Dicle denize kavuştu...

Uzun ve yorucu bir yolculuğun, sakin, huzurlu ve eğlenceli menzilleridir bayramlar, durursun, dinlenirsin, yol boyu birikmiş kirinden pasından, öfkenden, düşmanlığından, kırgınlığından arınırsın.

Bayramın sevinci ve eğlencesi aslında bu arınmada ve arınmanın getirdiği huzurdadır.

Ortak bir anlaşmayla hayatın acılarına kapanır kapılar.

Dinlenme vaktidir.

Gene yola çıkılacak, gene kirlenilecek, gene yorulunacak, gene acılar çekilecektir ama şimdi değil, bugün değil...

Bugün huzur günüdür.

Biliyorum pek huzurlu olunabilecek zamanlarda değiliz.

Acılar, kapanan kapıları kırıyor.

Ülkede yas var.

Çocuklar ölüyor gene.

Kederli olmamalı bayramlar.

Bunlar neşeli ve sevinçli olmamız, huzurlu olmamız gereken günler.

Dinlenme menzillerimiz.

Biraz yaslı girdik bu defa menzile.

Mehmet de öldü.

Mehmet Uzun.

"Türk çocuklarıyla Kürt çocuklarını öldürmeyin" diyen bir yazar.

Ömrünü Kürtçe’ye adamıştı.

Kimsenin okumadığı bir dilde yazdı inatla.

Beni en çok ne üzdü biliyor musunuz?

Önüme bir gazete sayfası getirip koydular.

Mehmet’in kocaman bir resmi.

Ve bir başlık atmışlar...

"Dicle denize kavuştu."

Bir Kürt gazetesinin internet sitesini açtım.

En büyük yazarlarından birinin öldüğü gün...

Bir satır haber koymamışlardı.

İçim kırıldı.

Kürtçe’yi seven bir Kürdü sevmeyen Kürtler.

Türkçe’yi seven Türkleri sevmeyen Türklere ne kadar da benziyorlar.

Mehmet’in Kürtçe’ye hak ettiği değeri verebilmek için ne çileler çektiğini biliyorum.

Ve, o öldüğünde "kardeşleri" onun ölümünden söz etmiyorlar.

Diyarbakır’ı anlattığı bir denemesi vardır.

Avluları...

Taş duvarları...

Ve nar ağaçlarını.

Diyarbakır’a aşık olursunuz.

O avluların içinde yaşayanları seversiniz.

Uzun boyluydu.

Ağır ağır yürürdü...

Ve ağır ağır konuşurdu.

Sükunetle konuşurdu.

Hiç kızdığını, sinirlendiğini görmedim.

O kadar bilgiliydi ki şaşardınız.

Sanki her şeyi okurdu.

Her şeyi bilirdi.

Öyle de güzel yazardı ki...

Yazdıklarını okuduğumda o satırlar içime işlemişti, "Mehmet" demiştim, "ne güzel yazıyorsun, ne güzel anlatıyorsun," utangaç gülümsemişti.

Diyarbakır’ın narları...

Surları...

İnsanları...

Bir gece beni Norveç’te bir bara götürmüştü, Civan Haco’yu dinlemiştik.

Fiyortları gezmiştik sonra...

Edebiyattan konuşmuştuk.

Bilmediğim ne çok şey anlatmıştı bana.

Hep barış isterdi...

İsterdi ki Kürt çocuklarıyla Türk çocukları birbirlerini öldürmesinler...

Ve tam da çocuklar birbirlerini öldürürken öldü.

Kederle ölmüştür diye düşündüm.

Bu topraklarda doğan bir yazar başka nasıl ölür?

Kederden başka ne verir bu yaşananlar ona?

Hayır, tam da öyle değil...

Mehmet, sevgiyi de gördü.

Bir gün duydum ki Mehmet hasta.

Telefon ettim, "Nasılsın," dedim, "neler oluyor," güldü, biraz zor konuşuyordu, "Önemli değil," dedi, "ciğerlerim su toplamış."

Sonra İsveç’teki doktorlar "On beş gün içinde ölecek" dediler.

"Diyarbakır’a gideceğim," dedi Mehmet, "ölürsem orada öleceğim."

Diyarbakır’a getirdiler.

Bir hastaneye yatırdılar.

Hastanedeki doktorunun telefonunu bulup aradım.

"Nasıl Mehmet?"

"Kötü" dedi, "maalesef çok fazla zaman kalmadı."

Ve, Mehmet bir yıl daha yaşadı.

Diyarbakırlıların, Kürtlerin, Türklerin sevgisi öyle bir kavradı ki onu ölümle tam bir yıl çekiştiler.

Ve, sonra...

Dicle denize kavuştu.

Uzun boyu, sükuneti, ağırbaşlı bilgisi, derin anlatımı, Kürtçeye olan sevgisi, barışa olan düşkünlüğü...

Yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibiydi...

Ardı sıra satırlarıyla parlayan gümüş tozları.

Ve ben Mehmet için bir yazı yazıyorum...

Çocuklar ölürken öldü Mehmet.

Hep çocuklar yaşasın isterdi.

Çabalardı bir şeyler yapmak için.

Diyarbakır’ı hiç görmedim.

Diyarbakır’ı herkesten iyi tanıyorum onun yazdıklarını okuyarak.

Hayranlıkla okumuştum.

Gıptayla okumuştum.

Güzel yazar, güzel anlatırdı.

Bugün bayram, bugün acılara kapalı kapılarımız.

Huzur günü, arınma, dinlenme günü.

Hayır, acı çekmeyeceğiz.

Dağlarda çocuklar ölüyor.

Türk çocukları, Kürt çocukları...

Ellerinde tüfekleri.

"Ölmesinler" derdi Mehmet.

Çocukları Türk, Kürt diye ayırt etmezdi.

Severdi hepsini.

Sükunetle konuşurdu.

Yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibiydi...

Kelimelerden bir gümüş tozu serpilirdi peşi sıra.

Ölüyor insanlar.

Yaşlandım, kendi ölümüme alıştım da sevdiklerimin ölümüne alışamadım.

Bir de çocukların ölümüne.

Bugün bayram.

Huzurlu bir gün.

Yolculuğumuzun sakin bir menzili.

Acılara kapalı kapılarımız.

Acı çekmeyeceğiz.

Ama bu bayram biraz zor kapıları kapalı tutmak.

Ölü çocuklar süzülüyor içeri.

Kavruk, kederli yüzleri.

Fakirler, yorgunlar, kanlı elbiseleri.

Ve Mehmet...

Gülümseyerek karşılıyor gelenleri.

Kederi burada bırakmıştır, diyorum, orada çocuklara anlatıyordur usul sesiyle neden öldüklerini.

Yazdığı gibi güzel gülerdi.

Korktularsa çocuklar ölürken, onun güldüğünü görünce geçmiştir korkuları.

Ama ölmeden önce son kederi, sanırım ölen çocuklar olmuştur.

"Ne yapacağız" derdi, "Ne yapacağız Ahmet bu çocuklar için?"

Hiçbir şey yapamadık işte Mehmet.

Öldü çocuklar.

Ölüyorlar.

Daha da ölecekler.

Hiç ayırmazdı çocukları birbirinden.

Sevenler onu, bunun için sevdi.

Sevmeyenler, bunun için sevmedi.

Bir Kürt sitesinde ölümünden tek satır görmediğimde içim kırıldı.

Sizin anadilinizi yaşatmaya çalışırken öldü o.

Bu muydu hak ettiği?

O, aldırmazdı biliyorum, o yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibiydi.

Olgunlukla karşılardı.

Ama kendini sevenleri de gördü, imza günlerinde, okuma günlerinde, yattığı hastanenin kapısında dizilmiş binlerce insan.

Onu sevdiler.

O da sevdi onları.

Güzel yazılar yazardı...

Diyarbakır’ı ondan okuyan bu şehre aşık olurdu.

Narlar... Avlular... Taş duvarlar.

Bugün bayram.

Bugün acıya kapalı kapılarımız.

Ölü çocuklar süzülüyor içeri.

Fakirler, yorgunlar, kanlı elbiseleri.

Onlar Mehmet’e ve tanrıya emanet artık.

Onların ölümüyle kederlenerek öldü Mehmet.

Bir arife günü...

Bütün yazarlar gibi huzuru bulabileceği tek yere gitti.

Dicle denize kavuştu.

Yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibi...

Gümüş tozundan kelimeler ardında.

Bugün bayram...

Bugün acıya kapalı kapılarımız.

Acıdan değil bu gözyaşları...

Mehmet’siz bir dünyaya henüz alışamamaktan.
X

Lozan’a hezimet diyenlere Reis’ten üç tane kapak!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Lozan Antlaşması’nın yıldönümünde yayınladığı mesajda...

“Lozan hezimettir... Lozan yenilgidir... Lozan şudur... Lozan budur...” diye bik bik yapanlara...

Tam üç adet sağlam kapak yaptı.

*

İşte o üç kapak:

*

KAPAK BİR: “Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedidir” diyerek kapak yaptı.

*

KAPAK İKİ:

Yazının Devamını Oku

Veda

Sevmem ben ayrılmayı.Pek beceremem de. Ne söyleneceğini bilemem.

Hiçbir söz teselli değildir çünkü.

Bir sessizliğe gömülüp o acıyı yalnız başıma çekmeyi tercih ederim.

Şimdi bir istasyondayız.

Ben gidiyorum.

Ayrılmak denildiğinde benim gözümün önüne hep aynı görüntü gelir.

Eski siyah beyaz Fransız filmlerindeki tren istasyonları.

Kalabalık bir peron, trenin bacasından çıkan kalın dumanlar, tekerleklerin arasından fışkıran buharlar, çan sesleri, gürültüler ve sessizce birbirine bakan kederli iki insan...

Söylenecek o kadar çok söz ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardır ki kimse bir şey söyleyemez.

Kalabalığın ortasında iki kişilik bir sessizlik büyür.

Arada bir kısa, kesik, manasız cümleler söylenir.

Ve birbirinden hiç ayrılmak istemeyen iki insan, bir an önce tren kalksın, bu huzursuz sessizlik bitsin ve derin acılarına gömülsünler diye beklerler.

Acının, birkaç dakikalığına da olsa bir sıkıntıya bürünmesi, onları biraz sonra çekecekleri acıdan daha fazla kederlendirir.

Sonra düdük çalar.

Tren olduğu yerde kımıldanır.

Aralarından biri trene biner.

Tren yavaşça hareket eder.

Kalan, trenin yanında yürümeye çabalar.

Giden, cama dayanır.

Birbirlerine bakarlar.

Öyle bakarlar.

Tren hızlanır.

Aralarından biri "Seni seviyorum" diye bağırır ama artık çok geçtir, kelimeler rüzgara karışıp kaybolur.

İstasyon boşalır.

Issızlık ve yalnızlık basar.

Sonrası derin bir keder.

Sevmem ben ayrılmayı.

Pek beceremem de.

Ne söyleneceğini bilemem.

Hiçbir söz teselli değildir çünkü.

Bir sessizliğe gömülüp o acıyı yalnız başıma çekmeyi tercih ederim.

Şimdi bir istasyondayız.

Ben gidiyorum.

Birçoğunuzla belki bir daha hiç buluşmayacağız.

Bu, birbirimizi gördüğümüz son yazı olacak.

İsterim ki bu beraberlikten bir iz kalsın sizde.

Öyle bir söz söyleyeyim ki onu unutmayın.

Ama öyle bir söz bilmiyorum.

Tren istasyonunda trenin kalkmasını bekleyen adam gibi söyleyecek anlamlı bir söz de aklıma gelmiyor.

Size öyle bakıyorum.

Tren hareket etsin diye bekliyorum.

Yazdığım her kelime, yazdığım her satır, ayrılığa biraz daha yaklaştırıyor bizi.

Bilmem kaç vuruş sonra ayrılacağız.

İki sene boyunca yazılar yazdım size buradan.

O yazıların her biri, her birinize yazılmış bir mektup gibiydi.

Kaç yazı yerine ulaştı, kaç yazıda sizlere dokunabildim, bilmiyorum.

Öyle yazdım işte, haftalarca, aylarca, yıllarca yazdım.

Alıştım size.

Şimdi gidiyorum.

O iflah olmaz yazar kibriyle biraz üzülmenizi istiyorum doğrusu.

Giden trenin ardından bir an da olsa bakıp iç geçirmenizi.

Ben üzüleceğim.

Ama size söyleyeceğim son sözü, tren iyice ayrıldıktan, yazı bittikten, rüzgar sözlerimi dağıtmaya başladıktan sonra söyleyeceğim ve siz onu duymayacaksınız.

Benim de sizi duymayacağım gibi...

Birbirimizi duymayacağız.

En duymak isteyeceğimiz sözcükler kaybolup gidecek.

Genellikle de öyle olmaz mı zaten ayrılık zamanlarında?

Esas söylenmek istenenler bir türlü söylenemez.

Bir tutukluk gelir insana.

Nedendir bilmem.

Belki son anda söylenecek bir sevgi sözcüğüne istenildiği gibi bir cevap alınmayacağı endişesinden, belki de o kısacık zaman parçasında anlatmak istediğini anlatamayacağın korkusundan.

Ben beceremedim hiç ayrılmayı.

Söylemek istediğim halde söyleyemediğim o kadar çok cümle biriktirdim ki...

Kaç uçağın, kaç arabanın arkasından öyle baktım...

Gözlerime rüzgar doldu.

Kendi yüzüm öyle anlarda nasıldı, bilmiyorum ama ayrılığın kederini geçenlerde genç bir adamın yüzünde gördüm.

Bir sabah kapım çalındı.

Biri genç, biri orta yaşlı iki adam duruyordu.

Genç olanı sessizdi.

Daha yaşlı olanı anlattı ne istediklerini.

Genç adamın karısı kaybolmuştu.

Çocuğuyla birlikte evden çıkmış ve bir daha dönmemişti.

Son olarak iki adamla birlikte görülmüştü.

Genç adam karısının "kaçırıldığına" inanıyordu ve gazetelerin bunu yazmasını, karısını bulmasına yardım etmesini istiyordu.

Elimden geldiğince yardım etmeye çalıştım.

Sokağa çıktığımda, genç adamı akrabalarıyla birlikte bir apartmanın bahçe duvarına dayanmış dururken gördüm.

Akşam döndüğümde gene oradalardı.

Sonra günler geçti.

Kadın ne döndü ne bulundu.

Genç adamın yanındaki akrabaları yeniden geldikleri yerlere, apartmanların alt katlarına döndüler.

Şimdi genç adamı her akşam eve dönerken, o alacakaranlıkta bir ağacın altında yapayalnız beklerken görüyorum.

Tek başına bekliyor.

Sokağın köşesine bakıyor.

Dümdüz bakıyor.

Herkes ümidini kestiği halde o ümitle ilerdeki köşeye bakıyor, belki beklediği kadının köşeyi dönüp ona doğru yürüdüğünü hayal ediyor, belki içinden onunla konuşuyor, belki kızıyor, belki kendisiyle hesaplaşıyor, belki cinayet hesapları yapıyor.

Bilmiyorum.

Bir kadından değil hayattan ayrılmış gibi yüzündeki ifade.

Ağacın altında duruyor.

Sabah kalkıyorum, orada.

Akşam, hava kararıyor, orada.

Bekliyor.

Yüzünün çizgileri hep aynı ama gözleri...

Ben öyle yalvaran gözler görmedim, Tanrı’ya, hayata, insanlara, kadere o kadını geri getirmeleri için yalvaran gözler.

Hiçbir şey söylemiyor.

Duruyor öylece.

Böyle bir acı görmedim.

Böyle bir çaresizlik.

Böyle bir yakarış.

Böylesine canlı tutulmaya çalışılan bir ümit.

O kadından başka hiçbir şey düşünmüyor.

Uykularından uyandığını biliyorum.

Benim yüzüm de hiç onun yüzü gibi oldu mu acaba diye merak ediyorum.

Olmuştur belki de.

Kaybettiğini özlemek zor iştir.

Ben çok özledim.

Çaresizce özlediğim zamanlar oldu.

Ağacın altında bekleyen çocuk gibi bir odanın içinde beklediğim, adım seslerinin kapıya yaklaştığını hayal ettiğim, öfkelendiğim, acı çektiğim zamanlar.

Bazen yaşlandığıma seviniyorum.

Beyazlaşan sakallarımın beni koruyacağına inanmaya çalışıyorum.

Aslında size söylemek istediklerim bunlar değil bir veda yazısında.

Başka cümleler, asla söylemeyeceğim, yazmayacağım cümleler dolaşıyor aklımda.

Bir tren istasyonunda trenin kalkmasını bekler gibi yazının bitmesini bekliyor, asıl söyleyeceğim cümleler yerine "Paltonu almayı unutmadın, değil mi" gibi anlamsız cümleler söylüyorum.

Ayrılmayı kimse pek doğru dürüst beceremez zaten.

Zor iştir.

Üstelik fevkalade tatsız bir zamanda, ölümlerin, acıların, öfkelerin hayatımızı tren dumanları gibi kapkara doldurduğu bir zamanda ayrılıyoruz.

Böyle zamanlarda insanlar sevdiklerinden ayrılırken onları birisine emanet etmek isterler.

Kime emanet edeceğim sizleri?

Siz beni kime emanet edeceksiniz?

İlk düdük sesi duyuldu.

Ayrılacağız birazdan.

Tren hareket edecek.

Ardınızdan bir iki adım daha atacağım.

Uzaklaşacaksınız.

Macbeth’in girişindeki şarkı gibi, "biz bir daha nerede buluşacağız, fırtınada mı, yıldırımda mı, yağmurda mı?"

Aslında fırtınada, yıldırımda, yağmurda ayrılıyoruz.

Dumanlarla dolu bir peronda.

Kompartıman kapıları kapanıyor.

Tekerlekler dönmeye başlıyor.

Ben artık ayrılacağım.

Gidiyorum ben.

Yarın sabah o genç adamı gene o ağacın altında göreceğim...

Ve bir sabah onu görmediğim zaman onu merak edeceğim.

Uzaklaşıyorsunuz...

Ben artık gidiyorum...

Söylemek istediklerimi rüzgar sesimi dağıttığında, artık duyamadığınızda söyleyeceğim size...

Benden son duyacağınız sadece tek bir kelime olacak:

"Allahaısmarladık..."
Yazının Devamını Oku

Dağınık zamanlar

İstanbul’un bu kaprisli sonbaharlarını çok severim.

Çekici, içten, neredeyse kadınsı bir kararsızlığı vardır, sanki ruhunun her anını, her çizgisini, her titreşimini göstermek isteyen bir telaşla bir halden bir başka hale geçer.

Bazen güneş ışıkları içinde yürürken aniden ortaya çıkıveren bir bulutun titrek ve mütereddit yağmuruyla ıslanırsın, bazen çılgın sağanakların kısa sürede yerini parlak bir aydınlığa bıraktığına şahit olursun.

Bahçe güllerinin açmaya hazırlanan tomurcuklarına ömrünü büyük bir zarafetle bitirmiş kızıl bir yaprak takılır bazen.

Çocuksu sayılabilecek bir neşe, olgun bir melankoliyle iç içe geçer.

Her şey belirsizdir.

Şaşırtıcı sürprizlerle dolu bir anarşi hayatı ele geçirmiş gibidir.

Günün her anında beklenmedik bir görüntüyle karşılaşırsın, açık ayakkabılar kalın çizmelerle yan yana yürür, güneş gözlükleri şemsiyelerin altındadır, şeftalilerle mandalinalar aynı sergide dizilidir, kuru yapraklar yeşil çimenlere dökülür, gölge ve ışık yumuşak adımlı bir raksın ritminde yer değiştirip durur.

Bütün o bulutların, ışıkların, yağmurların, ölü yaprakların, taze çimenlerin, her an değişen kokuların arasında ruhun alaycı bir boşvermişlikten kederli bir endişeye duvardan duvara gezinen bir kedi gibi dolaşır.

Duyguların, bütün notalarını aynı anda çalan bir piyano gibi sahip olduğu bütün sesleri çıkarır.

Hayat, Gaudi’nin o eşsiz katedrali gibi dikilir karşına.

Bütününe baktığında muhteşem bir yapı olarak, ayrıntılarına baktığında ise fevkalade dalgacı hatta bazen komik sayılabilecek kadar gereksiz süslerle dolu görünür sana.

Acaba hayata en çok benzeyen şey, Barcelona’daki o katedral mi diye düşünürsün.

Ben o katedrali ilk gördüğümde gökyüzünden inmiş bir yaratığın gözlerine bakar gibi şaşkınlıkla, dehşetle, hayranlıkla bakmıştım.

Katedralin karşısına dizilmiş ucuz mallarla dolu işportaların arasında durup uzun uzun onu seyretmiştim.

Bu büyük mabedin ince kulelerinin tepelerine üzüm salkımları, çilekler yerleştirilmişti, giriş kapısının üstündeki İsa heykelinin bir yanında bir inek, diğer yanında bir eşek başı vardı.

Katedralin duvarları, hayata saldırır gibi fırlayan sivri uçlu taşlardan yapılmıştı.

Bir masala benziyordu.

Siyah pelerinli cadıların mağarası da olabilirdi, iyi kalpli perilerin şatosu da...

Bu kadar etkileyici bir şeyi ne daha önce ne de daha sonra gördüm.

Üniversiteden mezun olurken kendisine diplomasını veren profesörün, "bu diplomayı bir çatlağa mı yoksa bir dahiye mi veriyoruz, bilmiyorum, bunu zaman gösterecek" dediği bu Katalan mimar, benzersiz katedralini bir planı olmadan, yalnızca sonsuz hayalgücünün zihninde yarattığı görüntülere dayanarak yapmıştı.

Bütün ömrünü vermiş ve bitirememişti, arkasında da bir plan bırakmamıştı.

Acaba, tanrı da dünyayı böyle mi yarattı diye düşünmüştüm.

Bir planı olmadan, sadece hayalgücüyle...

Muhteşem bir masal gibi...

Bazen ürkütücü, bazen sevimli, bazen kederli, bazen şen, bazen öfkeli, bazen sevecen; her baktığın yerden başka bir duygunun cezbesine kapıldığın bir şaheser.

Gaudi’nin yaptıklarıyla hayat birbirine çok benziyordu.

Ve Gaudi, tanrı gibi yapayalnız yaşamıştı, yardımcıları vardı ama bir eşi yoktu.

Eserleri anlaşılamayan bir sihre sahipti.

Parça parça baktığında, "kitsch" denilen o aşırı süslü hatta çirkin ayrıntıları görüyordun ama o çirkinlikler bir araya gelip nasıl olduğu kavranılamayan bir büyüyle muhteşem bir abideye dönüşüyordu.

Sonra Gaudi’nin yaptığı bütün binaları gezmiştim.

Düz olan hiçbir şeye tahammülü yoktu.

Duvarlar bile düz değildi.

Ve, birden şu tuhaf gerçeği fark ediyordun, doğada da düz bir şey yoktu.

İddialara göre de Gaudi doğanın bu "düzenden uzak düzeninden" etkilenmişti.

Romatizmalı, huysuz bir çocuk olduğundan yapayalnız büyümüş, oynayacak arkadaşı olmadığından dağ bayır dolaşmış, doğayı incelemiş, deniz kabuklarından, ağaçlardan, ıstakozlardan etkilenmişti.

Çirkinlik karşısında bu kadar korkusuz davranan, o çirkinlikleri inanılmaz bir güzelliğe çevirebilen başka bir insanoğlu tanımadığımı söylemeliyim.

İnsanlık tarihinin tanrıya en çok benzeyen üyesi herhalde bu tuhaf ve yalnız adamdı.

Aynı yarımadada doğmuş diğer "çılgın" dáhiler, Picasso, Dali, Miro, onun yanında "yetenekli" ve iyi çocuklar gibi kalıyorlardı.

Gaudi’de, çirkinlik, güzellik, vahşet, saldırganlık, saflık, masumiyet, karmaşa vardı.

İlk eserlerini yaptığında çok alay edilmiş, çok eleştirilmişti.

Bir binasının yıkılması için dilekçeler bile yazılmıştı.

Eğer tanrının "meslektaşları" olsaydı sanırım o da dünyayı yaptığında aynı eleştirileri alırdı.

Kaprisli ve alaycı bulurlardı onu.

Gaudi’nin binalarına baktığınızda da küstah bir alaycılık seziyordunuz.

Bir ev yapmıştı, içinde bir tek düz duvar yoktu, çatısı geniş basamaklardan oluşuyordu, bacaları maskeli haydutları andırıyordu.

Onun, bizim peribacalarından esinlendiği söyleniyordu.

Bu sonbahar günlerinde hayat bana Gaudi’nin eserleri gibi gözüküyor, karmaşık, eğlenceli, masalsı, ürkütücü ve çekici.

Onun duvarlarından fırlayan taşlar gibi garip cümleler fırlıyor zihnimden.

"Bir kadının arada bir kalbini kırmalı" diyen bir film kahramanının sözleri görüntülerin arasından çıkıveriyor.

Bunu söyleyen bir kadındı.

Aslında çirkin sayılabilecek bir cümle unutulmaz bir katedral gibi yerleşiyor insanın hafızasına.

"Bir kadının arada bir kalbini kırmalı."

Niye?

Bilmiyorum.

Ama bunu söyleyen kadını dinlediğinizde çok ikna edici geliyor.

Bir bağın, bir sevginin, bir aşkın gelişmesi, büyümesi, yerleşmesi için sanki "arada bir kadının kalbini kırmanın" gerekliliğine inanıyorsunuz.

Böyle yapmalı mı gerçekten?

Kadınları arada bir üzmeli mi?

Böyle bir duyguya ihtiyaçları mı var kadınların?

Tanrı, Gaudi’nin babası, kendi katedrali olan hayatı inşa ederken kulelerden birinin üstüne böyle bir duygu mu yerleştirdi?

Sürekli bir memnuniyet, düzen, hiçbir sınırla kesilmemiş bir şefkat sıkıcı mı geliyor?

Bir aşkta hiç düz duvar olmamalı mı?

Hep eğik, eğimli, şaşırtıcı hatta ürkütücü kıvrımlarla mı ilerlemeli?

Kadınların bana bunu anlatmasını isterdim.

Neredeyse hiçbir düz hat yaratmayan tanrı, düz ve düzenli bir duygu da yaratmamış mıydı?

Her şey, bu sonbahar günleri gibi, Gaudi’nin binaları gibi karmaşık, kaprisli ve alaycı olabilir miydi?

Belki de bazen kadınların üzülmelerine yardımcı olmalı.

Öyle diyordu o kadın, "bazen kadınların kalbini kırmalı..."

O kalp kırıklığının yarattığı karanlık çöküntü, çevresindeki sevgiyi, düşkünlüğü, şefkati daha berrak ve çekici gösteriyordu belki de.

Gaudi’nin duvarlardan fırlayan taşları nasıl masalsı bir hava katıyorsa yaptığına, belki de kalp kırıklıkları, üzüntüler, acılar da duyguların masalını yaratmak için gerekliydi.

Kadınların "düz" şeyleri sevmediğine inanırım.

O düzlükte bir rahatlık bulsalar da asla düz bir şeye bağlanmayacaklarını düşünürüm.

Acaba o kadın bunu mu söylemek istiyordu?

"Bir kadının arada bir kalbini kırmalı."

Saçma bir cümle gibi bu... Ama bir gül tomurcuğuna takılmış ölü bir yaprak da saçma, bir deniz minaresinin görüntüsü de saçma, Gaudi’nin katedrali de saçma, hatta biraz daha ileri gidersek hayat da saçma.

Gençliğinde giyimine çok dikkat eden Gaudi, yaşlandığında yapmakta olduğu katedralin bir köşesine yerleşmiş, insanlardan uzak, bakımsız ve özensiz giysilerle yaşamaya koyulmuştu ve 74 yaşında bir tramvayın altında kaldığında onu kimse tanımamış, "yaşlı bir berduş" gibi bir hastanenin bir köşesine atılmıştı.

Orada öyle ölmüştü.

Bu saçma değil mi?

Gaudi’nin eserlerine baktığınızda çirkinlikle güzelliğin nasıl birbirine dönüştüğünü görüyordunuz, belki hayat da saçmalıkla anlamlılığın birbirine dönüştüğü bir yapıdır.

Gaudi’yi yaratan tanrı yarattı bu dünyayı da...

Istakozları, salyangozları, at kestanelerini, dikenleri, sarmaşıkları, eğri büğrü dalları yaratan da aynı tanrı.

Koskoca yeryüzünde bir tek düz ağaç dalı yaratmamasına ne diyeceğiz?

Ağaç dallarının hepsi eğri olmalı....

Kadınların arada bir kalbini kırmalı.

Arada bir üzmeli onları.

Sorsak, "evet öyledir, arada bir kalbimizi kırmalı erkekler" diyecek bir kadın bulamayız.

Ama, kalbini hiç kırmamış bir erkeğe deli gibi aşık olmuş bir kadın bulabilir miyiz, ondan da kuşkuluyum.

Bu sonbahar günleri...

Karmaşık, telaşlı, kaprisli günler.

İnsanın ruhunu ve zihnini, güneşli yağmurlar gibi saçmalıklarla eğlendiriyor.

Duygularınız ve düşünceleriniz düzenini, düzlüğünü kaybediyor.

Gaudi’nin katedraline benziyoruz hepimiz.

Cadı mağaralarıyla, peri şatoları aynı ruhta toplanıyor.

Ve tuhaf cümleler hatırlıyoruz.

Çok dindardı Gaudi.

Yatak odasını gördüm, orada bir dua köşesi vardı.

Onun elinden çıkan bir kilisenin kuleleri ise şekerden yapılmış gibi rengarenk ve komikti.

Hangi güven ona bir kilisenin kulesini öyle yaptırmıştı?

Çirkinlikten ve saçmalıktan korkmama gücünü ona kim vermişti?

Çirkinlikten ve saçmalıktan korkmayan bir kudret herhalde.

Saçma gözüken cümlelere dikkatle bakmalı.

Bazen şaheserler o saçmalıklardan çıkıyor çünkü.

Belki de arada bir kırmalı kadınların kalplerini.

Hayatımda gördüğüm en etkileyici şaheser, saçmalıklardan ve çirkinliklerden oluşabiliyorsa, belki de aşk da kalp kırıklıklarından, acılardan oluşuyordur.

İstanbul’un bu kaprisli sonbaharlarını çok severim.

Böyle günler saçmalamaktan, saçmalıktan korkmamamı hatta onları sevmemi, Gaudi’yi ve tuhaf cümleleri aynı rahatlıkla hatırlamamı sağlıyor.

Bir katedrale benziyor hayat.

Taşları diken diken bir katedral.

Saçma, çirkin, eğlenceli bir şaheser.

Öyleyse, arada bir kırmalı kadınların kalbini.

Belki de hiçbir dalı düz yapmayan tanrı böyle istiyor.
Yazının Devamını Oku

Sınırda...

İbadetine düşkün ulu bir kişi, kalabalıkların arasında Allah’a ulaşmakta, gerektiğince ibadet etmekte, bütün ruhunu, bütün varlığını Allah’a adamakta zorluk çektiğine karar vererek çöle çekilmiş.

Günler, haftalar, aylar, yıllar boyu bir yudum su, bir tane hurma ile beslenip bütün vaktini ibadetle geçirmiş.

Rüzgarın sesini, kumun kımıltısını, vahadaki ağacın büyümesini dinleyip kurtla kuşla konuşmayı öğrenmiş.

Tanrının yarattıklarıyla bütünleşmiş.

Bu dünyayı ve öte dünyayı düşünmüş.

Bilgeleşmiş.

Hırstan, ihtirastan, zaaflardan arınmış.

Ondan feyz almak için ziyaretçiler gelmeye başlamış.

Bildiklerini onlara da anlatmış.

Zamanla ünü yayılmış.

Gelenleri, sevenleri artmış.

Bir ramazan günü onu başkente davet etmişler.

Bir eşeğin sırtında şehre gelmiş.

Kalabalıklar karşılamış onu.

Saygıda hiç kusur etmemişler.

Elini, eteğini öpmüşler.

Ağırlamışlar.

Ertesi gün, çöle dönmek için şehirden çıkmaya hazırlanırken bütün ahalinin onu uğurlamak için şehrin kapısına toplandığını görmüş.

Çiçekler atıyorlar, ona dokunabilmek, elini öpebilmek için birbirlerini çiğniyorlarmış.

Ulu ihtiyar elini heybesine sokmuş, bir dilim ekmek çıkarmış.

O ramazan günü herkesin gözü önünde ekmeği ısırmış.

Derin bir sessizlik olmuş.

Sonra "defol ihtiyar zındık, oruç yiyor bu sahtekar" diye bağırarak onu yuhalamaya koyulmuşlar.

Taşa tutmuşlar.

Kalabalık dağılmış.

O, tek başına çölün yolunu tutmuş.

Bir adam takılmış peşine.

Demiş ki, "Ben seni tanıyorum ihtiyar, seni biliyorum, sen Allah korkusu olan birisin, neden oruç yedin herkesin gözü önünde?"

İhtiyar cevap vermemiş.

Ama adam peşini bırakmıyor, sorduğu sorunun cevabını öğrenmek istiyormuş.

Sonunda ihtiyar dayanamayıp anlatmış:

- Öylesine bir sevgiyle ve saygıyla uğurluyorlardı ki beni bir an onlara kapılıp kendimi önemsediğimi hissettim... Biraz daha devam etselerdi böbürlenecek, kendimi onlardan üstün görecek ve orada kalmak isteyecektim... Ekmeği ısırdım ki beni taşa tutsunlar, ben de bu boş böbürlenmekten, bu yersiz gururdan ve kibirden kurtulayım... Şimdi artık yeniden kim olduğumu, aciz, sıradan bir kuldan başka bir şey olmadığımı biliyorum... Çöle dönebilirim.

Bu, Müslüman geleneğin içinden süzülmüş eski bir mesel.

Müslümanlığın incelmiş yüzünü, şekilciliğe teslim olmayan derinliğini anlatıyor.

Biz ise kaba dindarlığın revaçta olduğu günlerde yaşıyoruz.

Tevazudan uzak bir kibir birçok dindarı esir almış gibi görünüyor.

Geçen gün aralarında Mehmet Altan’ın, Ferai Tınç’ın, Oral Çalışlar’ın, Mete Çubukçu’nun da bulunduğu bir grup, Suriye’de mülteci kamplarını ziyaretten dönüyordu.

İftar vaktine yakın Suriye sınırına geldiler.

Antep’ten binecekleri uçağı kaçırmamak için acele ediyorlardı.

Tam iftar saatinde sınırın Suriye tarafından geçtiler.

Oradaki görevliler bir yudum suyla oruçlarını açıp işlerine devam ediyorlardı.

Ama sınırın Türkiye tarafında kimse yoktu.

Görevliler, sınırı bırakıp iftara gitmişlerdi.

Bizim sınır kapısının önünde kuyruklar uzuyordu.

Gazeteci grubun, "görevlilerin bulunması için" ısrar etmeleri üzerine biri gidip durumu görevlilere haber verdi.

Bir görevli söylenerek geldi.

"İnsan iftar vakti orucunu açarken rahatsız edilir mi" diyordu.

Hem görev yerini bırakmıştı, hem de dindarlığını herkesin gözüne sokuyordu.

Dini, dindarlığı insanlara öğretmek benim gibi bir inançsıza düşmez ama...

Ben dinsizsem de dinden uzak değilim.

Müslümanlık hakkında bir fikrim var.

Benim bildiğim dinimizin en temel öğütlerinden biri "güzel ahlak"tır.

İnsanın görevinin savsaklamasının, başkalarının hayatını zorlaştırmasının "güzel ahlakla" bir alakası var mı?

Orucunu tutan kendi için tutar, hatta tanıdığım iyi Müslümanlardan gördüğüm kadarıyla mümkün olduğunca "niyetli" olduğunu söylemekten kaçınır, bunu duyurmanın bir kibir, bir gösteriş olmasından korkar.

Bir müminin tevazuu da bunu gerektirir.

Bu bizim sınır görevlilerinin gösterişçiliği, oruçlu olduğunu dünya aleme ilan etmekteki görgüsüz çabası ne peki?

Ne zamandan beri bir Müslüman ibadet için "işini" ihmal ediyor?

"Çalışmanın" ibadetin parçası olduğunu anlatan dinimize ne oldu?

Müslümanlık, işten kaytarmanın, tembelliğin, işini kötü yapmanın mazereti olabilir mi?

Aynı olayı, geçen gün Hürriyet’in manşetinde de gördük.

Başbakanlığın önündeki görevliler işlerini bırakıp iftara gitmişlerdi.

Bunlara baktığınızda, neredeyse Müslümanlıkla aldırmazlığın aynı anlama geldiğine inanacağız.

Dünyanın her yanında sosyolojik tezlere temel olan bir "Protestan ahlakı" var da bir Müslüman ahlakı yok mu Allah aşkınıza?

Bu nasıl kaba bir dindarlık?

Bu nasıl bir gösterişçilik?

Biz dinimize yabancı bırakıldık diye düşünüyorum bazen.

Müslümanlığın sadece şeklini öğrenip özüne boş verdik.

"Güzel ahlakı", "çalışmanın ibadet olduğunu", "bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürdüğünü" unuttuk.

Müslüman ahlakından uzak Müslümanlar çıktı ortaya.

Cinayetleri alkışlayan Müslümanları bile görüyoruz.

Her dinin bir özü, bir felsefesi vardır.

Bizim dinimizin özünü, felsefesini bulabileceğimiz tasavvuf pek anlatılmıyor insanlarımıza.

Ya dinden korkuyoruz ve onu irticayla bir tutuyoruz ya da dindarlığı kaba bir gösterişçiliğe, bir böbürlenmeye çeviriyoruz.

Bizim dindarlığımız, bunun ikisi de değildir.

Allah’a kavuşmak için "cennetten bile vazgeçen" bir dindarlığın, "bana seni gerek, seni" diyen mutasavvıf ozanların toprağı burası...

"Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil"

Yunus Emre’nin yedi yüz yıl önce yazdığı bu şiirden bugünlere mi geldik?

Bir "gönül yıkmanın kıldığın namazı sakatladığını" söyleyen Müslümanlıktan, "iftar" için insanları bekletip gönül yıkan gösterişçi Müslümanlara...

Nasıl acıklı bir yolculuk bu?

Ne oldu o Müslümanlara, nereye gitti onlar?

"İşini doğru yapmayı," "gönül kazanmayı" ibadet sayan bir dindarlıktan buralara mı geldik?

Böbürlenmekten korktuğu için ramazanda oruç yiyip taşlanan bir pir beklemiyoruz elbet ama kalabalıkların alkışını almak için orucunu bu kadar gürültülü tutan Müslümanlıktan da biraz utanıyoruz doğrusu.

Ben, ahlaklı ve dürüst olabilmek için dinini, kültürünün bir parçası yapmış bir toplum olmamız gerektiğine inananlardanım.

Dininden korkmayan, diniyle barışık, dinini bilen bir toplum olmamızı arzularım.

Gerçek dindarlığın, gerçek bir tanrı sevgisinin insanı incelttiğini, zarafetini arttırdığını, onu hoşgörülü ve mütevazı kıldığını düşünürüm.

"Sen cennetini isteyene ver" diyecek bir cesaret kazandırdığına iman ederim.

Gerçek dindarlık o Çin meselinde olduğu gibidir benim için:

Bir adam okçu olmak istiyormuş... Bir okçu ustasının yanına çırak olmuş.

Beş yıl geçirmiş orada.

Bir gün ustası demiş ki "Benden öğreneceğini öğrendin, benim bildiğim bu kadar, var git artık sen de usta bir okçusun."

"Yok" demiş adam, "ben daha fazlasını öğrenmek isterim."

"Öyleyse falan yerde bir usta var, onun yanına git."

Adam beş yıl da o ustanın yanında kalmış.

Sonunda o da "Bütün bildiklerimi öğrettim sana" demiş.

Adam "Bu bana yetmez" demiş.

Oradan başka bir ustanın yanına gitmiş... Oradan başka bir ustanın yanına daha...

Sonunda ülkedeki bütün ustalar ona "sen oldun" demişler, "her şeyi öğrendin."

"Yok" demiş adam, "bu yetmez bana."

"Peki öyleyse" demişler, "bir dağın başında yalnız yaşayan bir usta var, herkesten çoğunu o bilir, onun yanına git."

Adam yollara düşmüş, günlerce aramış, yaylalardan, ovalardan geçmiş, sonunda bir dağın başında ihtiyar okçuyu bulmuş.

Usta, bir taşın üstünde oturuyormuş.

"Bana okçuluğu öğret" demiş adam ustaya.

Usta adama bakmış.

Sonra boş ellerini havaya kaldırmış, ok atar gibi yapmış...

Ve vurulmuş bir kuş düşmüş.

İşte ben, gerçek dindarlığın, en büyük ustalık gibi, ok ve yaya ihtiyaç duymadan kuşu vurabilmek olduğuna inanırım.

Bilenler benden daha iyi bilir elbet ama sanırım tasavvuf da bunu anlatır.

Gerçek inanç, hiçbir gösteriye ihtiyaç duymadan, hiçbir şekle sığınmadan Allah’a ulaşır.

Bir çölün ortasında durur, çıplak ellerini açar ve bütün inancınla bakarsan "sevdiğine" kavuşursun.

İnanmak, kabalıktan korur insanı...

Korumalıdır da.

"Yol odur ki doğru vara

Göz odur ki Hakk’ı göre

Er odur alçakta dura

Yüceden bakan göz değil"

Biraz "alçakta durun", "yüceden bakmayın," dini kibre, gösterişe alet etmeyin.

Müslümanlık adına insanları dinden kuşkuya düşürmeyin.

Ve, bir inançsız kulda dini anlatma ihtiyacı uyandırıyorsanız dönüp de ne yaptığınıza bir bakın.
Yazının Devamını Oku

Korklayın... Korklayın...

Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir. Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir. Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir. Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya... O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu. Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi. Hilafet vardı burada. Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı. Ne oldu peki? Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı? Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı? Yooo...

Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

"Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

Ordu darmadağın oldu.

Kimse onları durduramadı.

İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

Biz o askerlerin çocuklarıyız.

Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

"Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

Hilafet vardı burada.

Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

Ne oldu peki?

Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı?

Yooo...

Halife, ailesini de alıp gitti.

Peki nasıl oldu bu?

Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

Orada meyhane yok muydu?

İçki yok muydu?

Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

"Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

"İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

Biraz daha okuyalım.

"Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

Halife de buna ses çıkarmazdı.

Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Allah’a inançları tamdır.

Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

Bakın Ortaylı ne diyor:

"Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

Şimdi mi gelecek şeriat?

Gelmez.

Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

Gelecek diye korkanlar korkmasın.

Tarihimize, geçmişimize bakın.

İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin.

Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

Hep beraber yeniliriz.

Siz, her bağırtıya inanmayın...

Burada biz yaşıyoruz.

Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin. Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor. Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar. Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz. Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez. Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.


Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

"Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

Ordu darmadağın oldu.

Kimse onları durduramadı.

İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

Biz o askerlerin çocuklarıyız.

Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

"Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

Hilafet vardı burada.

Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

Ne oldu peki?

Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı?

Yooo...

Halife, ailesini de alıp gitti.

Peki nasıl oldu bu?

Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

Orada meyhane yok muydu?

İçki yok muydu?

Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

"Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

"İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

Biraz daha okuyalım.

"Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

Halife de buna ses çıkarmazdı.

Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Allah’a inançları tamdır.

Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

Bakın Ortaylı ne diyor:

"Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

Şimdi mi gelecek şeriat?

Gelmez.

Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

Gelecek diye korkanlar korkmasın.

Tarihimize, geçmişimize bakın.

İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin.

Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

Hep beraber yeniliriz.

Siz, her bağırtıya inanmayın...

Burada biz yaşıyoruz.

Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar. Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.
Yazının Devamını Oku

Huzursuz ruhlar...

Birisini çok sevseniz...

Ona aşık olsanız...

Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese...

Yıllarınızı birlikte geçirseniz...

Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız...

Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse...

Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız...

Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz...

Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız...

İçinde isimler olan bir defter bulsanız...

Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada...

Ne yaparsınız?

Ne hissedersiniz?

Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.

Sevdiği kadının seviştiği erkekler...

Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.

Çok ağır yaralanmıştı.

Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.

Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.

Hesap sorabileceği, "niye yaptın" diyebileceği kimse yoktu.

Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.

Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.

Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.

"Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de

Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm

Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm

Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde"

O "derin gözlerin" sahibi onu aldatmıştı.

Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.

Bir kadın bunu niye yapar?

Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?

Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya "Elsa’nın gözleri" şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.

Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

"Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum."

Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, "herkes tarafından sevilme ve beğenilme" hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.

Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.

Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.

Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.

Gerçi yeryüzündeki herkeste bir "sevilme" isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.

Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.

Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.

Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.

Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?

Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?

Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?

Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.

Nedir o?

Ne yaratır o boşluğu?

"Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri

Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın

Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın

Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri."

Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?

Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?

Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?

Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?

Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.

Kendisinin.

Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.

Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.

Garip bir ikilik bu.

Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.

Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.

Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de "yanlış insanları" beğendikleri için küçümsüyorlar.

"Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar

Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince

Camın kırılan yerindeki maviliğini de

Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar"

Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.

Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini "haksızlığa uğramış" hissetmeleri.

Haksızlığa uğramış biri, bu "haksızlığı" dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.

Ve her şeyi yaparlar gerçekten de...

Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, "bulunacak" bir deftere yazabilirler.

"Sevilme hastalığına" yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.

Tanrının şakaları bitmez.

Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.

İnsanlar, bu "sevilme hastalarını" tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, "sevilmek isteyen"den "sevmeyen"e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin

Zaman kadındır. İster ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

....

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

...

Daha beter seni kaçak

Seni yabancı bilmekten

Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan"

O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.

Aragon, bir "kaçaklık", bir "yabancılık" olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar...

Ama gene de "sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi" diyordu.

O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.

Hiçbir soru soramadı.

"Niye" diyemedi, "Niye yaptın Elsa?"

Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim"

Aragon, "ölmenin sevmekten daha kolay" olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.

Ve hiçbir zaman soramadı.

"Niye Elsa, niye yaptın bunu?"
Yazının Devamını Oku

Hiç görmeden

Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

Anlatması zor aslında.

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

Nedeni yok çünkü.

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe’nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

Acıklı bir soru bu biliyorum.

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

Ama olabilir bu.

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır’ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade’nin Cibran’ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

Hiç buluşmadılar.

Hiç karşılaşmadılar.

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May’e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

Korktuklarını düşündüm.

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

Özlediler birbirlerini.

Ümitsizce özlediler.

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

Bitmesin istiyorlardı.

Hiç bitmesin.

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran’ın peygamberce sözleri, May’ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

Bu muydu acaba korkuları?

Peki, aşk korkar mı?

Korkmaz bence.

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

Cibran bir yazardı.

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

Bunu pek başaramadılar.

Eğer Cibran’ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

Buna cesaretleri yetmedi.

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

Bir hayal olarak kalmak istediler.

Sadece bir hayal.

Beğenilen bir hayal.

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

O, hiç kurtulamayacak.
Yazının Devamını Oku

Küller ve heykeller

Ağustos güneşinin, üstündeki süt buğusuna benzer buğuyu aşıp da denize ulaşamadığı, ışıklarının dev bir hasadın altın rengi tozları gibi havada asılı kaldığı sıcak bir öğle vakti, duygularım yuvarlak gövdeli beyaz bulutlar gibi bir yandan bir yana doğru hareket ederek yavaşça değişiyor.

Bana öyle geliyor ki o anda kımıldayan tek şey içimdeki duygular.

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

Bundan daha basit ve insanın içini daha fazla acıtan bir soru yok herhalde.

Nasıl yaşamalı bu hayatı?

Bunun cevabını bilmiyorum.

Sanırım üstündeki buğuyla kımıltısız duran denizin durgunluğuyla ölümü çağrıştırması, garip bir şekilde bana hayatı hatırlatırken, o buğunun içinde belirivereceğini hayal ettiğim seraplar da ruhumu hareketlendiriyor, mümkün olduğunca çok hayatı ve duyguyu yaşama isteği veriyor.

Ölüm fikri, açgözlü yapıyor bizi.

Zihnimin bir yanında bir şiir.

"hiç unutmam bir gün geç vakit

tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı

büyüme saati bir ormanın

şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım"

Gölgeli bir hayal gibi içimde tekrarlanıp duruyor İlhan Berk’in mısraları; "bütün ormanları büyürken duymak", muhteşem bir tekdüzelikle aynı ilahi çemberi çeviren doğanın bir parçası olmak, sessizliğe karışmak, soru sormamak, cevap aramamak...

Kalın gövdeli bir ağacın altına yatıp kımıldamamak.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Yaşadığımı bilmem ve nasıl yaşayacağımı sormam için hayatın bu öğlen vaktinde olduğu gibi bir anlığına da olsa durması, buğday tozları gibi havada asılı kalması, beni durağanlığıyla şaşırtması gerekiyor sanırım.

Bir yanım durmak ve hiç kıpırdamamak istiyor. Bir yanım ise hep koşmak ve hiç durmamak arzusunda.

"İçimde kaybolmayacak, sönüp önemini yitirmeyecek geniş bir duygunun parçası olmak istiyorum sürekli."

Bu isteği seviyor ruhum.

"Eğer sen diye bir şey olmasaydı, ben diye bir şey olur muydu" diyebilecek bir tutkunun çekiciliğine kapılıyor.

Varlığını bir başka varlığa böylesine çaresiz bir esaret ve böylesine korkunç bir başkaldırışla bağlamak, kendi benliğine ait ne varsa hepsinden vazgeçmek, kendi tanrısı olup kendi ruhunun bütün kırışıklıklarını eliyle silen bir Buda gibi duygularını sonsuzlaştırarak bir "sürekliliğe" kavuşmak...

O sürekliliğin içinde, ağustos denizinin kımıltısız durgunluğunu ve bir kutup gecesinin tehditkar fırtınasını aynı anda yaşamak, yakıcı sıcağı ve dondurucu soğuğu hissetmek...

Hep iki kişi ve hep yalnız olmak.

Cesaretin ve korkunun, ümidin ve hayal kırıklığının, kendini varetmenin ve kendini yok etmenin, bir insana bağlanmanın ve bütün bir hayattan kopmanın, gözyaşının ve tebessümün, bütün bunların, tırtılları birbirine denk gelen çelik çarklar gibi birbirinin içine geçip döndürdüğü bir hayatın kaynağı ve kurbanı haline gelmek.

"Sönüp gitmeyecek" duyguları "sürekli" yaşamak için bu çelişkilerle dolu karmaşayı, soğuk ışıklı krater gölleri gibi gel-gitlerle değişen bir hayatı göze almak gerekiyor.

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

Hepimizin başka başka cevapları var.

Ve hiçbirimiz kendi cevabımızdan, kendi tercihimizden memnun değiliz.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Yaşadığımızı bilmiyoruz, ne yaşadığımızı da...

Yaşadıklarımızın bir ödül mü yoksa bir ceza mı olduğuna dair derin kuşkularımız var, "adı ne bu yaşadığımın" diye soruyoruz, "niye ben yaşıyorum bunu", "niye başka bir hayata değil de bu hayata sahibim", yaşadıklarımızdan dolayı bazen suçluyoruz kendimizi, bazen kaderi suçlu buluyoruz, hayatımızdan kaçmak, bir başka hayata sığınmak istediğimiz oluyor, kimi zaman da seviyoruz yaşadıklarımızı ve yaşadıkça şunu fark ediyoruz ki ne yaşıyorsak başka türlüsünü yaşayamayacağımız için yaşıyoruz.

Bir başka hayat bize göre değil.

Sadece açık, berrak, görünür tercihlerimizden oluşmuyor çünkü hayatımız, gizli tercihlerimiz var, kimseye, kendimize bile söylemediğimiz tercihlerimiz, hatta zaman zaman "açık" tercihlerimiz bizi bir başka yöne götürmek istese de, o "gizli" tercihlerimiz, bir korsan gemisinin eski bir savaşta ölmüş kaptanının hayaleti gibi dümeni ele geçirip rotamızı "istemediğimizi" söylediğimiz yana çeviriyor.

Başka hiç kimse bilmese de biz o "gizli" tercihlerin farkındayız.

Sadece niye öyle tercihlerimiz olduğunu bilmiyoruz.

Neden bir hayalet dolaşıyor gemimizde, neden en zor zamanda dümeni o ele geçiriyor?

Kimimiz sıkılmaktan korkuyor, kimimiz acı çekmekten.

Bazen korktuğumuz yere gitmek istiyoruz, çok acı çekiyorsak eğer "sıkıntılı ve sakin" bir hayata doğru döndürmek istiyoruz burnumuzu, durmak, acıdan kurtulmak istiyoruz.

Adımlar atıyoruz tercihimize uyarak.

Ama gideceğimiz yere yaklaştığımızda, varacağımız noktayı gördüğümüzde "hayaletimiz" bize rağmen değiştiriyor haritamızı.

Kimi zaman da "sıkıntılı bir sükunetten" bıkıp "canımızı acıtacak bir hareketliliğe" çevirmek istiyoruz rotamızı, birden değişiyoruz, korktuğumuz yere gitmek için hareketleniyoruz ve acıyı gördüğümüzde, gitmek istesek de dönüyoruz.

Olduğumuz şey olmaktan vazgeçmeyi çok arzuladığımız oluyor.

Ama olduğumuzdan başka ne olabiliriz ki...

Ağustos güneşinin, üstündeki süt buğusuna benzer buğuyu aşıp da denize ulaşamadığı, ışıklarının dev bir hasatın altın rengi tozları gibi havada asılı kaldığı sıcak bir yaz günü, bu kıpırtısız durgunluk, bu hayatın verdiği bir anlık mola ölümü andırıyor, bu nedenle bana hayatı düşündürüyor.

"Bütün ormanları büyürken duymak" istiyorum.

Gölgeyi, serinliği, sükuneti ve sessizliği özlüyorum.

Kalın gövdeli bir ağacın altında yatmayı, üveyik kuşlarının dallara konuşunu seyretmeyi, yusufçukların ötüşlerini dinlemeyi, hayallerime sarınarak uykuya geçmeyi, düşlerimde hayallerimin gerçek olduğunu görmeyi, gülümseyerek uyanmayı istiyorum.

Nereye gideceğimi ormanın patikaları belirlesin ve o patikaların gittiği yerlere gideyim.

Hiçbir yerde kalmayayım, hiçbir yerden kaçmayayım.

Yürüyeyim sadece.

"sürüyle düşünce verir ağaca rüzgar,

rüzgarlar anlamını bilmez...."

Ne rüzgarlar, ne ağaçlar, ne de biz biliyoruz o anlamları.

Yaşıyoruz.

Yaşadıklarımız süratle geçip gidiyor yanımızdan, yerlerini yeni yaşanacaklara bırakıyor, onlar da daha sonra yaşanacaklara...

Geriye ne kalıyor yaşananlardan?

Hüzünlü bir kül gibi dağılıyorlar geçmişimize.

Geriye doğru yürüyoruz bazen, küllerin arasında donmuş heykellerimizi buluyoruz, bir kahkahayla, bir gözyaşıyla, sevgiyle, kederle donmuş heykeller; geçmiş anların ancak kuvvetli duygularla çarpıştığında mermerleşip heykele döndüğünü, öyle duygulara rastlama şansına erişemeyen anların küle ve hüzne çevrilip dağıldığını, bir daha onları bulamadığımızı anlıyoruz o zaman.

Öyle duygularla yaşanmayan her an bir idam mahkumu gibi zaman tarafından yok ediliyor, unutuluşun kızgın fırınlarından yakılan o anlardan geriye sadece küller kalıyor, ölümün hüznünü taşıyan, o hüzünle kararmış küller.

Biz ancak o küllerin arasında dolaşırken anlıyoruz neyi neden tercih ettiğimizi.

İşte şurada taştan gözyaşlarıyla ağlayan bir heykel.

Bir kederle heykele dönüştü, ayrıldı diğer anlardan.

Ayaklarının dibindeki nice küle dönmüş andan daha değerli şimdi o, halbuki o küller, yaşanırken hiç de canımızı yakmamıştı.

Şurada gülen bir heykel.

Kaç heykele rastlarız geçmişimizi dolaştığımızda?

Heykeller azaldıkça yaşadıklarımız da eksilmiş demektir aslında.

Gezmeli insan bazen geçmişini, bir müzeyi gezer gibi gezmeli, heykellerini ziyaret etmeli, saymalı onları, ne kadar yaşadığını o heykellerden anlamalı.

Ve sormalı...

Geleceğimde kaç heykel var?

Yaşayacaklarımın ne kadarı küle, ne kadarı heykele dönüşecek?

Ne istiyorum diye de sormalı.

Kül mü, heykel mi?

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

"Eğer sen diye bir şey olmasaydı, ben diye bir şey olur muydu" diye sorabilecek birinin sadece kendine ait olan, başkalarının giremediği müzesinde mi daha çok heykel olur yoksa kalın gövdeli ağaçların altında uyuyan, kendini ormanın patikalarına bırakmış, huzurla yürümüş birinin mi?

Hangisini istemeliyim?

Hangisini?

Geleceğimi, bu soruya vereceğim cevap belirleyecek.

Ama biliyorum ki ne karar verirsem vereyim, yolculuğumun karanlık bir anında dümene geçecek olan hayaletim geminin bir yerlerinde saklanıyor.

Bütün hayatımı küle çevirmek istesem bile o, buna izin vermeyecek.

Yaşayacağım anlar mutlulukla, mutsuzlukla, kederle, sevinçle, özlemle, şehvetle çarpışacak, güçlü duygular tanrının eline verilmiş gümüşten keskiler gibi o anları yontarak onları birer heykele çevirip yerleştirecek geçmişime.

Küllerimi de seveceğim.

Onlar, duracağım, dinleneceğim, huzura kavuşacağım anlar olacak.

Kaybolup gideceklerini bilsem de onlara da ihtiyacım var.

"şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım"

Benim büyüdüklerini duyduğum ormanlarım, heykellerden oluşuyor.

Artık o anları dikkatle dinliyorum çünkü.

Ve bütün duyguların değerini biliyorum.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Ağzımdan diyordum ağzımdan öp beni.

Ben yaşarken biliyorum artık yaşadığımın ne olacağını.
Yazının Devamını Oku

Chat kadınları...

Ne zaman bir kadının yüzüne baksam kendimi bir uçurumun kenarından bakıyormuş gibi hissederim.

Kıpırdayan, değişen, çeşitli duyguların ifadeleriyle gölgelenip aydınlanan o çizgilerin arkasında, derinlerde, kımıltısız bir göl gibi duran bir karanlık olduğu fikri beni içine doğru çeker.

Orada ne olduğunu merak ederim.

Bu merakın insanın bütün hayatını yitirmesine yol açabileceğini, o karanlık göle bir kere dalanın bir daha geri dönemeyeceğini bilmeme rağmen garip bir baş dönmesiyle o derinliğe doğru eğilirim.

Tek bir kadının bile içini en saklı köşelerine kadar görebilme ayrıcalığının bir hayata değeceğine inanırım ama bütün hayatınızı verseniz de bunun mümkün olamayacağını bilirim.

Orayı göremezsiniz.

Hep saklı bir şeyler kalır.

Bir insanın, bu bir kadın bile olsa, içinde o kadar büyük bir gizi taşıması zor olduğundan bazen küçük işaretler çıkar yüzeye, sahibinin de fark edemediği işaretler, işte onları görmeyi, onların peşine düşmeyi, onları yakalamayı, büyük bir gömü bulmuş bir arkeolog gibi ele geçirdiğim her parçayı ışığa tutup incelemeyi, sonuçlar çıkarmayı ve neler bulduğumu hiç söylemeden bulduklarımı kendime saklamayı çok severim.

Kötü kalpli bir koleksiyoncu gibi biriktiririm onları.

Ve hep yeni işaretler ararım.

Cıvayla karışmış katran damlası gibi üstünde parlak renkli kaygan bir gökkuşağı taşıyan siyah damlacıklar...

Geçenlerde bir hazine keşfettim.

Bir arkadaşım "chat" bağımlısı kadınların itiraflarda bulunduğu bir siteden parçalar gönderdi bana.

Bir afyonkeş gibi "chat-keş" haline gelmiş, tanımadıkları, yüzlerini görmedikleri erkeklerle bulanık ve belirsiz bir ortamda konuşmadan duramayan kadınların itirafları.

Siteyi yöneten doktorun anlattıklarından anlaşıldığı kadarıyla o kadınların tamamına yakını ekranda sevişiyor.

Şu tenha yaz sokağında keten etekliği ve kolsuz bluzuyla, alçak topuklu şık ayakkabılarıyla gülibrişimlerin yanından yürüyen hanımefendi geceleri tanımadığı erkeklerle mi sevişiyor?

Ya şu, bol elbiseli, biraz bakımsız, yaşı geçkince tombul hanım?

O da mı?

İçinde milyonlarca insanın dolaştığı bir sonsuzluğun içinde her gece milyonlarca kadın, gündüzleri içlerinde sakladıkları o karanlıklarının kapılarını açıp bütün sırlarını ortaya döküyorlar.

Ertesi sabah hayata sanki bir gece önce öyle bir şey yaşamamışlar gibi yeniden karışıyorlar.

Sadece duyguları ve düşünceleri gizli değil artık, bir de kimseye söylemedikleri gizli bir hayatları var.

Niye yapıyorlar bunu?

Neden geceleri tanımadıkları, değişik değişik erkeklerle konuşup sevişiyorlar?

Büyük bir ihtimalle gündüz hayatlarında iffetsizlik olarak nitelendirecekleri nice şeyi geceleyin yapıyorlar.

Gündüzleri kimselere göstermedikleri ruhlarındaki o durgun göl, geceleri, bir belirsizliğin yüzlerine örttüğü kalın peçenin verdiği özgürlükle çağıltılı bir ırmak gibi "hayalden" oluşmuş bir dünyaya akıyor.

Her şey olabiliyorlar orada.

İsimleri değişiyor.

Boyları, kiloları, saç renkleri, vücutlarının biçimi, işleri, aileleri değişiyor.

İstedikleri kimliği seçip kendilerini yeniden yaratabiliyorlar.

Kendi bilinen kimliklerinin içinde bir mahkum gibi kendi hücresinde yaşamak zorunda olan "karanlıkları", bir başka kimliğin içinde kendini rahatça ortaya çıkartabiliyor.

Aslında benim ilgimi çeken onların yaşadığı fanteziler değil.

Beni ilgimi çeken onların ikilemleri.

Bir yanları, derinlerde yatan ve söylenemeyen arzuları ayıplıyor, onları reddediyor, varlığını inkar ediyor, sanki onlar yokmuş gibi davranıyor, şakalara kibarca gülümsüyor, ağırbaşlı duruyor, abartılı davranışlardan kaçınıyor, nasıl olması gerektiği söyleniyorsa öyle oluyor ve bunu benimsiyor.

O kadar benimsiyor ki bir başkasında bunun aksine bir davranış gördüğünde bunu kınıyor.

Ama öbür yanları...

O, ayıpladığı her şeyi yapıyor.

Hem ayıplamaktan vazgeçmiyorlar, hem ayıpladıklarını yapıyorlar.

Kadınları o kadar esrarengiz yapan da belki bu; ruhlarındaki ürpertici çelişki.

Hep bir yanlarını saklamak zorunda olmaları.

Ve sakladıkları yanlarından vazgeçememeleri.

O belirsiz ve bulanık "sanal" alem belki de onların ruhlarındaki bu parçalanmayı ortadan kaldırıyor, ayıplayan yanlarıyla ayıplanan yanları orada barışıyor.

Gene de onlara asıl zevk verenin sadece bu olduğunu söyleyemem.

Onlar, güneşten korunmaya çalışan çöl savaşçıları gibi, kendilerini yakan "ayıplardan" sakınmak için üst üste çok fazla kimlik giyinirler.

Her kimliklerinin altından bir başka kimlik, her duygularının altından bir başka duygu çıkabilir.

Herkesin maskeli olduğu o tuhaf dünya onların ruhlarını birleştirerek onlara bütünsel bir haz verse de kadınlar yalnız bu hazla yetinmezler.

Bence bu dünya da "aldatmanın" da o inanılmaz hazzı yaşanıyor.

Bu, sadece bir sevgiliyi, bir kocayı aldatmak değil.

Çok daha zengin, çok daha bereketli bir aldatma bu.

Mücevherlerden yapılmış bir "matruşka" gibi her aldatmanın içi açıldığında oradan zümrütlerle, yakutlarla, elmaslarla işlenmiş başka bir aldatma çıkıyor.

Tanımadıkları bir erkekle sevişirken kocalarını ve sevgililerini aldatıyorlar.

Ama kocalarını birlikte aldattıkları adamı da, sahte bir kimlik ve yanlış bilgilerle aldatıyorlar.

Aldatma ortağı da aldatılıyor.

Sadece uydurulmuş bilgilerle değil, onunla seviştikten sonra seçilecek başka bir erkekle de aldatılacaklar.

Ama bu parlak aldatma zincirinin en parlak parçası, elbette kendilerini tanıyan herkesi aldatmaları.

Kendilerini tanıyan hiç kimsenin tahmin edemeyeceği başka biri haline gelmeleri.

Ertesi sabah karşılaştıkları herkesi aldattıklarını düşünmeleri.

Onları yasaklarla kıstıran bütün hayatı aldatmaları.

Bunu yaparken, gündüzleri duyduklarında yüzlerini kızartan ya da duymazlıktan gelmek zorunda oldukları sözleri bütün pervasızlıklarıyla söyleyebilmeleri, bunları söylerken söyledikleri her sözcüğün karşılarındaki erkeği kıvrandırdığını hissetmeleri de onları ürpertiyor.

Bir "ruh" teşhirciliğiyle kabuklarından ve kimliklerinden soyunup içlerindekini gösterivermeleri onların da içlerini kamaştırıyor.

Ruhlarının karanlık yanlarındaki bütün arzularını parmaklarının uçlarındaki harflere basarak tatmin edebiliyorlar.

Kadınlar uzay gibidir, hiçbir duygu "son" değildir onlarda, daima bir başka duygu çıkar.

Bütün bunları hayal aleminin o olağanüstü özgürlüğünde yaşarken birden "gerçek" yanları, içlerindeki "gündüz kadını" uyanıyor.

Ve, sevişmekten ve konuşmaktan hoşlandıkları bir erkeği seçip onunla "dışarıda" tanışmak istiyorlar.

Benim okuduğum sitedeki "itiraf" mektuplarından çoğu, yazışarak seviştikleriyle buluştuklarını anlatmışlar.

Genellikle sonuçtan pek memnun kalmasalar da, hayali gerçekle bütünleştirmek istiyorlar.

Birdenbire, "chat"e başlamadan önceki kimliklerine, ona yeni bir macera ekleyerek, dönüyorlar.

Kendileri oluyorlar, kimlikleri, bilgileri açığa çıkıyor.

Yaşadıkları hayalden, bir simyacı gibi, hayallerin çekiciliğine sahip bir gerçek oluşturma isteğine kapılıyorlar.

Büyük ve parlak aldatma zinciri sıradan bir aldatma haline geliyor.

Oradaki dünyaya alışmış bir kadın için bu yeterli olmuyor tabii.

Gerçek bir aldatma, gerçek dünyanın bütün sıkıntılarını da beraberinde getiriyor.

Yazışarak tanıştığı bir erkekle buluşmasını o sitede bir kadın şöyle anlatıyor:

"Ben ilk bilgisayarımı iki yıl önce aldım. Kocamla birlikte çok eğlendik, bana o makineyle neler yapılabileceğini öğretti, birlikte oyunlar oynadık. Sonra ’chat’i keşfettim. Bağımlısı oldum. Bir erkekle ilişki yaşamaya başladım chat’te. Kısa bir süre sonra onunla buluştum. Planlar yapmak, gizlenmek, yalanlar söylemek sonunda bana ’ben ne yapıyorum’ sorusunu sordurdu. O adamdan hoşlanmamaya başladım. Ben kocamı seviyordum ama daha fazla bir şeyler arıyordum. Bunun kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. Ama yanılmışım."

Gerçek olmayan bir alemin sonsuz aldatmalarla dolu özgürlüğünden gerçek hayatın sıkıntılarla dolu "tek" aldatmasına geçmek kadını bunaltıyordu.

Aradığı o değildi çünkü.

Bir erkek "arayan" kadın bunu "dışarıda", gerçek hayatta her zaman bulabilir.

Ama "chat-kadınları" için asıl amaç bir erkekle aldatmak değil.

O, orada ruhundaki bütün bölünmüşlükleri bir araya getirmenin, ömür boyu gizlediği ruhunu "teşhir" etmenin, sonsuz sayıda erkeği heyecanlandırıp sonsuz sayıda erkekten heyecanlanmanın, binlerce kolu olan bir ahtapot gibi kolları her yana uzanan bir aldatmalar orjisini yaşamanın, bir başkasının kimliğiyle kendi gerçeğini ortaya çıkarmanın, sadece başkalarının baskısından değil kendi kendine de yaptığı baskıdan kurtulmanın hazzını arıyor.

Tek başına bir erkeğin verebileceği hazdan çok daha değişik bir haz bu.

Üstelik orada tanıştığı her erkeğe kendi hayalinden kimlikler de giydirebiliyor, onu kendi zihninde istediği gibi süslüyor.

Ama sonunda bütün bunlardan da sıkılıyor.

Gene aynı sitede bir başka kadın bu "bağımlıklıktan" nasıl kurtulduğunu anlatıyor.

"Başlarda konuştuğum bütün insanlar çok heyecan vericiydi. Sayısız insan vardı orada. Gerçek hayattaki arkadaşlarımla konuşmaktansa onlarla konuşmayı tercih ediyordum. Sanırım, bu sanal alemde konuştuğum insanların da gerçek hayattaki insanlar olduğunu fark edince sıkıldım. Gerçek hayatta çok fazla sıkıcı, aptal, kaba insan var ve onlar aynı zamanda bu sanal alemde. Bunu anlayınca sıkılıverdim."

Bunu anlamak bütün büyüyü bozuyor.

Çünkü onların gerçek olduğunu anladığında sen de gerçeğine dönüyorsun, o sıkıcı, yasaklarla, ayıplarla dolu gerçeğe.

Sığındığın yerde, kaçtığın insanları bulmak bütün hayalleri solduruyor.

Ama sıkılanların yerine yenileri geliyor.

Çünkü kadınların içindeki o karanlık ve durgun göl, çağlayıp akabilmek için belirsiz ve gölgeli bir loşluğa muhtaç.
Yazının Devamını Oku

İnsan

İnsanın, sonsuzluğun "kan damlası" olduğunu düşünürüm hep.

Tek bir kan damlasına bakarak onun "sahibi" hakkındaki bütün bilgileri nasıl görüyorsak, tek bir insana bakarak da onun "sahibi" olan kainatı ve Tanrı’yı görebiliriz.

Evrene ve Tanrı’ya ait bilmediğimiz ne varsa, hepsini çözecek kilit insanın içinde saklıdır bence.

Belki de içinde böylesine büyük bir bilgiyi taşıdığından insanın kapıları insana kapalıdır, "bir güç" bizim kainatı tanımamıza, en azından şimdilik, izin vermek istemediğinden bizi kendimiz için bir "sır" haline getirmiştir.

Her şeyi yapabiliriz, uçabiliriz, denizlerin altında yürüyebiliriz, yıldızlara gidebiliriz, atomu parçalayabiliriz, topraktan siyah bir sıvı çıkartıp onu enerjiye dönüştürebiliriz, aramızda hiçbir hat olmadan sesimizi binlerce kilometre öteye ulaştırabiliriz, binlerce kilometre ötedeki olayları anında izleyebiliriz, bütün bu mucizeleri gerçekleştirebiliriz ama en basit şeyi yapamaz, kendi varlığımızın gizine erişemeyiz.

Bildiğimizi bile bilmediğimiz bilgiler saklıdır içimizde.

Rüyalar görür ve şaşırırız.

Ruhumuzda taşıdığımızdan bile haberdar olmadığımız görüntüler çıkar karşımıza rüyalarımızda, duygular çıkar, arzular ve korkular çıkar.

Bütün onları nerede, ne zaman biriktirdiğimize dair hiçbir fikrimiz yoktur.

Üstelik, söylenenlere göre, rüyalarımızda ortaya çıkanlar sadece kendi hayatımızda yaşadıklarımızdan değil, bizden önce yaşayanların da tecrübelerinden akmıştır içimize.

Sadece kendimizi değil bir de geçmişi taşırız içimizde.

Bir polisiye roman gibi kurgulanmıştır zihin.

"Sırrı" bulmak için verilen ipuçları genellikle şaşırtma amacıyla çıkarılmıştır önümüze, tam bir çözüm bulduğumuzu sandığımızda bizim çözümümüzü tamamıyla ortadan kaldıran başka bir duyguyla karşılaşırız, o duygunun peşine takıldığımızda öyle yerlere saparız ki asıl hedeften uzaklaşırız ve bulabildiğimiz bütün yollar gelip bir karanlığın içinde kaybolur.

Ve zihnimizde o "karanlık" çok geniş bir yer kaplar.

Bazıları, o karanlığın bir tür "suç ve günah" deposu olduğunu, utandığımız, korktuğumuz ne varsa oraya sakladığımızı ve oraya sakladıklarımızın zamanla bir cehennem buharı gibi tüterek bizi zehirlediğini söyler.

O "depoyu" temizleyerek zehirden kurtulacağımıza inananlar çoktur.

Belki de haklılar.

Kendimizden gizlemek istediklerimiz var.

Ama insanı bütün günahlarından, suçlarından, utançlarından temizlediğimizde geriye kalan "temiz" şeyin bir işe yarayacağını sanmam.

Zaten bütün çıkmaz da burada.

Bizi utandıracak olan "kötülüğün ve günahın" daha doğuştan mayamıza katılmasında.

Onu ayıklayamayız.

Onu yok edemeyiz.

Onu kabul edemeyiz.

Ve bu yıpratıcı çelişkiyle daha doğuştan huzursuzlanırız.

Zaten düşünsenize, eğer biz içimize "kötülük" konmadan yaratılmış olsaydık onca dine, insanı mükemmelleştirmeye çalışan onca ideolojiye ne gerek vardı?

Dinler de, ideolojiler de sürekli olarak kendimizle çarpışmamızı, kendimizi yenmemizi, bir yanımızı silip atmamızı isterler.

Anlaşılmaz olan ise, bunu isteyen güçle, bizi silinemez biçimde "günahkarlıkla" damgalayarak yaradanın da aynı güç olması.

Hatta biraz daha uçlara, biraz daha zihnimizin ağırlığını taşımakta zorlanacak ince dallara doğru tırmanalım.

İnsanlığın en büyük günahlarından biri olan "ensestin" tanrılara ait bir yaşam biçimi olduğunu söylüyor Jung.

Mitolojiye baktığınızda, bir ensest zinciriyle karşılaşırsınız.

Nasıl oluyor da insanoğlunun yaratabildiği en büyük mitolojide bu büyük günah böyle bir yer bulabiliyor kendine?

Neden tanrıların tanrısı Zeus her türlü günahı bu kadar rahat işliyor?

İnsanlar her türlü günahı bir cezaya uğramadan, utanmadan, vicdan azabı çekmeden yaşayabilmenin tanrısal bir güç olduğuna inanıyorlar herhalde.

Ve, unutmayın ki tanrılara imrenilir.

Eski Yunan’ın günah dolu bir tanrılar alemi yaratmasının altındaki anlam ne?

Bir yandan Yunan filozofları "iyilik" öğretmeye çalışırken, bir yandan öğrenciler tanrıların günahkar olduğunu öğreniyorlar.

Bu ikisinden hangisine inanacak insan?

Hangisi daha çekici gelecek ona?

İyi ve güçsüz bir insanoğlu olmak mı yoksa güçlü ve günahkar bir tanrı olmak mı?

O mitolojiden yola çıkan Freud her erkeğin annesiyle, her kadının da babasıyla yatmak isteyen bir yanı olduğunu söylemiyor mu?

Biz günlük konuşmalarımızda bile hiç yadırgamadan Ödip kompleksinden, Elektra’dan söz etmiyor muyuz?

Eğer bu söylenen doğruysa, insanın karanlık yanlarını anlamak o kadar kolay olabilir mi?

Üstelik bu artık karanlıkta bile saklamayıp ortaya koyduğumuz, insanlık gerçeği olarak tekrarlayıp durduğumuz bir "kompleks".

Varın siz gizli kalanların neler olabileceğini düşünün.

Bir de bu karmaşık yapı birbirine benzemeyen iki ayrı cinse, kadınla erkeğe ayrılmış.

Doğanın bir araya getirmeye, toplumun ayrı tutmaya uğraştığı iki grup.

Neden doğada çok sıradan olan birleşme insanlar aleminde böylesine karışık ve çetrefil bir ilişkiye dönüşüyor?

Sevişmeler neden kıskançlıklara, sahiplenmelere, acılara dönüşüyor?

Niye bir başka vücudun tümüyle bize ait olmasını istiyoruz?

Sevgiden mi?

Hükmetme isteğinden mi?

Etkileyiciliğimizi ve gücümüzü görme arzusundan mı?

İki bedenin birbirinden zevk almasından intiharlar, cinayetler, acılar yaratan zihnimizin o karanlık yanında neler oluyor?

İnsanlar neden binlerce yıl sevişebilmek için öyle büyük zorluklar yaşadılar, yasaklarla boğuldular, doğanın güçlü talebiyle boğuştular?

Neden sevişmeyi çılgınca arzulayıp, aynı çılgınca dirençle buna engel olmaya uğraşıyoruz?

Ama daha şaşırtıcı olanı...

Sevişmeyi hayatın doğal bir parçası haline getiren bazı İskandinav toplumlarının da mutluluğu bulamaması.

Şehveti, kendisini sarmalayan karmaşadan ayıklamak da mutlu olmaya yetmiyor.

Mutluluğu sürekli çelişkilerin, zıtlıkların, birbirini inkar ederek bir arada var olan duyguların arasında aramak zorundasınız.

Ve, "kötülükle" damgalanmış ama iyiliğe tapınan bu canlılar öleceklerini biliyorlar.

Bu gerçek onlara bildirilmiş.

"Bu gerçekle yaşa," denmiş.

O gerçeği bilerek, onun korkusunu her an hissederek nasıl yaşanacak?

İnsanoğlu öleceğini bile bile nasıl ölmeyecekmiş gibi yaşamayı başarıyor?

Ben her zaman, zihnimizdeki karanlığın asıl nedeninin, ölümle ilişkimizdeki tuhaflıkta olduğuna inandım.

Ölüm korkusuyla yaşama isteğini her an bilinçli bir şekilde yan yana barındırmamız mümkün değil.

Hayat sonlu, ölüm sonsuzdur, bunların ikisini yan yana koyduğunuzda ölüm hayata galebe çalar.

Öleceğimizi bildiğimiz halde öleceğimize inanmamamız hayatta tutuyor bizi.

Zihni bu kadar parlak olan insanoğlunun öleceğini bildiği halde öleceğine inanmamasının, hayatını ancak bu tuhaf "reddedişle" sürdürmesinin anlaşılmaz mekanizması sanırım zihnimizin o ulaşılamayan karanlık kısmında gizli.

Doğanın açıkça ifade ettiği o korkunç "öleceksin" hükmüne karşın zihnimizdeki karanlığa gizlenmiş bir ses bize "inanma" diyor, "unut ölümü" diyor ve sözünü dinletiyor.

Eğer zihninizdeki karanlığı bir gün tümüyle aydınlatırsanız, sizi "ölmeyeceğinize" inandıran sesi de susturursunuz, hayat biter.

O karanlıkta sadece "kötülükler ve günahlar" değil, bizi yaşatan güç de saklı.

Kötülükleri o karanlıktan ayıklama çabası tam anlamıyla başarıya ulaştığında insanoğlunun hayatının sonu da gelir, kimse yaşamaya dayanamaz.

Ancak kötülüklerimizle yaşayabiliriz biz.

Dinlerin daima "ölümden sonrasını" hayatın kendisinden daha çekici olarak anlatması, onun isteğine uyarak mükemmel olmamız, kötülüklerden tümüyle arınmamız halinde yaşamaya devam edemeyeceğimizi bildiğinden belki.

Mükemmel olduğumuzda yaşamaya dayanamayacağımızı, karanlığımızdaki bizi "yaşatan" sesi kötülüklerimizle birlikte temizlediğimizde ölüm gerçeğine karşı direnecek gücümüz kalmayacağını sezdiğinden, dinler belki de "mükemmel biri olduğunda ölürsün ama ölüm hayattan daha güzel" diyor.

Daha da ileri gidip, her din "intiharı" yasaklıyor.

"Mükemmel" olanın ölmek isteyeceğini gördüğünden daha başından o yolu da kesmek istiyor.

İnandığınız her şey, Tanrı, din, ideoloji size "mükemmelliği" öğütlüyor ve siz mükemmel olamıyorsunuz.

Mükemmel olarak yaşayamıyorsunuz çünkü.

Ve yaşamak için kötülükleriniz olması gerektiğinden...

Bu kötülüklerden...

Bu günahlardan...

Utanç duyuyorsunuz.

Utanmadan yaşamanız mümkün değil çünkü.

Utanç, yaşamanın bedeli.

O utancı saklayacağınız bir yer lazım size yaşayabilmeniz için.

Zihninizdeki karanlığa saklıyorsunuz siz de.

İnsanoğlu bu bildiğimiz yaşam biçimini sürdürdüğü sürece kendi karanlığını aydınlatamayacak.

Onun için hiçbir zaman bugünkü yaşam biçimiyle kainatın ve Tanrı’nın sırrını çözemeyecek.

Sır içimizdeki karanlıkta gizli.

Tanrı, içinizdeki karanlıkta saklanıyor.

Kainatı ve Tanrı’yı kendi derinliğinizde taşıyorsunuz.

Onun için onları hep hissediyor ve hiç göremiyorsunuz.

Görürseniz ölürsünüz çünkü.

Sırrı çözer ama kimseye anlatamazsınız.
Yazının Devamını Oku

Aşk, seks ve merak

Nar ağacının altında bir kaplumbağaya rastladım.

Utangaç bir yağmur yağıyordu.

Çimenler kaygan bir yeşillikle parlıyordu.

Kızıl misketler gibi dallara asılmış minik narların öpüşecek gibi açılmış çatallı uçlarında asılı kalmış su damlaları, kırmızı yansımalarla pırıldayarak düşmeyi bekliyorlardı.

Çimenlerin üstünde kayan kaplumbağa arada bir fıtrattan kırışık boynunu kabuğunun dışına uzatarak merakla çevresine bakınıyordu.

Durdum.

Kaplumbağaya baktım.

Zorla bir iki adım attı, sanırım beni fark edip durdu, başını içine çekti.

Seyrek damlalarla yağan yağmurun omuzlarımı ıslatmasına aldırmadan oradaki bir taşa oturdum.

Bu tenha bahçede ikimizden başka kimse yok.

O benden korkuyor, ben onu inceliyorum.

Bana çok çaresiz ve önemsiz gözüken bu canlının bir hayatı var.

Ot yiyor, bir yerden bir yere gidiyor, korktuklarından sakınıp hayatta kalmaya uğraşıyor, türünün devamını sağlamak için çiftleşiyor.

Hakkında bildiklerim bu kadar.

Onun varlığının tabiatın büyük çarklarının işleyişi açısından mutlaka bir işlevi var.

Benim de var.

Aramızdaki benzerlik de galiba burada bitiyor.

O yaratıldığı dünyaya bir katkıda bulunmuyor, milyonlarca yıldır aynı hayatı yaşıyor, belli zamanlarda belli amaçlarla çiftleşiyor, kaprisleri, ihtirasları, utangaçlıkları, zevkleri yok, aşık olmuyor, duygusal acılar çekmiyor.

Her davranışını bedeninin ihtiyaçları belirliyor.

Benim türüm öyle değil.

Biz yaratıyor, bize verilen hayatı bizden sonrakilere mutlaka bir şeyler ekleyerek aktarıyoruz, hayatımızı bedenimiz kadar duygularımız da belirliyor, aşık oluyoruz, sadece üremek için değil zevk için de sevişiyoruz.

Aşk, bağlanmak, özlemek, kıskanmak, sahiplenmek, sadakat beklemek gibi duygularımız olduğu için kaplumbağaların çiftleştiği bir dünyada biz sevişiyor ve bu sevişmelere bir kaplumbağanın aklına gelmeyecek anlamlar yüklüyoruz.

Ruhumuzla tenimiz arasındaki ilişkileri hiç durmadan kurcalıyoruz.

Kaplumbağa aşık olmayı bilmiyor.

İki kişinin yıldız yağmurları arasında bir günahkar hayalden bir başka günahkar hayale loş bir odada terli bedenleriyle meteor alevleri saçarak dolaşmasını, ruhlarını bedenlerinin arzularına teslim etmesini, zihnin bulanıklaştıkça aydınlanan gizliliklerinde saklı olan isteklerin fısıltılarla paylaşılmasını, her şeyin mümkün olduğu sihirli vahalarda her ağacın altında başka biri olunmasını, en şiddetli yasakların en çılgın zevklerle parçalanmasını da bilmiyor.

Bu iki duygudan hangisi daha güçlü diye de sormuyor kendisine?

Bunların arasında insanların iddia ettikleri kuvvetli bağlar var mı diye de sorgulamıyor.

Yüzlerce yıldan beri birçok filozof, birçok psikiyatr aşkın arkasında sevişmenin hayalinin bulunduğunu söylüyor.

Ama kimse bundan emin değil.

Hiç sevişmediği birine aşık olabiliyor insan.

Hiç aşık olmadığı biriyle de sevişebiliyor.

Üstelik delice aşık olduğu biriyle sönük sevişmeler yaşayıp, hiç de aşık olmadığı biriyle delice sevişiyor.

Schopenhauer gibi filozoflar, Freud gibi doktorlar aşkın köklerinde bedensel arzuların izlerini sürerken, neredeyse bütün kadınlar sevişmeyle aşkı sıkı bağlarla birbirine bağlamaya çalışırken nasıl oluyor da hayat bu iki grubun da iddialarını böylesine sarsıcı bir biçimde yalanlamaya uğraşıyor?

Freud, ruhun, bedenin arzularını değişik biçimlerde tercüme ettiğini iddia ederken kadınlar da, bedenin ruhun arzularını ifade etmekte bir araç olduğunu söylemeye yatkın duruyorlar genellikle.

Aslında kadınları anlamak daha kolay.

Beden insanlar tarafından öylesine hakir görülmüş, onun arzuları öylesine aşağılanmış ki bir kadın ruhundan bir şey katmadan yalnızca bedeninin isteklerine ayak uydurduğunda bütün "erdemini ve namusunu" kaybettiğini öğrenerek büyümüş.

Binlerce yıldır böyle bu.

Bir iki kuşakta kolayca değişebilecek bir inanç değil.

Aşksız bir sevişmenin, bir kadının bilincinin gizli bölmelerinde nasıl değerlendirildiğini, kendisini bundan dolayı farkında olmadan nasıl suçlayabileceğini kim bilebilir?

Bir kadın sadece sevişmek için değil ama "o erkekle" sevişmek istediği için, "o erkeği" sevdiği için seviştiğini düşündüğünde, ruhun her zaman affedilmeye hazır istekleri, bedenin her zaman suçlanan arzularına kendi damgasını vurmuş oluyor, "aşk" sevişmeyi kutsuyor, onu ruhun erdemli çeşmesinde yıkayarak yeniden vaftiz ediyor.

Belki de birçok kadın, seviştiği erkeğe aşık olduğuna ya da en azından onu sevdiğine kendisini bu yüzden inandırıyor.

Sanırım her kadın, yalnız kaldığında "Sen aslında bir orospusun" diyen kötü kalpli bir cadı taşıyor ruhunda ve hiç kimseden korkmadığı kadar korkuyor ondan.

Ve sürekli olarak onu kandırmaya uğraşıyor.

"Ben sevişmekten hoşlandığım için sevişmiyorum. Ben onunla sevişmekten hoşlandığım için sevişiyorum."

Acaba içlerindeki suçlayan cadıyı kandırabilmek için seviştikleri bir erkeği sevdiklerine inanan kadınlar, kendi etkilerinde kalarak gerçekten de aşık olurlar mı seviştiklerine?

Sevişme ya da biraz daha gerçekçi olarak söylersek, iyi bir sevişme aşkın kapısını açar mı kadına?

Peki kendi kendine söylenen bir yalandan gerçek duygular çıkabilir mi?

Eğer böyleyse, cinsellikle aşk arasında kuvvetli bir bağ kuran Freud en azından kadınlar konusunda haklı çıkabilir.

Ama erkekler...

Onların böyle bir cadıları yoktur içlerinde, erdemle sevişme arasında bir ilişki de kurmazlar pek.

Ama onların da çok iyi seviştikleri kadınlara bağlandıklarını görüyoruz bazen.

Adına aşk diyemeyeceğimiz bedensel bir arzu, ruhu da yatıştırıp huzura kavuşturan bedensel bir mutluluk bir erkeği bir kadına bağlayabilir mi?

Böyle bir bağlılığın adı aşk olur mu?

Ve hangisi daha uzun sürer, aşk mı bedensel bağlılık mı?

Aşk, en yakıcı, en güçlü, en şiddetli haline başladıktan çok kısa bir süre sonra ulaşabiliyor, çok süratli bir şekilde kendi sınırlarına dayanıyor, daha başladığında gidebileceği, açılabileceği çok fazla alan kalmıyor.

Büyük bir imparatorluk gibi neredeyse bütün ruhu ve bedeni kaplıyor.

Her duygu gibi hareket etmek, kıpırdamak, yeni biçimlere girmek isteyen aşkın başladıktan bir süre sonra yaptığı her harekette gerilemekten başka bir çaresi kalmıyor.

Belki de bu yüzden bir aşkın ancak "engellendikçe" sürebileceğini söylüyorlar, o engelin kilitlediği kapının ardında yeni bir dünya olduğuna duyulan inanç, aşkın daha büyüyebileceğine inanması, sürekli olarak mücadele edeceği bir hedefi olması onu canlı tutuyor, gerilemek yerine hep ileri atılmaya çalışıyor.

Geri çekilmesine vakit kalmıyor.

Sevişmeler, büyümek ve canlı kalmak için engellere muhtaç değil.

Aksine, o, önündeki engeller çekildikçe güçleniyor, yarattığı bağımlılığı artırıyor.

Çünkü, sanılanın aksine sevişme sadece bedenle ilgili bir duygu değil.

Zekayla ve hayal gücüyle de ilgili.

Ve, hayal gücü neredeyse sonsuzdur.

İnsanların koyduğu o kadar çok yasak vardır ki bunları bedeninizle aşmanız çok zordur ama hayal gücü her yasağı aşar, yapılamayacak her şeyi, terden gümüşi ışıklara batmış iki beden hayallerini birleştirerek yapabilir.

Sanırım, iki bedeni sevişmenin salıncağında en güçlü biçimde sallayan, yasakları birlikte yok eden ortak hayal güçleridir.

Hayal gücü bedenden de ruhtan da daha güçlü ve dayanıklıdır, ruhla beden yorulduğunda bile o yorulmaz, aksine sürekli olarak kendi diriliğini, arzusunu, canlılığını ve en karanlık yerlere yolculuk etme isteğini bedene ve ruha kabul ettirir.

Şeffaf bir karanlığın kapladığı gülümsemeleriyle aynı hayalin içinde sürekli değişip bir başkası olarak, bir başkasının gövdesinin bilinmeyen ama sezilen ürpertilerini yaşayarak, karşısındaki gövdenin biçim değiştirip bir başkasına dönüştüğünü, bir başkasının ellerinin kendisine dokunduğunu hissederek, çoğalıp kalabalıklaşarak, bütün bu değişimi, kalabalığı, tek bir gövdeye yüklemek, o gövdeye öylesine sonsuz ve tahmin edilemez hazlar verir ki bu hazdan vazgeçmek neredeyse imkansızlaşır.

Bu, aşk mıdır?

Değildir bence.

Bu, aşktan daha güçsüz bir duygu mudur?

Değildir bence.

Bu, aşka dönüşür mü?

Dönüşebilir.

Peki, aşıklar böyle bir sevişmeyi yaşayabilir mi?

Bunun cevabını tam olarak bilebilmek kolay değil ama aşk sahiplenmek isteyen, endişelerle, huzursuzluklarla, kuşkularla dolu bir duygudur, bu endişeler hayal gücünü sürekli yolundan saptırır, bir batakhanede sevişme hayalinin yerine sakin bir evin hayalini tercih eder, sevdiğinin gövdesini hayalinde bile olsa bir başkasının gövdesi yerine koymaktan çekinir, sevişmeleri hayal gücünün sonsuzluğundan belli ve huzurlu bir hayalin sakin sularına çekmeye uğraşır.

Hazzın gücünü azaltabilir aşk.

Onun yerine ruhun fırtınalarını, özlemlerini, kendi varlığını bir başkasının varlığıyla doldurmanın başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak olağanüstü tecrübesini, bir süreliğine de olsa ölümün ürkütücülüğünü yok etmeyi, mutluluk hayallerinin doyumunu, bedeniyle değil ruhuyla dokunmanın şefkatle şehveti harmanlayan zevkini koyar.

Bir hazzı bozar, bir başka haz yaratır.

Bir sevişmeden geriye unutulmaz sahneler kalırken, bir aşktan geriye unutulmaz duygular kalır.

Aşık olduğun biriyle, sanki o aşık olmadığın biriymiş gibi sevişebilir misin?

Gündüzleri kurduğun mutlu hayaller, geceleri yerini hayal gücünün sonsuzlukta dolaşan şiddetli değişimlerine bırakabilir mi?

Her zaman mucizeler olur.

Sevişmeler aşkı doğurabilir bazen, aşklar sevişmeleri...

Ve bazen ikisi birleşiverir.

Bunun ne zaman, nerede, nasıl olacağını kimse bilemez.

Olup olmayacağını da.

Ama sanırım sürekli bunu ararız biz.

Aşık olduğumuz biriyle, sanki o aşık olmadığımız biriymiş gibi sevişmek.

Kaplumbağanın bilmediği bir istek bu.

Hiç aramadığı.

Kafasını çıkartıp arada bir bana bakıyor.

Onu nar ağacının altında bırakıp kalktım.

Onunkinden daha zor hayatımız, onunkinden daha karmaşık.

Ve onunkinden daha zevkli.

Biz onun hiç aramadığı bir şeyi...

Bir mucizeyi arayarak yaşıyoruz.
Yazının Devamını Oku

Çocukluk ve kader...

Kötü günlerden, ağır zamanlardan geçtik.

Manasız bir sarsıntının telaşıyla hayatımızın düzeninden koptuk.

Hava boşluğuna düşen bir uçağın yolcuları gibi çığlık çığlığa kaldı ülke.

Hayatı anlamlı kılan ne varsa, karşılaştığımız tehdidin büyüklüğü karşısında anlamını yitirdi.

Kendimize ait hayatın sınırları parçalandı.

Geçici bir süreliğine hepimiz kendi hayatımızdan kopup bir kalabalığın ortak hayatını yaşamaya koyulduk.

Bu hercümerçte sanat, edebiyat, estetik, küçük anların büyük lezzetleri, duygular, aşklar, derinlikli anlatımlar silindi hayatımızdan.

Dehşet, simsiyah bir örtü gibi örtüldü üzerimize.

Silahın gölgesi hayatın ışığını kararttı.

O korkunç günlerin hepimizin hayatında bıraktığı izler oldu, hepimiz yaşadığımız dehşeti kendimize göre algıladık.

Şimdi olağan sorunlarla yeniden hayata dönüyoruz.

Ben bir yazı yazdığım zaman, bu yazı bir kitaba konmayı, bir gazete sayfasındaki tek günlük ömrünü uzatma imkanının kendine verilmesini hak eden bir yazı mı diye bakarım.

Bunu hak eden bir yazı olduğunu düşünürsem sevinirim.

Öyle değilse kendime kızarım.

Son zamanlarda neredeyse bir tane bile bir kitaba girmeyi hak edecek bir yazı yazmadım.

Yazamadım daha doğrusu.

Daha da doğrusu, öyle bir yazı yazmayı bile deneyemedim.

Bir yazının "kalıcı" olabilme ihtimaline sahip olması için, bütün olaylar değiştiğinde bile değişmeyecek bir şeylerden söz edebilmesi, zamanın akıntısına direnebilecek bir konusu ve gücü olması, olaylardan çok insanlarla ilgilenmesi gerekir bence.

Son dönemlerde, ne zaman öyle bir yazı yazmayı aklımdan geçirsem parmaklarım duruyordu.

Olayların ağırlığı ellerimin üstüne bastırıyordu sanki.

Yaşadıklarımızın tehditkar manasızlığı, manalı olabilecek her şeyi de manasız kılıyordu.

İnsanı değil kalabalıkları anlatmak zorunda hissediyordum kendimi, yazı yazan birçok insan gibi.

Çünkü tehlike karşısında olan kalabalıklardı.

Tek bir insanın ruhundaki incelikler, kalabalığın ruhundaki kalın korkularla geriye itiliyordu.

Tek bir insanın duyabileceği fısıltılar, bütün bir kalabalığın duyması gereken haykırışlara dönüyordu.

Fısıldamak, usulca konuşmak silindi satırlarımızdan.

Çığlıklara benzedi cümleler.

Artık yeniden o usul sesimize dönebileceğiz.

Bir insanın sadece kendisine ait duyguları yaşayabilmesinin nasıl olağanüstü bir lüks olduğunu yeniden keşfedeceğiz.

Geniş gölgeli bir at kestanesinin altındaki çimlere uzanıp, serinliğinin buğusuyla terlemiş, ağzına dantel örtülü bir sürahideki limonatanın yanı başında hayallere dalmaktan söz etmek, hayatın bu minicik ama çok lezzetli armağanının lezzetini satırlara taşımaya çalışmak saçma gelmeyecek artık.

Hatta, o serin limonatanın içindeki bir nane yaprağının bütün hayatımıza yayılabilecek rayihasını bile anlatabileceğiz yeniden.

Çaya batırılmış bir bisküvinin kokusunu izleyerek çocukluğuna dönen Marcel Proust gibi, bir serin sürahinin içindeki nane kokulu limonatayla çocukluğumuzun patikalarına döner, kaybolmuş bir çocuğun maceralarını izleyebiliriz.

Gunter Grass’ın "Teneke Trampeti"ndeki hiç büyümeyen çocuk gibi aslında herkesin çocuk kalmış olabileceğini, uzayan boylarına, olgunlaşan seslerine, ağırbaşlı tavırlarına rağmen aslında hepsinin hep aynı küçük çocuk olduğunu bile söyleyebiliriz.

Düşünsenize daha doğduğunda bellidir insanın zekası, yeteneği, zevkleri, hangi tatlardan hoşlanacağı, hangi renklere düşkün olacağı...

Değişmez bunlar.

Çocukluğunda neyse büyüdüğünde de odur.

Kader dedikleri de sanırım bize doğarken çizilen bu sınırlardır, hangi alanlarda dolaşacağımız daha başından bellidir.

Zaten insanlar binlerce yıllardan beri bunu tartışırlar.

Hayatımızın ne kadarı "kader" tarafından belirlenir, ne kadarı bizim tarafımızdan?

Kendi hayatımızın akışında ne kadar söz sahibiyiz?

Ben kaderin daha ağır bastığına gittikçe daha fazla inanıyorum.

Yetenek örneğin, doğduğunuzda sahip olduğunuzdan daha fazla olmaz büyüdüğünüzde.

Yeteneğinizle doğarsınız.

Onu biraz geliştirirsiniz belki, kullanmayı öğrenirsiniz.

Ama sahip olduğunuz yeteneği ne azaltabilir, ne de çoğaltabilirsiniz.

Belki büyümek, yeteneğinize saygı göstermeniz gerektiğini anlamanızı sağlar.

Zevkiniz de çok gelişmez.

Çok iyi eğitimli nice insanın zevksiz olduğunu görürsünüz.

Açacağınız çiçek, tohumunuzun içinde taşıdığından büyük olamaz.

Onun için bir yanınız büyürken, bir yanınız hep o küçük çocuktur.

Aynı meyveleri seversiniz çocukluğunuzla, aynı renkleri seversiniz, çocukluğunuz ne kadar cesursa siz de o kadar cesursunuzdur, çocukluğunuz ne kadar zekiyse siz de o kadar zekisinizdir.

Çocukluğunuzla büyüklüğünüz arasındaki fark, küçük bir elma fidanıyla büyük bir elma ağacı arasındaki kadardır.

Büyüdüğünüzde meyve verirsiniz ama o meyvenin tadı, o küçük fidan ağacındadır zaten.

Bir de kaderinizin ne olduğunu çocukken anlamazsınız.

Bunu anlamak ancak büyüyünce olur, ancak ağaç meyve verince anlaşılır tadı.

Çocukluğa olan düşkünlüğümüz belki de bu "bilgisizlikten," bu belirsizliktendir.

O belirsizliğin içinde serazat oynayıp durursunuz.

Çok sıkıldığımızda, hayat bizi sıkıştırdığında çocuklaşmamız da belki bu belirsizliği aramamızdan, o belirsizliğe sığınmak istememizdendir.

Kaderin sınırlarını bilmediğimiz zamanları özlememizden.

Grass’ın küçük kahramanı, büyümeyi bunun için reddediyordu belki de, kaderden kurtulmak için çocuk kalmak istiyordu.

Büyümek, kaderin ağırlığını hissetmektir.

O kaderden memnun değilse bunun öfkesini, ezikliğini yaşamaktır.

Gerçeği algılamaktır büyümek.

Çocuklar gerçeği bilmez.

Gerçek diye bir şey olduğunu bile bilmez.

Onun için onların masalları vardır.

Her şey mümkündür.

Uçabilirsin, yeraltına inebilirsin, tavşanlarla konuşabilirsin, uzayda dolaşabilirsin...

Yeni yerler keşfedebilirsin.

Haydutlarla savaşabilirsin.

Sıkılırsan haydut olabilirsin.

Masal, kaderin olmadığı yerdir.

Sınırların olmadığı yer.

Kader, sınırların olmasıdır çünkü.

Ve, hepimiz sınırlarımızla doğarız.

Ne sıkıcı, değil mi?

Büyümek sanırım bu yüzden hepimize biraz sıkıcı geliyor.

Hepimiz Gunter Grass’ın kahramanı gibi çocukluğumuzda kalmak istiyoruz ya da Peter Pan’inki gibi sonsuz bir çocukluğu arzuluyoruz.

Serinliğinin buğusuyla terlemiş bir sürahi limonatayla atkestanesinin altına yatalım, hayaller kuralım, macera romanları okuyalım, o maceraların içinde dolaşalım...

Okuduklarımızı, "çocuk" olduğumuz için gerçekleştiremediğimizi sanırız çocukken, bir büyüsek okyanusu salla geçebileceğiz, vahşi Batı’da at koşturabileceğiz, Çinli haydutlarla dövüşebileceğiz, Kanuni’nın ordusuyla Zigetvar’a gidebileceğiz.

Ne güzel bir yanılgı...

Bunları neden yapamadığımızı ve yapamayacağımızı öğrenmek nasıl büyük bir hayal kırıklığı.

Acaba herkeste, sırf bu yüzden, gerçeği büyüdüğünde anlamasından dolayı gizli bir hüzün var mıdır?

Kaderinden memnun olmadığı için hissettiği bir hüzün?

Çünkü bir de büyüdüğünde de bunları yapabilenler var.

Onlar atom bombasını keşfedebiliyorlar, uzaya gidebiliyorlar, haydutlarla dövüşebiliyorlar, insanların hayran kaldığı güzel eserler yaratabiliyorlar.

Tuhaf olan ne biliyor musunuz?

Bu muhteşem kaderlere sahip olanlar da genellikle çok mutlu ve huzurlu değiller.

Hatta onların huzursuzluğu, hayal kırıklığına uğrayanların hüzünlerinden daha fazla.

Bu niye peki?

Çocukluk hayallerini gerçekleştirebilenler neden kaderinin cömertliğine rağmen böylesine mutsuz oluyorlar?

Neden böyle bir çelişki var?

Bunun cevabını bulmak zor herhalde.

Bütün sanatçıların hayatlarına baktığınızda acı görüyorsunuz.

Kendisine çizilen kaderi gerçekleştirebilmek sanıldığından daha zor sanırım, bedeli bizim tahminlerimizden daha fazla.

O kadar büyük bir kaderi bir adamın sırtlaması, kendisine doğarken verilen bir tür "görevi" gerçekleştirmek için uğraşması, diğer insanların yapamadığını yapabilmesi, bütün bunlar, büyük bir çaba, büyük bir azim, büyük bir mücadele gerektiriyor.

Bunları yapabilenler, büyüdüklerinde de çocukluklarının sınırsızlığına sahip oluyorlar çünkü, aynı çocuklar gibi her şeyin yapılabileceğine inanıyorlar, üstelik de yapıyorlar ama bu "yapabilen çocuklar" hayatlarını "yapamayan büyüklerin" arasında geçiriyorlar, sürekli olarak onların dar "sınırlarına" çarpıyorlar ve kalabalıklarla sürtüşüyorlar.

Bu da zor bir iş.

Çarptıkları her sınırda biraz yaralanıyorlar.

Ama öyle yaratılmışlar ki vazgeçemiyorlar.

Onların da kaderi vazgeçememek işte.

Her acıya, mutsuzluğa, sınırlarla çarpışmaya, düşmanlıklara, kızgınlıklara rağmen onlara verilen yeteneğin bedelini ödemek, gerekeni yapmak ve eserlerini yaratıp, bunları kabul ettirmek zorundalar.

En iyisi Grass’ın kahramanı gibi çocuk kalmak.

Ama o da pek mümkün değil.

Zaman içinde bir nane yaprağının ağır ağır daireler çizdiği bir sürahi limonatayla bir gölgeliğe yatmak.

Nihayet belaların, dertlerin, korkunç tehlikelerin şimdilik gerilerde kaldığına sevinerek yeniden hayallere dalmak...
Yazının Devamını Oku

Yoksa uzayın akıncıları mı bunlar? UFO’LAR...

Babamın balkonunda ben, babam, Zeynep oturmuş, annemin ölümünden sonra şakacı bir şefkatle bizim "küçük anneliğimizi" gönüllü bir şekilde üstlenmiş olan Zeynep’in yaptığı harika yemekleri yiyorduk.

İçine kabukları soyulmuş taze baklaların atıldığı favaya nerdeyse şehvetle dalmıştım.

Zeynep, "Şunlar ne?" dedi.

Babamla dönüp baktık.

Üç tane turuncu ışık Maltepe açıklarından Kalamış’a doğru gidiyordu.

İkimiz birden, "helikopter" dedik.

- Helikopterler geceleyin uçuyor mu? dedi Zeynep.

Ben o erkek bilgiçliğiyle, "Yeni bir teknoloji bulmuşlardır, uçuyorlardır," dedim.

Zeynep yemekleri bırakmış, ışıklara bakıyordu.

- Daha geliyorlar, dedi.

Biz de döndük.

Işıklar beş olmuştu.

- Birinci Ordu’nun komutanları birlik teftişinden dönüyorlardır, dedim.

Favaya olan ilgimi dağıtacak bir şey değildi beş helikopter.

- Ama daha geliyorlar, dedi Zeynep.

Yeniden döndük.

Turuncu ışıklar sekiz olmuştu.

Şimdi üçümüz de ışıkları izliyorduk.

Çoğalıyorlardı.

On tane oldular.

O saatte, gece karanlığında on "helikopter" pek rastlanacak bir şey değildi.

"Ne bunlar," dedim babama, "Bilmiyorum," dedi.

İçeri gidip dürbünü getirdi.

Turuncu ışıklar çoğalıyordu.

Dürbünle baktığımızda sadece ışık gözüküyordu, şekilleri seçilmiyordu.

En öndeki ışık Suadiye açıklarına geldiğinde hafifçe yükseldi.

Arkasından gelenler de birer birer yükselmeye başladılar.

İlk on ışık havada bir küme oldu.

Bir an öyle durdular.

O an sanırım üçümüz birden ürperdik.

Sonra birer birer hızla yükselerek arka arkaya kaybolmaya başladılar.

Öndekiler yükseldikçe arkadan turuncu ışıklar geliyordu.

Yirmi, yirmi beş ışık aynı noktaya kadar denize paralel uçtuktan sonra aynı rotayla yükselip karanlığa karıştılar.

Birbirimize baktık.

Ben sıradan bir okuyucu olarak Hürriyet’i arayıp Suadiye açıklarında "tuhaf" ışıklar hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordum.

Bir bilgileri yoktu.

Biz birbirimize dönüp "Neydi bunlar" diye sorduk.

Ne olduklarını bilmiyorduk.

Ama ne olmadıklarını biliyorduk, helikopter değillerdi, uçak değillerdi, havai fişek değillerdi, meteoroloji balonu değillerdi.

Birbirimize baktık, hepimizin aklından aynı düşünce geçiyordu.

- İyi ki tek başımıza değildik, dedim, kimseye söyleyemezdik bunu.

Zeynep o dalgacı kahkahalarından birini attı:

- Üçümüz de aynı ailedeniz, dedi, bütün ailenin deli olduğunu söylerler.

Babam, soğukkanlı bir sesle, "Bizim bilmediğimiz mantıklı bir açıklaması vardır," dedi.

Yeniden yemeğe döndük.

Bir daha "ışıklar" konusunu açmadık o gece.

Ertesi gün gazetelere baktım "esrarengiz ışıklarla" ilgili bir haber yoktu.

Pazar günü telefonda konuşurken babam gülerek, "Akşam Gazetesi’ndeki haberi gördün mü?" diye sordu.

Antalya’da "UFO" gören bir adamın söyledikleri vardı gazetede.

Adam, "Peş peşe gelen on turuncu ışığın yere paralel uçtuktan sonra bir noktada kümelenerek iki üçgen halinde bir an durduklarını ve sonra gökyüzüne yükselerek kaybolduklarını" söylüyordu.

Bizden iki gün önce, bizim gördüğümüzün aynısını görmüştü.

Ve, bu konuda hiç kimse resmi bir açıklama yapmıyordu.

O zaman tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu daha ciddi bir şekilde fark ettim.

Bunca radarın, aletin, uydunun olduğu bir çağda Suadiye açıklarında uçan "yirmi-yirmi beş turuncu ışığın" ne olduğunun bilinmemesi mümkün değildi.

Mutlaka bir açıklaması vardı ama hiçbir gazetede bu açıklama yer almıyordu.

Bizimle birlikte binlerce insan onları görmüş olmalıydı.

Herkesin gördüğü ama kimsenin bahsetmediği bu "ışıklar" neydi?

Antalya’daki adamın dediği gibi "UFO" muydu onlar?

Ama niye yukardan aşağıya doğru gelmemişlerdi de yerden yukarı doğru gitmişlerdi?

Nerden çıkmışlardı?

Akşam Gazetesi’nde, İstanbul’daki bir "UFO izleme kuruluşunun" son zamanlarda "Adalar civarında UFO trafiğinin arttığına" dair bir iddiası da yer alıyordu.

Doğrusu, "onlar UFO’ydu" demekte zorlanıyorum.

Resmi bir yetkilinin, Kandilli Rasathanesi’nin, Yeşilköy Havalimanı’nın, Hava Kuvvetleri’nin bir şeyler söylemesini bekliyorum.

Mantıklı bir açıklama yapılacağını ve "Bak, hiç de aklımıza gelmedi" diyeceğimi umuyorum.

Ama kimseden ses çıkmıyor.

Bizim geçen çarşamba gecesi, saat onla on buçuk arasında gördüğümüz o tuhaf ve kalabalık ışıkların mantıklı bir açıklaması yoksa ve onlar "uzaydan" geldilerse durum, bizim genel seçimleri bile geride bırakacak kadar ciddi.

Eğer çocukluğumdan beri duyduğum UFO’lar artık herkesin görebileceği şekilde uçuyorlarsa bunun arkası filmlere benzeyecek demektir.

Tabii gördüğüm bütün o "uzay" filmleri aklıma geldi.

Bu "ışıklar," seyrettiğim filmlere uygun bir senaryoya yerleştirildiğinde birer "keşif" gemisiydi ve bizim göremediğimiz bir mesafede duran "ana gemiden" buraya bakmaya geliyorlardı.

Sayıca böyle çoğaldıklarına ve artık hiç çekinmeden kendilerini gösterdiklerine göre yakında "ana gemi" ya da "ana gemiler" de belirecekti.

Üstelik zamanlama da ilginçti.

Tam da "küresel ısınmadan, ozon deliğinden, bütün dünyayı saracak bir kuraklıktan" söz ettiğimiz, yakında dünyanın "yaşanamayacak bir yer olmasından" endişe duyduğumuz dönemde "ışıklar" böyle çoğalıyordu.

"Ana gemidekiler" bizim "planetin" son dönemlerini yaşadığını mı düşünüyorlardı?

Amaçları neydi?

Niye birden çoğalmışlardı?

Niye kendilerini açıkça gösteriyorlardı?

Buraya gelecek kadar gelişmiş teknolojileri varsa kendilerinin gözetlendiğini bilmeleri de gerekiyordu.

Buna aldırmıyorlar mıydı?

İnsanoğlunun çok barışçı olduğunu mu sanıyorlardı?

UFO’ları taşlarla kovalayan köylülerle ilgili haber "uzayda" yayılmamış mıydı henüz?

"Bağımsızlık Günü" isimli o filmde olduğu gibi bir sabah bütün ülkenin havada duran kocaman bir geminin gölgesinde kaldığını mı görecektik?

Doğrusu ya "uzaylıların" gerçek olabileceğini düşündüğünüz anda bütün o filmler bir kabusa dönüyor.

Geceleyin evinizin salonunda iri yarı, silahlı biriyle karşılaşmak gibi ürkütücü bir duygu yaratıyor "uzaylı" fikri.

İçiniz karıncalanıyor.

Üstelik, her birinde "milyarlarca yıldız" bulunan "milyarlarca galaksinin" içine yerleştiği bir "sonsuzlukta" dünyadan başka hiçbir yerde hayat bulunmadığına inanmak da kolay değil.

Mutlaka "uzayda" bir yerlerde hayat var.

Bize benzeyen ya da benzemeyen birileri uzayın bir yerlerinde yaşıyor olmalı.

Biz hep "uzayın" boş olduğunu düşünürüz.

Hakkari’nin üç kulübelik bir mezrasında başka hiçbir yeri görmemiş bir köylü de dünyayı "boş" sanabilir.

Biz belki de "uzayın mezrasında" yaşıyoruz.

Belki uzayın da "New York’u" "İstanbul’u" "Londra’sı" var ama biz görmediğimiz ve oralara gidemediğimiz için yok sanıyoruz.

Uzayın "misyonerleri" bizim dünyayı mahvettiğimizi görüp bize "nasihat" vermeye mi geliyorlar acaba?

Yoksa uzayın "akıncıları" mı bunlar?

İstila için mi buraları keşfediyorlar?

Eğer temiz havaya ve suya ihtiyaç duyan canlılarsa, gözlem aletleri onlara "yanlış yere" geldiklerini söylüyordur.

Her zaman "uzayda" hayat olabileceğini düşündüm, çünkü mantık olması gerektiğini söylüyordu ama o geceye kadar bu "fikrin" somuta dönüşüp karşıma çıkabileceğini hiç aklıma getirmedim.

"İnsanlar" gidip onları bulacaktı.

"Onların" gelip burayı bulması sadece filmlerde olurdu.

"Tuhaf ışıklar" görenler ve bunların UFO olduğunu sananlar da biraz "garip" insanlardı.

Birçok insan gibi, uzayda hayat olduğuna inanıp da o "hayatla" bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermeyen bir zihinsel çelişki taşıdığımı fark ettim birden.

Eğer orada hayat varsa bir gün karşılaşacağız.

Soru şu:

O gün, bugün mü?

Niye çoğalıyor bu "turuncu ışıklar"?

Antalya’daki adamla bizim gördüklerimiz nasıl oluyor da bu kadar birbirine benziyor?

Neden kimse bir şey söylemiyor?

Gene de o ışıkların "dünya mantığıyla" açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum hálá.

Resmi bir görevlinin o ışıkların, "yeni bir helikopter türü, ışıklı bir gösteri, lazerlerle yapılan bir deneme, Çin’den getirilmiş havai fişekler," olduğu türünden içimizi ferahlatacak bir şeyler söyleyeceğini umuyorum.

Bana, "Ne kadar salakmışım, havai fişekleri UFO sanmışım" dedirtecek bir açıklama.

Acaba, benim ve benim gibi o gece o ışıkları gören diğer insanların "geliyorlar" fantezilerine son vermek isteyen iyi kalpli bir resmi görevli çıkmaz mı?

Durduk yerde beni "UFO görmüş adam" durumuna düşmekten kurtaracak biri yok mu?

Her açıklamayı kabule hazırım.

Yoksa yukarılarda bir yerde "ana geminin" beklediğine inanmaya çok yatkınım.
Yazının Devamını Oku

Çetelerimizin eğlenceli tarihi...

Amerikan edebiyatının unutulmaz kahramanlarından biri Rip Van Winkle’dır, adı artık İngilizcede bir deyim olmuştur.

Küçük bir kasabada yaşayan Rip bir gün dağa gider, orada dans eden cücelere rastlar, onların içtiği içkiden içer ve derin bir uykuya dalar.

Yüz yıl sonra uyanır.

Kasabasına döner ve çok şaşırır.

Her şey değişmiştir.

Eğer bu, bir Türk hikayesi olsaydı herhalde şöyle biterdi:

"Rip Van Türkoğlu, yüz yıl sonra kasabasına döndüğünde çok şaşırdı... Hiçbir şey değişmemişti."

Geçen akşam Kanal D televizyonunda Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı haber bültenini izleyenler, bir generalin, çete sanıklarından emekli subay olan birine "üstün hizmet madalyası" verdiğini gördüklerinde herhalde biraz irkilmişlerdir.

Doğrusu ben de irkildim, "Neler oluyor, nasıl bir ülke burası" gibi bir sorular zinciri şakırtılarla üst üste yığılıverdi.

Ama benim şaşkınlığımı küçümseyen alaycı bir gülümsemenin de zihnimin bir yerlerinde dolaştığını hissettim.

Bir ses, bunun bu kadar da şaşırtıcı olmadığını söylüyordu bana.

Gidip kütüphaneden Talat Paşa’nın yaverlerinden Arif Cemil’in yazdığı "Teşkilat-ı Mahsusa" isimli kitabı aldım.

Teşkilat-ı Mahsusa, isminden de anlaşılacağı gibi "özel bir örgüt."

Arif Cemil Bey’in yazdığına göre, "Bu teşkilat sayesinde silahlandırılacak çeteler harp çıktığında düşman topraklarına akınlar yapacaklar, düşman kuvvetlerini şaşırtacaklar, onların hareketleri ve miktarları hakkında malumat edinerek bunları ordularımıza bildireceklerdi."

Görünen bu amacın arkasında başka hesaplar olduğunu da söylüyor Arif Cemil.

O dönemde İttihat Terakki Partisi’nin üç yöneticisi Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar arasında ciddi bir rekabet var.

Enver Paşa kendine bağlı olan İttihatçıları bu yeni örgüte kaydırıp buranın hakimiyetini tümüyle ele geçirerek İttihat Terakki’yi zayıflatmayı düşünüyor, Talat Paşa da Enver’in adamlarının gitmesinden sonra İttihatçılar’ın bütün yönetimini tek başına ele alabileceğini hesaplıyor.

Ama şimdi okuyacağınız bölümü daha çok seveceksiniz.

"İttihat Terakki’nin o zamanki nüfuz ve hakimiyeti, evvelce orduda subayken daha sonra emekli olarak cemiyette kalan ve Enver Paşa’nın adamlarından addedilen bu subaylara dayanıyordu. Vücuda getirilmesi düşünülen Teşkilat-ı Mahsusa’nın idaresi bu insanlara verilecekti."

Yani...

Çeteler kurulacak, bu çetelerin yönetimi "emekli subaylara" verilecek.

Size yeniden hatırlatmalıyım, yüz yıl önceden söz ediyoruz, bugünden değil.

Tamam, size birazdan çetelerin eğlenceli hikayelerini de anlatacağım ama şunu da bir okuyun:

"Teşkilat-ı Mahsusa’ya verilecek istihbarat ve çetecilik gibi vazifelerle, Talat ve Enver paşaların İttihat ve Terakki Partisi’nin istikbali hakkında gizledikleri emelleri ve düşünceleri, İslam birliği ve Türkçülük idealleri örtüsüne bürünerek ortadan kayboluyordu."

Asıl amaçlarını gizlemek için "Türkçülük" idealini kullanıyorlar.

Sizin de gözleriniz etrafta bir Enver’le bir Talat arıyor mu?

Osmanlı’nın yönetimini ele geçiren bu kurnaz çocuklar, kendi aralarında didişirken "emekli subayları" görevlendirip ipten kazıktan kopmuş suçlularla çeteler kurduruyorlar.

Bu çetelerle "vatanı" kurtaracaklar.

Tabii ki işler istedikleri gibi gitmedi.

Bir kere, Talat’la Enver bütün dikkatlerini ve enerjilerini Osmanlı’yı birbirlerinin elinden kapmaya harcadıklarından onlara bağlı adamlar da, gerek ordu içinde gerekse parti içinde çatışıyorlar, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar, hatta birbirlerini tutuklamaya kalkışıyorlardı.

Devleti orta yerinden çatlatmışlardı.

İkincisi, çetelere katılan suçlular hem askerlik bilmiyorlardı hem de birkaç istisna dışında çok korkaktılar, hapishaneden paçayı kurtarabilmek için çetelere katıldıklarından cepheye yaklaştıklarında tüymeye başlıyorlardı.

Üçüncüsü de emirleri dinlemiyorlardı.

Trabzon Hapishanesi’nden...

Burada ben de durdum...

Trabzon mu?

Hani şu son zamanlarda suikastlerle, cinayetlerle, örgütlerle, linç tertipleriyle, kışkırtıcı yerel yayınlarıyla gündeme gelen Trabzon mu?

Evet, o Trabzon.

Bugünkülere benzer olaylar Trabzon’da o zamanlarda da oluyordu.

Şehir bile aynı...

Trabzon Hapishanesi’nden çıkarılan bir grup suçlu Maksut isimli bir suçlunun liderliğinde çeteleştiriliyor. Ama çete Kora kasabasına yerleşiyor ve kımıldamıyor. Kasabada bu çeteden ve İttihatçıların bir görevlisinden başka kimse yok.

Maksut’a "git" diyorlar, Maksut gitmiyor.

Bir gün birisi İttihatçıların adamına gelip, "Maksut sizi öldürecek," diyor.

Görevli, o bölgenin askeri komutanı olan Rıza Paşa’yı arayıp yardım istiyor.

Rıza Paşa, "Sana gönderecek adamım yok, başının çaresine bak," diyor.

Paşa, aklı başında askerlerden, bu çetelerden hoşlanmıyor, bunlardan bir fayda gelmeyeceğini de biliyor, onun için daha mesafeli duruyor.

İttihat Terakki’nin görevlisi, bir akşam iyice kuşkulanıyor, uyuyamıyor, bir eline tabancasını bir eline fenerini alıp etrafı kolaçan etmeye çıkıyor, çetecilerin yattığı barakaya geliyor.

İçeri giriyor.

Bütün çeteciler elbiseleriyle uyuyorlar. "Bunlar beni öldürmek için elbiseleriyle uyudular, birazdan kalkacaklar," diye düşünürken birden öfkeleniyor.

İriyarı da bir adam.

Aniden Maksut’u yatağından kaldırıp sille tokat dövmeye başlıyor, "Sen beni mi öldürecektin kerata," diye bir bağırıyor, bir vuruyor, "vatanı kurtaracak" çeteci Maksut da sopayı yedikçe "İmdat, adam öldürüyorlar, arkadaşlar, yetişin, yandım," diye feryat ediyor.

Çeteciler toplanıyorlar.

O sırada kasabada bulunan küçük bir jandarma müfrezesi borazan çalarak yetişiyor.

Maksut’u bu sefer meydana çıkarıyorlar, sabaha kadar dövüyorlar.

Sonra da çetesiyle beraber Trabzon Hapishanesi’ne geri gönderiyorlar.

Arif Cemil Bey de olayla ilgili bir yorum yapıp, "Parti görevlisi, hem savcı, hem hakim, hem polis rollerini üstlendi ama ne yapsın, bir hata ettiyse Allah affetsin" diyor.

O bölgedeki birçok çeteden biri de Gafur Efendi çetesi... Ruslarla çatışırken Gafur Efendi yaralanıyor, çetesi kaçıyor. Gafur Efendi, "Arkadaşlar beni kurtarın, Allahını seven beni kurtarsın," diye bağırırken çetesinden iki Arnavut ortaya çıkıyor.

Meğerse onlar çete reisini sevmiyorlarmış.

İki kurşun da onlar sıkıyor.

Ama Gafur Efendi ölmüyor, sürüne sürüne geri dönüyor, kendine gelir gelmez de Arnavutların yaptıklarını anlatıyor.

Arnavutlar idama mahkum oluyor.

Onları duvara dayıyorlar, çetecilerden kurulan idam mangası geliyor.

Ateş ediyorlar.

Arnavutlar yıkılıyor, onlarla birlikte idam mangasından beş çeteci de yıkılıyor.

Ne oldu diye bakıyorlar, "vatanı kurtaracak" çeteciler korkudan bayılmış. Bu İttihatçıların çete hikayeleri anlat anlat bitmez.

Bir de Veysel Bey’in çetesi var... Veysel Bey, onları çok güzel giydirmiş, yedirmiş, içirmiş, beslemiş, İstanbul’dan yola çıkıp Sivas’a gelmişler.

Sivas’ta çete mırın kırın etmeye başlamış.

"Hadi gidiyoruz," diyorlar, çete gitmiyor.

Veysel Bey işi "çözmeye" karar vermiş, gözüne çetecilerden birini kestirmiş, çekmiş tabancasını herkesin gözünün önünde vurmuş.

Bölgede bulunan askeri yöneticiler ne yapacaklarını bilememişler.

"Cinayet davası açılacak mı, ceza verilecek mi," ne yapılacak, ortada vurulan bir adam var.

İstanbul’a telgraf çekmişler, "ne yapalım" diye.

Cevaben başkomutanlıktan Veysel Bey’e "eline sağlık" mealinde bir takdir telgrafı gelmiş.

Veysel Bey de yoluna devam etmiş.

Doğu cephesinden söz ederiz de Ermenilerden bahsetmeden geçebilir miyiz?

Teşkilat-ı Mahsusa, İran-Türkiye hududundaki Beyazıt’ta, Saffet, Abbas, Ekber isminde üç Türk yakalıyor. Casus mu diye araştırıyorlar. Bu üçü, "Iğdır’dan geliyoruz, Rus ordusundaki Ermeni gönüllüler, Ruslar Iğdır’a girince bütün Türk erkekleri kesecekler, biz bunu kendi ağızlarından işittik, onun için korkup buraya kaçtık," diyorlar.

Biraz soruşturmadan sonra görevliler bunlara güveniyorlar, silah verip çetelere alıyorlar.

Üç gün sonra Beyazıd’a Agop isimli bir Ermeni geliyor.

Ekber diyor ki, "Ben bu Agop’u Revan kentinde Ermeni Komitacı Suren’le birlikte gördüm."

Çeteciler resmi görevlilere gidip "Agop’u yakalayın" diyorlar.

Resmi görevliler adamı tutuklayamıyor çünkü tutuklanmasını gerektirebilecek bir kanıt, bir belge yok.

Bunun üzerine çete reisleri toplanıyor ve "görevi" kendi kendilerine üstleniyorlar.

Agop ertesi gün ortadan kayboluyor, bir daha da kimse onu görmüyor.

"Faili meçhul" mü diyordunuz siz buna, ne diyordunuz?

En sevdiğim hikayeyi de en son anlatacağım.

Alman Binbaşı Stange Bey’in, Bahattin Şakir’in ve Yakup Cemil’in müfrezeleri Ardahan’ı Rusların elinden alıyorlar.

Ruslar cephaneliklerini ateşe vererek çekiliyorlar.

Akılları fikirleri siyasette olan İttihatçılar askerlik konusunda tam bir budala olduklarından Allahın kışında o bölgeye gönderdikleri birliklere doğru dürüst elbiseler vermeyi akıl edemiyorlar.

Geceleyin şehrin girişine nöbetçileri dikiyorlar.

Ertesi sabah nöbetçileri donmuş buluyorlar.

Gene nöbetçi koyuyorlar, gene donuyor.

Böyle dondurarak epey asker öldürdükten sonra bunlar nöbetçi koymaktan vazgeçiyorlar.

Bir gece Stange Bey, yaveri ve Bahattin Şakir Bey, el koydukları bir konağın odasında uyurken birden uyanıyorlar.

Üstünde beyaz kürkü, elinde süngülü tüfeği ile zebellah gibi bir Rus askeri duruyor odanın ortasında. Adam tek başına elini kolunu sallayarak girmiş şehre.

Arif Cemil’e göre Stange Bey’le yaveri "soğukkanlılıklarını kaybetmeden" hemen yatağın altına giriyorlar. Orada ne yapacaklarını "planlayacaklarmış".

Bahattin Şakir ise iyice şaşkınlaşıyor.

Don paça yatağın içinde oturup Rus askere bakıyor.

Sonra birdenbire bağırmaya başlıyor.

O bağırınca Stange Bey’le yaveri de bağırmaya koyuluyor...

Hepsi birden bağırınca Rus asker korkuyor.

Kaçıyor.

Bu sefer de arkasından "Tutun, eve Rus asker girdi" diye bağırıyorlar.

Ama kimse Rus askeri yakalayamıyor tabii.

Asker geldiği gibi gidiyor.

Bütün bunlar yüz yıl öncenin hikayeleri.

Sizce yüz yıl önce uykuya dalmış biri bugün uyanıp da haber bültenlerini seyretse ne derdi?

Bana, "Enver Paşa nerede, ona bir şey söyleyeceğim," derdi gibi geliyor.
Yazının Devamını Oku

Sana benzemeyeni seveceksin...

Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.

Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.

Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.

Sonra sessizlik...

Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.

Ağır bir yük ruhum bazen bana.

Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...

Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.

Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?

Ne istiyor tanrı bizden?

Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?

Parmak uçlarımız bile farklı.

Şu küçücük parmak uçları...

Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?

Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.

Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.

Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.

Başka izler bırakmamızı...

Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.

"Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.

"Birbirinize benzemeyin."

Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?

Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.

Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.

Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.

Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.

Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.

Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.

Hayatı hayat yapan ne?

Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:

Hareket.

Hayat, hareketle var olur.

Rüzgarı düşünün...

Esip duran rüzgarı...

O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.

Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.

Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.

Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.

"Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.

Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.

Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.

İnsanlar da bunun için böylesine değişik.

Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.

Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.

Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.

Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.

Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...

Tanrı, bize bunu söylemiyor.

"Sevin" diyor.

Ama nasıl?

Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?

Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?

Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?

Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.

Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.

Sadece onu düşüneceğiz.

Sadece onu kaybetmekten korkacağız.

Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.

Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.

Bu, nasıl mümkün ey tanrım?

İnsan kendinden nasıl vazgeçer?

Biliyorum, bu mümkün.

Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.

Tanrının en tehlikeli mucizesi.

Bir insanın bir insanı sevmesi.

İmkansız görünen bir gerçek.

Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.

Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.

Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...

Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.

Ne düşünüyor, ne hissediyor...

Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...

Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.

Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.

Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.

Her yere bakarsın sen.

Her yere, her ize...

Rüyalarını bile merak edersin.

Ama insan insana sırdır.

Kimse kimseye benzemez çünkü.

Tanrı "benzemeyin" buyurdu.

Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.

Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.

Bu da tanrının buyruğu çünkü:

"Sana benzemeyeni seveceksin."

Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.

O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.

Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.

O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.

Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.

Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.

Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.

"Sana benzemeyene akacaksın."

Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.

Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.

Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.

İnsan kendi acısını taşır...

Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."

Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.

Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.

Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.

Sessizlik...

Tanrım, sen şimdi neredesin?
Yazının Devamını Oku

Kutsal, bayağı ve aşk...

Gün ışırken kalktım.

Sıcak, etüv kazanından yeni çıkmış tüylü bir havlu gibi yüzüme yapışıyor.

Soluk alamıyorum.

Ön balkon biraz daha serin.

Aşağıdaki ağaçların dallarına konan küçük kuşlar, yaprakların gölgeliklerindeki rüzgarı anımsatan hava kıpırtılarından mutlu, şakıyorlar.

Martılar hálá gecenin yorgunluğuyla sersemlemiş haldeler, kısa, kesik, yalvarmaya benzer sesler çıkartıyor, bir çatıdan havalanıp, mecalsizce hemen yandaki bir başka çatıya konuyorlar.

Sıkıntılı ve uykusuz bir geceye rağmen zihnim berrak ama berraklığında garip bir telaş, nasıl söyleyeyim, insanı kuşkulandıran tuhaf bir yapaylık var; sanki birazdan solacak, düzenini kaybedecekmiş gibi tedirgin edici bir duygu veriyor bana.

Sabahın o vaktiyle de, sıcakla da hiç ilgisi olmayan birçok farklı düşünce; sanki zihnin, birbiriyle alakası bulunmayan hatta birbiriyle çelişen sayısız düşünceyle duyguyu, onları birbirine değdirmeden, dokundurmadan, birinin varlığıyla diğerinin bütünlüğünü bozmadan, içinde her mevsimin ve bitkinin bulunduğu büyülü bir bahçe gibi taşıyabildiğini bir kere daha gösterircesine, aklımda dolaşıp duruyor.

Cevizlerini bir an önce saklamaya çalışan endişeli bir sincap gibi o düşünceleri kaybolmadan yakalayıp hafızama yerleştirmeye uğraşıyorum.

Bir yandan da, küçük beyaz incilere benzeyen çiçek tomurcuklarının yan yana dizildiği dallarıyla, aydınlanan sabaha tatlı bir ışık katan limon ağacının etrafında dolaşan hafif sabah rüzgarını solumaya uğraşıyorum.

Dostoyevski’nin, siyasi romanların şaheseri sayılan Ecinniler kitabına Orhan Pamuk’un yazdığı önsözden bir cümle, sanırım bugün yaşadıklarımızla da çok bağlantılı olduğu için, irili ufaklı birçok düşüncenin arasından siyah bir destroyer gibi diğerlerini yararak öne çıkıyor zihnimde: "...en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek..."

Kutsallıkla bayağılığın yan yana ortaya çıktığı, Dostoyevski’nin hemen hemen bütün romanlarında var olan bu şaşırtıcı çelişki, hayatın, insanın, edebiyatın ve kaçınılmaz olarak da en keskin biçimde siyasetin içinde varlığını sürdürüyor.

Dostoyevski’nin bunu bu kadar iyi bilmesinin bir nedeni "kutsal kavramlarla yakından ilgili bir muhafazakarı" ve "dostlarını bile dolandırmaktan kaçınmayan bir kumarbazı" bizzat kendi ruhunda taşımasıysa, bir nedeni de, aynen biz Türkler gibi Rusların da siyasetle çok ilgilenmesi, siyaset yelkenlerinin kutsallık ve bayağılıkla dolduğunu rahatça görmeleri.

Siyaset dünyasına dalanlar, hızını kutsallıktan alan bir bayağılık salıncağında sallanır dururlar.

İhtiraslarının ve bencilliklerinin bayağılığını, kutsal değerlerin parlak renklerinin arkasına saklarlar.

Biz, bugünlerde bunu çok sık görmüyor muyuz?

Ne çok kutsal değer, ne bayağı amaçlar için bir çift zar gibi oyun masasına atılıyor, kazanmak isteyenler elleri titreyerek en büyük sayıyı tutturan "kutsallığı" yakalamak için çabalıyorlar.

Bunları düşünürken, coşkulu bir gece vakti Çetin Altan’ın Faruk Nafiz’den söylediği o muhteşem şiir, onun sesiyle yankılanıp duruyor içimde.

"Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin

Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile

Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin

Kahpelendin de, garez bağladım ahlaka bile."

Kutsallıklarla bayağılıklar arasında dolaşıp duran insanoğlu, ne kutsallıkla ne de bayağılıkla ilgisi bulunmayan böylesine güçlü ve böylesine temiz bir duyguyu nasıl bulup çıkarıyor içinden?

Bütün kutsallıklara, tanrıya da, ahlaka da, güzelliğe de meydan okuyan, bütün hepsini reddetmenin kıyısına gelen ve hepsinden ayrı, tekbaşına, kendi kutsallığını yaratan böylesine cesur bir masumiyet, nasıl oluyor da kirli ruhlarımızda hiç lekelenmeden varlığını sürdürebiliyor?

İnsanların büyük çoğunluğu kutsallıklara sahip çıkarak bayağılaşırken, nasıl oluyor da aralarından biri kutsallıkları reddederek kutsallaşıyor?

"Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile"

Tanrıya söylüyor bunu.

Hiç korkmadan.

Çok sevdiğinizde, gerçekten, yürekten sevdiğinizde, bir kutsallığa sığınmaya çalışmıyorsunuz sanırım, tam aksine o kutsallıklara bile başkaldırıyorsunuz.

"Tanrı, bayrak, vatan" sözcüklerini kendinize siper etmiyorsunuz, gerçek sevginin verdiği güçle kutsallık sığınaklarını terk ediyor, duygularınız ve düşüncelerinizle ortaya çıkıyor, her türlü cezaya, öfkeye, saldırıya göğsünüzü açarak söylüyorsunuz söylemek istediğinizi.

Ve, ne gariptir ki böyle zamanlarda kutsallıklardan uzaklaştıkça bayağılıklardan da uzaklaşıyorsunuz.

"En kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlük," bu sarsıcı ve utandırıcı çelişki, hayatın ve siyasetin çirkinliklerle dolu bu geniş arazisi, yalnızca gerçek duygular ve düşüncelerle yeniden dolmak için boşalıyor.

Hakk’a diş bileyip, ahlaka garez bağlayabiliyorsunuz.

Bunu bu güçle ve güvenle söylediğinizde tanrı da insanlar da anlıyor sizi, kutsallığın kullanıla kullanıla aşınmış zırhı değil, içtenliğin çırılçıplaklığı sizi koruyor.

Bu çırılçıplak içtenliği, onun her türlü savunmayı elinin tersiyle iten güvenini, bayağılıktan uzak cesaretini, kutsallığa başkaldıran kutsallığını bir kez gördüğümüzde, fark etmeden de olsa aslında hep onu, o çıkarsız masumiyeti istiyoruz.

Onu arıyoruz.

Ama biz de bayağılıklara düşkünlükle sakatlanmışız.

İstediğimizi söyleyecek cesareti bir türlü ruhumuzda bulamıyoruz.

Başkalarını olduğu kadar kendimizi de kandırarak, kutsallıkla bayağılığın gürültücü sesinin peşine takılıyor, böyle davranmayanları üstelik bir de aşağılıyoruz.

İşte, en çok da o sahte aşağılamalardan aldığımız zevkte ortaya çıkıyor bayağılığımız.

Kendimizden daha cesurları, kendimizden daha içten olanları bir yanımız hayranlıkla izlerken, bir yanımız da onları "kutsallıkların" o güvenli gölgeliğine sığınmadığı için suçluyor.

Suçlamak da zorunda.

Onları beğeniyorsak, onlar gibi davranma mecburiyetiyle karşı karşıya kalırız çünkü.

Hangimiz, "sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile" diyebilir?

Kim, tanrının bile olmadığı kimsesiz bir çöle yalnızca kendi duygularıyla girmeyi göze alabilir?

Bir şair belki.

Bir aşık...

Gerçekten seven biri.

Çünkü ancak gerçek ve içten bir düşkünlük, hesapsız bir bağlılık, pazarlık kabul etmeyen sonsuz bir istek, ruhumuzu tek başına kaplayacak bir güce ve genişliğe sahiptir, ancak böylesine bir tutku kendine yer açmak için içimizdeki kutsallıkları ve bayağılıkları silebilir.

Arınmak, ancak böyle mümkün olabilir.

Bu olmadığında, "en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğü" bir arada görürsünüz.

Ecinniler romanında Dostoyevski gerçekten de bu çelişkiyi en sarsıcı biçimde gösterir, "dört üniversitelinin davadan dönen arkadaşlarını" öldürdüğü gerçek bir olaydan aldığı hikayesinde biz "kutsallıkları ve bayağılıkları" görürüz ama beni daha da etkileyen, "kutsallıklara kapılmış" insanların "delirmeye" "cinayete" ve "intihara" gidişlerinin macerasını anlatma biçimidir.

Kutsallık ve ölüm arasındaki o ürkütücü bağın ortaya çıkışıdır.

Hayatı, toplumu, tarihi etkileyecek, biçimlendirecek güce sahip o görkemli kutsal değerleri bütün ağırlığıyla alıp hayatlarının merkezine koyanlar, bu değerlerle kendi küçük zaafları arasında sıkışmaya başlarlar zamanla.

Ya değerlerinden ya zaaflarından vazgeçeceklerdir.

İkisinden birinden açıkça vazgeçebilen genellikle pek azdır.

İkisinden de vazgeçemezlerse, ikisi de ruhlarına aynı güçle hükmederse intihar ya da cinayet kaçınılmaz olur.

Mutlaka biri ölür.

Ama bu ikiliğe sıkışanlarda genellikle görülen içtenliklerinden vazgeçmeleridir.

İçtenliklerinden vazgeçenler bayağılıklarına teslim olur, hiçbir acı, hiçbir utanç duymadan kutsallıkların sözcülüğüne soyunur ve başkalarını ölüme gönderirler.

En çok da onların sesi çıkar, kutsal değerlerden en çok onlar söz eder, insanlığın "yüce" bulduğu değerlerin arkasına en çok onlar saklanırlar.

Onların bir ikilemi, çelişkisi, çıkmazı, ıstırabı yoktur.

Bu "rahatlığa", bayağılığın nirvanasına ulaşanların, işte en çok onların arasından çıkar başkalarını yönetmeye meraklı olanlar.

Ve, onlar kadar bayağılaşamamış, onlar kadar rahatlayamamış olanlar, hálá küçük vicdan azapları hisseden ama tam bir içtenliği de göze alamayanlar da "taraftar" kadrosuna yazılırlar.

Ne kutsallıklar adına gümbürtülü nutuklar atarlar ne içtenliğin saflığına yaklaşırlar, küçük konuşmalarda "kutsal" klişeleri mırıltılarla tekrarlarlar. Bir sabah vakti için tuhaf düşünceler bunlar, biliyorum.

Yorgunluk ve sıcakla hırpalanmış telaşlı bir zihnin, sabah serinliği tümüyle kaybolmadan, ötüşen kuşların ve kokusu gardenyaların kokusuna karışan limon çiçeklerinin tadını çıkararak kendi içinde çıktığı bir düşünce avcılığının sonuçları.

Martılar bir şeyler için yalvarıyorlar.

"Ecinniler" hálá her yanda.

Öldürüyor ve öldürtüyorlar.

Ama şairler de var.

Onlar, şu bayağı ruhlarımızı biraz sükûnete kavuşturuyorlar.

İçtenlikleri, cesaretleri ve acılarıyla.

Size o müthiş dörtlüğün devamını da yazayım, içtenliğin bedelinin de pek kolay olmadığını görün.

"Sana çirkin demedim ben, kafir demedim

Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

Yaşadın beş sene kalbimde, misafir demedim

Bu firar aklına nereden, ne zaman esti senin."

Hayat, sıcak ve yorgun bir gecenin sabahında böyle görünüyor bana.

Ecinnileri ve "firari"leriyle.

Belki de solgunlaşan bir zihnin sabah sayıklamaları bunlar.

"Sana çirkin demedim ben, kafir demedim"

Sadece...

İçtenliğin yok senin.
Yazının Devamını Oku

Tavan arasında

Kitaplar beni hayatın hoyratlığından, kabalığından korurlardı.<br><br>Yalnızlıktan da... Belki de bu sayede yalnızlıktan hiç korkmadım.

Eline bir kitap alırsın ve birdenkalabalıklaşıverir etrafın.

İşte şimdi yine buradayım.

Kitap kokan bu tavan arasında.

Çocukluğumun kitapları arasında.

Aralarından bir tanesiniçektim.

Küçük tahta merdivenden tavan arasına çıktım.

Ancak çatının sivrilerek yükseldiği orta kısmında ayakta durulabilen bu epeyce dar "sığınak" günün sıcaklığını emerek ısınmıştı, Çamlıca taraflarından esen kuzey rüzgarlarını alan küçük pencereyi açtım.

Duvar kenarlarına yerleştirilmiş raflardaki kitaplara bakabilmek için ya diz çökmek ya da yere uzanmak gerekiyordu.

Sıcak tahtalara uzandım, başımı, yere dayadığım dirseğime koydum, kitapları seyretmeye başladım.

Eski kitaplar.

Çoğunu sahaflardan aldığım, başka ellerden, başka zihinlerden, oralarda izler bırakarak geçtikten sonra bana gelmiş kitaplar.

Hepsinin bir yazılış macerası olduğu gibi bir de okunuş macerası var.

Onları yazanların yazarkenki ruh hallerini merak ettiğim gibi okuyanların da hangi şartlarda, hangi duygularla okuduklarını merak ederim.

Ruhlarında nasıl izler bıraktığını...

Okudukları, akıllarına yer etmiş cümleleri ne zaman, nasıl hatırladıklarını, hangi konuşmalarda, fikirlerini, duygularını daha açık ifade edebilmek için o satırları tekrar ettiklerini...

Tek bir kitabın içinde bile yazanıyla, yazılanıyla, okuyanıyla ne çok insan, ne çok macera gizli.

Sararmış kağıt kokuyor.

Bir zaman sonra insanların hayatından kağıdın çıkacağını bilmek, itiraf etmeliyim ki, içimi acıtıyor.

Kağıdı seviyorum çünkü.

Hışırtısını, kokusunu, dokunuşunu, o sayfaları çevirmeyi, bir kitabı elimde taşımayı, okuduğum bir satır hakkında düşünmek için bazen kitabı açık bir şekilde yanıma koyup ona bakmayı.

Öyle uzun zamanlar geçirdim ki onlarla.

"Saf ve temiz" bir ilişkiydi bizimki.

Çocukken onlardan bir şeyler öğrenmek için okumadım, sadece sevdiğim, zevk aldığım, defalarca defalarca başka hayatların içine girip onları yaşamaktan heyecanlandığım için okudum.

Zaten beni okullardan bunun için attılar.

Bana bir şeyler "öğreten" kitaplara ısınamadığım için.

İyi bir kitap, benim için, bana hayatı unutturup yeni bir hayat yaratan kitaptı.

O kadar çok heyecan, o kadar çok hayat, o kadar çok macera yaşadım ki... Korsan oldum, asker oldum, casus oldum, kumarbaz oldum, gemici oldum, kont oldum, mahkum oldum, sürgün oldum, kaçak oldum, işçi oldum, bilgin oldum, seyyah oldum... Dünyada gezmediğim yer, görmediğim memleket kalmadı.

Hiç öğrenmeye çalışmadan, sadece zevk alarak öğrendim.

Teşvikiye’deki evin arka tarafındaki loş odada yatağıma uzanır, ayaklarımı kalorifere dayar, maceraların arasında kaybolur giderdim.

Kitaplar beni hayatın hoyratlığından, kabalığından korurlardı.

Yalnızlıktan da...

Belki de bu sayede yalnızlıktan hiç korkmadım.

Eline bir kitap alırsın ve birden kalabalıklaşıverir etrafın.

İşte şimdi yine buradayım.

Kitap kokan bu tavan arasında.

Çocukluğumun kitapları arasında.

Aralarından bir tanesini çektim.

Andre Gide’in Denemeler’i, 1955 yılında basılmış, Suut Kemal Yetkin çevirmiş.

Bir denemesinde Oscar Wilde’la nasıl tanıştığını anlatıyor.

Oradakilerin çoğunu hatırlıyorum.

Ama on iki yaşlarındayken okuduğum bu denemede gözümden kaçan bir paragraf buldum.

Tanıştıkları ilk gece diğer iki arkadaşlarıyla birlikte yemek yemişler, Wilde her zaman olduğu gibi bütün yemek boyunca konuşup, hemen orada aklından yazdığı masalları anlatmış.

Yemekten sonra lokantadan çıkıp yürürlerken bir ara Gide’i durdurup yüzüne bakmış:

- Dudaklarınızı beğenmiyorum, demiş, ömründe bir defa olsun yalan söylememiş insanın dudakları gibi düz. Dudaklarınızın eski bir Yunan maskesindeki dudaklar gibi güzel ve kıvrık olması için size yalan söylemeyi öğreteceğim.

Wilde, bunu Gide’e söylüyor, bir romancıya, mesleği, gerçeklerden bile daha çok gerçeğe benzeyen yalanlar uydurmak olan birine.

Onun kendini beğenmiş küstahlığına uygun bir cümle...

Öylesine büyük bir zekası vardı, o kadar güzel anlatıyordu, insanların inançlarını altüst etmekten öylesine büyük bir zevk alıyordu ki beyninin ışıklı ejderhasından etkilenmemesi, saçtığı ışıklar içinde soluklaşan çevresindekileri küçümsememesi, küstahlaşmaması neredeyse imkansızdı.

Karşılaştığı insanlarda hayranlık ve nefret uyandırıyordu, bazen ikisini de aynı anda.

Hiçbir sözcük, hiçbir kavram, hiçbir tabu onu korkutmuyordu, zekası insanların yarattığı sınırların içine sığamayacak kadar coşkulu ve genişti.

"Size yalan söylemeyi öğreteceğim."

Yalan söylemek öğretilebilir mi?

Dürüstlüğün öğretilebileceğini sanıyorum ama yalanın değil.

Biz, hepimiz, yalanı bilerek doğuyoruz bence.

Hemen hemen hepimiz yalan söylüyoruz, en dürüstlerimiz bile, bazen iyi nedenlerle bazen kötü nedenlerle ama daima gerçeği değiştirip, onu "olması gereken" kılığa sokuyoruz.

Çünkü gerçekler "olması gerektiği" gibi değil her zaman.

Başkalarını bırakın, kendimize bile yalan söylediğimiz olmuyor mu?

Kaçımız, gerçeği bütünüyle görüp kabul edebiliyor?

Bir gün dürüst yanımız ayaklansa, ruhumuzu zaptetse ve kendimize söylediğimiz bütün yalanları tek tek yüzümüze vursa...

Ne hissederdik?

Şaşkınlık, kırgınlık, korku, telaş...

Hangimiz bütün duygularımızı açıkça kendimize söylüyoruz?

Hemen hemen hiçbirimiz...

Çünkü gerçeklerin bizim için "gerçek" olabilmesi için onları önce kendimize itiraf etmemiz gerekiyor ve itiraf ettiğimizde bütün gerçeklerin, görüntülerin hatta hayatımızın değişeceğini bilerek itiraf etmek kolay değil.

Birçok yalanı gerçek gibi yaşıyoruz o yüzden.

Yalan, bizim gerçeğimizin bir parçası.

Bu tavan arasında içi yalanlarla dolu kitapların ortasındayım.

Onların yalanları, dışarıdaki gerçeklerden çok daha hoş, çok daha sevimli geliyor bana.

İşin tuhafı şu ki, hayata dair birçok gerçeği ben o yalanlardan öğrendim.

Hatta belki de bu sayede, yalanların arasında bulduğum ipuçlarından gerçeklere ulaşmanın yolunu keşfettim.

Gördüklerimle eğlenmeyi de...

Gide’in Wilde’la ilgili anlattıklarında da bazı yalanlar olabileceğinden kuşkulanıyorum doğrusu.

Andre Gide, kendi eşcinselliğini dönemin şartları gereği saklayarak yaşamaya çalışırken Wilde o tuhaf cesaretiyle bunu çok daha açık yaşayabiliyordu, Fransız yazarın İngiliz yazara duyduğu o büyük ilginin bununla da bir bağlantısı olabileceği geliyor aklıma.

Edebiyatın hamuruna karışmış dedikoduya da biraz değmek istersek eğer, aralarında neler olup bittiğini de merak ettiğimi söyleyebilirim.

Wilde, şaşırtıcı şeyler anlatıyordu Gide’e.

"Heredia’nın evindeydik, beni davetlilerle dolu salonun ortasında bir kenara çekmişti.

- Bir sır... Ama bunu kimseye söylemeyeceğinize söz veriniz... Biliyor musunuz İsa neden annesini sevmezdi?

Bunu alçak sesle, söylemekten utanç duyuyormuş gibi kulağıma fısıldamıştı.

Kısa bir duraklamadan sonra kolumu yakalıyor, geriye çekiyor, sonra kahkahalarla gülerek birden:

- Bakireydi de ondan, diyor."

Jose- Maria Heredia’nın evinde konuşan Oscar Wilde ve Andre Gide...

Acaba o günlerde edebiyat tarihine geçeceklerini biliyorlar mıydı?

Aralarında en büyük acıyı hangisi çekti acaba?

Wilde, sınırsızlığının bedelini utandırıcı mahkemelerde yargılanarak, hapishanelerde yatarak, dostlarının çoğunu kaybederek ödedi.

Gide, politik inançlarından kuşkuya düşerek, bunları açıklayarak ve ağır suçlamalarla aşağılanarak acı çekti.

Bir keresinde bir eleştirmen Wilde için "düşüncelerini daha iyi gizlemek için güzel hikayeler uydurduğunu" yazmış.

Wilde gazetedeki makaleyi okuması için Gide’e uzatıp,

- Bu adamlar sanıyorlar ki, demiş, bütün düşünceler çıplak doğar... Benim ancak hikaye ile düşünebileceğimi bir türlü anlamıyorlar... Heykelci düşüncesini mermere geçirmeyi aramaz, doğrudan doğruya mermerle düşünür.

Zekanın gümüş kalkanları arkasında dokunulmaz görünen Wilde bile bazen yaralanabiliyordu.

Bir seferinde ruhla beden arasındaki ilişkiyi unutulmaz bir biçimde anlatır Gide’e.

" Ruh, bedende ihtiyar olarak doğar... Beden, ruhu gençleştirmek için ihtiyarlar."

Yıllar sonra Cezayir’de yeniden karşılaşmışlar.

İngiltere’de bir davanın ve büyük bir ihtimalle bir mahkumiyetin Wilde’ı beklediğini herkes biliyormuş.

Gide de ona ülkesine dönmemesini söylemiş.

- Londra’ya dönerseniz ne olacak? Nasıl bir tehlikeye atıldığınızı biliyor musunuz?

- İnsan, kendini bekleyen tehlikeyi hiç bilmemelidir... Ne tuhaftır şu benim dostlarım bana tedbir tavsiye ediyorlar... Tedbir. Ben tedbirli olabilir miyim? Bu, gerilemek olur... Ben ise mümkün olduğu kadar ileriye gidebilmeliyim... Ama daha ileriye gidemiyorum... Bir şey olmalı, başka bir şey...

Wilde ertesi gün gemiye binip gitmiş.

Sonrası mahkumiyet ve unutulmaz bir hapishane şiiri.

Yerde yatıyorum.

Elimde 1955 basımı bir kitap.

Gide’in Denemeler’i.

Çevremde, içi yalanlarla dolu kitaplar.

Küçük pencereden esen kuzey rüzgarı tavan arasının ağır sıcaklığını dalgalandırıyor.

Ne çok sevdim ben bu kitapları.

Ne çok sığındım onlara...

Burada, bu tavan arasında, hayattan ve dünyadan uzak, çocukluk kitaplarımla mutluyum.

Bu gece burada kalacağım.

O dar merdivenden dünyaya inmeyeceğim.
Yazının Devamını Oku

Kalem, ben ve siz...

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

Geleceğe ait onca görüntünün, düşüncenin arasından sizi korkutmayacak bir şeyler arıyorum.

O kadar zor ki bugünlerde yazı yazmak.

Hayata, insanlara, duygulara ait her cümle, hatta her kelime, hayatın kalabalıklara ait kısımlarından taşınmış kayalarla yapılmış duvarların arasına hapsoluyor; taş çatlaklarına dudaklarını dayayan kelimelerin zorlukla nefes aldıklarını, havasızlıktan kıvrandıklarını hissediyorum.

Kalem ağır bir çekiç gibi...

Sadece taşlara ve sert bir şekilde vurmak istiyor.

Onu yatıştırıp uysallaştırmaya çabalıyorum, kutsal bir mabedin merdivenlerine bırakılan adaklar gibi ona konular sunuyorum.

Konularıma vurup kırıyor.

Hatırlıyor musun o genç adamı, diyorum kaleme, hani tehditkar bir sükünetle akan nehrin kıyısındaki o küçük şehirde, çiseleyen yağmurla ıslanan kaldırımların parlak siyahlığı üzerinde yürürken ne demişti.

"Terk edememeyi yazsana," demişti.

"Niye insan birini terk edemez?"

Yalnızdı.

Bir kadını seviyordu.

Kadın gitmişti...

Ama zihni kadını terk edemiyordu.

Yüzüme bakmıştı.

Vitrin demirlerinin çoktan indiği, insanların evlerine çekildiği bu sessiz şehirde, odasına gitmeden önce bir kadeh daha içmek istiyordu, yalnızlığını bir kadehlik daha azaltmak için.

Hemingway’in her akşam meyhaneye giden kahramanını hatırlamıştım.

Evine gitmek istemeyen adamı.

Kalem, kaba, sert ve küstah.

Beni küçümsüyor.

Laf aramızda sizi de küçümsüyor.

Sanırım sizi biraz korkak buluyor.

Belki biraz da kör.

Bıraksam sizi de beni de vura vura parçalayacak.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

Aslında biraz hissediyorsunuz değil mi?

Aklınızla değil belki ama bir deniz kuşu gibi sezgilerinizle... Bir tuhaflık var, bazı işaretler, alışkın olmadığınız bir serinlik, ufukta pek sık rastlanmayan bir kararma, suların kabarması.

Korkuyor musunuz?

Henüz değil.

Şimdilik sadece huzursuzsunuz.

Büyük ve boş lafların içine girip saklanmaya çalıştığınızı görüyorum.

O laflar sizi korumaz ki...

Aykırı sözler söyleyemezsiniz değil mi kalabalıkların içinde.

Ben, sizin için üzülüyorum.

Kalem, sanırım benden daha öfkeli, o size kızıyor düpedüz.

Buna çok şaşırıyorsunuz, biliyorum.

Siz, kızmanın sadece sizin tekelinizde olduğunu, kalemlere ve yazarlara kızabileceğinizi ama kalemlerle yazarların size kızamayacağını sanıyorsunuz.

Kim soktu bunu sizin aklınıza?

Kendinizi "okuyucu" denilen ve kimliği belirsiz bir kalabalığın içine sıkıştırıp oradan "Okuyuculara böyle şeyler söyleyemezsin" diye bağırmak istiyorsunuz.

Sakın...

Sakın yapmayın.

Bu kalemi bir bırakırsam parçalar sizi.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlar.

Benim gördüklerimi görseniz, uykularınız kaçar.

Alışkın değilsiniz sertliğe.

Kalem de çok haksız sayılmaz, biraz korkaksınız.

Öylesiniz.

Ama ben size başka şeyler anlatmak istiyorum.

O genç adamı.

"Terk edememeyi yazsana," diyen adamı.

İnsanın yabancı bir şehirde yapayalnız yaşamasını, unutamamasını, içinde sürekli bir başka insanı gezdirmesini, onun sesini, görüntüsünü, kokusunu kendi sesinden, görüntüsünden, kokusundan bile daha yakın bulmasını.

Özlemesini...

Ulaşmayı hayal bile edemeden özlemek, hayallerle yatıştırılmayan, çıplak, dikenli bir özlemle sürekli kanamak, anılarının arasına saklanmaya çalışırken o anılarla yaralanmak.

Issız ve ıslak caddelerde yorgun bir gölge gibi kendini taşımaktan bıkarak yürümek...

İnsan niye terk edemez?

Nasıl olur da bazen bir başka insan ruhumuzu ele geçirir, bizi kendi ruhumuzdan çıkararak oraya yerleşir ve biz, canımız ne kadar acırsa acısın, onu oradan çıkartamayız, hatta çıkartma fikrine bile tahammül edemeyiz?

Yazı yazmak ne kadar zor bugünlerde.

Kalem bir çekiç gibi.

Duygularla, ruhlarla, hayallerle pek ilgili değil.

Ölüm, onu hayattan daha fazla ilgilendiriyor şimdilerde.

Ölen çocuklar.

Ölen genç insanlar.

Tehlikeli vadilerde, sarp yamaçlarda, tozlu köy yollarında...

Bir yerde çocuklar, gençler ölüyorsa onların ölümünden yaşlılar sorumludur.

Hangi genç bir savaşı başlatabilir, hangi genç bir savaşı durdurabilir?

Savaşları başlatanlar da durduranlar da yaşlılardır.

Ve ben yaşlı bir adamım.

O çocukların ölümünden ben sorumluyum.

Benim gibiler sorumlu.

Benim yaşlarımda olanlar.

Ve ben onların hepsi için üzülüyorum, biliyor musunuz?

Çocukları birbirinden ayırmıyorum.

Ya siz?

Acınız ölen çocukların kimliğine göre değişiyor mu?

Benimki değişmiyor.

Ben çocukları birbirinden farklı görmem.

Doğrusunu isterseniz çocukları vatanımdan da çok severim.

Bu, beni hain yapıyor mu?

Çocukları vatanımdan çok sevmek.

"Evet," diye bağıranlarınız olduğunu duyuyorum.

Bağırmayın.

Kolay ve çabuk cevaplar vermeyin.

Bir düşünün bakalım, vatanın çocuklardan daha kıymetli olduğunu size ilk kim söyledi, bu sizin fikriniz mi yoksa bunu size ezberlettiler mi?

Size başkalarının ezberlettiği sözler söylemeyin.

İsterseniz söyleyin tabii de, bu, sizi çok zeki biri yapmaz.

Vatanı çocuklardan çok severken, kendinizi ya da çocuğunuzu düşünün, tozlu bir köy yolunda biraz sonra patlayacak bir mayına doğru giderken ya da bir dağ kovuğunda biraz sonra bir baskına uğrayacakken...

Ölümü hissediyor musunuz?

Size dokunmak üzere olan ölümü?

Sizi toprağın altına sokacak o kemikli elin teninize değişini?

Çocuklara o el dokunuyor.

İstiyor musunuz bunu gerçekten?

Çabuk cevap vermeyin.

Olduğunuzdan daha insafsız, olduğunuzdan daha vicdansız görünmeye çalışmanın size de bir yararı olmaz.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

O genç adamla bir meydanda ayrılmıştık.

Arkasından bakmıştım.

Başını önüne eğmiş, kendi gölgesiyle kararmıştı.

Unutmak istediği bir kadını seviyordu, niye unutamadığını anlamaya çalışıyordu, niye onu sevmekten vazgeçemediğini.

"Terk edememeyi yazsana" demişti bana.

Onun terk edemediği, onu terk etmişti.

Kendini bırakan birini bırakamıyordu.

Yabancı bir şehirde, yapayalnız, hayalsiz bir özlemle kıvranıyordu.

Onun yürüyüşünü anlatmak isterdim size, adımlarını, içe çökmüş omuzlarını, öne eğilmiş başını, kamburlaşmış sırtını, küçülmüş bedenini, bomboş bir meydanda gölgelerle nasıl ezildiğini.

Kalem bir çekiç gibi.

Öyle zor ki bugünlerde yazı yazmak.

Nerdeyse kendine bile düşman kalem, incelikli bir cümle yazsa o cümleyi parçalayacak.

Benden hoşlanmıyor.

Sizden de hoşlanmıyor.

"Kutsal" okuyucuya kızan bir kalem.

Bıraksam size öyle şeyler anlatacak ki korkacaksınız.

Bir şeyler seziyorsunuz, değil mi?

Henüz korkmuyorsunuz belki ama huzursuzsunuz.

Tuhaf, alışkın olmadığınız bir şeyler var havada.

İçine saklandığınız kocaman laflar eskisi kadar sıkı korumuyor sizi, üşüyorsunuz.

Küçük, sıradan cümleleri deneyin.

Ezberlettiklerini değil, hissettiklerinizi söylemeyi...

"Terk edememeyi" siz anlatmak ister misiniz?

Siz de biliyorsunuzdur o duyguyu.

Ya da ölümün çocuklara nasıl yaklaştığını?

O duyguyu bilmiyorsunuz.

Başkalarına ait bir gerçek o, değil mi?

Ya sadece başkalarına ait değilse, ya hepimize aitse artık?

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

Çok zor bugünlerde yazı yazmak.

Kalem çekiç gibi.

Galiba yalnızca çocuklardan bahsetmek istiyor.

Bıraksam sizi parçalayacak.

Kızıyor sanırım size.

Çocukları sevmediğinizi düşünüyor.

Bıraksam, ben de dahil bütün yaşlılara "Çocukları öldürmeyin alçaklar" diye bağıracak.

Ben onu bırakmıyorum.

O da beni başka bir şey yazmaya bırakmıyor.

Zor günler bunlar.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.
Yazının Devamını Oku

Ama, siz delisiniz...

Zaman, ağır tunç çanların tok vuruşlarıyla kar dağları gibi kayarak üstüme yıkıldı.<br><br>Sonsuzluk... Her yer beyaz.

Çan seslerinin arasında uğuldayan tek bir cümle:

- Kötü bir haberim var... Şevki Bey...

Bu sesi tanıyorum.

Genç bir kız.

Daha yeni geldi Dış Haberler Servisi’ne.

Herkes çok genç.

- Yıllar geçti ama hepsi de çok gençler Şevki Bey, diyorum.

Tüvit ceketi, kadife pantolonu, kauçuk tabanlı ayakkabıları, kalın gözlükleri, kenarlarında kalmış saçları özenle usturaya vurulmuş ışıklı kafasıyla gülümsüyor Şevki Bey.

- Birisi öldü mü Ahmetçiğim, diyor, hep böyle olur, birden herkes gençleşir.

Saint-Saens’ın "Dans Macabre"ı çalıyor, sürekli çalıyor, kayan kar yığınları gibi çalıyor.

Zaman üstüme yıkılıyor.

Herkes çok genç.

Şevki Bey bile genç.

Onunla ilk karşılaştığımda beni önce nezaketi şaşırtmıştı.

Çok sevdiği birkaç kişi dışında herkese "siz" der, bir soylunun korunma güdüsüyle çevresine aşılmaz bir duvar örerdi.

Seviyesizliklerden ve bayağılıklardan uzak kalabilmek için kendini, sesiyle, giyimiyle, tavrıyla oluşturduğu büyük şatonun duvarlarının arkasına çekilerek korumaya çabalardı.

O şatonun içi neşeyle, kederle, çelişkilerle doluydu.

Odasına daha yirmisine bile basmamış bir genç "hanım" girdiğinde ceketinin önünü ilikleyerek ayağa kalkan da Şevki Bey’di...

Servisindeki elemanlarının paralarını ödemeyen gazete patronunu toplantıdan çıkartıp gırtlağına yapışarak, cebindeki bütün paraları alarak genç muhabirlere dağıtan da Şevki Bey’di...

Büyük bir Anadolu ailesinin "el kapısında" çalışan tek çocuğuydu.

Gazeteciliği çok sevmiş, aile geleneklerine boşvererek çalışmaya başlamıştı.

İlk işine girdiğinde büyük amcasının annesine telefon ederek, "Niye Şevki’yi başkasının yanında çalıştırarak ailemizi rezil ediyorsunuz" dediğini anlatırdı gülerek.

Bir haksızlıkla karşılaştığında tepkileri çok sertti.

Kimse Şevki Bey’e haksızlık ya da saygısızlık yapamazdı, böyle bir şey kimsenin aklına bile gelmezdi, onu kızdıran başkalarına yapılan haksızlıklardı.

Bir keresinde politikacıların bir kararına kızmış, "vatandaşlıktan çıkmak" için polise dilekçe yazmıştı.

Onun bu sınır tanımayan tepkilerinden söz edildiğinde, gözlerinde çocuksu bir pırıltı, yüzünde mahcup ve muzip bir gülümsemeyle önüne bakardı, bunları yapanın o olduğuna inanamazdınız.

Duyguları iki uç arasında dağılmıştı.

Ya en büyük hatayı bile hoşgörüyle karşılayacak kadar büyük bir sevgiyle sever ya da nefret ederdi.

Sevdiği birinin bir hatasından söz edildiğinde onu savunmaktan kaçınmazdı.

- Gene çok objektifsiniz Şevki Bey, derdim.

Yüzünü aydınlatan yaramaz çocuk tebessümüyle gülümserdi.

- Beni tanırsın Ahmetçiğim, derdi, çok objektifimdir.

Terbiyesiz, saygısız biriyle karşılaştığında çok kızardı, onların bir "ayı", bir "hayvan" olduğunu düşünürdü ama ifade ediş biçimi tamamen kendine özgüydü.

- Ayı Bey... Odasına bir kadın giriyor, o yerinden kıpırdamıyor.

Hayat, "ayı beylerle", "hayvan beylerle" doluydu ve Şevki Bey bundan çok sıkılırdı.

Şatosuna çekilir, Time dergisini açıp okumaya başlardı.

Maceraları ise dilden dile dolaşırdı.

- Şevki Bey, siz greve katıldığınız sırada, grev çadırını basan ayı beylere kafa atmışsınız, öyle mi?

Cevap, sessiz ve muzip bir tebessüm olurdu.

Sevdiklerine gösterdiği o olağanüstü hoşgörüye sığınarak sorardım.

- Siz aslında delisiniz, değil mi Şevki Bey?

O, bunun bir hayranlık ifadesi olduğunu bilirdi.

- Bazen çok kızıyorum Ahmetçiğim.

Bir keresinde Şevki Bey seyahatteyken, çalıştığı gazetenin patronları, bütün çalışanların maaşlarını azaltmıştı.

Geldiğinde, patronlar kendisine de parasını azaltacaklarını saygılı bir biçimde söylemişlerdi.

Şevki Bey, kısaca cevap vermişti.

- Ben istifa ediyorum.

- Peki, demişlerdi, seninkini azaltmıyoruz, sen istifa etme.

- İstifa ediyorum, demişti Şevki Bey, böyle bir teklifin yapıldığı gazetede kalırsam yarın koridorlarda başıma ne geleceğini nereden bileceğim... Bunu teklif eden insan, her şeyi yapar.

Ayrılmıştı gazeteden.

Zaman üstüme yıkılıyor.

Dans Macabre çalıyor, ölüm ölülerini çağırıyor.

Cenazede Yusuf’la yan yanayız.

Şevki Bey’in "evlatlarından" biri, zekasıyla ve esprileriyle ışık saçan genç bir sayfa sekreteri, hiçbir zaman vaktinde gelmediği için çoktan "alçak Yusuf Bey" olarak sevgiyle damgalanmış.

Giden tabuta bakıyoruz.

Yusuf’un yüzü değişip duruyor, benim onu tanıdığım zamanlardaki genç yüz, bıyıkları ağarmış şimdiki yüz, sürekli birbirinin yerini alarak dalgalanıyor.

Herkes çok genç.

Herkes gülüyor.

Kahkahalarla geçen on iki yıl.

Şevki Bey bize tanıdıklarının maceralarını anlatıyor.

- Arabayla geceleyin Antakya’dan yola çıkmış, bütün gece araba kullanmış, sabahleyin Üsküdar’a varıp arabalı vapur kuyruğuna girmiş... Vapuru beklerken biraz kestirmiş... Uyandığında arka tarafa bakmış, bir adam oturuyor... "Ne arıyorsun arabada" demiş... Adamda ses yok... Kızıp şöyle bir iteklemiş... Adam devrilmiş... Aaa, bakmış, adam ölü... Birisi arabasına bir ceset bırakmış... Hemen karakola gitmiş, cesetle beraber içeri girip, "alın ölünüzü" diye adamı polislere atıp dışarı fırlamış, arabasına bindiği gibi geri dönmüş... Bir daha da İstanbul’a gelmedi.

Öyle çok hikayesi vardı ki...

Hepsi de neşeli hikayeler.

İngiltere’de London School of Economics’de okurken geçirdiği ağır hastalıktan söz etmeyi pek sevmezdi, sadece bir kere, Londra’nın "oksijen yerine kömür tozu dolu olan havasının" ciğerlerine iyi gelmediğini söylemişti.

O konuyu çabucak atlamıştık.

Dağlardan kayan kar yığınları gibi zaman, tuhaf bir beyazlıkla yıkılıyor üstüme, bir girdabın içinde savruluyorum, Şevki Bey’in gülen yüzü, hikayeleri, öfkesi, dürüstlüğü, içine çekildiği kalın duvarlı şatosu, eşsiz kibarlığı.

Herkes ne kadar genç.

Eski bir dost öldüğünde hep böyle oluyor, gençleşiyor herkes.

Daktilolarının başındalar, işte Ferai, Gila, Ayşe, Rezzan, Mehmet, Cafer, Meriç, Yusuf...

Servis şefliğini bırakıp gazeteye yazar olmuştum.

Dördüncü katta bir oda vermişlerdi bana.

Firavun piramitleri gibi sessiz ve gölgeli bir kattı, yerler halı kaplıydı, duvarlarda tablolar asılıydı.

Ben oradan sıkılmıştım.

Günlük yazımı bitirince "alt kattaki" dostlarım bana geliyorlardı, sessiz piramit kahkahalarımızla çınlıyordu, Şevki Bey hikayelerini anlatıyordu.

- Bizimkiler bir tavuk çiftliği kurmuşlardı... Her akşam arkadaşlarını da toplayıp geliyorlardı, masalar kuruluyor, içkiler açılıyor, tavuklar kesiliyordu... Havuzun başında keyif ediyorlardı.... Bir gün gene, çiftliğe gelip, kahyaya, oğlum tavukları hazırlat, demişler... Kahya da tavuk yok efendim, demiş... Kızmış bizimkiler, ne oldu tavuklara, demişler, kahya da, hepsini yediniz efendim, demiş.

Merkez Efendi mezarlığına geldik.

Şevki Bey’in bütün akrabaları ve çok sevdiği annesi orada yatıyordu.

Beyaz cüppeli bir hoca duruyordu.

Yusuf’la yan yanayız.

Gila ağlıyor biraz ötede, Mehmet dudaklarını sıkmış, Kaşif’in yüzü kararmış.

Ben sigara içiyorum.

Bir hareketlenme oldu.

Şevki Bey’i getiriyorlar.

Yusuf, "Şevki Bey’i ben toprağa vermeliyim," diyor yanımdan ayrılırken, o onun "evladı", ne kadar sakin ve doğal, öyle derinden ve gerçek bir acı çekiyor ki, acı öylesine varlığına karışıyor ki artık ayrıca bir acı işareti görülmüyor yüzünde.

Şevki Bey’i kucakladığını görüyorum.

Hayatın çirkinliklerine, bayağılıklarına dayanamazdı Şevki Bey, dayanamadı da...

Bir daha onu görmeyeceğim.

Sesini duymayacağım.

Hikayelerini dinlemeyeceğim.

Öfkesine şahit olmayacağım.

O bizden ayrılıyor artık.

Hiçbir şeyin çirkin olmadığını umduğum bir yere gidiyor, bir sükûnete, bir huzura gidiyor.

Çok sevdiği bir dostu vardı, Ergun Bey, hayatın içinde çok şaşkın durur, sonra dış politika konusunda cam üstüne yazılmış gibi berrak ve aydınlık yazılar yazardı.

Sigarasını yakmadan önce yarısını kırıp atardı, Şevki Bey her seferinde ona "niye yarısında söndürmediğini" sorardı, Ergun Bey bir cevap bulamazdı.

Ergun Bey birlikte yaşadığı annesini kaybettikten sonra her sabah kahvaltıda kek yemeye başlamıştı, bir gün Şevki Bey ona, "Niye sadece kek yiyorsun, doğru dürüst kahvaltı etsene," demişti, Ergun Bey, "Peyniri nereden alacağımı bilmiyorum" demişti, Şevki Bey de ona peynirin bakkalda satıldığını söyleyip, bakkalı göstermişti.

Şimdi ikisi de yok.

Anıları var yalnızca.

Unutulmayacak anıları.

Zamana karıştı Şevki Bey...

Bir beyazlığa, bir sonsuzluğa.

Ölümüyle gençleşen bunca insanın hayatında açtığı derin ve sevgi dolu izden geçmişe doğru akıyoruz.

Sonsuz kar yığınları gibi yıkılıyor zaman üstüme.

Saint-Saens çalıyor hiç durmadan.

Beyaz cüppeli hoca "hakkımızı helal etmemizi" istiyor.

Uzun selviler, koyu gölgeler.

Hiçbirimizin ona helal etmesi gereken bir hakkı yok onun üstünde.

Siz hakkınızı helal edin Şevki Bey.

Hayatlarını değiştirdiğiniz insanlar uğurluyor sizi...

Gizli gözyaşları ve kederli gülümsemeleriyle.
Yazının Devamını Oku