GeriDoğan HIZLAN Doğan Hızlan: Gümüşlük'te bir Edebiyat Akademisi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Doğan Hızlan: Gümüşlük'te bir Edebiyat Akademisi

Doğan HIZLAN

Ünlü yazar Latife Tekin'in öncülüğünde Bodrum Gümüşlük'te bir akademi kuruluyor. İnşaat çalışmaları halen devam eden Gümüşlük Akademisi, yazarlara yeni eserler yaratmaları için olanak sağlayacak. Gümüşlük Köyü Sarıca mevkiinde 15 dönümlük bir arazi üzerine 3 yıl önce inşaa edilmeye başlanan Gümüşlük Akademisi destek bekliyor.

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM romanı yayınlanınca, edebiyat dünyasının adları arasına Latife Tekin de katıldı.

Ardından Berci Kristin Çöp Masalları, Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar onun ününü pekiştirdi.

Kendine özgü bir dünyayı, çok değişik bir uslupla bize yansıtmıştı.

Latife Tekin'in 'Edebiyat Evi' projesi, Garanti Bankası tarafından desteklendi, mimar Hüsmen Ersöz'ün 1998 yılında hazırladığı mimari proje ile, 1999 yılında inşaat başladı, Ressam Hale Arpacıoğlu'nun, Koç Grubu şirketlerinden aldığı destekle, aynı mimari projenin parçası olarak da Sanat Evi'nin yapımına başlandı.

Latife Tekin, şimdi Bodrum Gümüşlük'te, herkesin yazabileceği, tartışabileceği, sanatçıların, büyük şehrin dağdağasından uzak eser üretebileceği bir mekanın tamamlanması için olağanüstü çalışıyor. Tekke inşa eden bir dervişin inancıyla.

Bodruma gidince, Gümüşlük Akademisi'ni görmeden İstanbul'a dönmek beni üzerdi.

Kültür Bakanı İstemihan Talay, eşi Nihal Talay, müsteşar yardımcısı Abdullah Dörtlemez ile birlikte yollara düştüm.

Yapılmayı bekleyen tozlu yoldan aşağıya inerken, çölde kültür vahalarını temsil eden binaları görmeye başladım.

Latife Tekin güler yüzle karşıladı bizi. Hayata yazmakla direnen insanlara özgü yüzüne vuran iyimserliğiyle.

Akademi faaliyete geçmiş bile, şortlu gençler dolaşıyor, öğrenmeye, yaratmaya açık bir yeni günün hazırlığını yapıyorlardı.

İnsanların bireysel bencilliklerinin girdabında dolaşmalarının yazılacak, övünülecek yanı yoktur. Aynı meslek erbabını üretsinler diye bir araya toplanmanın coşkusunu ancak hepimiz paylaşabiliriz.

Niçin kuruldu Gümüşlük Akademisi? Amacı ne, hedefi ne?

‘‘Gümüşlük Akademisi'nin hedefi, sanatın, felsefenin ve bilimin doğa ile buluştuğu bir düşünce çiftliği olma yönünde; Akademi sertifika dağıtan bir okul olmayı değil, ülkenin ve dünyanın geleceğine yön verecek çözümler üreten, gelecekte de yeryüzünün yaşanır kalabilmesi için mücadele veren değişik disiplinlerin bir araya geldiği bağımsız bir ekol olmayı amaçlıyor.’’

Yalnız Türkiye'den değil, bütün dünyadan gençler Gümüşlük Akademisi'ne geliyor.

Latife Tekin'in Gümüşlük Akademisi adlı (Nisan Yayınları) küçük kitabından bir bölümü buraya alıyorum.

Sizi de oraya çekeceğinden emin olduğum satırlar:

‘‘2, Pazar

Çapalarımızı, kovalarımızı alıp dağlara orkide sökmeye gittik. Dönüp geldiğimizde, insanın içinde her şeyi onarmak isteyen bir ruh var diye konuştuk.

Papatyaların inekler tarafından çiğnenmesinin sessizce dağlara gitmemize neden olması... dağlarda çamura batmamız, tüm o orkideler... Her şey kendiliğinden doğru bir biçimde olup bitiyor. Aklın erişemediği bir hızla işte. Ne yapmış olduğumuzu sonradan anlıyoruz. Hep ama gecikerek, anlayabilirsek o da. Bizi hareket ettiren ruhun yetkinliğini görmek....yine aynı duygu...Düşünmeye çalışmanın boşunalığı...’’

Oraya gidince, bu metnin mekana geçişini gördüm.

NASIL KURULDU?

Gümüşlük Akademisi Vakfı, 1995 yılında 30 üyenin katılımıyla kuruldu.

Latife Tekin hayalinin gerçekleşmesini neden istiyor?

‘‘Kurulu sisteme eklemlenmemiş, hayatın başka bir yerden de kurulabileceğine inanan, farklı kuşak ve uluslardan yazar ve şairleri buluşturmak.’’

Burada akşamüstleri, hatta Latife Tekin'e göre ay ışığında şiirler okunur, oyunlar oynanır, tartışmalar yapılır. Sanki yüzyıllar öncesinin Akademilerindeki özgürlük ve ruh içinde.

Akademi'ye bugüne kadar katkıda bulunanların listesini veriyorum. Çünkü hala destek bekliyorlar, kişilerden, kurumlardan.

Ben şimdiye kadar maddi katkıda bulunanların sanata verdikleri önem açısından da onları kutluyorum:

Garanti Bankası, Profilo, Koç Grubu Şirketleri, Koleksiyon Mobilya, Öztüre Holding, Çanakkale Seramik, Simko/Siemens, Göktepe Plastik, Uğur Dondurucuları.

Latife Tekin, özellikle yabancıları buraya çağırarak, Türk edebiyatına bakış konusunda bilgilendirilmelerini sağlamayı amaçlıyor.

‘‘Bizim yurt dışında basılan kitaplarımızın kapağına baksanız, orada batılıların bize oryantalist bakışlarını hemen farkedebilirsiniz’’ diyor Latife Tekin.

Şimdi dünyada Türk edebiyatı eserlerini yayınlayan yayıncıları, çevirmenleri buradaki Edebiyat Evi'ne çağıracaklar, Türk edebiyatını tanıtacaklar.

Anadolu'da yayınlanan edebiyat dergileri üzerine de bir sempozyum düzenlenecek, onların edebiyata bakışının ardındaki yerellik, küçük kentlerde edebiyatı yaşatmak tartışılacak.

Çok güzel bir konu. Benim de her okuduğum Anadolu dergisinde edebiyat sevgim biraz daha artar.

Latife Tekin'in büyük projesi, bir Akdeniz yazarları kurultayı toplamak. Mekan da yaraşır doğrusu.

Sanırım Bodrum'a gidenler artık Gümüşlük Akademisi'ne uğrarlar ve edebiyatın, sanatın doğa içindeki dirilişini sevgiyle izlerler.

Akademi, hepimizin maddi ve manevi katkılarını bekliyor.

Ulaşmanız için adresi, telefonu, faksı, e.mail'i veriyorum:

Gümüşlük Akademisi Vakfı, Gümüşlük, BODRUM-MUĞLA.

Tel:0252 3943178

Faks: 0252 3943834

e.mail: academia@garanti.net.tr

X

Gerçekten çevremizdeki insanları tanıyor muyuz?

Artun Ünsal ‘Boğaz’ın İnsanları’ kitabında sessiz çoğunluğu oluşturan sıradan insanların içindeki cevhere dikkat çekiyor. Okudukça bir semtin insan zenginliğini göreceksiniz.

Başlıktaki sorunun cevabını tahmin ediyorum: “Yahu komşuluk, mahalle kültürü kaldı mı?” Değerli araştırmacı Artun Ünsal’ın ‘Boğaz’ın İnsanları’ (Boğaziçi’nde Tanıdık Yüzler) kitabını okuduğunuzda semtinizdeki, yakınınızdaki kişilerin anlatacak çok şeyleri olduğunu, insan öykülerinin derinliğini, içtenliğini fark edeceksiniz.

Kitap Ara Güler’in bir sözünün gerçekliğini vurguluyor: “Hayat dediğin, küçük adamların hikâyesidir.” Gerçekten de büyük edebiyat yapıtları küçük insanların hikâyeleri üzerine kurulmuştur. ‘Görünüşte sıradan’ insanların içindeki cevheri keşfetmekte usta bir yazardır Artun Ünsal. Çeyrek asırdan fazla Çengelköy’de yaşıyor. Hangi semtlerin gezginidir Ünsal? Üsküdar, Beşiktaş, Paşabahçe...

‘Önsöz’de ne diyor? “TV ekranına çıkanlar, stadyum ve arenalarda boy gösterenler, maddi varlıkları ile size ‘çene yorduran’ kişileri ister istemez önemsersiniz. ‘Vitrindekiler’dir çoğu zaman ilginizi odakladıklarınız. Tesadüfen karşılaştığınız ve görünüşleriyle sıradan saydığınız kişilerin, bir bakıma ‘sessiz çoğunluğun’ üyelerini sıklıkla önemsemez, onları yakından tanımaya ve sevmeye pek meraklanmazsınız. Güzel insanları tanımaktan sizler de mutlu olacaksınız.”

Boğaz’ın İnsanları
Artun Ünsal
Kırmızı Kedi Yayınevi

BİR BOĞAZİÇİ MOZAİĞİ

Okurken güleceksiniz, hüzünleneceksiniz, insan dayanışmasının örneklerine rastlayacaksınız, bir semtin insan haritasının zenginliğini göreceksiniz. Kitaptan bazı seçmeler:

Yazının Devamını Oku

İstanbul’u A’dan Z’ye gezelim

İstanbul, yoğun trafikten kurtulmuş, bayram boyunca rahatça dolaşabildiğiniz bir şehir haline gelmişken, görmediğiniz, bilmediğiniz birçok yeri keşfedebilirsiniz. Bu önerim yalnız İstanbul’da yaşayanlar için değil, Türkiye’nin başka kentlerinde yaşayıp İstanbul’a ziyarete gelenler, yabancı turistler için de geçerli.

Mustafa Koç’un hazırladığı iki ciltlik kitaba bir göz atın, kendinizi okumaya kaptıracaksınız:

‘Revnakoğlu’nun İstanbul’u - İstanbul’un İç Tarihi: Fatih.’

Kitabın başında Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan’ın ‘Takdim’ yazısı var.

Mustafa Koç’un ‘Revnakoğlu Dosyaları ve Bu Eser’ yazısı, hem yazarı hakkında bilgi veriyor hem de ortada kalan telifler sorununa değiniyor: “Revnakoğlu’nun 1968’de vefatının ardından terekesi mahkemece kayıt altına alınmış, ömrünce biriktirdiği ve evini müzeye dönüştüren eşyası yok pahasına elden çıkarılmış, ancak 400 dosya kadar tutan arşivi, müsvedde halindeki notları, Abdülbâki Gölpınarlı ve Halil Can’ın teşebbüsleriyle Galata Mevlevihanesi’ne aktarılmıştı.

Evlenmemiş ve akrabaları tespit edilememiş olduğundan İstanbul’un meçhulünü malum eden bu kalemden çıkanlar, yıllarca orada birkaç tecessüs sahibine yüzünü gösterdi.”

Bu yazı mirasçısı tespit edilemeyen nice değerli belgenin, kitabın yayınlanmasını nasıl engellediğini gösteriyor.

Üzerinde durulacak bir konu.

İlk yazı; ‘Revnakoğlu’nun Biyografiler İçinde Biyografisi.’

Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatını yabancılara tanıtmak

Yalnız bayramlarda değil sair günlerde de gazeteler Cağaloğlu’ndayken Çelik Gülersoy’un yaptığı Yeşil Ev’e gittiğimde, yabancı turistlerin hepsinin elinde birer rehber görürdüm. Nereye gittiklerini, niçin gittiklerini, öneminin nereden kaynaklandığını bilmek isterlerdi.

Her bayram tatilinde bunu düşünürüm, bizden kaç kişi bu tür kitapları alıp okuyarak gezer?

Canlı rehberler var ama bilgiler ancak kitap sayesinde kalıcılık kazanır.

Yazlık yörelerde, vatandaşlarımıza, yabancı turistlere kendimizi nasıl tanıtacağız? Sadece doğadan, yenilen yemeklerden mi söz edeceğiz? Beni hiç ilgilendirmiyor.

Bütün dünyada yazlık yörelerde müzeler açılıyor, gelenler ülkenin sanatını, edebiyatını tanıyorlar, yoksa yenilen lahmacun ile yeni açılan beach’lerin hiçbir faydası yok.

Bir ülkenin yabancılar tarafından tanınmasını nasıl sağlayabiliriz?

Geçici resim sergilerinin Bodrum’da açıldığını okuyorum, bakıyorum yabancı bir yazar, sanat tarihçisi yok, biz bize fotoğraflar bunu gösteriyor, rahmetli Çetin Altan’ın dediği gibi bizi bize övüyoruz. Kış geliyor, onlar da bitiyor.

Yabancı ülkelerde, oranın mimarisine uygun müzeler yapılıyor, hatıra kartları basılıyor. Müze katalogları satılıyor.

Kitap Fuarı için Gaziantep’e gittim, Zeugma Müzesi’ni gezdim.

Yazının Devamını Oku

Hatırlamak/hatırlatmak

Zaman zaman diskoteğimi önce gözlerimle tararım, sonra da bir tanesini raftan çekip CD çalara ya da pikaba koyar dinlemeye başlarım.

Elbet de bu müzikler yavaş yavaş anılara eşlik eder.

Bu hafta bayram tatiline gidenlere geçmişte çok dinlenen parçaları hatırlattım, genç kuşak da ilgilenir umarım. Çünkü müzik tarihi bir toplumun yaşamının, zevkinin tarihidir.

LP modası başladığı için onları pikabımda dinliyorum.

Tanburi Cemil Bey’in bestelerini çaldım, icralarını da dinledim. Beyazıt’ta üniversiteden çıktığımda Şamlı İskender’in nota mağazasına gider, notaları alırdım. Eski yazı ve Fransızca’ydı.

Bugün tanıtacağım iki LP’nin kapağında şu yazılı:“Külliyat’ta Yer Almayan 2 Eser

Doğumunun 150. yılında Tanburi Cemil Bey Külliyatı’ndan Seçmeler.

Tanburi Cemil Bey

Yazının Devamını Oku

Hem nesnel hem öznel bir portreler kitabı

Atillâ Dorsay’ın ‘Hayatımızı Aydınlatan Muhteşem Kadın Dostlarım’ kitabıyla, sinema tarihimizdeki ünlü kadınları daha da yakından, iyi bir sinema eleştirmeninin kaleminden tanıyoruz...

Sevgili dostum Atillâ Dorsay’ın ‘Hayatımızı Aydınlatan Muhteşem Kadın Dostlarım’ kitabını okurken tanıdıklarımla ilgili anılarım da canlandı. Bu tür kitapların benimsediğim işlevleri vardır. Özellikle sinemamızın ünlü oyuncularının filmlerini seyrederken onlarla ilgili sayfaları açıp okuma isteği uyanır bende.

Türk filmlerini televizyonda seyrederken onların gümüş ekran dışındaki hayatlarını, konuşmalarını öğreniyoruz. Bir anlamda sinema tarihimizdeki ünlü kadınları da daha yakından, iyi bir sinema eleştirmeninin kaleminden tanıyoruz. Benim için kitap ithafları önemlidir, yazıya ondan başlayacağım: “Bu kitabı hayatımın önde gelen kadınları olan eşim Leman Dorsay, kardeşlerim Ayla Sevand ve Ayşe Kapancı, gelinim Ezgi Dorsay ve de büyük dostum Türkân Şoray’a adıyorum.”

Muhteşem kadınların içinde en yakından Türkân Şoray’ı tanıdım. Beni onunla rahmetli gazeteci arkadaşım Hulki İlgün tanıştırdı, sinemadan, romancılardan konuştuk. Daha sonra da görüşmelerimiz oldu. Sevgili dostum Selim İleri’nin senaryosunu yazdığı bir filmin çekimi Pera Palas Oteli’nde yapılıyordu. Beni de çekime çağırmışlardı. Çekim öncesi sohbetlere ara verildi, çekim başladı. Birlikte oturup konuştuğumuz Türkân Şoray, “Motor” denilince olağanüstü bir aktris, sanki bir mitoloji kahramanına dönüşmüştü. O çekimi hiç unutmadım.

Kitap beş bölümden oluşuyor: Sahnenin Divaları, Sinemanın İdolleri, Kaleminden Kan Damlayanlar, Kulaklarımızın Pasını Silenler, Değişik Alanların Öncüleri.

Bu kitabı severek, anılara gömülerek okumamın başlıca nedeni, çoğunu tanımam, onlarla dostluk kurmuş olmam. Sanki onlarla bir dost meclisinde buluşmuşuz, Atillâ da not alıyor... ‘Sunuş’ta ‘isim seçme zorluğu’ndan söz ediyor. Gerçekten de yazan herkesin başına gelen bir husus...

Dorsay, tanıdıklarını yazarken, onlarla ilgili toplantıları, anmaları da yazısına katıyor. Böylece zaman zaman bir roman üslubu ortaya çakıyor. Yakından tanıdıklarımı okurken, dünden bugüne ben de notlarımı gözden geçiriyorum. Onları anlatırken, birbirleriyle de kurdukları dostlukları, aralarında geçen olayları da yazının içine ustalıkla yediriyor. Yazılarında kullandığı arabaşlıklar, okumayı kolaylaştırıyor.

Hayatımızı Aydınlatan Muhteşem Kadın Dostlarım

Yazının Devamını Oku

Dergiler arasında

Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonu’ndan seçmeler sergisi devam ediyor.

Serginin adı, ‘Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri’.

500 parçalık müze koleksiyonundan seçilen 115 başyapıt bir arada.

SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer, Milliyet Sanat’ta Seray Şahinler’in sorularını yanıtlıyor:

“Uzun zamandır sergilenmemiş bu eserleri gündeme almaya karar verdik. İnsan elindekinin kıymetini sonra anlıyor. İzleyiciler kendi sanatçılarına daha farklı bakacak.”

Dergideki diğer konulardan seçmeler:

‘Yeni sezonda neler var’ bölümünde seyredeceğimiz filmlerin değerlendirmesi yapılmış. Burçin S. Yalçın hazırlamış.

Naim Dilmener’in kısa bir süre önce kaybettiğimiz Hasan Saltık üzerine yazısı: ‘Hasan olmasa bu albüm çıkmazdı.’

Seray Şahinler, Ahmet Ümit

Yazının Devamını Oku

Ne temmuzcuyum ne de ağustosçu

Dün Hürriyet’te okuduğum bir habere göre Fransa’da tatilciler temmuzcular ve ağustosçular olmak üzere ikiye ayrılıyormuş. Ben yaz mevsimini sevmediğim için taraf tutmuyorum.

Yazlık mekânlardaki trafik sıkışıklığını anlamam mümkün değil.

Ünlü bir Fransız sanatçının tatilciler için görüşünü çok severim. “İnsanlar tatile çıkınca kendilerini eğlenmek zorunda hissederler”diyor.

Yazın tek sevdiğim etkinlik açık hava konserleridir. Seslerin yankılanması bana ayrı bir zevk verir.

Yazları ailem yazlığa gittiğinde benim mekânım Beyazıt Devlet Kütüphanesi olurdu. Rahmetli kütüphanenin müdürü Muzaffer Gökman bana özel bir yer verir orada çalışırdım.

İstanbul Müzik Festivali başladığından beri yazları seviyorum. Eskiden bahçe sinemaları, Türk müziğinin icra edildiği bahçeler vardı. Onlara giderdik.

Dergilerde, kitap eklerinde neleri okumalıyız diye öneriler var.

Elbette çoğu yeni çıkan kitaplar.

Bir okur klasikleri okumadıysa, yeni kitapları anlayacağına inanamıyorum.

Yazının Devamını Oku

Fikret Kızılok’un ünlü vokalistleri - Hasan Saltık’ı anarak

Fikret KIZILOK’un (1948–2001) Kült albümlerinden ‘Yana Yana’ ilk kez long play (LP) formatında Kalan Müzik’ten çıktı.

İlki 1989 yılında kaset olarak çıkan albümün LP olarak yayınlanması, 2 Haziran’da kaybettiğimiz Hasan Saltık’ın hazırladığı son projeydi.

Sözleri Fikret Kızılok’a ait dokuz eserin yer aldığı albümün renkli parçalarından ‘Why High One Why’ın toplu vokalinde kimler vardı?

Bedri Baykam

Ferhan Şensoy

Esin Afşar

Sadun Boro

Dr. Memduh Eren

Yazının Devamını Oku

İlhan Koman’ın yaşamı ve sanatı: ‘Çelebi bir korsandı’

Eserlerinde sanatı ve bilimi buluşturması nedeniyle ‘Türk Leonardo da Vinci’ olarak anılan, ünlü ‘Akdeniz’ heykelinin yaratıcısı heykeltıraş İlhan Koman’ın hayat hikâyesi ‘İlhan Koman Sözlüğü’nde anlatılıyor. Necmi Sönmez’in kaleme aldığı kitabı okurken heykel sanatı üzerine de pek çok şey öğreneceksiniz.

İlhan Koman’la tanışmış, birkaç kez de sohbet etmiştim. Necmi Sönmez’in hazırladığı ‘İlhan Koman Sözlüğü’ sadece bir büyük heykeltraşın değil, Türkiye’de heykelin, heykeltıraşın da seyir defterini veriyor. Sönmez, Koman’ın Türkiye’de başlayıp Stockholm’de noktalanan yaşamını, sanatını ayrıntılarıyla bize sözlük düzeninde aktarıyor. Kitapta Türkiye’den Stockholm’e gidişin bütün aşamalarını okuyabilirsiniz. Ünlü ‘Akdeniz’ heykelini Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin Galatasaray’daki binasında, rölyeflerini de Anıtkabir’de görebilirsiniz.

Sönmez, sanatçıyı şöyle tanıtıyor:

“17 Haziran 2021’de 100. doğum gününü kutladığımız İlhan Koman, geliştirdiği deneyleriyle, heykel, matematik, statik, alternatif enerji üretimi gibi alanlarda ‘değiştirilemez ya da tartışılamaz gibi görünen kuramlara meydan okuyarak’ çağdaş Türk ve İsveç sanatında eşi benzeri görülmemiş eserler üretti. Onun yeni, farklı ve beklenmeyecek kadar cesaretli çalışmaları Edirne, İstanbul, Paris, Brüksel ve Stockholm kentlerinde geçen yaşamıyla birleştiğinde sanatsal ve bilimsel açıdan örnek bir hayat ortaya çıkmaktadır.”

Kitaptaki önemli bölümlerden biri de ‘Akdeniz’ heykelinin yapılış ve yerleştirme öyküsü. Bakın nasıl anlatıyor: “Ben de o heykelde (Akdeniz) böyle bir sinetik yanılgıdan istifade ederek, dalgalardan teşekkül eden, dalgaların meydana getirmeye çalıştığı bir ilaheyi, mabudeyi sembol olarak aldım.”

İlhan Koman Sözlüğü
Necmi Sönmez
Doğan Kitap

‘SANAT NEDİR’ DERSENİZ...

Yazının Devamını Oku

Afyon’a müzik festivalleri yakışır

Dün İhsan Yılmaz’ın Kültürazzi köşesindeki başlığı okuyunca yazmam gerektiğine karar verdim.

Yazının başlığı beni tedirgin etti:

‘Afyon’a caz değil sucuk ve kaymak heykeli mi yakışır?’

Afyonkarahisar Kent Konseyi Başkanı Şemsettin Yasan, caz festivaline halkın ilgi göstermediğini, Afyon’a yakışmadığını söylemiş. İhsan Yılmaz soruyor:

“Afyon’un orta yerine kaymak ve sucuk heykeli mi dikilmeli?”

Ben artık belediyelerin, özellikle şahıs heykelleri yapmasına karşıyım. Modern heykeller meydanları, parkları, büyük binaların girişlerini süsler. Bunu yapacak çok iyi heykeltıraşlarımız var.

Daha geçenlerde karpuz heykeli tartışması yaşandı. Polemikleri sevmem, bir sonuç çıkmaz, herkes fikrini söylemenin rahatlığına kavuşur sadece.

Sayın Yasan halkı öne sürüyor. Yeniliklerin yapılmaması, çoğunluğa tabi olunması için öne sürülen ve doğru olmayan bir gerekçe.

Afyon’daki müzik festivalini ilk ben yazdım. Anımsatayım:

Yazının Devamını Oku

Kadıköy’deki konservatuvar binası hakkında bir mektup

Aziz dostum İdil Biret’in eşi Şefik Yüksel’den Kadıköy’deki konservatuvar binasının boşaltılması üzerine bir not aldım.

Piyano Anasanat Dalı öğretim üyesi Dr. Lütfiye Ayşen Kâtipoğlu’nun kaleme aldığı bir mektuptu bana ilettiği. Kamuoyunun yakından takip ettiği durumu içeriden anlatan mektubu paylaşıyorum sizlerle:

“İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın Kadıköy İskele Caddesi’ndeki binamızda 1984 yılından bu yana eğitim vermekteyiz. Aynı binanın kara tarafında Haldun Taner Sahnesi faaliyet göstermekteydi. Bir süre önce Haldun Taner Sahnesi tadilat yapılacağı için boşaltıldı.

Maalesef, bu güne kadar konservatuvar yönetim kadrosu gerekli duyarlılığı göstermedikleri için, bize ait bir binaya sahip olamadık. Bunda bizim ihmal veya duyarsızlığımız söz konusu değildir.

Şu anda İBB tarafından dev bir sahne yapılacağı gerekçe gösterilerek binayı tahliye etmemiz istenmektedir. Buradan çıktığımızda, gideceğimiz bu büyüklükte bir bina bulmamızın mümkün olmadığı bilgisini edindik. 52 konsol ve konser piyanolarımıza ek olarak çok değerli, tarihi yaylı ve nefesli sazlarımız ve yüz elli yıllık geçmişe dayanan arşivimiz bulunmaktadır.

Bizim bu kapsamda bir bina bulma olasılığımız olmadığı için, şu anki binamızdan taşındığımızda enstrümanlarımız kiralık depoya kaldırılacak ve tabii eğitim yapılamayacağı gibi; kısa zamanda, depolanan enstrümanlarımız hurdaya çıkacak ve kurumun işlevi son bulacaktır.

Yeni yönetim her alanda olduğu gibi, kültür ve sanata bakışı ile de bizi çok umutlandırmıştı.

Ne yazık ki, yeni İBB Başkanı binamızdan okulumuzu atmak için temeldeki beton zayıflığını gerekçe göstererek, büyük restorasyon ve tiyatroya dev sahne inşa etme çalışması başlattı. Araştırmalarımıza göre, 1927 yılında inşa edilmiş olan binamızın İstanbul’daki birçok binadan çok daha dayanıklı olduğu bilgisini inşaat mühendisi statik uzmanlarından edindik. Ayrıca, gerekiyorsa temel veya diğer bölümlerde güçlendirme çalışması yapılabileceği mümkündür. Ayasofya’nın yüzlerce yıldır ayakta kalabilmesi, Edirne’deki Selimiye Camii’nin aynı şekilde sağlam yapı tekniğinin, yirmi birinci yüzyılda gerisinde olunamayacağı açıktır.

Çağdaş ve uygar ülkelere bakıldığında konservatuvar binaları hem tarihi, hem de şehrin kalbinde, halkla kültür, sanat iletişimi gerçekleştirebilecek konumdadırlar. Bu bakımdan da, binamızın Anadolu yakasındaki tek konservatuvar olması, öğrencilerimizin en yakın sanat kurumlarına kolaylıkla ulaşım sağlayabilmeleri, birikimlerini halkla paylaşabildikleri bir lokasyonda olması bakımından da ideal konumdadır.

Yazının Devamını Oku

Sevgili bir dostun ardından

Sevgili dostum Ahmet Turgut Kut da aramızdan ayrıldı, ebedi uykusunu Sapanca Kemer Mezarlığı’nda uyuyacak.

Bazı adlar var, ölümleriyle sizden bir parçayı da alıp götürüyorlar. Ölümünü öğrenir öğrenmez, Fatih’ten Yenikapı’daki Kemal Bey’in kahvesine kadar anılar sökün edip geliyor.



Abdülbâki Gölpınarlı ile İsmet Sungurbey’in hazırladığı, Konur Ertop’la birlikte yayımladımız Şeyh Bedreddin kitabının Sunuş’unda, Sungurbey, genç araştırmacı Turgut Kut’a da teşekkürlerini yazmıştı.

Kimi dostluklar öylesine derindir ki, yıllarca görüşmeseniz de ilk karşılaştığınızda sanki dün ayrılmış gibi hissedersiniz.

Bildiklerini, okuduklarını, incelediklerini ne kadar yazsalar, kâğıda dökseler azdır. Çünkü söylediklerinden, yazdıklarından öte binlerce sayfa hafızalarındadır.

Yazının Devamını Oku

Mobilyalara meraklı mısınız?

Frederick Litchfield’in ikonik kitabı ‘Eşyanın Resimli Tarihi’ mobilyaların izinde, zevk ve siyasal tarihin eğlenceli bir özeti... İçindekiler listesi kitabın alanında önemli bir çalışma olduğunu gösteriyor...

Mobilya sizin için ne derece önem taşır? Evinizin dekorasyonu yaşamınızda önemli bir yer kapsar mı? Sık sık mobilya değiştirir misiniz? Benim hiç mobilya merakım yoktur. Çünkü benim için bir evin süsü kitaplar, plaklar, CD’ler ve kırtasiye malzemesidir. Dekoratörlere ev düzenini bırakanları pek anlamıyorum.

Bu konuda kendimi böylesine dışta tutuyorum ama aileden kalma bazı eşyalar anılarımın düğümüyle bağlanmış olarak karşımda duruyor.

Frederick Litchfield’ın ‘Eşyanın Resimli Tarihi: En Eski Zamanlardan Günümüze’ kitabı sizi eşya konusunda düşünmeye davet ediyor.

Tanıtımı özetleyebilirim: Frederick Litchfield’in ilk kez 1892’de yayımlanan ikonik kitabı ‘Eşyanın Resimli Tarihi’ kutsal kitaplardan, medeniyetin en eski zamanlarından Roma’ya, oradan Asya ve Uzakdoğu’ya, Rönesans’a ve Fransız Devrimi’ne kadar uzanan baş döndürücü bir tarih boyunca sizi mobilyalar arasında yolculuğa çıkarıyor.

Eşyanın Resimli Tarihi: En Eski Zamanlardan Günümüze Frederick Litchfield
Çeviri: Seda Ateş

Yazının Devamını Oku

Yemek fotoğrafları iştah açar mı?

Yemek kitaplarının en iştah açıcı bölümü yemek fotoğraflarıdır. Evde hazırlanan sofralardaki yemeklerin fotoğrafını çeksek bu etkileyiciliğe varamayız.

Yemek ve Kültür dergisinin yeni sayısında Enis Batur’un ‘Foto–yemek’ yazısını okurken, elimin altında bulundurduğum yemek kitaplarının fotoğraflarına baktım.

Biri ‘Adım Adım 62 Çorba’ diğeri de ‘Adım Adım 62 Salata’ (YKY). Salata kitabının ilk sayfasında ‘Mustafa V. Koç’un anısına’ yazılı.

Üçüncü kitap ise ‘Makarna’, İtalyanca’dan çevrilmiş. Tariflerini okurken, fotoğraflara bakmak iştah açıyor. Yazarın verdiği bilgiye göre,“2020’de 11’incisi yapılan Uluslararası Mutfak Festivali’nin ana teması ‘Güney’ olmuştu. Akdeniz yemek kültürünün kuşatıldığı etkinliğin ‘veli’si Marsilyalı ünlü aşçı Passedat idi.

Lou Manna–Bill Mos ikilisinin 2005’te yayımladıkları ‘Dijital Yemek Fotoğrafçılığı’ hâlâ temel başvuru kitapları arasında.

Nemika Tuğcu’nun ‘Bir Sonbahar Sofrası’ gözlemle masalsılık arasında gidip gelen çok sevdiğim bir yazı.

Muhammet Şengöz’ün resimlediği Nisa Leyla’nın şiirinin adı ‘Sylvia Plath’.

‘Geçmişin Tadı’ bölümünde, bir yemek için malzemenin alımından yapılışına kadar geçen bir süreyi okursanız, lezzetli yemekler pişirebilirsiniz, ama un kurabiyesini de unutmayın.

Ciğer tava tarifi doğrusu çok hoşuma gitti: “Sizinle bir de tava yemeklerinden birisini yapalım. Mesela çok sevdiğiniz ciğer tavasını. Buna Arnavut ciğeri derler. Piyaz satan Arnavut ahçılar bunu çok güzel yaparlar. En büyük lokantalarda bile onların yaptığı kadar güzeline güç rastlanır.

Yazının Devamını Oku

Yüz yüze eğitim

Geçenlerde iki profesör arkadaşımla online eğitim üzerine konuşuyorduk.

İkisi de aynı noktada birleştiler. “Bizi dinleyen öğrencilerin yüz ifadesini, tepkisini göremiyoruz. Onlar bizi tartamıyor, biz de onları.”

Gerçekten de açılan okullardaki çocukların sevinçlerini görünce bu yakınmalara daha çok hak verdim.

Öğretim üyelerinin öğrenci hoca ilişkisi sadece verdiği dersle sınırlı değildir. Vücut dili denilen önemli bir unsuru da unutmayalım.

Birtakım okullarda, üniversitelerde ders sırasında, ders sonrasında öğrencinin aklına gelen sorular vardır, sorar merakını giderir.

Ben birçok kuşaktaşımın davranışlarını, konuşmalarını, tiklerini merakla izlerdim, hiç kuşkusuz onlar da beni.

Öğretmenlerin kalem tutuşları –bilgisayar kalemin yerini tutamaz– not alışları, elyazıları birer kişilik ipuçlarıdır.

Ayrıca önemli bilgiler, çoğu zaman ders sonrası öğrenilir, dersin dipnotu özelliği taşır.

Kitap seçiminde de aynı durum söz konusu. Fuarların özel bir yeri olduğunu düşünürüm.

Yazının Devamını Oku

60’lardan, 70’lerden ses belleğimde kalanlar

Geçen hafta çalışmalarıma iki uzunçalar eşlik etti.

Her parçanın hayatımızda bıraktığı bir iz vardır. Şarkılar aslında bizim de tarihimizdir. Unuttuklarımız ile unutamadıklarımız çarpışır. Müzik öyle bir türdür ki çoğu silinip gider. Sosyoloji açısından bir değerlendirme yapmak gerekir. Günün modası neydi, o müziğe nasıl yansıdı. Neyi dinlerdik, neyle dans ederdik, hangi solistler zamanında zirvedeydi. Müziğin tarihi ile modanın tarihini de eşleştirmek mümkün.

Sadece pop müziğinin değil, Türk müziğinin de sevilen parçalarının yankısı ne kadar sürüyor. Kulüplerde ne çalınıyordu, Türk müziği hangi mekânlarda, hangi bahçelerde dinlenirdi?

Yemek müziği kavramı nasıl doğdu, nasıl gelişti, nasıl yaygınlaştı?

Pikabımda iki uzunçalar dönüp durdu.

Biri: ‘Bir Varmış Bir Yokmuş - 1960/70’ler Türkçe Aranjmanlar Altın Seri’.

Diğeri: “Anılar - 1970’ler Karma Pop Türkçe Aranjmanlar’.

İkisi de Odeon Koleksiyonu’ndan.

Aranjörlerden

Yazının Devamını Oku

Galata’yı ne kadar tanıyorsunuz?

Turan Akıncı’nın ‘Galata - İstanbul’un 700 Yıllık Karakutusu’ kitabında, şehrin tarihinin izlerini sürerken bu köklü semt hakkında pek çok şey öğreniyoruz.

Galata denince belleğime ilk düşen, İlhan Berk’in ‘Galata’ kitabıdır. En ücra köşelerine kadar, bize o semti yazmıştır. Semt monografileriyle ilgilenirim, çünkü sadece orada yaşayanlar değil, gelip geçenler de o semti tanımalıdır.

Turan Akıncı’nın ‘Galata - İstanbul’un 700 Yıllık Karakutusu’ kitabında bakın Galata semti hakkında neler öğreniyoruz...

Bizans yönetimi Galata’yı Cenevizlilere tahsis etti. Karadeniz ve Akdeniz limanları arasında bir ticaret ağı kurdular. Bu düzen 186 yıl devam etti.

1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedince bir Ahitname vererek bölgenin özerkliğini tanıdı.

Kitabın anabaşlıkları: Galata  Limanı, Galata  Kültür Varlıkları, Galata’da Osmanlı Askerî Tesisleri, Galata Sarrafları, Osmanlı’da Levantenler, Galata’da Bankalar, Galata’da Bankerler, Galata’da Ticarî Hanlar.

Fatih, Bizans imparatorundan Galata’nın sulh yoluyla teslim edilmesini istedi, imparator bu teklifi kabul etmedi. Zağanos Paşa, Cenevizlilere şöyle söyledi: “Sizler sultanın dostlarısınız. Hiç kimseden zarar görmeden Galata’yı elinizde tutacaksınız. Bu zamana kadar Bizans imparatorundan elde ettiğiniz hakları aynen koruyacaksınız. Bu nedenle hiç başka bir şeyle uğraşmayın. Sultanı da kızdırmayın.”

Yönetim tarzı klasik Osmanlı yönetim şablonundan farklıydı. İstanbul’un fethinden sonra, oraya göre bir yönetim tarzı uygulanmaya başladı, biraz karmaşıktı. Galata subaşısının düzeni sağlamanın ötesinde birçok görevi vardı.

Galata - İstanbul’un 700 Yıllık Karakutusu

Yazının Devamını Oku

Okurla yazarı buluşturan akademisyen: Yıldız Ecevit

Kısa bir süre önce telefonda konuşmuştuk Yıldız Ecevit’le. Yeni kitabını kutladım. Karalama Defteri programında kendisini konuk etmek istediğimi, Bodrum’da olduğunu, ileride düşüneceğini söylemişti.

Dün sabah ölüm haberini aldım.

Daima savunduğum bir düşüncemi tekrarlamalıyım.

Bir yazarı iyi anlayabilmek, verdiği tadı alabilmek için eleştirmenlere, akademisyenlere ihtiyacımız vardır. Yazarın edebiyata getirdiği yeniliği onların aracılığıyla öğrenirsek, kitabı hem okuduğumuz listede hem de edebiyat tarihinde doğru bir yere yerleştiririz.

Yıldız Ecevit gibi akademisyenler bizim rehberimiz olur. Yalnız okur için değil, yazar için de önemlidir yaptıkları çalışmalar. Yazarın yapmak istediğinin doğru şekilde kitlelere ulaşmasını, akademisyenler ve eleştirmenler sağlar.

Yıldız Ecevit’in kitaplarına ait tanıtıcı notlar, sanırım düşüncemin kabul görmesini mümkün kılacaktır.

Okurlar özellikle Oğuz Atay ve Orhan Pamuk’u onun sayesinde çok daha iyi anlayacaktır. Bunu Yıldız Ecevit’in çalışmalarına borçludurlar.

Kitaplar üzerine notlar:

‘Ben Buradayım...’ – Oğuz Atay biyografisi, yazarın metinlerinden ve hayatından yola çıkarak yaptığı çok özel bir çalışma.

Yazının Devamını Oku

Kemal Özer şiir ödülleri

Klaros Yayınevi’nin düzenlediği ‘Kemal Özer Şiir Ödülü’nü kazananlar belli oldu. Ödül seçici kurulu aşağıdaki adlardan oluşuyordu:

Veysel Çolak

Yusuf Alper

Lokman Kurucu

Volkan Hacıoğlu

Simge Özer

Kurulun gerekçesi şöyle: “Bir şiir kitabını veya bir şiir dosyasını şiir sanatı bakımından değerlendirirken bir şairden yapısal bakımdan sağlamlık, özgün oluş, şiirin gereksindiği sözcük ekonomisi, yapaylıktan uzaklık, sözcüklerin ve dizelerin kurgusuyla metne şiir değeri kazandırması; ayrıca şairden insanın doğayla, insanın kendisiyle çelişkisini; bir başka deyişle insanın bütün hallerini, şiir estetiği içerisinde yansıtması beklenir. Dahası, yaşanan coğrafyanın kültürünü özümsemesi, şiirini o kültürden damıtarak evrensel kılması da... Elbette öyküleme tuzağına düşmemesi, dil bilinci, sözcük dağarcığının zenginliği ve bunun şiire yansıtılması, imgesel tutarlılık yani imgelerin hayata ilişkin anlamsal çağrışımlar oluşturabilmesi, Türk şiiri içerisinde kendi rengini üretebilmesi, kendine özgü bir ses ulaştırması da beklenir şairden. Bu bakış açısıyla yaptığımız değerlendirmede, 2021 Kemal Özer Şiir Ödülü’nü kazananlar:

KİTAP DALINDA:

Yazının Devamını Oku

Savaşta, barışta çocuk şarkıları

Bir ülkenin müzik tarihini bilmiyorsanız, o ülkeyi de, insanlarını da tanımıyorsunuzdur.

Çok yinelediğim bir yargıdır bu. Siyasetten günlük yaşama, savaştan barışa, rejim değişmelerine kadar her şey müziğe yansır.

Gönül Paçacı Tunçay’ın başında bulunduğu OMAR (İÜ Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama Araştırma Merkezi) çalışmalarıyla bu konuda yalnız müzisyenlere değil, edebiyatçılara, ressamlara, şairlere de katkıda bulunuyor.



Bir long play’de toplanan besteler, iyi bir inceleme kitabının içine konulmuş.

Kitabın adı:

Yazının Devamını Oku