Dünya sinema tarihi

Yukarıdaki başlığı görüp sakın sizlere sinema tarihindeki yerini ve sinema maceralarını anlatacağımı sanmayın...Zira ben o işi kalbime gömdüm... Bu arada, çevirdiğim film sonrası, oyuncu olarak değerini bilmeyen Türk sinema seyircisine de asla kırgın değilim... N'apalım, zevkler ve renkler tartışılmaz!..Bu yazıyı yazma nedenim, sizleri dünya sineması konusunda bilgilendirmek, sizleri Sinema Tarihi konusunda aydınlatmak...Biliyorsunuz bir süre önce Oscar Ödülleri dağıtıldı... Şu an da ‘‘17. Uluslararası İstanbul Festivali’’ sürmekte... Yani şu aralar tam ‘‘hayatımız sinema’’ bir durumdayız...Sizim Tempo dergisi işte bu nedenle önceki hafta bir ‘‘Dünya Sinema Tarihi’’ eki yayımladı...Ama yayımladıkları ek öylesine yanlış bilgilerle dolu ki... Son günlerin moda deyimiyle, ‘‘Ağzı olan herkes konuşuyor, bildiği bilmediği konularda ahkam kesiyor...’’ anlayacağınız...Bunun üzerine kolları sıvadım... En hakiki ve gerçek Dünya Sinema Tarihi'ni sizler için yeniden kaleme aldım...Şimdi Sinema'yı bir de benden dinleyin...Sinemanın mucidi Louis ve Aguste Lumiere kardeşler...Bir rivayede göre Louis Lumiere birgün yolda yürürken yerde bir sinema bileti buluyor... Bileti koşarak hemen eve götürüyor ve kardeşi Ağuste'ye gösteriyor... Ve iki kardeş bilet ziyan olmasın diye sinemayı icat etmeye karar veriyorlar...Ayrıca biletin üzerinde ‘‘21.15’’ yazdığından sinema makinesini de aynı gün ‘‘21.15’’e yetiştiriyorlar...***Charlie Chaplin yani ‘‘Şarlo’’ sinemanın büyük yıldızıydı...Şorla, sırtındaki frağı, papyonu, badem bıyığı, melon şapkasıyla soytarılığın soylusunu yapıyor, dünyayı hicvediyordu... Bu arada müthiş de bir sinema yapıyordu...Ama sonra aynı kılıkta başka ‘‘soytarılar’’ çıktı... Üstelik bunlar ülkeleri de yönetmeye başlayınca, Şarlo'nun pabucu dama atıldı...Rudolf Valentino dünyada kadınları perişan eden ilk sinema jönüdür... Gençler kusura bakmasınlar ama, dünyada ilk saç ‘‘jel’’ini kullanan da Valentino'dur... Şimdi bu ‘‘jel’’ denen dalgaya o zamanlar briyantin denirdi, ‘‘Necip Bey’’ marka briyantin de bunların kralıydı...Yönetmen James Whaley'in yönettiği ve Boris Karlof'un oynadığı ‘‘Frankenştayn’’ filmleri milyonlarca insanın sinemalarda korkudan altlarını ıslattıkları ilk korku filmleridir... Bugünkü o meşhur ‘‘Kanatlı Orkid’’ o günlerin sinema girişlerinde satılsa, inanın bugün kazandığının on mislini kazanırdı...Sinemanın ikinci büyük korkutucusu, Alfred Hitckcock'dur... Onun, ruh hastası rolünü Anthony Perkins'in oynadığı ‘‘Psycho’’ filmleri hasılat rekorları kırmıştı...Ama daha sonraları alayımız ruh hastası olduğumuzdan ‘‘Psycho’’ filmlerinin de hiçbir kıymeti harbiyesi kalmadı, Hitckcock'un pabucu dama atıldı...Hollywood'un yanı sıra, bu arada İtalyan sineması da aşamalar yapmaya başladı... Vittorio De Sica'nın bir bisiklet hırsızlığını anlatan ‘‘Bisiklet Hırsızları’’ filmi bir anda sinemanın en önemli filmi oldu... İtalyan sinemasını gündeme getirdi...Şimdi ‘‘Bisiklet Hırsızı da ne ki?.. Bizde hırsızın her cinsi, feriştahı var... Bırak bisikleti millet memleketi götürüyor... Bizim niye Sinema Tarihi'nde tek filmimiz yok?..’’ diyeceksiniz... Tabi haklısınız ama, ona da söyleyecek bir şeyim yok valla...***Spencer Tracy ve Katherine Hepburn hem birlikte çevirdikleri filmler, hem de yıllarca süren aşkları ile dillere destandılar...Ben onları hep Bülent Bey ve Rahşan Hanım'a benzetirim... Zamanında akıl edip niye bir parti kurmadıklarına da hep şaşarım...Humphrey Bogart, İngrid Bergman'la birlikte çevirdiği sinemanın efsane filmi Casablanca ile bir anda sinemanın kralı oldu...Macera ve gangster filmlerinin unutulmaz yıldızı Bogart, bugün ellili yaşların üzerindekilerin neredeyse tamamının sigaraya başlamalarına neden olmuştur...Filmlerinde ağzında sigarasız, tek kare resmi bile olmayan Bogart, film başına ortalama onbeş karton filtresiz Pall Mall içerdi...Humphrey Bogart ayrıca filmlerinde sırtından eksik etmediği pardösüsü ile de meşhurdu...Bizim Üsküdar'da Sadi adında bir arkadaşımız vardı... Humphrey Bogart'ın hık demiş burnundan düşmüştü sanki... O kadar benzerdi Bogart'a...Sadi elinden ve ağzından sigarayı eksik etmemek için günde dört beş paket sigara içer, bu yüzden ciğerleri sökülürcesine, sürekli öksürürdü... Yaz kış sırtında Humphrey Bogart'ın pardösüsüne benzer bir pardösüyle dolaşan Sadi, Bogart'ın filmlerinin oynadığı bizim yazlık Aypark ve Salacak sinemalarına bile o Allah'ın sıcağnda sırtında pardösüyle gelirdi...Sinemadan rüzgar gibi geçen Clark Gable sinemanın ‘‘N'ayır, n'olamaz!..’’ı söyleyen ilk oyuncusudur... Ayrıca, bilumum dünya zamparalarına ‘‘Klark çekme’’yi öğretip armağan eden kişidir...Amerikalılar kafayı filmciliğe sardırırken, bir yandan da Kıta'nın yerlilerinin topraklarını işgal ediyorlardı... Sonra ‘‘Lan bu işi ayrıca naklen yayımlayalım, açıktan da yolumuzu buluruz...’’ dediler ve kovboy filmleri böyle doğdu...Ve uzatmalı kovboy John Wayne çıktı piyasaya... O da bizim Süleyman bey gibi Amerikalılar'ın babası oldu... Başında şapkası, tam 40 yıl kaldı sinemanın tepesinde... Sonraki yıllar Clint Eastwood'la birlikte Spagetti kovboy furyası başladı... Daha da sonraki yıllar bu Spagetti kovboy filmlerinin, Spagetti Bolognaise Kovboy, Napoliten Kovboy gibi türleri de çıktı piyasaya...Errol Flynn sinemanın yakışıklı maceraperestiydi... Çevirdiği ‘‘Vatan Kurtaran Aslan’’ filmi zamanın hasılat rekorlarını kırdı... Daha sonra bizimkiler filmi ‘‘Vatan Kurtaran Şaban’’ olarak çevirdiler ve başrolünde Kemal Sunal'ı oynattılar... Bu film Errol Flynn'ın filminin hasılatını ikiye katladı... Ve Hollywood'takiler, ‘‘Lan bu ismi biz niye daha önce bulamadık’’ diye kahroldular...Frank Sinatra Müzikal Filmler'le birlikte ortaya çıktı... Ve aslında bir inşaat işçisi olan Sinatra, sesiyle herkesin gönlünde taht kurdu... Daha sonra ‘‘Sinatra Lahmacun’’ salonlarını açan Franki'nin bugün tüm Amerika'da yüzlerce lahmacun salonu var...İşte bu aralar dünyanın ilk asi genci James Dean çıktı piyasaya... Ve tüm gençlik onu taklit etmeye başladı... Sokaklar milyonlarca James Dean'le doldu... İş öyle bir duruma geldi ki; Hollywood ve kendi ailesi bile gerçek James Dean'i ancak sırtındaki benden tanıyabiliyorlardı...***Amerikalılar'ın Hiroşima'ya attıkları atom bombasından sonra insanlığın üzerine attıkları ikinci bomba ise ‘‘Sarışın Bomba’’ Marilyn Monroe'dur...Atom bombasından herkes kaçmıştı... ‘‘Sarışın Bomba’’da ise herkes ‘‘Biraz da biz ölelim...’’ diye, sarışın bombanın üstlerine düşmesi için dua etti...Daha sonra sinema teknik olarak da ilerlemeyi sürdürdü...Örneğin Sophia Loren ve Jayne Mansfield'in göğüsleri perdeye sığmadığı için, ‘‘SİNEMASKOP’’, yani ‘‘geniş perde’’ ortaya çıktı...Benim ilk filmimi çevirdikten sonra küsüp sinemayı bırakmam üzerine yerime bir alternatif arayan dünya sineması, Alain Delon'u piyasaya çıkardı... Yerimi tam dolduramadıysa da, o da sinemaya kendi çapında bayağı hizmetler verdi!..Bana anlatılana göre, Mylene Demongeot ile birlikte oynadığı ilk film ‘‘Üç Sevgili’’yi çevirirken beni kastedip rejisöre, ‘‘Çok heyecanlıyım... Acaba onun boşluğunu doldurabilecek miyim?..’’ demiş.***Nasıl yazıyorum ‘‘Sinema Tarihi’’ni ama değil mi sevgili okurlar!.. Böyle güzel tarih anlatmayı ortaokul ve lise yıllarında tarihten sürekli ikmale kalmama borçluyum...Dünya Sinema Tarihi tabii bu kadar değil...Eskisi, yenisi, Burt Lancaster'i, Marlon Brando'su, Brigitte Bardot'su, Rambo'su, Dustin Hoffman'ı, Richard Gere'i, Sharon Stone'u, Bruce Willis'i, ve beni affetsinler, şu an adlarını unuttuğum daha bir sürü meşhur arkadaş var...Onların da hepsi de bizim yerli sinemayla da karışık gelecek programda, gene bu sinemada...
X

Savaşma Yarış

Çarkıfelek'in canlı yayıma başlamasıyla, televizyonlarda Benim yarışmam senin yarışmanı döver!.. Yüzyıl Savaşları da başladı...Zaman zaman yazar çizer takımının da müdahil avukat olarak karıştığı yarışmalararası bu tu kaka'lamacaya hiç gerek yok aslında...Programını ekrana kim iyi koyuyor, hangi sunucu hangi yarışmayı daha iyi sunup izleyicinin ilgisini çekiyorsa, parsayı da o toplar... Bu işin kuralı bu...Yoksa bu anlamsız rekabetler, kanallara hele de şu ortamda zarar verir...Zaten, eskiden vapurlardaki satıcıların yaptığı gibi, ‘‘Bir kutu çengelli iğne, üstüne bir Avrupa seyahati ve bilmemkaç milyar, bir araba, onun da üstüne ayrıca bir de tarak...’’ muhabbeti başladı bile...HÜZÜNLÜ GİDAJTürk Sineması'nın gelip geçmiş en önemli yıldızlarından Öztürk Serengil'i yitirdik...TRT dışında televizyonların tamamı bu konuda gene adam gibi bir program yapmadılar, işi eldeki eski üç-beş hastane görüntüsü ve Öztürk'ün filmlerinden bazı makaslamalarla geçiştirdiler...Oysa filmleri, yazdığı anıları, dostlarıyla söyleşiler vs. bir araya getirilir, Öztürk'le ilgili bir küçük belgesel bile yapılır aslında... Neyse bakarsın bir gün biri çıkar yapar...Rahmetli Öztürk'ün ekrana çıktığı, herkesi gülmekten yerlere yatırdığı son program, iki yıl önce TRT'de yayımlanmış ‘‘Mizah Yolcuları’’ adlı programdır...Öztürk'ün yaşamını anlattığı bu çok gırgır ve ilginç programı umarım TRT tekrar ekrana getirir...SIRAYLAGeçen akşam NTV'de dinledim...Washington Post gazetesi, basketbolu bırakma kararı alan Michael Jordan'a neredeyse koca bir sayfayı ayırırken, Türkiye'de hükümeti kuran Ecevit'e aynı sayfada tek sütun yer vermiş...Canım durun bakalım...Ecevit de politikayı bıraksın, bakarsınız aynı gazete iki sayfa yer verir...RAMAZAN ÖZELAtv'de her akşamüstü Erhan Yazıcıoğlu'nun yönetip sunduğu ‘‘Ramazan Özel’’ adlı bir program var...Erhan çeşitli alanlarda ünlüleri konuk edip onlarla söyleşiyor... Ayrıca program içinde Erhan'ın ekrana getirdiği bir de ‘‘İçimizden Biri’’ bölümü var...Erhan bu bölümde çok başarılı... Ama kim yazıyor bilmiyorum, bu bölümün esprileri pek başarılı değil onu da bu arada belirteyim...Programın bir ilginç bölümü de, Erhan Yazıcıoğlu konuklarından izleyicilere ‘‘sahur menüleri’’ önermelerini istiyor...Ve çoğu günlerini sakarin, grissini vs. diyet ıvır zıvırıyla geçiren özellikle biz kuşak arkadaşlar, oturup en ballı böreklisinden sekizer çeşit Osmanlı yemeği öneriyorlar ki, bu da çok gırgır oluyor...Yazıcıoğlu'nun geçen günkü program konuklarından biri bizim sevgili katil Aykut Oray'dı...Katil Aykut programın bir yerinde, Erhan'ın da ısrarıyla kalkıp rahmetli besteci ve tanburi Selahattin Pınar'ın ‘‘Bir Bahar Akşamı’’ şarkısını katletti, yani söyledi...Ve o ara merhum Selahattin Pınar mezarından fırlayacak, bu kez de o Aykut'un katili olacak diye ödüm koptu...Ama Allah'ı var; Aykut şarkının o ‘‘Daha önceleri neredeydiniz?..’’ bölümünü çok güzel okudu... Lan Aykut sende böyle ses vardı da ‘‘Daha önceleri neredeydin?..’’
Yazının Devamını Oku

Savaşma Yarış

Çarkıfelek'in canlı yayıma başlamasıyla, televizyonlarda Benim yarışmam senin yarışmanı döver!.. Yüzyıl Savaşları da başladı...Zaman zaman yazar çizer takımının da müdahil avukat olarak karıştığı yarışmalararası bu tu kaka'lamacaya hiç gerek yok aslında...Programını ekrana kim iyi koyuyor, hangi sunucu hangi yarışmayı daha iyi sunup izleyicinin ilgisini çekiyorsa, parsayı da o toplar... Bu işin kuralı bu...Yoksa bu anlamsız rekabetler, kanallara hele de şu ortamda zarar verir...Zaten, eskiden vapurlardaki satıcıların yaptığı gibi, ‘‘Bir kutu çengelli iğne, üstüne bir Avrupa seyahati ve bilmemkaç milyar, bir araba, onun da üstüne ayrıca bir de tarak...’’ muhabbeti başladı bile...HÜZÜNLÜ GİDAJTürk Sineması'nın gelip geçmiş en önemli yıldızlarından Öztürk Serengil'i yitirdik...TRT dışında televizyonların tamamı bu konuda gene adam gibi bir program yapmadılar, işi eldeki eski üç-beş hastane görüntüsü ve Öztürk'ün filmlerinden bazı makaslamalarla geçiştirdiler...Oysa filmleri, yazdığı anıları, dostlarıyla söyleşiler vs. bir araya getirilir, Öztürk'le ilgili bir küçük belgesel bile yapılır aslında... Neyse bakarsın bir gün biri çıkar yapar...Rahmetli Öztürk'ün ekrana çıktığı, herkesi gülmekten yerlere yatırdığı son program, iki yıl önce TRT'de yayımlanmış ‘‘Mizah Yolcuları’’ adlı programdır...Öztürk'ün yaşamını anlattığı bu çok gırgır ve ilginç programı umarım TRT tekrar ekrana getirir...SIRAYLAGeçen akşam NTV'de dinledim...Washington Post gazetesi, basketbolu bırakma kararı alan Michael Jordan'a neredeyse koca bir sayfayı ayırırken, Türkiye'de hükümeti kuran Ecevit'e aynı sayfada tek sütun yer vermiş...Canım durun bakalım...Ecevit de politikayı bıraksın, bakarsınız aynı gazete iki sayfa yer verir...RAMAZAN ÖZELAtv'de her akşamüstü Erhan Yazıcıoğlu'nun yönetip sunduğu ‘‘Ramazan Özel’’ adlı bir program var...Erhan çeşitli alanlarda ünlüleri konuk edip onlarla söyleşiyor... Ayrıca program içinde Erhan'ın ekrana getirdiği bir de ‘‘İçimizden Biri’’ bölümü var...Erhan bu bölümde çok başarılı... Ama kim yazıyor bilmiyorum, bu bölümün esprileri pek başarılı değil onu da bu arada belirteyim...Programın bir ilginç bölümü de, Erhan Yazıcıoğlu konuklarından izleyicilere ‘‘sahur menüleri’’ önermelerini istiyor...Ve çoğu günlerini sakarin, grissini vs. diyet ıvır zıvırıyla geçiren özellikle biz kuşak arkadaşlar, oturup en ballı böreklisinden sekizer çeşit Osmanlı yemeği öneriyorlar ki, bu da çok gırgır oluyor...Yazıcıoğlu'nun geçen günkü program konuklarından biri bizim sevgili katil Aykut Oray'dı...Katil Aykut programın bir yerinde, Erhan'ın da ısrarıyla kalkıp rahmetli besteci ve tanburi Selahattin Pınar'ın ‘‘Bir Bahar Akşamı’’ şarkısını katletti, yani söyledi...Ve o ara merhum Selahattin Pınar mezarından fırlayacak, bu kez de o Aykut'un katili olacak diye ödüm koptu...Ama Allah'ı var; Aykut şarkının o ‘‘Daha önceleri neredeydiniz?..’’ bölümünü çok güzel okudu... Lan Aykut sende böyle ses vardı da ‘‘Daha önceleri neredeydin?..’’
Yazının Devamını Oku

En büyük futbol

Geçtiğimiz cumartesi gecesi Savaş Ay'ın yeni kanalı TGRT'de, konusunu ‘‘Spor Yazarlığı’’nın, konuklarını da spor yazarlarının oluşturduğu ilk ‘‘A Takımı’’ programı vardı... Gecenin geç saatlerinde aldığımız ‘‘A Takımı’’ gece vardiyasını sabahın ilk ışıklarında teslim ettik...Programın sonunda Savaş her ne kadar, ‘‘Gerçekten çok centilmence bir tartışma oldu...’’ falan dediyse de, durumun vaziyeti pek öyle değildi... Herkes kurdunu döktü, koşullar elverdiğince birbirine giydirdiği kadar da giydirdi...Programın oybirliğiyle saptanan ‘‘asılacak adam’’ı daha baştan belli oldu ki, Erman Toroğlu'dur...Erman'a en büyük salvo ise programa, (herhalde son bant modasına uymak için olacak) dışardan bantla müdahil spor yazarı olarak katılan Hıncal Uluç'tan geldi...Bu arada şunu da söyleyeyim; program duyurularında programa Hıncal'ın da katılacağını öğrendiğimde heyecan ve keyif duydum... Programa bantla katılacağı aklıma bile gelmedi...Zira Hıncal'ın ‘‘Spor Bab-ı Ali'si’’ ile ilgili onca eleştiri yazısı, Erman'la bildiğiniz af buyursunlar didişmeleri hele de Mafya'nın Türk futbolunun içine girme konusunda savaşı vardı...Sevgili Hıncal programa neden katılmadı anlamadım...Gerekçesini tabi o bilir...Neyse Hıncal'dan sonra stüdyoda bulunan spor, daha doğrusu futbol yazarı arkadaşlar da Erman'a karşı sağlı sollu ataklara başladılar...Ve futbolculuğunda bir savunma oyuncusu olan Erman'da, bazen gerçekten iyi savunma yaparak, sıkıştığında topu taca atarak, ama önemlisi faul yapmayarak kendini elden geldiğince savundu... Valla onca eleştiri yanında, aldığı desteklerle bence tartışmadan hafif tertip zaferle bile çıktı...Zaten onca saat sonunda şu da kesin anlaşılamadı ki:Spor Basını, televizyonlarda hakemlerin eleştirilmesine mi karşıdır?..Yoksa bu işi yapan Erman Toroğlu'na mı karşıdır?..Neyse bu neye karşı olunduğu durumu umarım tez zamanda açıklığa kavuşur...O geceki tartışmanın bir önemli konusu da, eski futbolcuların spor yazarlığı yapmaları daha onların yazılarını başkalarının yazmaları konusuydu...Bu konuda söyleyeceğim, bana bizim Spor Müdürü Nezih Alkış'ın aktardığı, sevgili dostum Namık Sevik'in ona söylediği bir sözdür...Nezih, Milliyet yıllarında birgün Namık abiye gidip futboldan gelme yazarlar için ‘‘Abi bu arkadaşlar yazı yazamıyorlar...’’ demiş...Namık abi de ona, ‘‘Yahu yazamazlarsa yazamazlar... Pastayı biz yapacağız... Onlar pastanın kremaları’’ demiş...O gece bu ‘‘eski futbolcu yazarlar’’ konusunda en doğru sözü, artık eski bir futbolcu değil, yazarlık konusunda eski olmaya başlayan Turgay Şeren söyledi.Turgay, futbolu bırakan ünlü futbolcuların durduk oturduk yerde bu işte talip olmadıklarını, gazetelerin reyting adına bu kişilere talip olduklarından sözetti...Bu konuda aslında büyük görev benimde otuz yıldır üyesi olduğum Türkiye Spor Yazarları Derneği'ne düşer... Tek tabanca odur...Ama ben de bu arada şunu söyleyeyim... Bu eski futbolcu arkadaşların yazılarının çoğunu spor yazarları arkadaşlarımız yazıyormuş, tamam da...Be kardeşim öyle spor yazarları (!), okunduğunda yazısından bir halt anlaşılmayan öyle üstad spor kalemleri var ki, onların yazılarını da eski futbolcular yazsa keşke...İnanın bir bakıma durum da bu...KabusTelevizyonlarımızın, bilumum medyamızın iteklemesiyle şu son hafta, vatandaşın kafayı yeme konusu:Hakan Juventus'a gidecek o trilyonları alacak mı?Sayısal Loto'dan o para yoksa bana mı çıkacak?..Hükümet kurulacak mı?.. Kumlacaksa ne zaman kurulacak?.. Bizim de haberimiz olacak mı vs. konusuydu...Bu konular son günlerde artık vatandaşın rüyasına girmeye başladı...Yahu Allahaşkına n'olacaksa olsun da bu millet artık geceyarısı kabuslarından kurtulsun...(Loto'da durum belli oldu şükür...)Yahu şu milleti, bir yolunu bulup artık rahat uyutun be!..Bölücübaşı (!)Televizyonlarda katil Apo için sürekli Bölücübaşı diye abuk bir tanımlama kullanılıyor...Bu deyişi üstünzekalı biri bulmuş, göründüğü kadarıyla diğer bir alay üstünzekalı da mal bulmuş mağribi gibi bu lafa atlamış, televizyonda bu sözü kullanıyorlar...Yahu Bölücübaşı ne demek?.. Sanki Ahçıbaşı, çocukluğumuzda oynadığımız ‘‘Aç kapıyı Bezirganbaşı’’ oyunundaki Bezirganbaşı gibi birşey...Biraz da ilkokulda bizi öğretmene şikayet eden arkadaşımıza ‘‘müzevircibaşı’’ dememize benziyor... Bu da herifin kişiliğini yumuşatıyor... Adına ‘‘Apo’’ deyin yeter... O kendini tanımlıyor zaten...
Yazının Devamını Oku

UMUDUMUZ ZABITA

Pisliğin artık dizde değil, gırtlakboyu olduğu ülkemizde tek tesellimiz sağolsunlar belediye zabıta ekipleri...Temiz toplum adına kimsenin bir şey yaptığı yok ama, onlar hiç değilse temiz lokanta, temiz fırın adına çaba sarfedip, bu tip yerlere baskınlar düzenliyor, halk sağlığıyla oynayanları cezalandırıyorlar...N'apalım, yıllardır toplumun kafa sağlığıyla oynayıp toplumu çıldırtanlara, politikacısına, sömürücüsüne, çetesine, üçkağıtçısına bir şey yapamıyoruz... Hiç değilse fırıncıyla, lokantacıyla teselli bulalım...Bu arada televizyonlara da iki çift sözümüz var...İşini insan sağlığına zarar verecek biçimde yapan bu tip yerlere yapılan baskınlar tabii ki haber... Üstelik ilgililerin bu çabaları halkı mutlu da ediyor...Ama çoğu iğrenç görüntülerden oluşan bu baskın sahneleri, ekranda o kadar uzun gösterilip, o kadar tekrarlanıyor ki, insanın içi kalkıyor... Böylece o fırın ya da fırın kadar televizyonu da halka zarar vermiş oluyor...Ramazan'ın bir gün öncesi bir pide fırınına yapılan bir baskın ve ekranda bir görüntüler vardı, ondan sonra gel de pide ye yiyebilirsen!..NURSELİEpeydir ekranlardan uzak kalan Nuseli İdiz ‘Kanal 6’da ‘İşte Hayat’ programıyla yeniden ekrana döndü... Önce İdiz’e hoşgeldin, şükür görüştürene diyelim...‘İşte Hayat’ biraz haber, çokça magazin, sokak söyleşileri vs. den oluşan bir program...Nurseli, eğitimi, televizyon deneyimi ile inanırım ki bu programda başarılı olacaktır...Ama program, izlediğim 22 Aralık günü öyle bir falso yaptı ki, tam adam çıldırtmalık...Programın magazin bölümünde, bir viski firmasının barmenler arasında açtığı bir beceri yarışması ekrana getirildi... Ve görüntüler ekrandayken de Nurseli arkadan, ‘Bu yarışma Ramazan’dan önce yapılmıştır sevgili seyirciler...’ diye yırtınmaya, üstüste anonslar yapmaya başladı...Ne kadar ayıp... Bir içki firması Ramazan’da böyle bir yarışma yapamaz mı..?Herkesin sevabı da, günahsa günahı da kendine...Sen Ramazan’la böyle bir yarışmayı, şovu bağdaştıramıyorsan o zaman neden getiriyorsun ki ekranına...Sonra komik bir şey oldu...Hemen arkadan, ‘Selülit’ konusuyla karışık, anadan yarı üryan bir alay manken, cıbıl göğüsler, popolar getirildi ekrana...ACILARIN SİBEL'İSibel ekranlarda gene baş haber...Sibel Can'ın başı bir türlü dertten kurtulmuyor... Ee, neylersiniz büyük göğüsün, pardon büyük başın derdi de büyük oluyor...Bildiğiniz gibi bir süre önce gözaltına alınıp DGM'de sorgulanan, daha sonra da ekranlarda gözyaşları içinde izlediğimiz Sibel Can'ın bu defa da başı Maliye ile dertte...Maliye uzmanlarının yaptıkları araştırma sonucu ortaya çıkardıklarına göre, Sibel Can konser ücretini 150 milyon lira olarak gösteriyormuş...Şu karga sesime karşın ola da bana bir konser teklif etseler ben bile 1 milyardan aşağı şerefsizim çıkmam...Gene Maliye uzmanlarının yaptığı saptamaya göre Sibel Can sadece kendi, eşi, çocuklar, annesi vs. dışında şirketiyle ilgisi olmayan, hayatında yurt dışına çıkmamış birçok yakınını da yurtdışına çıkmış gibi gösterip, masraflarını şirketinde gider olarak gösteriyormuş...Ve Sibel'in şirketinin muhasebe kayıtlarında birçok ‘‘naylon fatura’’ kullandığı belgelenmiş...Aslında şaşılacak bir şey yok...Sanatçı(!)'nın kendisi naylon olunca, faturasının da naylon olması doğal...Bunları, şu gariban ülkede göz süzüp gerdan kırarak, bir göbek iki şarkıyla köşe olan bir genç hanım arkadaşı kınamak için yazmadım... O ‘‘bu düzenin’’ eğlence sektörünü temsil ediyor...Ve de o kiminle ‘‘dans ettiğini’’ iyi biliyor...Bence artık bu toplumun da kimlerle dans ettiğini bilmesinin çoktan zamanı geldi de geçti bile... Benim anlatmak istediğim bu...
Yazının Devamını Oku

UMUDUMUZ ZABITA

Pisliğin artık dizde değil, gırtlakboyu olduğu ülkemizde tek tesellimiz sağolsunlar belediye zabıta ekipleri...Temiz toplum adına kimsenin bir şey yaptığı yok ama, onlar hiç değilse temiz lokanta, temiz fırın adına çaba sarfedip, bu tip yerlere baskınlar düzenliyor, halk sağlığıyla oynayanları cezalandırıyorlar...N'apalım, yıllardır toplumun kafa sağlığıyla oynayıp toplumu çıldırtanlara, politikacısına, sömürücüsüne, çetesine, üçkağıtçısına bir şey yapamıyoruz... Hiç değilse fırıncıyla, lokantacıyla teselli bulalım...Bu arada televizyonlara da iki çift sözümüz var...İşini insan sağlığına zarar verecek biçimde yapan bu tip yerlere yapılan baskınlar tabii ki haber... Üstelik ilgililerin bu çabaları halkı mutlu da ediyor...Ama çoğu iğrenç görüntülerden oluşan bu baskın sahneleri, ekranda o kadar uzun gösterilip, o kadar tekrarlanıyor ki, insanın içi kalkıyor... Böylece o fırın ya da fırın kadar televizyonu da halka zarar vermiş oluyor...Ramazan'ın bir gün öncesi bir pide fırınına yapılan bir baskın ve ekranda bir görüntüler vardı, ondan sonra gel de pide ye yiyebilirsen!..NURSELİEpeydir ekranlardan uzak kalan Nuseli İdiz ‘Kanal 6’da ‘İşte Hayat’ programıyla yeniden ekrana döndü... Önce İdiz’e hoşgeldin, şükür görüştürene diyelim...‘İşte Hayat’ biraz haber, çokça magazin, sokak söyleşileri vs. den oluşan bir program...Nurseli, eğitimi, televizyon deneyimi ile inanırım ki bu programda başarılı olacaktır...Ama program, izlediğim 22 Aralık günü öyle bir falso yaptı ki, tam adam çıldırtmalık...Programın magazin bölümünde, bir viski firmasının barmenler arasında açtığı bir beceri yarışması ekrana getirildi... Ve görüntüler ekrandayken de Nurseli arkadan, ‘Bu yarışma Ramazan’dan önce yapılmıştır sevgili seyirciler...’ diye yırtınmaya, üstüste anonslar yapmaya başladı...Ne kadar ayıp... Bir içki firması Ramazan’da böyle bir yarışma yapamaz mı..?Herkesin sevabı da, günahsa günahı da kendine...Sen Ramazan’la böyle bir yarışmayı, şovu bağdaştıramıyorsan o zaman neden getiriyorsun ki ekranına...Sonra komik bir şey oldu...Hemen arkadan, ‘Selülit’ konusuyla karışık, anadan yarı üryan bir alay manken, cıbıl göğüsler, popolar getirildi ekrana...ACILARIN SİBEL'İSibel ekranlarda gene baş haber...Sibel Can'ın başı bir türlü dertten kurtulmuyor... Ee, neylersiniz büyük göğüsün, pardon büyük başın derdi de büyük oluyor...Bildiğiniz gibi bir süre önce gözaltına alınıp DGM'de sorgulanan, daha sonra da ekranlarda gözyaşları içinde izlediğimiz Sibel Can'ın bu defa da başı Maliye ile dertte...Maliye uzmanlarının yaptıkları araştırma sonucu ortaya çıkardıklarına göre, Sibel Can konser ücretini 150 milyon lira olarak gösteriyormuş...Şu karga sesime karşın ola da bana bir konser teklif etseler ben bile 1 milyardan aşağı şerefsizim çıkmam...Gene Maliye uzmanlarının yaptığı saptamaya göre Sibel Can sadece kendi, eşi, çocuklar, annesi vs. dışında şirketiyle ilgisi olmayan, hayatında yurt dışına çıkmamış birçok yakınını da yurtdışına çıkmış gibi gösterip, masraflarını şirketinde gider olarak gösteriyormuş...Ve Sibel'in şirketinin muhasebe kayıtlarında birçok ‘‘naylon fatura’’ kullandığı belgelenmiş...Aslında şaşılacak bir şey yok...Sanatçı(!)'nın kendisi naylon olunca, faturasının da naylon olması doğal...Bunları, şu gariban ülkede göz süzüp gerdan kırarak, bir göbek iki şarkıyla köşe olan bir genç hanım arkadaşı kınamak için yazmadım... O ‘‘bu düzenin’’ eğlence sektörünü temsil ediyor...Ve de o kiminle ‘‘dans ettiğini’’ iyi biliyor...Bence artık bu toplumun da kimlerle dans ettiğini bilmesinin çoktan zamanı geldi de geçti bile... Benim anlatmak istediğim bu...
Yazının Devamını Oku

Taş bitti dizi paydos

Ekonomik krizden sonunda televizyon kanalları da nasibini aldı... Aralarında Bizimkiler, İkinci Bahar, Ferhunde Hanımlar, Sıcak Saatler, İmparator, Yıkılmadım vs. gibi ünlü dizilerin de bulunduğu birçok dizi ve program yayımdan kaldırıldı...Bunda krizin, özellikle de reklam gelirlerinin azalmasının tabii etkisi var...Ama televizyon kanallarının hiç mi suçu yok?.. Bugünler o kadar net görünüyordu ki...Sen kalkıp reyting ve de kolay televizyonculuk adına İbo'su, Onur'u falanı filanı dokuzbuçuk yaşındaki çocuklara milyon dolarlar verecek, o tiz yanık sesleriyle arabesk çığıran sanatçı (!) arkadaşlara, ‘‘talk show’’du, ‘‘dizi’’ydi trilyonlar kaptıracaksın...Sonra da en ufak bir ekonomik çalkantıda sudan çıkmış balığa döneceksin...Mahsun dizisinde ‘‘Yıkılmadım’’ diyor... Dizi başına o kadar milyarı alırsan tabii yıkılmazsın... Ama sonra yıkılan televizyon kanalı oluyor...Benim bu işte en bozulduğum şey, öyle ya da böyle yüzlerce kişinin ekmek yediği dizilerin ekranlardan kovalanmaları... Televizyonların olan biten bunca şeye rağmen, hala o tiz sesli arabeskçi arkadaşların ‘‘show‘‘undan, dizilerinden o bol göğüs ve koltukaltı dekolteli hanımların popo kıvırarak yaptığı ‘‘show’’larından medet ummaları...N'apalım, kendi düşen ağlamaz...O HÜKÜMETİ BAŞINIZA ÇALIN!Şu ara Ankara'da haldır haldır ‘‘Hükümet’’ kurma çalışmaları sürüyor...Ve inanın tüm bu koşuşturmaların, ülkeyle, ülke insanıyla, ülke sorunlarıyla hiç ilgisi yok...Bu çaba, profesyonel politikacıların ‘‘Yeni seçime kadar da olsa, popomu bir süre daha nasıl koltuğa koyarım’’ın çabası...Sanırım televizyonlarda sizler de gördünüz...Başbakan'ın konvoyunu izleyen Kanal 9 otosu kaza geçiriyor...Selcen Yolcu adlı genç gazeteci arkadaş, ağır şekilde yaralanıyor...Ve Selcen'i yakındaki Kartal Devlet Hastanesi'ne yetiştiriyorlar...Hastanede doktor yok... Selcen'in arkadaşları ‘‘Doktor yok mu burada?..’’ diye bağırıp, koşuşturuyorlar... Ve hastanede Selcen'e yapılan müdahale sanki tavan akıyormuş gibi, başından, ağzından, burnundan akan kanlar yeri kirletmesin diye altına bir plastik kova koymak...Bu hastanenin adı da Devlet Hastanesi...Bu Devlet'in çoktan pijamalarını giyip evinin bahçesini sulayacak yaşa gelmiş, hasbelkader bir Sağlık Bakanı var... Bilmem bu anlattıklarımı televizyonda izledi mi?Ve bu arada Süleyman beye de bir çift sözüm var...Sen bırak ‘‘Devlet Sanatçısı’’ falan filan işlerini de, Devlet'in hastanelerine, polisine, bankalarına vs.'ye bak...HASTANEDEN YENİ ÇIKTIM GÜNER BEYAtv'de Güner Ümit'in gerçekten başarıyla sunduğu ‘‘Turnike’’ programı, yarışma özelliğini tamamen yitirdi, o güzel kızları, ünlü konuklarıyla bir show ve de hani gereksinim içindeki bazı kişiler için yapılan yardım geceleri programları vardır... İşte öyle bir programa dönüştü...Yoksula yardım etmek tabii kutsal bir şeydir ama, ‘‘iş başka, alışveriş başka’’ diye de bir söz vardır...Yarışma heyecan işidir... Güner'in programında da tüm ekran başındakilerin merakı, programa o telefonla katılan kişinin doğru numaraları bulup bulamayacağıdır...Ama ‘‘Hastaneden yeni çıktım abi...’’, ‘‘Bu parayla çocuğumu okutacağım...’’, ‘‘N'olur yardım edin Güner bey, evim ipotekte...’’ ve bazı muhabbetlerden sonra anlaşılmaktadır ki, Güner Ümit bir yolunu bulup o parayı onlara verecektir...İhtiyaç içindeki insanlara yardım etmek tabii çok güzel bir şeydir... Ama, bence Güner ille de böyle bir şey yapmak istiyorsa bu tip kişilere özel olarak yardım etsin... Daha önce de yazmıştım, programı bu ‘‘yalvar yakar’’ çirkinliğinden kurtarsın...
Yazının Devamını Oku

Taş bitti dizi paydos

Ekonomik krizden sonunda televizyon kanalları da nasibini aldı... Aralarında Bizimkiler, İkinci Bahar, Ferhunde Hanımlar, Sıcak Saatler, İmparator, Yıkılmadım vs. gibi ünlü dizilerin de bulunduğu birçok dizi ve program yayımdan kaldırıldı...Bunda krizin, özellikle de reklam gelirlerinin azalmasının tabii etkisi var...Ama televizyon kanallarının hiç mi suçu yok?.. Bugünler o kadar net görünüyordu ki...Sen kalkıp reyting ve de kolay televizyonculuk adına İbo'su, Onur'u falanı filanı dokuzbuçuk yaşındaki çocuklara milyon dolarlar verecek, o tiz yanık sesleriyle arabesk çığıran sanatçı (!) arkadaşlara, ‘‘talk show’’du, ‘‘dizi’’ydi trilyonlar kaptıracaksın...Sonra da en ufak bir ekonomik çalkantıda sudan çıkmış balığa döneceksin...Mahsun dizisinde ‘‘Yıkılmadım’’ diyor... Dizi başına o kadar milyarı alırsan tabii yıkılmazsın... Ama sonra yıkılan televizyon kanalı oluyor...Benim bu işte en bozulduğum şey, öyle ya da böyle yüzlerce kişinin ekmek yediği dizilerin ekranlardan kovalanmaları... Televizyonların olan biten bunca şeye rağmen, hala o tiz sesli arabeskçi arkadaşların ‘‘show‘‘undan, dizilerinden o bol göğüs ve koltukaltı dekolteli hanımların popo kıvırarak yaptığı ‘‘show’’larından medet ummaları...N'apalım, kendi düşen ağlamaz...O HÜKÜMETİ BAŞINIZA ÇALIN!Şu ara Ankara'da haldır haldır ‘‘Hükümet’’ kurma çalışmaları sürüyor...Ve inanın tüm bu koşuşturmaların, ülkeyle, ülke insanıyla, ülke sorunlarıyla hiç ilgisi yok...Bu çaba, profesyonel politikacıların ‘‘Yeni seçime kadar da olsa, popomu bir süre daha nasıl koltuğa koyarım’’ın çabası...Sanırım televizyonlarda sizler de gördünüz...Başbakan'ın konvoyunu izleyen Kanal 9 otosu kaza geçiriyor...Selcen Yolcu adlı genç gazeteci arkadaş, ağır şekilde yaralanıyor...Ve Selcen'i yakındaki Kartal Devlet Hastanesi'ne yetiştiriyorlar...Hastanede doktor yok... Selcen'in arkadaşları ‘‘Doktor yok mu burada?..’’ diye bağırıp, koşuşturuyorlar... Ve hastanede Selcen'e yapılan müdahale sanki tavan akıyormuş gibi, başından, ağzından, burnundan akan kanlar yeri kirletmesin diye altına bir plastik kova koymak...Bu hastanenin adı da Devlet Hastanesi...Bu Devlet'in çoktan pijamalarını giyip evinin bahçesini sulayacak yaşa gelmiş, hasbelkader bir Sağlık Bakanı var... Bilmem bu anlattıklarımı televizyonda izledi mi?Ve bu arada Süleyman beye de bir çift sözüm var...Sen bırak ‘‘Devlet Sanatçısı’’ falan filan işlerini de, Devlet'in hastanelerine, polisine, bankalarına vs.'ye bak...HASTANEDEN YENİ ÇIKTIM GÜNER BEYAtv'de Güner Ümit'in gerçekten başarıyla sunduğu ‘‘Turnike’’ programı, yarışma özelliğini tamamen yitirdi, o güzel kızları, ünlü konuklarıyla bir show ve de hani gereksinim içindeki bazı kişiler için yapılan yardım geceleri programları vardır... İşte öyle bir programa dönüştü...Yoksula yardım etmek tabii kutsal bir şeydir ama, ‘‘iş başka, alışveriş başka’’ diye de bir söz vardır...Yarışma heyecan işidir... Güner'in programında da tüm ekran başındakilerin merakı, programa o telefonla katılan kişinin doğru numaraları bulup bulamayacağıdır...Ama ‘‘Hastaneden yeni çıktım abi...’’, ‘‘Bu parayla çocuğumu okutacağım...’’, ‘‘N'olur yardım edin Güner bey, evim ipotekte...’’ ve bazı muhabbetlerden sonra anlaşılmaktadır ki, Güner Ümit bir yolunu bulup o parayı onlara verecektir...İhtiyaç içindeki insanlara yardım etmek tabii çok güzel bir şeydir... Ama, bence Güner ille de böyle bir şey yapmak istiyorsa bu tip kişilere özel olarak yardım etsin... Daha önce de yazmıştım, programı bu ‘‘yalvar yakar’’ çirkinliğinden kurtarsın...
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI