GeriAyşe ARMAN Dibe vurmak iyi bir şey... Çünkü tekrar yükseliyorsun
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dibe vurmak iyi bir şey... Çünkü tekrar yükseliyorsun

Doğrudur, Kürt sorunu üzerine fikir beyan edince "Siyasetten de geri kal be kadın!" diye yazmıştım. O da "Yuva yıkan kadın!" diye üzerime yürümüştü. Abuk sabuk bir şeydi.

Zaman içinde unuttuk birbirimize söylediklerimizi. Ve bir fark ettik ki, konuşacak bir sürü şeyimiz var. İşte bu röportaj böyle gerçekleşti. Bir kere daha gördüm ki, iş söz konusu olduğunda saygılı ve çok çalışkan biri Hülya Avşar. "Ben starım" kaprisi yapmadı, fotoğraflar için saatlerce uğraştı ve sonunda güzel olsun, farklı olsun diye gece kıyafetleriyle havuza girdi. O çok iddialı, 25 sene olmasa bile, bu ülkenin klasiklerinden biri olarak, bence de önümüzdeki yıllara da damgasını vurmaya devam edecek. Bu röportaj yarın da devam edecek. Yeni aşk bölümü yarına kaldı...
/images/100/0x0/55eaca36f018fbb8f896dfdb
Son zamanlarda bir sürü şey yaşadınız. Ayrılık, boşanma, eski kocanızın sevgilisiyle tatil, yeni çocuğuyla birlikte çekilmiş fotoğraflar, yeni bir aşk... Birçok olay, birçok tartışma... Bütün bu yaşananlar sizde hiç mi travma yarmadı?

- Bilmiyorum. Yarattıysa bile farkında değilim. Ama hayatımda gözle görülür bir değişiklik olmadı. Ha tabii, kimselere çaktırmadan ağladım. Ya da gecenin bir yarısı kahve fincanına gözümü dikip öylece kaldım. Ama Allah’a şükür hafif atlattım. Ben hayatta başıma gelebilecek her şeye kendimi hazırlamaya çalışırım. "Şöyle şöyle olursa ne yaparım?" diye düşünürüm, plan yaparım, senaryolar yazarım. Gardımı alırım. Belki de bu yüzden hafif atlattım.

Yani tüm bu yaşananlarda sizi rahatsız eden bir şey yok...

- Var. Bende kalan ve beni ömür boyu rahatsız edeceğini düşündüğüm tek şey, kendimi sürekli sorgulayacak olmam. Ölene kadar...

Hangi konuda sorgulayacaksınız?

- Zehra babasıyla birlikte büyüyemiyor. Acaba buna ben mi sebep oldum? Acaba benim hatalarım yüzünden mi böyle oldu? Nerede hata yaptım? Ben aile olmayı seviyorum. Kalabalık aileye tapıyorum. Hayat boyu, bunun hayalini kurmuş biri olarak, istesem de istemesem de kendimi sorguluyorum. Amaaaa kendi açımdan, doğru yaptığımı da düşünüyorum, mutlu ve huzurluyum.

İnsanlarla iddialaşmak, başbakan gibi herkese cevap vermek, sizi yormuyor mu?

- Yok hayır, niye yorsun? Hem her şeye cevap yetiştirmiyorum, her şeyle dalga geçiyorum. Buna beni mecbur ediyorlar. Bazen öyle sorular soruyorlar ki, içinde zekanın kırıntısı yok, hiçbir mantık yok, buna karşılık kötü niyet var. Maksat, acıtmak. Ha o zaman deliriyorum. Öyle ya da böyle 24 senemi vermişim bu işe. Karşımdakinin yaşı kadar tecrübem var, haddini bilmesi gerekiyor. Zannedersem Tayyip Bey de aynı hisler içindedir. "Ben nelerle uğraşıyorum, şunların bana yaptığına bak!" duygusu...

O zaman, susmak yerine dan dan dan cevap veriyorsunuz...

- Aslında bir yumruk çakmak istiyorum da... Ayıp olur, seviyesiz olur diye yapmıyorum. Yoksa içimden geçen bu. Gazeteciler, 24 yıldır bana aynı soruları soruyor. Olabilir mi böyle bir şey? Mantıklı soruya ve akıllı insana sonuna kadar eğilirim, cevap da veririm. Ama nerdeee? Abuk sabuk sorularla karşıma geliyor ve kendilerini hiç yetiştirmiyorlar. Tenis maçına gelip, tenis topunun rengini bilmeyen arkadaşlar var.

Herkes sizinle mi uğraşıyor yani?

- Yoo hayır, öyle bir şey söylemiyorum...

Siz, "Hayır kardeşim, istemiyorum" deseniz, yine aynı şey olur mu?

- Olur. Ne yaparsam yapayım geliyorlar. Tamam, onlar da ekmek parası peşinde ama bana da yazık, kendilerini geliştirmek zorundalar. Ben bir gazetenin yayın yönetmeni olsam, bir kere bütün arkadaşları İngilizce kursuna gönderirim. Tenis maçına mı gidiyor, bu konuda bilgilenmesini sağlarım. Demode olmak istemiyorsak, hepimiz kendimizi geliştireceğiz.

Kameralar sizden uzaklaşırsa, üzülmez misiniz?

- Size bir şey söyleyeyim mi? Haberi yapılmayanlar ya da kameradan uzakta kalanlar ölmüyor. Ben de bu gerçekle yaşarım. Zaten eğer iyi bir şey yaparsan, nasıl olsa halka ulaşıyor. Üstelik gazeteler dışında da halka ulaşmanın yolları var. İnternet mesela. "Sanatçılar sadece bizim sayemizde halka ulaşıyorlar" yanılgısı içinde gazeteci arkadaşlar. Oysa artık bir tek tuşla istediğin her yere ulaşıyorsun.

DELİ MİYİM DUYGULARIMI HERKESLE PAYLAŞACAĞIM

Hep böyle Çelik Blek gibi misiniz? Ya da İngiltere başbakanı Margaret Thatcher gibi. Sinirlerine hakim, kontrollü. Hiç "Ben şimdi ne halt edeceğim" dediğiniz olmuyor mu?

- Eskiden böyle değildim, zamanla oldum. Hayat öyle gerektirdi. Günün birinde öyle bir an geliyor ki, "Dünya batsa n’olur" diyorsun, ya da "En dibe vursam n’olur." Bundan bile korkmuyorsun. Zaten dibe vurmak da kötü bir şey değil, hatta iyi olduğu bile söylenebilir. Çünkü hiç birşey, dibe vurmadan düzelmiyor. Benim mesela en güçlü olduğum an, dibe vurduğum ya da başkalarının dibe vurduğumu zannettikleri andır. Çünkü biliyorum ki dibin daha dibi yok. Yapacak bir şey de yok, dibe vurmuşsun, artık çaren yok, çıkışa geçeceksin...

Ama siz, dibe vurduğunuzu kabul ediyor musunuz ki...

- Dışarıya bunları belli etmem. Hiçbir zaman. İçimde kopan fırtınaları, duygularımı dışa vurmak benim için dünyanın en ayıp şeylerinden biridir. Ölsem yapmam.

Neden?

- Öyle işte. Sadece beni ilgilendirir. Sana ne? Kim ne? Ayşe’ye ne, Fatma’ya ne? Ağlayacak mı benim için? Üzülecek mi? Hayır efendim. Göbek atacak. Çünkü bizler, karşımızdakilerin mutsuzluğuyla mutlu olan kişileriz. Ben deli miyim duygularımı herkesle paylaşayım? Onları mutlu edeyim?

İyi de bütün bunları içinizde tutmak çok zor değil mi? Müthiş bir yalnızlık sözünü ettiğiniz...

- Yooo, değil, ben böyleyim. Acı falan da çekmiyorum. Gidip kafamı duvarlara da vurmuyorum. Her şeyi, bir şekilde kendi içimde hallediyorum.

Kendinizi bıraktığınız, birinin omzunda ağlamaya ihtiyaç duyduğunuz zamanlar olmuyor mu?

- Oluyor.

Kimin omzunda ağlıyorsunuz?

- Kimsenin omzunda ağlamadım. Bunu yapmak istersem, ailem var.

