GeriSeyahat Doğu Beyazıt’tan Van’a
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Doğu Beyazıt’tan Van’a

Doğu Beyazıt’tan Van’a

Bu hafta Türkiye'nin en uzak noktalarında, İran sınırında ve Van Gölü'nün civarında dolaşacağız. İshak Paşa Sarayı, heybetli dağlar, büyüleyici şelaleler, üstüste binmiş medeniyetler ve masmavi Van Gölü... Bugüne kadar böylesine büyüleyici bir gezi yapmadığımı anladım.

Çıldır Valisi İshak Paşa tarafından yaptırılan İshak Paşa Sarayı'nın duvarlarında, yörenin birçok üslubu bir araya gelmiş, taş işçiliğinin en güzel örnekleri sergilenmişti.

Yollar bir okul gibiydi. Yaptığım her kilometrede başka bir şey öğreniyordum. Yol boyu uzanan köyler, kasabalar, kentler, ovalar, dağlar birer kütüphaneyi andırıyordu. Gördükçe bilgileniyordum. Ufkum açılıyordu. Nedenlerin, niçinlerin yanıtlarını buluyordum.

Doğu Beyazıt’ta önce, Ağrı Dağı’nın yüceliğine çarpıldım. Aşık oldum, büyülendim. İran sınırının yanı başındaki bu ilçeye girdiğimde vakit öğle olmuş, sıcak işi azıtmış, karnım da acıkmıştı. Anacaddenin kıyısına sıralanmış oteller, burada bir zamanlar canlı bir ticaret yaşamının olduğunu kanıtlıyordu. Şimdi ise o ticaretten eser kalmamıştı. Otel odaları boşalmış, esnafın yüzü gülmez olmuştu.

Cadde üstündeki Güven Lokantası’nda, dışarıyı gören bir masaya oturdum. Vitrindeki yemeklerden, görünüşü en ilginç olan Bozbaş’ı ısmarladım. Bozbaş bir İran yemeği idi. Genişçe bardak biçimli bir güvecin içinde önüme geldi. Garson güveçle birlikte, mis gibi ekşi maya kokan lavaş ekmeği ve bir başka boş kase daha getirdi. Önce lavaşı kopartıp, güvecin içine bandım. Ardından çatalımla içerdeki etleri yakalamaya çalıştım.

Acemi olduğumu anlayan garson yanıma gelip, yemeği hazırladı: Önce lavaşı boş kaseye küçük küçük doğrayıp, üstüne güvecin suyunu boca etti. Daha sonra güvecin içindeki nohut ve et karışımını başka bir kaseye boşaltıp, tokmak benzeri bir aletle ezdi. Et suyunu çeken lavaşa, ezilmiş nohutlu eti katık edip yedim. Yemeğin tadı hala damağımda duruyor. Şu satırları yazarken, ağzımın sulandığını itiraf edebilirim.

ZİRVEDEKİ SARAY

Yemekten sonra basan rehavete aldırmadan, İshak Paşa Sarayı’na doğru direksiyonu kırdım. Arada bir Ağrı Dağı’na bakarak, arada bir de ıssız yola dikkat ederek ilerledim. Bir süre sonra, ovaya hákim bir tepenin üstünde saray göründü. Allah’tan kapısının önüne kadar arabayla çıkmak olanağı vardı. Yoksa o sıcakta, yarı yola kadar bile tırmanamazdım.

1784 yılında Çıldır Valisi İshak Paşa tarafından yaptırılan saraya, Selçuklu mimarîsinin izlerini taşıyan görkemli bir taçkapıdan giriliyordu. 1877 Rus işgali sırasında yerinden sökülüp götürülen cümle kapısının, altın kaplama olduğu öne sürülüyordu. Yapının duvarlarında, bitkisel öğelerin ağır bastığı taş bezemeler insanı hayran bırakıyordu. İran, Selçuklu, Gürcistan ve Kafkas üslupları birbirinin içine geçip, yepyeni bir üslup olarak duvarlardaki yerini almıştı.

Görüntüsü sınırı aşan yüce Ağrı Dağı, İshak Paşa Sarayı’ndan görünmüyordu. Söylenceler ülkesi olan Doğu’da, her şeyin bir öyküsü vardı. Saraydan Ağrı’nın görünmeyişinin öyküsü de şöyle anlatılıyordu:

‘Paşanın kızı bir çobana aşık olmuş. Sabahtan akşama kadar yemeden içmeden, Ağrı’nın eteklerinde koyunlarını otlatan çobana bakar dururmuş. Duruma sinirlenen Paşa, ’bana öyle bir saray yapın ki, hiçbir yerinden dağ görünmesin’ demiş. Ustalar bu emir üzerine dağın görünmediği tek yeri bulup, sarayı inşa etmişler...’

Sarayın çatısına çıkıp, yamacın eteklerinde bir fakirlik abidesi gibi uzanıp giden Doğu Beyazıt’ın fotoğraflarını çektim. Sınır ticaretinin sona ermesi ile birlikte kamyonlarını kaybeden ıssız yollara baktım. Kendimi Türkiye’nin içinde, Türkiye’den çok uzakta hissettim.

Direksiyonu Van’a doğru çevirdim. Ağrı Dağı’na veda ettim ama onu uzun zaman görüntüden silemedim. Doğu, heybetli dağların anavatanıydı. Haritalarda adlarını okuduğum, fotoğraflarına bakıp hayran kaldığım başları dumanlı dağlar, teker teker karşıma çıkıyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu yüce dağlara yakıştırdığı görevi hatırladım:

‘Kim bilir, belki de her gece, olduğu yerden ellerini uzatarak, yıldızların saatini kuruyor, Kervankıran’la Çobanyıldızı’nı, Büyükayı’yı, Küçükayı’yı, Ağlayan Kadınlar’ı, kiminin mesafeler içindeki yalnızlığına hüzün duyduğum, kiminin kadife kadar yumuşak ve koyu karanlığa uzattığı mücevher salkımlarına imrendiğim bütün öteki yıldızları birbirlerine ayarlıyor, güneşin doğacağı dakikayı, ayın sihirli sandalının geçeceği suları tayin ediyor, doğan çocukları gök defterine parlak bir noktayla işaret ediyor, ölenlerin adını bir başka yıldızın gözlerini yavaşça yumarak siliyor, hülasa kainat ve kader dediğimiz büyük gidiş gelişi oradan tek başına ve kendi kendine idare ediyordu...’

MUHTEŞEM ŞELALE

2460 metre yüksekliğindeki Tendürek Geçiti’nden sonra, Van ilinin sınırlarına girdim. Yolun kıyısında yükselen yamaçlardaki kayalar oksit yeşili rengindeydi. Ay yüzeyini andıran bu garip kayaların yanında durup, ‘‘Yol müzem’’ için birkaç küçük taş topladım. Yol kıyısında küflenip kalmış kar kümesinden kartopu yapıp, ovaya doğru savurdum.

Çaldıran’dan geçerken, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in kıran kırana yaptıkları meydan savaşını hatırladım. Bu güzelim toprakların, bundan 500 yıl önce, hemen hemen benim geçtiğim aylarda, on binlerce masum insanın kanı ile sulandığını düşündüm. 5 asır önce savaş naraları atılan, at kişnemeleri ile çınlayan, yaralıların haykırışları ile yırtılan ovada, şimdi kanat sesi bile duyulmuyordu.

Ana yoldan Muradiye’ye doğru saptım. Orta çağda Bargiri adıyla anılan, Sultan IV.Murat’ın Bağdat seferi sırasında burada konaklamasından sonra ismi Muradiye olan Urartu yerleşim merkezini görünce, buraya neden daha fazla zaman ayırmadığıma hayıflandım. Kaleyi, mezarları, türbeleri hele hele Tendürek Dağları’ndan kopup gelen Bendi Mahi çayının, tepelerden aşağıya düşerken oluşturduğu muhteşem Muradiye Şelalesi’ni görünce canım yola devam etmek istemedi. Çayın kıyısında çadır kurup, uzun süre buralarda kaybolmak isteği bütün benliğimi sardı.

İstemeye istemeye tekrar yola koyuldum. Erciş sapağında Van Gölü mavi bir çarşaf gibi önüme serildi. Yeşilden, turkuvaza göz alabildiğine uzanan bu dev su kütlesine, göl demek haksızlık olurdu. Onun için çevresini mekán tutanlar, ona deniz demeyi uygun görmüşlerdi. Kıyısında yükselen, zirvesindeki karlarla ak saçlı bir ermişi anımsatan Süphan Dağı da, Van’ın gururuydu.

Evliya Çelebi ünlü Seyahatnamesi’nde, Süphan’ı anlatırken abartı sanatının sınırlarını oldukça zorlamıştı: ‘Adilcevaz kalesinin kuzeyinde göğe yükselmiş bir dağdır. Filozof Batlamyos’un dediğine göre yer yüzündeki 148 büyük dağdan biri de budur. Bu dağın en yüksek tepesine her sene Türkmen, Çekvani, Zaza, Lulu, Zibari, Pesani ve Kargari kürtleri yüzbinlerce hayvanları ile çıkıp yayla faslı yaparlar. Bu yüksek dağ üzerine Yahudi kavmi çıksa, Allah’ın emri ile ödleri patlar. Bu dağda otlayan hayvanların çoğu çifte kuzular. Buranın tavukları günde ikişer yumurta yumurtlar. Movul Secah adındaki bir adamın karısı bu dağda bir batında kırk çocuk doğurmuştur. Bu hadise sicillere kayıt edilmiştir.’

Dağ beni adeta hipnotize etti. Gözlerimi ayırmakta zorluk çektim. Kentin diğer bir simgesi olan Van Kedisi ve yavrusunun dev heykelinden dönüş yapıp iç taraflara doğru girdim. Yeşil tretuvarları, tertemiz caddeleri, pek yüksek olmayan derli toplu apartmanları, kocaman devlet tiyatrosu ile Van modern bir görünüm sunuyordu.

Bölge insanlık tarihinden başlayarak, birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştı. İlkel dönemlerde yaşam için gerekli olan her şey çevrede mevcuttu: Dağlardan gürül gürül inen nehirlerde su, kayalarda sığınmak için mağara, beslenebilmek için sürü sürü av hayvanı... Medeniyetlerin buluşup, ayrıldığı bu önemli kavşak, öyle bir-iki günde gezilip, bitirilecek bir yer değildi. Onu kavramak, onu hazmetmek, onu öğrenebilmek için uzun bir süreyi buraya ayırmak, onun çiçek kokan havasını doya doya solumak gerekiyordu.

İNCİLİ KEFAL

Yorulmuştum. Van’ın en yeşil kasabalarından biri olan Edremit’te, gölün kıyısındaki Merit Şahmaran Oteli’ne (432-312 3060) yerleştim. Duşumu alıp, kıyafetimi değiştirdikten sonra, gölün üstüne uzanmış iskeledeki bir masaya oturdum. Bir anda küçük sineklerin hücumuna uğradım. Onları sivrisinek sandığım için önce korktum. Ama sonra bunların zararsız haşereler olduğunu öğrenince rahatladım. Buzlu bir rakı ısmarlayıp, karşıda Süphan’ın hemen yanında batmaya hazırlanan güneşi seyrettim. Işıkların göl üstünde oluşturduğu altından yollara, Süphan’ın eteklerindeki renk oyunlarına daldım gittim. Kadehin sonuna doğru, daha doğru dürüst görmediğim Van’a sevdalandığımı hissettim.

Akşam yemeğinde otelin açık büfesinde, otlu peynir haricinde yöreye özgü bir yemek bulamadım. Ahçıya gölün tek canlısı olan, ‘İncili Kefal’den pişirmesini rica ettim. Bol soya sosuyla kızartılmış balığı çok tuzlu olduğu için yiyemedim. Halbuki bu balığın, kızgın tandır fırınlarının duvarlarına yapıştırılarak pişirildiğini biliyordum. Odamın penceresinden bir süre, göl üstüne düşen ay ışığının yakamozlarını seyrettim. Göz kapaklarımı daha fazla açık tutamayacağımı anlayınca, kendimi yatağın üstüne attım.

Haftaya Van ve çevresinde dolaşıp, yörenin yiğit insanları ile tanışacağız.
False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle