bu seçim olacak’’ dedi. ANAP VE YTP Olağanüstü toplantı çağrısında partilerin kurumsal desteği gözükmüyor. Ancak, SP, YTP, ANAP gruplarının yarısı, DYP'den de 12 milletvekili önergeye imza koymuş durumda. MHP, AKP, DSP ve DYP'nin seçimin iptaline karşı olduğu biliniyor. ANAP ve YTP liderleri ‘‘kurumsal olarak biz bu işin içinde yokuz’’ diyor. Hatta iddiaya göre, grup başkanvekillerinin Meclis'teki makamında olağanüstü başvuru işini organize ettiği YTP Lideri İsmail Cem'in de gelişmeden haberi olmamış. ANAP'ta da YTP gibi seçimin iptali konusunda iki farklı görüş çarpışıyor. ŞİMDİ NE OLACAK?Bu durumda seçimin iptali başvurusunun hedefine ulaşması, liste dışı kalan veya seçilemeyecek yerde olan 300'ü aşkın milletvekilinden kaçının harekete destek vereceğine bağlı. 1987'den bu yana seçimin iptaline ilişkin yapılan girişimlerle kıyaslandığında, dünkü başvurunun başarıya ulaşma şansı daha yüksek. Her ne kadar Meclis'te biri hariç bütün partiler baraj sınırında olsa da seçimi yaptırmak isteyen kanat da bir o kadar dinamik.Dolayısıyla, seçimin kaderinin ne olacağı Meclis'in yeni yasama dönemine başlayacağı 1 Ekim'e kadar belirsizliğini koruyacağa benziyor.
Yazının Devamını Oku

Çiller'in ‘iki turlu’ planı

<B>LİSTESİNDEN </B>aday olan ATP Lideri <B>Tuğrul Türkeş</B> ve diğer Kayseri adaylarını salon toplantısıyla seçmene tanıttıktan sonra Ankara dönüşünde DYP Lideri <B>Tansu Çiller'</B>e şu soruyu sorduk: ‘‘Seçim sonucu koalisyonu zorunlu kılarsa ve siz de barajı geçerseniz, hangi partiyle hükümet olmayı tercih edersiniz?’’

Çiller,
soruya yanıt verme yerine İngilizce olarak şu cümleyi söyledi:

‘‘'Eğer', siyasette bir felakettir...’’

Biz soruyu evirip çevirip yineledik, Çiller ‘‘eğer’’ ile başlayan cümle kullanmama kararlılığını vurguladı.

BİRİNCİ TUR 3 KASIM

Sonunda sorunun şu şekline yanıt verdi:

‘‘Bir koalisyon modelinde CHP mi, yoksa AKP mi size daha yakın?’’

ATP ve DTP ile seçim ittifakını örnek gösterip ekledi:

‘‘Zaten koalisyonumu kurdum, millete de bu koalisyonla gidiyorum. Bu koalisyonun tek başına hükümetini düşünüyorum.’’

Ardından gelen cümlesi, 4 Kasım'a dönük planını açıklamasına da yetti:

‘‘Tek başına bir hükümet çıkmazsa o zaman ikinci bir seçim olur.’’

Çiller'
in bu cümlesinin üzerine gittik.

Seçim sonucu koalisyona işaret ederse hiçbir hükümet modelinin içinde olmayacağını kayda geçirdi ve devam etti:

‘‘Tek başına bir hükümet çıkmazsa o zaman ikinci bir seçimi zorlarız. Zaten o zaman istediğimiz iki turlu seçim de gerçekleşmiş olur. Birinci tur 3 Kasım'da yapılmış olur. İkinci turu da hemen ardından yaparız.’’

İKİSİYLE DE OLMAZ

AKP'ye kapılarını tamamen kapatan Çiller, ‘‘Kemal Derviş bizden aday olmak istese yapmazdım’’ diye söze girip, konuyu CHP'ye getirdi:

‘‘Türkiye şu an zaten sol vizyondan çıkıyor. Bugüne kadar Ecevit artı Derviş ile geldik, şimdi yine sol artı Derviş olmayacak mı? Ha Ali Veli, ha Veli Ali. Ha Ecevit Derviş, ha Baykal Derviş...’’

Çiller'
in sözlerinin bütününün özeti şöyleydi:

‘‘Tek başıma hükümet olamazsam, koalisyonlara girmem, hükümet kurulamazsa 45 gün içinde Cumhurbaşkanı ülkeyi seçime götürür.’’

Çiller'
in hesabından yola çıkarsak; seçim sonuçlarının kesinleşmesi ve yeni hükümetin kurulmaması durumunda ocak ayı başına ulaşılıyor.

Hükümet kurulamadığı takdirde 3 ay içinde seçim kaçınılmaz olacak.

‘‘3 Kasım'ın, olası ikinci turu en geç mart sonunda’’ gerçekleşecek.

DOKU UYUŞMASI

Çiller
yeni hükümet modeline ve seçim iptaline kesinlikle karşı.

ATP ve DTP ile birlikteliğin seçim sonrasında da devam edip etmeyeceği konusunda ise şöyle dedi:

‘‘Muhalefette de işbirliğimiz, kader ortaklığımız devam edecek.’’

Çiller'
in sözlerini Bayar tamamladı.

‘‘Biz bir kader birlikteliği yaptık, bunu sürdüreceğiz...’’

Kayseri'de ATP'li gençlerin, bozkurt işareti yaparak ‘‘Başbuğ Türkeş’’ diye bağırmasını anımsatıp, ‘‘Doku uyuştu mu?’’ diye sorduk. Çiller, sıkıntıların aşılmaya başladığını, sorun kalmadığını söyledi.

Oysa teşkilatı, izlerin karıştığına inanıyordu.
Yazının Devamını Oku

Kritik gün 1 Ekim

<B>SEÇİMİN</B> ertelenmesi çabasıyla başlayıp, seçim barajının yüzde 5'e indirilmesiyle devam eden arayış dün noktalandı.‘‘Küskünler’’ olarak isimlendirilen hareketin yeni umudu 1 Ekim tarihinde.

Meclis Anayasa gereği 1 Ekim tarihinde, Meclis Başkanı'nın ‘‘Beşinci yasama yılının birinci oturumunu açıyorum’’ sözleriyle çalışmasına başlayacak.

Dolayısıyla, Meclis'i çalıştırmak için 110 imzanın toplanması veya olağanüstü toplantı çağırısındaki konuların görüşülmesi gibi bir engel de kalmayacak.

LOKANTA BOŞALDI

Dolayısıyla Genel Kurul, gündemine hákim olduğu için, bugün tartışılan bazı konular Meclis'e taşınabilecek.

TBMM başkanvekilleri Murat Sökmenoğlu ve Yüksel Yalova ile dün bu konu üzerinde konuştuk.

Her ikisi de aynı cümleyi kullandı:

‘‘1 Ekim tarihine çok dikkat etmeliyiz, çok kritik bir gün...’’

Seçimin 3 Kasım tarihinde yapılması için çaba gösteren Sökmenoğlu, dün gün boyu Meclis'teydi.

‘‘İki gündür Meclis'teki gelişmeleri kontrolle meşguldüm, bugün rahatladım’’ diye söze başladı ve ekledi:

‘‘Olağanüstü toplantı girişimleri dolayısıyla Meclis birkaç gündür hareketliydi. Bugün baktım arkadaşların umudu kalmamış.’’

Sökmenoğlu
, ‘‘1 Ekim'e kadar da bir şey olmaz’’ dedi ve sözlerini şu ilginç gerekçeye dayandırdı:

‘‘İlk kez bugün Meclis lokantası boşaldı...’’

TATİL TAKTİĞİ

Sökmenoğlu,
3 Kasım'ın iptali veya SP'nin gensorusunun gündeme alınması ile ilgili girişimlerin önlenmesi için karşı taktiğin de olduğunu söyledi.

Aktardığına göre, 1 Ekim'de Meclis açıldığında, Meclis Danışma Kurulu ‘‘3 Kasım seçimine kadar tatil kararı’’ almak üzere toplantıya çağırılacak.

Ancak bu kararın alınması için Meclis'te grubu bulunan partilerin hepsinin onay vermesi ve Meclis Genel Kurulu'nda kararın oylanması gerekiyor.

Bir partinin Danışma Kurulu'nda tatil kararına karşı çıkması durumunda, diğer partilerin talebini Genel Kurul'a getirip oylatması lazım.

Dolayısıyla her iki durumda da Genel Kurul toplanacak ve tatil kararı oylanacak.

Sökmenoğlu bu durumu hatırlatarak 3 Kasım'da seçim isteyen partilere şu uyarıda bulundu:

‘‘Nasıl olsa bu iş bitti. 3 Kasım'da seçim olacak diye milletvekilleri 1 Ekim'de Meclis'e gelmezse, büyük bir sürprizle de karşılaşabilirler. Seçimin olmasını isteyen 1 Ekim'de Meclis'e gelir...’’

Her ne kadar 1 Ekim tarihi kritik gün olarak gösterilse de 3 Kasım'da seçimin kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceği açıkça görülüyor.

Dolayısıyla, 1 Ekim'den itibaren seçimlere 33 gün kalacak.

Böyle bir döneme girildikten sonra, bugünden zor görünen seçim iptalinin, o tarihten sonra gerçekleşmesi ‘‘sürpriz’’ dahi olamaz.

NOT: Eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, iki gün önce bu köşenin bir bölümünde yer alan hakkındaki iddia ile ilgili gönderdiği mesajda, ‘‘1993'te DYP Genel Başkanlığı'na adaylığını 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in uygun bulmadığını, bu engeli o dönemde arkadaşlarına da aktardığını’’ açıkladı. Cindoruk, bundan dolayı o dönemde ‘‘Şimdi Çiller seçilsin, olağan kongrede ben aday olurum’’ düşüncesinde olmadığını bildirdi. İddia sahibi eski ANAP'lı, yeni DYP'li kişiye de bu mesajı ilettik.
Yazının Devamını Oku

Gül mü, Gönül mü?

<B>AKP</B> Lideri <B>Recep Tayyip Erdoğan'</B>ın, Yargıtay'ın dünkü kararıyla seçime girmesi olanağı ortadan kalktı. Her ne kadar son karar YSK'ya ait olsa da, Yargıtay'ın kararıyla uzun süredir sessizce yapılan tartışma AKP içinde dün yeniden alevlendi:

‘‘Seçimden birinci parti çıkarsa, AKP'nin başbakan adayı kim olacak?’’

Bu soruya verilen yanıtta iki isim öne çıkıyor.

Genel Başkanvekili Abdullah Gül ve Kocaeli Milletvekili Vecdi Gönül...

CİNDORUK ÖRNEĞİ

‘‘Emaneti bu ikisinden hangisi alır?’’
sorusuna yanıt, Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığına çıkmasıyla benzer sıkıntıyı yaşayan DYP'den geldi. Demirel'in cumhurbaşkanı olmasıyla DYP'de üç isim öne çıkmıştı.

Tansu Çiller, Hüsamettin Cindoruk ve İsmet Sezgin...

Cindoruk,
kendisini Antalya'da ziyaret eden ve aralarında ANAP milletvekillerinin de bulunduğu heyete, genel başkan adaylığı konusunda şöyle demiş:

‘‘Şimdi Tansu Hanım genel başkan olsun, daha sonra ben olurum.’’

Heyetteki ANAP'lı milletvekilinin kendisine yanıtı ise şöyle olmuş:

‘‘Siz Çiller'i Akbulut, parti yöneticilerini de Orhan Demirtaş sanıyorsanız yanılıyorsunuz...’’

Bugün DYP saflarında siyaset yapan ve adının yazılmasını istemeyen milletvekili dün Erdoğan ile ilgili gelişme üzerine şu yorumu yaptı:

‘‘AKP'nin başbakan adayı Gönül olur. Erdoğan alabileceğine bırakır.’’

İlginç olan ise benzer yaklaşımın AKP içinde de bulunmasıydı.

İTTİFAK YASASI

Yargıtay'
ın Erdoğan hakkındaki kararı AKP içinde bu tartışmaları yaratırken, bir diğer cephede de başka bir tartışmaya neden oldu.

Karar, YTP ve SP'nin desteğindeki seçimin ileri bir tarihe ertelenmesini isteyen küskünler hareketine de cesaret verdi.

Her ne kadar, küskünler hareketi ‘‘ittifaklara olanak tanıyacak, Türkiye barajını yüzde 5'e indirecek ve sandık kurullarında siyasi partilerin temsilini düzenleyecek’’ üç yasada değişiklik için Meclis'i olağanüstü toplantıya çağırmaya hazırlansa da bu düzenlemelerin seçim iptalini de beraberinde getireceğini herkes kabul ediyor.

SEZER'İN KARŞI OYU

Bu durumda Meclis'i olağanüstü toplantıya çağıracak milletvekillerinin, yasal değişiklikler için YTP ve SP dışında da desteğe ihtiyacı bulunuyor.

MHP düzenlemeye kesinlikle karşı. DYP, ‘‘Biz bu işin içinde yokuz, karşıyız’’ yaklaşımında. DSP, ‘‘Zamanı geçti, daha önce olsa olurdu’’, ANAP ise ‘‘Sayısal destek bulunursa destek veririz’’ diyor.

Ancak, 300'e yakın milletvekilinin liste dışı veya seçilemeyecek durumda olduğu dikkate alındığında, ittifak ve barajla ilgili yasal düzenlemenin Meclis'ten geçme olasılığı da yüksek.

Ayrıca küskünler Erdoğan hakkındaki kararın, AKP engelini bir nebze yumuşatacağına da inanıyor.

Meclis'te böyle bir düzenleme olması halinde, seçime girmekten vazgeçen partilerden birinin YSK'ya, ‘‘Baraj indi, ittifak olanağı çıktı, biz bu durumda seçime katılacağız’’ diye başvurusu halinde, seçimin 3 Kasım'da yapılması ihtimali de kalmıyor.

Bir diğer soru da, böyle bir düzenlemeyi seçimlerin ertelenmesine karşı çıkan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer hemen onaylar mı?

Yanıtı, Anayasa Mahkemesi'nin 1995'te seçimlerin iptaline ilişkin ret kararında, o dönemde üyesi olan Sezer'in şu karşı oy yazısında bulunuyor:

‘‘Yüzde 10'luk yüksek baraj partilere aydıkları oy oranında parlamentoda temsil hakkı vermediği için Anayasa'nın 67'nci maddesindeki temsilde adalet ilkesine aykırıdır.’’

Bütün bu tartışmalar olsa da 3 Kasım'da seçimin olması ihtimali dün hálá ağır basıyordu.
Yazının Devamını Oku