GeriDoğan HIZLAN Doğan Hızlan: Çankaya'dan Yılanlar'a vize
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Doğan Hızlan: Çankaya'dan Yılanlar'a vize

Doğan HIZLAN

Fakir Baykurt'un 28 yaşında yazdığı Yılanların Öcü romanı Yunus Nadi Roman Armağanı'nı kazandıktan sonra Metin Erksan tarafından sinemaya aktarıldı. Fikret Hakan, Nurhan Nur, Kadir Savun, Aliye Rona oynamıştı. Filmin yasaklanması üzerine zamanın asker kökenli cumhurbaşkanı Cemal Görsel, Çankaya'da filmi seyretti ve oynanmasını sağladı.

Ben, bugün, filmi yasaklayanların, o cesareti gösteremeyenlerin, Fakir Baykurt'a kan kusturanların, sanatın özgürlüğüne düşman kesilenlerin, memleket gerçeğinden korkanların adlarını hatırlamıyorum ama Cemal Gürsel'i rahmetle anıyorum.

Tarih içinde bizim cumhurbaşkanlarının Baba işlevini taşımasının ardındaki gerçek, bu destekte yatar.

Yılanların Öcü yüzünden yazarın başından geçenlerin trajikomik öyküsünü, kitabın başında yer alan 'Yılanların Öcü'üstüne Meclisteki Tartışma'yı (Adam Yayınları, Kasım 1997, s.7) mutlaka okuyun.

Tekrar tekrar yazdım. Türkiye'nin toplumsal ve siyasal tarihini anlayabilmek, yazabilmek için yazarların cenderedeki hayatlarını ve buna rağmen yarattıkları eserleri okuyun yeter.

Köy Romanı yazılmasaydı, bana kalırsa, cumhuriyet kuşağı köy gerçeğini ayrıntısıyla tanıyamazdı. Köylü kavramının boyutunu öğrenemezdi.

Köy Enstitüleri olmasa, köy çocukları köyün sınırlarını aşıp başka bir dünyanın varlığının farkına varamazlardı.

İki gerekçe bile, o romanların önemini, edebiyatımız ve hayatımızdaki yerini yeterince ispatlar.

***

FAKİR Baykurt, kuşağının bir çok adı gibi, kendi yaşamını hep alçakgönüllü tavırlarının arkasında, acılarının gölgesinde sakladı.

Onun Özyaşam (Özüm Çocuktur, Papirüs Yayınları, Temmuz 1998, s.7) ana başlıklı kitabındaki girişi bu dediğimi destekliyor:

'Bu bir yaşam,Özyaşam...

1929'da sıcak bir yaz günü Akçaköy'de başladı. Altmış beşi geçti, yüksek gökler altında, insanlar içinde; acı tatlı sürüyor.

Bugüne gelesiye elimde kalem, insanın, kuşun, kurdun halini anlatan romanlar, öyküler yazdım. Özellikle köylüleri, ağzı var dili yok kadınları anlatmaya çalıştım. Kendimi anlatmaktan nedense kaçındım. Yazarlık bana yıllar yılı bir kamu görevi gibi göründü. Kendimi yazmak bencillik olur sandım. Oysa kusurlarımla, erdemlerimle ben de bir insanım. Bu işe geçten geç yöneldim.'

Türkiye'den göçe zorlanan yazarın, Almanyadaki gözlemlerinden, yaşantısından doğan romanlarının da Anadolu insanının gurbet macerasına yeni edebi pencereler getirdiğini biliyorum.

Yüksek Fırınlar, bu dönemin başarılı örneğidir.

***

DEVLET adamlarını, hükümet erkanını uyarmalıyım.

Otuz yedi yıl sonra, (roman üzerine tartışmaları yansıtan Baykurt'un yazısı 1962 tarihini taşıyor) bir yazara yaptığınız zulümle lanetlenmek istemiyorsanız, sanatçının, sanatın özgürlüğüne saygılı olun.



X

Afyon’a müzik festivalleri yakışır

Dün İhsan Yılmaz’ın Kültürazzi köşesindeki başlığı okuyunca yazmam gerektiğine karar verdim.

Yazının başlığı beni tedirgin etti:

‘Afyon’a caz değil sucuk ve kaymak heykeli mi yakışır?’

Afyonkarahisar Kent Konseyi Başkanı Şemsettin Yasan, caz festivaline halkın ilgi göstermediğini, Afyon’a yakışmadığını söylemiş. İhsan Yılmaz soruyor:

“Afyon’un orta yerine kaymak ve sucuk heykeli mi dikilmeli?”

Ben artık belediyelerin, özellikle şahıs heykelleri yapmasına karşıyım. Modern heykeller meydanları, parkları, büyük binaların girişlerini süsler. Bunu yapacak çok iyi heykeltıraşlarımız var.

Daha geçenlerde karpuz heykeli tartışması yaşandı. Polemikleri sevmem, bir sonuç çıkmaz, herkes fikrini söylemenin rahatlığına kavuşur sadece.

Sayın Yasan halkı öne sürüyor. Yeniliklerin yapılmaması, çoğunluğa tabi olunması için öne sürülen ve doğru olmayan bir gerekçe.

Afyon’daki müzik festivalini ilk ben yazdım. Anımsatayım:

Yazının Devamını Oku

Kadıköy’deki konservatuvar binası hakkında bir mektup

Aziz dostum İdil Biret’in eşi Şefik Yüksel’den Kadıköy’deki konservatuvar binasının boşaltılması üzerine bir not aldım.

Piyano Anasanat Dalı öğretim üyesi Dr. Lütfiye Ayşen Kâtipoğlu’nun kaleme aldığı bir mektuptu bana ilettiği. Kamuoyunun yakından takip ettiği durumu içeriden anlatan mektubu paylaşıyorum sizlerle:

“İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın Kadıköy İskele Caddesi’ndeki binamızda 1984 yılından bu yana eğitim vermekteyiz. Aynı binanın kara tarafında Haldun Taner Sahnesi faaliyet göstermekteydi. Bir süre önce Haldun Taner Sahnesi tadilat yapılacağı için boşaltıldı.

Maalesef, bu güne kadar konservatuvar yönetim kadrosu gerekli duyarlılığı göstermedikleri için, bize ait bir binaya sahip olamadık. Bunda bizim ihmal veya duyarsızlığımız söz konusu değildir.

Şu anda İBB tarafından dev bir sahne yapılacağı gerekçe gösterilerek binayı tahliye etmemiz istenmektedir. Buradan çıktığımızda, gideceğimiz bu büyüklükte bir bina bulmamızın mümkün olmadığı bilgisini edindik. 52 konsol ve konser piyanolarımıza ek olarak çok değerli, tarihi yaylı ve nefesli sazlarımız ve yüz elli yıllık geçmişe dayanan arşivimiz bulunmaktadır.

Bizim bu kapsamda bir bina bulma olasılığımız olmadığı için, şu anki binamızdan taşındığımızda enstrümanlarımız kiralık depoya kaldırılacak ve tabii eğitim yapılamayacağı gibi; kısa zamanda, depolanan enstrümanlarımız hurdaya çıkacak ve kurumun işlevi son bulacaktır.

Yeni yönetim her alanda olduğu gibi, kültür ve sanata bakışı ile de bizi çok umutlandırmıştı.

Ne yazık ki, yeni İBB Başkanı binamızdan okulumuzu atmak için temeldeki beton zayıflığını gerekçe göstererek, büyük restorasyon ve tiyatroya dev sahne inşa etme çalışması başlattı. Araştırmalarımıza göre, 1927 yılında inşa edilmiş olan binamızın İstanbul’daki birçok binadan çok daha dayanıklı olduğu bilgisini inşaat mühendisi statik uzmanlarından edindik. Ayrıca, gerekiyorsa temel veya diğer bölümlerde güçlendirme çalışması yapılabileceği mümkündür. Ayasofya’nın yüzlerce yıldır ayakta kalabilmesi, Edirne’deki Selimiye Camii’nin aynı şekilde sağlam yapı tekniğinin, yirmi birinci yüzyılda gerisinde olunamayacağı açıktır.

Çağdaş ve uygar ülkelere bakıldığında konservatuvar binaları hem tarihi, hem de şehrin kalbinde, halkla kültür, sanat iletişimi gerçekleştirebilecek konumdadırlar. Bu bakımdan da, binamızın Anadolu yakasındaki tek konservatuvar olması, öğrencilerimizin en yakın sanat kurumlarına kolaylıkla ulaşım sağlayabilmeleri, birikimlerini halkla paylaşabildikleri bir lokasyonda olması bakımından da ideal konumdadır.

Yazının Devamını Oku

Sevgili bir dostun ardından

Sevgili dostum Ahmet Turgut Kut da aramızdan ayrıldı, ebedi uykusunu Sapanca Kemer Mezarlığı’nda uyuyacak.

Bazı adlar var, ölümleriyle sizden bir parçayı da alıp götürüyorlar. Ölümünü öğrenir öğrenmez, Fatih’ten Yenikapı’daki Kemal Bey’in kahvesine kadar anılar sökün edip geliyor.



Abdülbâki Gölpınarlı ile İsmet Sungurbey’in hazırladığı, Konur Ertop’la birlikte yayımladımız Şeyh Bedreddin kitabının Sunuş’unda, Sungurbey, genç araştırmacı Turgut Kut’a da teşekkürlerini yazmıştı.

Kimi dostluklar öylesine derindir ki, yıllarca görüşmeseniz de ilk karşılaştığınızda sanki dün ayrılmış gibi hissedersiniz.

Bildiklerini, okuduklarını, incelediklerini ne kadar yazsalar, kâğıda dökseler azdır. Çünkü söylediklerinden, yazdıklarından öte binlerce sayfa hafızalarındadır.

Yazının Devamını Oku

Mobilyalara meraklı mısınız?

Frederick Litchfield’in ikonik kitabı ‘Eşyanın Resimli Tarihi’ mobilyaların izinde, zevk ve siyasal tarihin eğlenceli bir özeti... İçindekiler listesi kitabın alanında önemli bir çalışma olduğunu gösteriyor...

Mobilya sizin için ne derece önem taşır? Evinizin dekorasyonu yaşamınızda önemli bir yer kapsar mı? Sık sık mobilya değiştirir misiniz? Benim hiç mobilya merakım yoktur. Çünkü benim için bir evin süsü kitaplar, plaklar, CD’ler ve kırtasiye malzemesidir. Dekoratörlere ev düzenini bırakanları pek anlamıyorum.

Bu konuda kendimi böylesine dışta tutuyorum ama aileden kalma bazı eşyalar anılarımın düğümüyle bağlanmış olarak karşımda duruyor.

Frederick Litchfield’ın ‘Eşyanın Resimli Tarihi: En Eski Zamanlardan Günümüze’ kitabı sizi eşya konusunda düşünmeye davet ediyor.

Tanıtımı özetleyebilirim: Frederick Litchfield’in ilk kez 1892’de yayımlanan ikonik kitabı ‘Eşyanın Resimli Tarihi’ kutsal kitaplardan, medeniyetin en eski zamanlarından Roma’ya, oradan Asya ve Uzakdoğu’ya, Rönesans’a ve Fransız Devrimi’ne kadar uzanan baş döndürücü bir tarih boyunca sizi mobilyalar arasında yolculuğa çıkarıyor.

Eşyanın Resimli Tarihi: En Eski Zamanlardan Günümüze Frederick Litchfield
Çeviri: Seda Ateş

Yazının Devamını Oku

Yemek fotoğrafları iştah açar mı?

Yemek kitaplarının en iştah açıcı bölümü yemek fotoğraflarıdır. Evde hazırlanan sofralardaki yemeklerin fotoğrafını çeksek bu etkileyiciliğe varamayız.

Yemek ve Kültür dergisinin yeni sayısında Enis Batur’un ‘Foto–yemek’ yazısını okurken, elimin altında bulundurduğum yemek kitaplarının fotoğraflarına baktım.

Biri ‘Adım Adım 62 Çorba’ diğeri de ‘Adım Adım 62 Salata’ (YKY). Salata kitabının ilk sayfasında ‘Mustafa V. Koç’un anısına’ yazılı.

Üçüncü kitap ise ‘Makarna’, İtalyanca’dan çevrilmiş. Tariflerini okurken, fotoğraflara bakmak iştah açıyor. Yazarın verdiği bilgiye göre,“2020’de 11’incisi yapılan Uluslararası Mutfak Festivali’nin ana teması ‘Güney’ olmuştu. Akdeniz yemek kültürünün kuşatıldığı etkinliğin ‘veli’si Marsilyalı ünlü aşçı Passedat idi.

Lou Manna–Bill Mos ikilisinin 2005’te yayımladıkları ‘Dijital Yemek Fotoğrafçılığı’ hâlâ temel başvuru kitapları arasında.

Nemika Tuğcu’nun ‘Bir Sonbahar Sofrası’ gözlemle masalsılık arasında gidip gelen çok sevdiğim bir yazı.

Muhammet Şengöz’ün resimlediği Nisa Leyla’nın şiirinin adı ‘Sylvia Plath’.

‘Geçmişin Tadı’ bölümünde, bir yemek için malzemenin alımından yapılışına kadar geçen bir süreyi okursanız, lezzetli yemekler pişirebilirsiniz, ama un kurabiyesini de unutmayın.

Ciğer tava tarifi doğrusu çok hoşuma gitti: “Sizinle bir de tava yemeklerinden birisini yapalım. Mesela çok sevdiğiniz ciğer tavasını. Buna Arnavut ciğeri derler. Piyaz satan Arnavut ahçılar bunu çok güzel yaparlar. En büyük lokantalarda bile onların yaptığı kadar güzeline güç rastlanır.

Yazının Devamını Oku

Yüz yüze eğitim

Geçenlerde iki profesör arkadaşımla online eğitim üzerine konuşuyorduk.

İkisi de aynı noktada birleştiler. “Bizi dinleyen öğrencilerin yüz ifadesini, tepkisini göremiyoruz. Onlar bizi tartamıyor, biz de onları.”

Gerçekten de açılan okullardaki çocukların sevinçlerini görünce bu yakınmalara daha çok hak verdim.

Öğretim üyelerinin öğrenci hoca ilişkisi sadece verdiği dersle sınırlı değildir. Vücut dili denilen önemli bir unsuru da unutmayalım.

Birtakım okullarda, üniversitelerde ders sırasında, ders sonrasında öğrencinin aklına gelen sorular vardır, sorar merakını giderir.

Ben birçok kuşaktaşımın davranışlarını, konuşmalarını, tiklerini merakla izlerdim, hiç kuşkusuz onlar da beni.

Öğretmenlerin kalem tutuşları –bilgisayar kalemin yerini tutamaz– not alışları, elyazıları birer kişilik ipuçlarıdır.

Ayrıca önemli bilgiler, çoğu zaman ders sonrası öğrenilir, dersin dipnotu özelliği taşır.

Kitap seçiminde de aynı durum söz konusu. Fuarların özel bir yeri olduğunu düşünürüm.

Yazının Devamını Oku

60’lardan, 70’lerden ses belleğimde kalanlar

Geçen hafta çalışmalarıma iki uzunçalar eşlik etti.

Her parçanın hayatımızda bıraktığı bir iz vardır. Şarkılar aslında bizim de tarihimizdir. Unuttuklarımız ile unutamadıklarımız çarpışır. Müzik öyle bir türdür ki çoğu silinip gider. Sosyoloji açısından bir değerlendirme yapmak gerekir. Günün modası neydi, o müziğe nasıl yansıdı. Neyi dinlerdik, neyle dans ederdik, hangi solistler zamanında zirvedeydi. Müziğin tarihi ile modanın tarihini de eşleştirmek mümkün.

Sadece pop müziğinin değil, Türk müziğinin de sevilen parçalarının yankısı ne kadar sürüyor. Kulüplerde ne çalınıyordu, Türk müziği hangi mekânlarda, hangi bahçelerde dinlenirdi?

Yemek müziği kavramı nasıl doğdu, nasıl gelişti, nasıl yaygınlaştı?

Pikabımda iki uzunçalar dönüp durdu.

Biri: ‘Bir Varmış Bir Yokmuş - 1960/70’ler Türkçe Aranjmanlar Altın Seri’.

Diğeri: “Anılar - 1970’ler Karma Pop Türkçe Aranjmanlar’.

İkisi de Odeon Koleksiyonu’ndan.

Aranjörlerden

Yazının Devamını Oku

Galata’yı ne kadar tanıyorsunuz?

Turan Akıncı’nın ‘Galata - İstanbul’un 700 Yıllık Karakutusu’ kitabında, şehrin tarihinin izlerini sürerken bu köklü semt hakkında pek çok şey öğreniyoruz.

Galata denince belleğime ilk düşen, İlhan Berk’in ‘Galata’ kitabıdır. En ücra köşelerine kadar, bize o semti yazmıştır. Semt monografileriyle ilgilenirim, çünkü sadece orada yaşayanlar değil, gelip geçenler de o semti tanımalıdır.

Turan Akıncı’nın ‘Galata - İstanbul’un 700 Yıllık Karakutusu’ kitabında bakın Galata semti hakkında neler öğreniyoruz...

Bizans yönetimi Galata’yı Cenevizlilere tahsis etti. Karadeniz ve Akdeniz limanları arasında bir ticaret ağı kurdular. Bu düzen 186 yıl devam etti.

1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedince bir Ahitname vererek bölgenin özerkliğini tanıdı.

Kitabın anabaşlıkları: Galata  Limanı, Galata  Kültür Varlıkları, Galata’da Osmanlı Askerî Tesisleri, Galata Sarrafları, Osmanlı’da Levantenler, Galata’da Bankalar, Galata’da Bankerler, Galata’da Ticarî Hanlar.

Fatih, Bizans imparatorundan Galata’nın sulh yoluyla teslim edilmesini istedi, imparator bu teklifi kabul etmedi. Zağanos Paşa, Cenevizlilere şöyle söyledi: “Sizler sultanın dostlarısınız. Hiç kimseden zarar görmeden Galata’yı elinizde tutacaksınız. Bu zamana kadar Bizans imparatorundan elde ettiğiniz hakları aynen koruyacaksınız. Bu nedenle hiç başka bir şeyle uğraşmayın. Sultanı da kızdırmayın.”

Yönetim tarzı klasik Osmanlı yönetim şablonundan farklıydı. İstanbul’un fethinden sonra, oraya göre bir yönetim tarzı uygulanmaya başladı, biraz karmaşıktı. Galata subaşısının düzeni sağlamanın ötesinde birçok görevi vardı.

Galata - İstanbul’un 700 Yıllık Karakutusu

Yazının Devamını Oku

Okurla yazarı buluşturan akademisyen: Yıldız Ecevit

Kısa bir süre önce telefonda konuşmuştuk Yıldız Ecevit’le. Yeni kitabını kutladım. Karalama Defteri programında kendisini konuk etmek istediğimi, Bodrum’da olduğunu, ileride düşüneceğini söylemişti.

Dün sabah ölüm haberini aldım.

Daima savunduğum bir düşüncemi tekrarlamalıyım.

Bir yazarı iyi anlayabilmek, verdiği tadı alabilmek için eleştirmenlere, akademisyenlere ihtiyacımız vardır. Yazarın edebiyata getirdiği yeniliği onların aracılığıyla öğrenirsek, kitabı hem okuduğumuz listede hem de edebiyat tarihinde doğru bir yere yerleştiririz.

Yıldız Ecevit gibi akademisyenler bizim rehberimiz olur. Yalnız okur için değil, yazar için de önemlidir yaptıkları çalışmalar. Yazarın yapmak istediğinin doğru şekilde kitlelere ulaşmasını, akademisyenler ve eleştirmenler sağlar.

Yıldız Ecevit’in kitaplarına ait tanıtıcı notlar, sanırım düşüncemin kabul görmesini mümkün kılacaktır.

Okurlar özellikle Oğuz Atay ve Orhan Pamuk’u onun sayesinde çok daha iyi anlayacaktır. Bunu Yıldız Ecevit’in çalışmalarına borçludurlar.

Kitaplar üzerine notlar:

‘Ben Buradayım...’ – Oğuz Atay biyografisi, yazarın metinlerinden ve hayatından yola çıkarak yaptığı çok özel bir çalışma.

Yazının Devamını Oku

Kemal Özer şiir ödülleri

Klaros Yayınevi’nin düzenlediği ‘Kemal Özer Şiir Ödülü’nü kazananlar belli oldu. Ödül seçici kurulu aşağıdaki adlardan oluşuyordu:

Veysel Çolak

Yusuf Alper

Lokman Kurucu

Volkan Hacıoğlu

Simge Özer

Kurulun gerekçesi şöyle: “Bir şiir kitabını veya bir şiir dosyasını şiir sanatı bakımından değerlendirirken bir şairden yapısal bakımdan sağlamlık, özgün oluş, şiirin gereksindiği sözcük ekonomisi, yapaylıktan uzaklık, sözcüklerin ve dizelerin kurgusuyla metne şiir değeri kazandırması; ayrıca şairden insanın doğayla, insanın kendisiyle çelişkisini; bir başka deyişle insanın bütün hallerini, şiir estetiği içerisinde yansıtması beklenir. Dahası, yaşanan coğrafyanın kültürünü özümsemesi, şiirini o kültürden damıtarak evrensel kılması da... Elbette öyküleme tuzağına düşmemesi, dil bilinci, sözcük dağarcığının zenginliği ve bunun şiire yansıtılması, imgesel tutarlılık yani imgelerin hayata ilişkin anlamsal çağrışımlar oluşturabilmesi, Türk şiiri içerisinde kendi rengini üretebilmesi, kendine özgü bir ses ulaştırması da beklenir şairden. Bu bakış açısıyla yaptığımız değerlendirmede, 2021 Kemal Özer Şiir Ödülü’nü kazananlar:

KİTAP DALINDA:

Yazının Devamını Oku

Savaşta, barışta çocuk şarkıları

Bir ülkenin müzik tarihini bilmiyorsanız, o ülkeyi de, insanlarını da tanımıyorsunuzdur.

Çok yinelediğim bir yargıdır bu. Siyasetten günlük yaşama, savaştan barışa, rejim değişmelerine kadar her şey müziğe yansır.

Gönül Paçacı Tunçay’ın başında bulunduğu OMAR (İÜ Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama Araştırma Merkezi) çalışmalarıyla bu konuda yalnız müzisyenlere değil, edebiyatçılara, ressamlara, şairlere de katkıda bulunuyor.



Bir long play’de toplanan besteler, iyi bir inceleme kitabının içine konulmuş.

Kitabın adı:

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar Ankara

İstanbul’daki edebiyatçı, sanatçı ilişkileri ve buluşma mekânları konusunda pek çok kitap yazıldı. Peki, başkentteki ilişkiler, dostluklar nasıldı? Salim Şengil’in belgesel niteliğindeki yeni kitabı ‘Anılarda Kalan Portreler’i okurken pek çok ismi yakından tanıyacaksınız.

Cumhuriyet Ankara’sının insan grafiğini Salim Şengil’in belgesel değerinde olan kitabından öğrenebilirsiniz... Ankara Edebiyatçılar Derneği Başkanlığı’nı da yapan Şengil’in kitabının adı ‘Anılarda Kalan Portreler’... Şengil (1913 - 2005) CHP’nin açtığı hikâye yarışmasında birincilik kazandı, Seçilmiş Hikâyeler ve Dost dergilerini çıkardı, yabancı dilde kitaplar yayımladı.

‘Anılarda Kalan Portreler’de eserlerini okuduğumuz, şiirlerinden dizeler ezberlediğimiz isimler var. Kitapta sözü edilen kişilerin edebi ve kişisel yaşamlarını öğrenirken, dönemin siyasal karabasanlarını da daha hatırlayacak, yazarların çektiklerini, özgür yaratma girişimlerine nasıl ket vurulduğunu da göreceksiniz. Tek partili dönem günleri de bu yazılara yansıyor. Şengil, devletteki görevinden ayrılıp Çubuk Barajı Gazinosu’nun müdürlüğünü yaptı. Birtakım anıların kaynağı da burasıydı. Anılarından bir demet...

Anılarda Kalan Portreler
Salim Şengil
h2o Kitap

- Orhan Veli ve Nurullah Ataç, 1939 yılının güz aylarından birinde, müzik eşliğinde içki içiyorlar. Her ikisi de o gün aylık aldıkları için biri diğerinden ödeme hamlesi bekliyor. Garson Şengil’e gelip hesap ödemediklerini söylüyor. Şengil de masalarına gidip kendini tanıtıyor; kitabını imzalayıp armağan ediyor.

- Şengil, Ahmet Muhip Dıranas için “Çok çalışmayı sevmezdi, yoksa daha çok şiir yazabilirdi” diyor.

- “Cahit Sıtkı Tarancı ile ne zaman, nerede, nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum” diyor Şengil. Şairin portresini de çiziyor: “Cahit Sıtkı ince yapılı, kısa boyluydu. Duygulu, sessiz, çekingendi. Böyle olmasına böyleydi ama şiir ya da sanat konularındaki tartışmalarda acımasız olduğunu çok görmüşümdür. İyi Fransızca bilirdi. Dünya edebiyatını, özellikle Fransız sanatını yakından izlerdi.”

Yazının Devamını Oku

Tiyatro Müzesi kurulmalı

Türkiye Tiyatro Vakfı Kurucu Başkanı Esen Çamurdan’ın mektubundan bir bölüm:

“Sevgili dostlar,

Resmi olarak bir buçuk yıl önce kurmuş olduğumuz göz önüne alındığında, ilk kış mevsimini, küresel salgının neden olduğu maddi ve manevi tüm güçlüklere karşın dolu dolu yaşadığımızı öne sürebiliriz. Sayıları giderek artan ancak salgın nedeniyle kısıtlı sayıda kabul edebildiğimiz ve çoğu tiyatro okulu mezunu olan gönüllülerimizle birlikte, yaptığına inancın ve umudun verdiği güç ve enerjiyle oldukça yoğun çalıştık. Özellikle görünür olmayan ancak geleceğe yatırım olarak değerlendirdiğimiz altyapı çalışmalarının kapsamının – içinde yaşadığımız dönemde – aldığımız malzeme bağışlarını arşivleme ile tiyatro yayın envanteri çıkarmadan oluştuğunu söylemeliyiz.

Beş çevrimiçi etkinlik düzenledik. Türkiye’nin tiyatro tarihini nostaljiden kaçınarak, eleştirel bir bakış açısıyla yeniden okumayı öneren ‘Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları’, ‘Toplumsal Cinsiyet Durumları’, ‘Ustalar Ustaları Anlatıyor’ uyguladığımız konu başlıklarıydı.

Seminer/atölyeler, yetişkin ve çocuk olmak üzere iki ayrı gruba yönelik etkinliklerimiz ücretliydi.

2020–2021 mevsimine; 15 Aralık 2020’de, Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırladığımız ve bize çok şey katan ‘Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz’ sergisiyle girmiştik.

Haziran 2021’de ‘Kendi Masalımı Yazıyorum’ adlı çocuk atölyesini yöneten Roza Erdem’e bir annenin yazdığı övgü dolu mektup, bu tür çalışmaların önemini kanıtlıyor.

2021–2022 mevsimine daha büyük bir inanç, coşku ve kararlılıkla giriyoruz.

TİYATRO MÜZESİ ÇALIŞMALARI VEHÜRRİYET GÖSTERİ’NİN KAMPANYASI

Yazının Devamını Oku

Müzik Festivali’nin açık hava konserleri

Pazar günleri TRT’deki açık hava konserlerini dinlerken, İstanbul’daki açılışların özlemini çekiyorum.

49. İstanbul Müzik Festivali 18 Ağustos–16 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek.

Bu yıl festivalin bize yönelttiği soru: “Başka bir dünya mümkün mü?”

Festival bir ay boyunca 14 farklı mekânda Türkiye ve yurtdışından solist, topluluk ve orkestrayı ağırlayacak.

Bu yılki programdan seçmeler yaptım.

ÇALACAK ORKESTRALAR

Tekfen Filarmoni Orkestrası

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası

Academia Bizantina

Yazının Devamını Oku

'Ona benzer bir kadın görmedim'

Geçen hafta dinlediğim CD’lerden biri bakın neydi? ‘Pavarotti in Hyde Park’. Tenora, The Philharmonia Chorus eşlik etmişti.

CD’nin kapağında Luciano Pavarotti’nin hoş bir fotoğrafı, arkasında yüzlerle şemsiye. Çünkü o konserde yağmur yağıyordu ve hiç kimse yerinden kalkmamıştı. Peki dinleyiciler arasında kim/kimler vardı? Saray mensupları ve Prenses Diana.

Pavarotti, Dünya Kupası’nda Puccini’den ‘Nessun Dorma’yı söylemişti. Arya popülerlik kazanmıştı. Hyde Park’taki konserin tarihi 30 Temmuz 1991.

Pavarotti İngiltere’de ilk olarak Mozart’ın ‘Idomeneo’sunda sahneye çıkmıştı. Albüm kitapçığında bilgi dört dilde (İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca) basıldı.



Manon Lescaut

Yazının Devamını Oku

Mahalle kültürünü bilir misiniz?

Eyüp Aygün Tayşir, yeni kitabı ‘Sabitâlem Mahallesi’nde 11 öyküyle bir mahalleyi inandırıcı karakterler üzerinden ustaca anlatıyor. Sevginin, ironinin, gerçeklerle bir arada yaşamanın öyküleri bunlar...

Eyüp Aygün Tayşir’in ‘Sabitâlem Mahallesi’ bugün de bazılarımızın yaşadığı mahalle kültürünü ustalıkla aktarıyor.

Kitabın kısa bir özeti: Sabitâlem Mahallesi, birbirine konumlanmış, her biri kaydırağa benzeyen altı sokak ve bu sokakların her iki yanına dizilmiş yeşil, kireç, tuğla, sidik sarısı pembe ve sıklıkla da sıva rengi gecekondulardan müteşekkil bir mahalle olup nüfusunu Allah’tan gayrı bilen yoktur. Yamaç yönündeki gökdelenin tepe katlarından bakıldığında, sokaklarında bir aşağı bir yukarı koşturup duran küçüklü büyüklü çocuklarıyla mahalle, yazlık yörelerdeki ‘her şey dahil’ otellerin su parklarına benzer.

Tayşir, mahalleyi birim alarak modern bir kurgu anlayışıyla yeniden yaratmış. Ayrıca kahramanları da inandırıcı. Öyküler gerek mekân gerek orada yaşayanları ustaca betimliyor.

Sabitâlem Mahallesi
Eyüp Aygün Tayşir
İletişim Yayınları

Kitaptaki öyküler: Anadolu Kaplanı, Sabitâlem Mahallesi, İntikam, Nakliyeci Zeki 1, ÖKKG, Hatırlayamazken, Fiskobirlik’ten Emekliyim, Kahraman Şirketler Topluluğu, Beklerken, Nakliyeci Zeki 2, Sex Shop.

İlk sayfada Tracy Chapman’dan bir alıntı: “Kurgu var arasındaki boşlukta / Seninle gerçekliğin / Her şeyi yapacak ve söyleyeceksin / Yaşamının sıradanlığını azaltmak için.” İki çocuklu bir ailenin bir otomobil yolculuğundaki ilişkileri eğlendirici.

Yazının Devamını Oku

Açılmayı bekleyen festivaller ve ‘Yarının Kadın Yıldızları’

Pandemi günlerinde iki sektörün gidişatıyla ilgileniyorum. Birincisi müzik festivalleri, ikincisi de okulların yüz yüze eğitime başlaması.

Önümüzdeki günlerde İKSV’nin iki müzik festivalinin programı açıklanacak: Klasik Müzik Festivali ve Caz Festivali. Klasik müzik konusunda bilgiyi pazartesi günü, basın toplantısında öğreneceğiz. Festivallerin açık havada yapılması, sanırım kapalılık tehlikesini bertaraf edecek.

Klasik Müzik Festivali bir aksama olmazsa ağustosun ikinci yarısında başlayacak, 19 Ağustos’a kadar devam edecek. Caz Festivali ise eylül ayının üçüncü haftasında olduğuna göre iki festival birlikte yürüyecek.

Açılma saatlerinin kısıtlanmasının kalkmasını öneriyorum. Festivalleri düzenleyenlerin makul istekleri şöyle:

En azından bitiş saati saat 24.00’e alınsın.

Çalışan konser dinleyicilerini düşündüğümüzde, saat 22.00’de yasaklar başlıyor. İstanbul gibi trafiğin yoğun olduğu bir kentte işten çıkanın -saat 18.00 diyelim- konsere en erken varışı 20.00’dir. İki saatte neyi dinleyecek, konserin zevkini ne kadar çıkaracak. Üstelik araya yemeği de koymadık. Nefes nefese bir program.

Açık hava olduğuna göre bulaşma tehlikesi de yok.

Yazının Devamını Oku

Düşünmeye çağrı

İbrahim Kalın'ın ‘Açık Ufuk’ kitabı bizi düşünmeye çağırıyor. Düşünmenin hayatımızdaki önemini temellendiriyor.

Kapaktaki motto:

“İyi, Doğru ve Güzel Düşünmek Üzerine”.

Düşünme eyleminin tamamlanması için bu üç unsurun bir araya gelmesini hatırlatıyor.

Ana başlıklar şöyle:

Düşünmek Çileli Bir İştir

Mağaradan Çıkanı Vururlar: Yol, Tefekkür ve Tahayyül

Varlığın Keşfi Olarak Tefekkür

Akıl, Bilgi, Hikmet

Yazının Devamını Oku

Gülsin Onay, ‘Ay Işığı Sonatı’nı çalıyor

Diskoteğimde bulunan en eski kayıtlardan biri Wilhelm Kempf’in çaldığı, Beethoven’ın 78’lik ‘Ay Işığı Sonatı’.

Dünyaca ünlü piyanistimiz Gülsin Onay’ın daha önce Beethoven’ın sonatları CD’sini yazmıştım.

Kadıköy Belediyesi’nin katkılarıyla Lila Müzik’ten çıkan CD’de büyük bestecinin hangi eserlerini seslendiriyor:

Piyano Sonatı No.14. ‘Ay Işığı’

Piyano Sonatı No.26 ‘Veda’

Piyano Sonatı No.30

CD albümünün başında Gülsin Onay’ın yaşamı ve sanatı üzerine bilgi veriliyor. Alman gazetesi Göttinger Tageblatt, Onay’ı şöyle değerlendiriyor:

“Piyanist sadece olağanüstü teknik ustalığıyla değil, müzikal zekâ ve anlayışın sık rastlanmayan bir bileşimiyle de dinleyiciyi fethediyor. İhtişam, olağanüstü cümleleme, müzikal enerji ve zekâ mükemmel biçimde dengeleniyor.”

Peter Gosse

Yazının Devamını Oku

İstanbul’a şiir yakışır

2.300 yıl boyunca İstanbul’a yazılan şiirleri okumak, şairlerle kol kola şehirde zaman yolculuğuna çıkmak gibi...

Şiir ve İstanbul birbirini çağrıştıran iki kelimedir. Ahmet Bozkurt’un hazırladığı ‘Şiirlerde İstanbul’ yüzyıllar boyunca yazılan şiirlerin kapsamlı bir derlemesi. Resimleyen Selçuk Ören. ‘Sunuş’u Ekrem İmamoğlu yapmış. Önsöz, kitap hakkında bilgi içeriyor:

“Şiirlerde İstanbul, 2300 yıllık bir şiir birikiminin imbikten süzülen özel bir toplamıdır. Şiirlerde İstanbul bir İstanbul şiirleri toplamı olmasından ziyade binlerce yıllık tarihsel, kültürel birikimin en seçkin örneklerinin bir araya getirildiği bir sosyal tarih manzumesidir.”

Şiirlerin toplamını okuduğunuzda birkaç öğe dikkatinizi çekecektir. Yüzyıllar boyu bir şehir nasıl anlatılır, bir şair o şehrin hangi özelliklerini şiirleştirir? Birkaç tarihi bir arada idrak etmiş İstanbul’un değişimi kuşaklar boyu şiirlerde kendini gösterir. Hiç kuşkusuz, şiirlerde bireysel özelliklerin yanı sıra toplumsal panorama da bu şiirlere yansımıştır. Bazı kavramların değişmesinde, etkiler yumağında Batı şiirinin, Divan şiirinin etkilerini gözlemleyebiliriz. Şiirler, her şairin poetikasından da izler taşır. Şairleri değerlendirirken kimilerinin yer aldığı akımlar da okunmalıdır. Divan ve bugünün şiirine epey kaynakta rastladık, halk şiiri bölümü halk şairinin bakış açısındaki farkı da ortaya koymaktadır. Bizans bölümü ise yabancı bir yaklaşımın farkını bize gösterir. 

Şiirlerde İstanbul Ahmet Bozkurt İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları

İlhan Berk ne diyor: “Tarih ondaki kadar başka hangi kentte diridir ve ağır basıyordur? Kısaca İstanbul’u yazmak; geçmişi, şimdiyi, geleceği, böylece biraz da olsa tarihi yazmak demektir.” Kitabın bölüm başlıkları: Antik Bizans Şiirinde İstanbul, Osmanlı Şiirinde İstanbul ve Halk Şiirinde İstanbul... Bu son bölümün şairi Âşık Veysel’in ‘İstanbul’ şiirinden dizeler:

“Edipler şairler yetişmiş sende

Yazının Devamını Oku