Ama ailenizi de siz taşıyor gibisiniz. Onların da büyüğü gibi duran sizsiniz. Siz kime yaslanacaksınız?

- Ben güçlü olanım. Her zaman öyleydi. Benim doğam bu. Ama mutlu bir kadınım. İç dünyamı dışarıya yansıtmama meselesine gelince, kimseye koz vermek istemem. Çünkü mutlaka aleyhine kullanırlar. Hem niye onların ağzında, benimle ilgili kötü bir damak tadı kalsın? Neden "Vah zavallı Hülya!" desinler. Demesinler. İstemem. Kimseye bu fırsatı vermem.

Farkında mısınız, hep başkalarının hakkınızda ne düşündüğü ile ilgisiniz. Esas olan sizin ne hissettiğiniz değil mi?

- Bunu bilinçli yapmıyorum ki. Benim gardım var, kendimi hep koruyorum, korumaya alıyorum. Neden böyle bilmiyorum. Belki küçük yaştan beri çalışıyorum, para kazanıyorum, ondan. Bir memur anne babanın çocuğuyum. Fakir değildik ama zengin de değildik. Ne yaptıysam kendim yaptım. Belki de bu yüzden gardım var.

En son ne zaman ağladınız?

- Üç gün önce...

10 Ekim doğum gününüzdü. Doğum gününüzde mi ağladınız?

- Yok hayır, doğum günümde değil, demek ki daha önce ağlamışım. Doğum günümde de özel bir şey yapmadım. Böyle günleri abartmaktan hoşlanmıyorum.

N’oluyor Hülya Avşar’ın doğum gününde? Kapı çalıyor ve içeri bir kamyon gül mü geliyor? Doğum gününüzde ne kadar tantana yapıyor insanlar?

- Hiçbir şey. Buna izin vermiyorum ki. Bir kere, bir hafta önceden başlıyorum, "Sakın bana hediye filan almayın" diye. Bana bir sürpriz filan yapmaya kalksalar, bir parti filan, mahvolurum. Özel günler korkutur beni. Çünkü sürekli şöyle düşünürüm: "Aman Allah’ım, bu insanlar benim için burada. Onları mutlu etmek için bir şey yapmak gerekiyor, ne yapabilirim?" Burnumdan gelir. O yüzden hooop, gelsin geçsin doğum günüm.

Ne yaptınız bu doğum gününüzde?

- Erkek arkadaşımla birlikte girdim. Bir gece öncesinde onda kaldım. Öğleden sonraya kadar beraberdik. Akşam da annem, kardeşlerim ve çok sevdiğim iki üç arkadaşım pasta kestik. Sohbet anında. Hiçbir şaşaa yoktu.

Doğum günleri hüzünlü günlerdir ya, gelecekle ilgili kaygılar olur, bir yaş daha bitiyordur...

- Benim için öyle olmuyor. Ben gerçekleri kabul ediyorum. Zaman gelecek, herkes gibi ben de yaşlanacağım. Yaşlanmak da istiyorum aslında. Ama aksi gibi, inanılmaz enerji doluyum. Sinemaydı, dergiydi, hayattı, bunca yıl o kadar çok şey biriktirmişim ki... Bu tecrübelerimi insanlara nasıl aktarırım diye planlar yapıyorum. Yani yaşlanmakla ilgili değilim. Allah bana bir kadına vereceği en güzel şeyleri vermiş, "Vah vah, bir sene daha geçiyor!" diye üzülürsem, eyvahlar olsun bana. Tabii ki yaşlanacağım, bu, doğanın kanunu. 35 yaşındakiler de çok sevinmesin. Zaman zırt diye geçecek, onlar da benim yaşıma gelecek. Mesela, yıllar içinde biriktirdikleriniz. Ben hiç "Tüh tüh!" demiyorum. Fotoğraflarımı çeken Pelin’e de söyledim, "Lütfen beni yaşımın kadını gibi göster. Sakın öyle rötuşlar yapıp 25 yaşında genç bir kız haline getirme..."

Ama yaptılar photoshop. Gerçi sadece size değil, herkese yapıyorlar...

- Evet. Ama bu benim tercihim değil, benim isteğimle yapılmadı. Ben neysem öyle çıkayım istiyorum. Zaten o photoshop’un sebebi de ya elimin duruşu kötüdür ya da ışık iyi değildir. Tabii bazen işin ucu kaçıyor. Bir bakıyorsun yüzümde bir tek çizgi bile olmuyor. Şu anda fazla çizgi yok gerçi. Annemin de yoktur, genetik. Yaşımdan çok çok küçük gösteririm. Minyon bir kadınım. Ama bu bana mutluluk vermiyor. Bu tür şeylere sevineceksem, hakikaten kuş beyinliyim...

25 YIL DAHA KATİYEN KİMSE YERİME GEÇEMEZ

Sizin gibi güzelliğiyle ikon olmuş bir kadının selülitlerinin tartışılması abes değil mi?
Sizin buna müsaade etmemeniz gerekmiyor mu?

- Müsaade etmemek gibi bir şansım yok ki. Onlar bunun peşindeler. Bu, onların işi. Selülit, beni güldüren meselelerden biri. Kadınlık gururumu filan zedeleyen bir şey değil, ciddiye bile almıyorum. Zaten bana selülitim yüzünden, tu kaka diyeceklerse, ortada hakikaten ciddiye alınacak bir durum yok. Zaten selülitim de yok.

Siz bu ülkenin Türkan Şoray’dan sonra önde gelen güzellik sembolüsünüz. Niye iddialaşıyorsunuz, "Selülitim yok" diyorsunuz. Gisele Bündchen bile "Ben de var" diyor. Hem selülitiniz olsa ne olur, olmasa ne olur...

- Ben de aynı şeyi söylemeye çalışıyorum. Olsa ne olur, olmasa ne olur. Ama olmasına da müsaade etmem.

Selülitiniz olsa, beliniz kalınlaşsa, güzelliğinize halel mi gelecek?

- Gelmez tabii. Güzellik, sadece fizik değil. Sadece fiziksel güzelliğimle var olduğumun düşünülmesi bana hakarettir. Aptal bir kadın olsaydım, ürütmeyen bir kadın, dergi çıkarmayan, spor yapmayan, tişört yapmayan, telvizyonda, sinemada sahnede var olmayan bir kadın... Bana güzel demezlerdi... Bana sadece ağzım, burnum, gözüm güzel olduğu için değil, beni akıllı buldukları için güzel diyorlar. Güçlü bir kadın olduğum için beni güzel görüyorlar. Öyleyim de. 80 yaşında bile güzel olacağım.

Yaşlanmaktan korkmuyorsunuz o zaman?

- Hayır. Hatta oyunculuğum açısından da daha iyi olacağını düşünüyorum. Zaten dikkat edersen son çektiğim beş filmde, yaşlandırılmış kadını oynadım. Böyle bir problemim olsa, bu rolleri bana kimse kabul ettiremezdi.

Güzellik alanında yarışmak, rekabet... Siz bunları aştınız...

- Tabii ki. Bunlar bana çok ucuz geliyor. 10 yaş küçükler, güzelliğimle, fiziğimle ilgili canımı acıtmaya çalışıyorlar, ben de "Vah vah!" diyorum.

Ama hálá "Türkiye’nin en güzel kadınıyım" demeye devam ediyorsunuz...

- Bunların hepsi karşımdakileri delirtmek için. Dalga geçmeye bayılıyorum. Bu bir oyun. Gerçi böyle söylüyorum ama buna inanıyorum da. Eğer mesele güzellikse, hálá göremedim kendimden daha güzelini...

Sizden sonra sizin konumunuza ulaşabilecek biri var mı?

- Ne yazık ki yok. Benim tek rakibim, aynadaki yansımam...

Kaç yıl daha olmaz?

- Valla, bir 25 yıl daha olmaz gibi geliyor. Çünkü yetişmesi için en az 20 kusür sene geçmesi gerekiyor. E sonra insanları bunu inandırması lazım. Basını, halkı. Ben göçmüş gitmiş olurum ama 20-25 yıl katiyen kimse benim yerime geçemez. İşleri zor. Hatta ben göçüp gittikten sonra da zor. Sürekli "Bir zamanlar Hülya Avşar vardı, ne müthiş kadındı!" laflarını duyacaklar, böyle bir baskı altında kalacaklar.

ÇOCUĞU OLMAYAN BİR KADIN OLARAK ALDATILSAYDIM BİR DAKİKA BİLE DURMAZDIM

Ortalama Türk kadını davranışından farklı bir davranış sergilediniz. Aldatılmış bir kadın olarak, "Olabilir, çocuğum var. Otururum" dediniz. Bugün olsa, yine aynı şeyi yapar mısınız?

- Yaparım, çocuğum varsa. Ama çocuğum yoksa, kimseye eyvallahım olmaz. Bir dakika durmam orada. Ben bu tür şeylerin etraf baskısıyla yaşanmasından da yana değilim. Bana da "Boşan, boşan!" dediler ama onlara kulak asmadım. Kalbimin sesini dinledim, zamanı geldiğine inandığımda boşandım. Bize hep şöyle bir masal anlatıyorlar: "Evlilikler bir süre sonra kötü gider. Heyecan biter, aşk biter." Yok ya! Bunlar, mutsuz insanların uydurduğu şeyler. Doğru olması gerekmiyor. Mutsuz insanlar bize kötü enerji veriyor. Bana da verdiler. Halbuki şöyle deseler, "Tam tersine, evlilikler zaman geçtikçe daha da güzelleşir. İnsanlar birbirlerine daha çok aşık olurlar." Bunu sürekli duyarsak, belki de evliliklerimiz daha iyi gider. Anlayacağınız, hepimize psikolojik baskı yapıyorlar. "Onursuz olma, gurursuz olma, ayrıl" diyorlar...

Sizi anlıyorum. Ama sizden şu sorunun cevabını istiyorum: Neden bir kadın, kötü giden evliliğine rağmen çocuğu için o adamla oturur. Madem adamın gözü dışarıda, kendisinin de dışarıda olması belki de hem o evlilik için hem de çocuk için daha iyi olur...

- O adam, tüm çapkınlıklarına rağmen, evden çekip gitmiyorsa, demek ki karısından da memnundur, ama aklınca cezalandırıyordur. Yani yuvada mutsuzluk aramamak lazım. Karısını kıskanıyor olabilir, karısını taşıyamıyor olabilir, karısı ona fazla geliyor olabilir...

Biz toplum olarak sizi boşanmaya mı zorladık?

- Yoo hayır. Ben dolduruşa filan gelmem. O yüzden onursuzlukla suçlandım o ayrı. Hep şunu söyledim, günübirlik ilişkiler için üzülebilirim ama ailemi dağıtmam, kocamdan ayrılmam. Bu benim kararımdır, kimseyi de ilgilendirmez. Ama ortada aşk varsa, kocam bir başkasını sevmişse, boynum kıldan incedir. Nitekim öyle oldu, yarım saat içinde kararımı verdim ve boşandım...

Dediniz ki: "Sekiz yıl evli kaldım. Bunu dört yılında aldatıldım." Yine de katlandınız...

- Bunu katlanmak olarak görmedim. Dört sene içinde ihanetleri unuttuğum zamanlar oldu. Ama ben gurursuz bir kadın değilim. Yaşadığım şeyler, karşımdaki erkeğe duyduğum saygıyı, sevgiyi törpülemiş olabilir. Yine de artısı eksisi diye düşündüğümde, artısı hep daha fazlaydı, o yüzden devam ettim. Ve bu ihanetleri, aldatmaları hiç yüzüne vurmadım, evimde huzursuzluk yaratmadım. Ama sonuncu ihanetin içinde sevgi bulunduğunu ve uzun süren bir ilişki olduğunu fark edince, "Buraya kadar!" dedim. Çünkü onu yine kabul etseydim, bana olan saygısı da bitecekti...

Bir kadın, kocasıyla ilgili bir takım şeyler okuyor, duyuyor ama en yakınına, olayın bizzat kahramanına bir şey söylemiyor. Bağırmıyor, çağırmıyor. Ve aynı evde yaşıyorlar. Bu nasıl bir şey? İnsan tutamaz kendini...

- İşte bu, bu durumdaki birine verilebilecek en büyük cezadır. Yüzüne vurursan, onu rahatlatmış olursun. Yüze çıkarırsın. Eskilerin bir deyimidir bu. Ben buna izin vermedim. Zaten yüze çıkardığın bir ilişki, iğrenç bir ilişkiye dönüşür. Her şeyi kendi içimde hallettim.

O günlerin içinizde bıraktığı bir acı, bir burukluk var mı?

- Söylüyorum var, Zehra ile ilgili. Mesela biraz evvel babasına gitti. Ben ister miyim düzenini bozsun, çantasını alıp babasının evine gitsin, sonra toplansın geri gelsin. İki evde yaşıyor olması içimde hep bir burukluk olarak kalacak.

Ama bunun sebebi siz değilsiniz ki...

- Tabii ki değilim ama buna rağmen sorguluyorum kendimi. Allah’tan vicdan azabı yok. Ben duyguları öyle yoğun bir insanım ki, vicdan azabı çekseydim, herhalde ölürdüm. Milyonlarca çocuk, annesi babası ayrı büyüyor diye düşünüyorum. Kendimi böyle avutmaya çalışıyorum.

ŞU VELETİ GETİRSENE BİRAZ MINCIKLAYAYIM

Önce boşanmadınız ama sonra boşandığınız eşinizin sevgilisiyle yakın oldunuz. Bu bir çelişki değil mi?

- Eski eşimin yeni sevgilisiyle yakın- makın olmadım. Öyle bir şey yok. Ama karşı taraftan böyle bir istek gelirse, seve seve olurum. Beni rahatsız etmez.

Onun bebeğiyle fotoğraf çektirdiniz filan...

- Bu onunla yakın olmak değil, kendi çocuğumun geleceğini yapılandırmak. Sonuçta kardeşinden söz ediyoruz. Aynı babanın çocukları. Bir de çok şeker bir şey, çok seviyorum, özlüyorum, haftanın bir günü Kaya’yı arayıp "Şu veleti getirsene, biraz mıncıklayayım" diyorum, o da bana gönderiyor, öpüp okşuyorum. Ayrıca şöyle bir şey de var: Yakın değilim ama bana sempatik geliyor, çünkü Zehra ile ilişkisi çok hoş. Gerçi aksini yapma gibi bir şansı olamaz, o zaman Zehra’yı bir daha göremez, ama bunu sanki isteyerek, severek yapıyor. Ona zaman ayırıyor. Zehra babasındayken yetiştirmesi gereken ev ödevleri oluyor. Sabah 4’lere kadar Zehra’nın ev ödevlerine yardım ediyor. Birlikte maket yapıyorlar mesela. Bunlar hoşuma gidiyor, bunlardan dolayı ona minnet borcum var.

Tatile birlikte gitmeyi kabul etmenizin sebebi de Zehra mı?

- Zehra’nın yılbaşı gecesini babasıyla geçirmesini istedim, mesele bu. O tatilde ben Kaya’nın yüzünü 15 dakika gördüm, hepsi o kadar. Başka kimseyi görmedim.

Bütün bunlar ilginin devamını sağlamak için mi? Yoksa içinizden geldiği için mi? Samimiyetle sormak istiyorum: Medya mı sizin peşinizde, siz mi medyanın?

- Samimiyetle cevap veriyorum: Mesleğim ve medya benim için sadece araç olmuştur, amaç değil. Çünkü hayatta her şey geçici, bunun farkındayım. Benim amacım, huzurlu mutlu bir hayatımın olması. Ne şöhret, ne hırs, ne de başka bir şey umrumda. Bugüne kadar hiçbir gazeteciye, "Gelin resmimi çekin" demedim. Bunu da karaktersizlik olarak görüyorum. Kayda değer bir şey yapıyorsan, bu zaten haber olacaktır. Medyanın peşinde filan hiç olmadım. Medya da benim peşimde değil aslında, beni seven ve izleyenler peşimde olduğu için, medya bir köprü. Ben istenilen, aranılan, talep edilen biri olduğum için medya benim peşimde.
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku