GeriOsman MÜFTÜOĞLU Detoks neye yarıyor?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Detoks neye yarıyor?

Detoks sözcüğü ile yeni bin yıla girerken tanıştık. Detoks binlerce yıldır vardı ama biz onun yeni farkına vardık. Bugünkü yazımızın büyükçe bir bölümünü detoksa ayırdık.

Yüzyıllarca önce Sufiler, Kabalistler, Budistler detoksu sık sık uygulamışlar, ondan yararlanmışlardır. Detoksun sözcük anlamı toksinlerden arınmaktır. Toksinler ister ruhsal ister bedensel olsun, lüzumsuz ve hatta zararlı ağırlıklardır. Bir taraftan hayatımız, ilişkilerimiz, işimiz, çevremiz, dostluk ve arkadaşlıklarımız, diğer taraftan bedenimiz, yiyip içtiklerimiz, nefes alışverişlerimiz toksin yükümüzü artırmaktadır.

İlk bölümde yüklendikleriniz ruhsal toksinlerdir. En ağırları, en zararlıları, sağlığı en çok bozanları da bunlardır. İkinci bölümdekilerse bedeninizi toksinlerle doldurur ama bunların ne kadar zararlı oldukları tartışılır.

Vücudunuz kendi biyolojik ve fizyolojik savunma sistemleriyle aslında sürekli olarak arınır. Karaciğeriniz ürettiği safra asitleriyle, böbreğiniz temizlik göreviyle, bağırsaklarınız bilinen işleviyle bu arınma süreçlerini siz isteseniz de istemeseniz de dikkatle yürütür ve savaşı çoğu kez kazanır. Kısacası sorun bedensel toksinlerden arınmada değil, daha çok ruhsal toksinlerden kurtulmada yaşanır. Çünkü akıl ve ruhun bu toksinlerden kurtulmak için ne böbreği, karaciğeri, akciğeri ne de bağırsakları vardır! Akıl ve ruhu toksinlerden kurtarmak, yine akıl ve ruhla mümkün olur.

Hemen her dinde, her inanışta, her manevi yolda oruç ya da benzeri bir açlık kürü süreci vardır. Bu süreçler bazılarında uzun, bazılarında kısadır. Kuralları bazı inançlarda hafif, diğerlerinde ağırdır. Amaç belirli bir süre bedeni ruhun yönetimi altında tutmak, beden ve ruhu dengelemek, bedenin arzularını ve nefsi törpülemek, ruh ve bedeni dengelemektir.

Doğal olarak bu süreçlerde yiyeceklerin fazlasından, lezzetinden de uzaklaşılır ve biraz daha az kalori alınır, bir miktar kilo kaybı yaşanır. İşte bu noktadan hareket ederek işi biraz da ticari amaçlara yöneltenler hep vardır. Onlara göre detoks bir zayıflama aracıdır! Detoks kürleri zayıflamak için de kullanılmalıdır. Detoks diyetleri yapılmalı, bu diyetler ve diyet programları "zayıflama formülleri" olarak satılmalıdır.

Hemen belirtelim: Böyle bir yaklaşım daha baştan yanlıştır, detoksun ruhuna aykırıdır! Detoks ister bedensel ister ruhsal arınma için yapılmış olsun, kilo vermek için kullanılmamalıdır. Bu masum ve güzel istek, sadece ve sadece arınmak, hafiflemek, fazlalıklardan, ağırlıklardan kurtulmak, kısacası ruhu ve bedeni törpüleyip içimizdeki muhteşem varlığı ve enerjiyi yeniden ortaya çıkarmak için kullanılmalıdır.

Kısa bir anekdot... Mimar Sinan’a sormuşlar: "Büyük usta, bu kadar güzel camiler, köprüler, külliyeler yapmaya nasıl başladın?" Hoca oldukça kısa bir yanıt vermiş: "Ben bir şey yapmadım. Sadece taşların fazlalıklarını, sivriliklerini ve gereksiz köşelerini törpüledim, budadım. Ortaya işte bu eserler çıktı."

Eğer amacınız gerçek bir arınmaysa, bunu bağırsaklarınızı lavmanlarla temizleterek, alkali sıvılar tüketerek, özel hazırlanmış detoks içecekleri satın alıp içerek ya da üç-beş günlük detoks mönülerini uygulayarak başaracağınızı düşünürseniz, yanılırsınız. Detoks öncelikle ruhsal bir arınma gerektirir. Detoks bedensel ve ruhsal dengedir, doygunluktur. Geri kalanları biraz ticari kaygılar, biraz da hoşluktur.

BİR ÖNERİ

Detoks diyetleri sağlığa yararlı mı?

Aşağıdaki satırlar ünlü "Mayo Clinic" uzmanlarından birinin "detoks diyetleri" hakkındaki görüşlerinden alınmıştır:

1- Zararlı bile olabiliyor

Detoksifikasyon ya da detoks diyetleri, vücuttan toksinleri atmaya yarayan bir yöntem gibi sunulduğu için oldukça ilgi çekmektedir. Bu uygulama tükettiğimiz pek çok gıdanın vücutta biriken ve bitkinliğe, baş ağrısına, mide bulantısına, hatta bazı hastalıklara yol açan zararlı maddeler içerdiğine dair bir inanıştan doğmuştur. Bu düşüncenin doğru olduğuna ya da detoks diyetlerinin ciddi bir sağlık yararı olduğuna dair henüz net bir kanıt yoktur. Ayrıca bazı durumlarda detoks diyetlerinin bazı zararlı etkilerinin olduğu bile söylenebilir.

2- Faydası var ama...

Detoks diyetlerini uygularken ya da uyguladıktan sonra bazı kişiler kendilerini daha iyi, daha "hafif", işine çok daha konsantre olmuş ve enerjik hissetmişlerdir. Bu durum kişinin vücudu için iyi bir şey yaptığına inanmasından ya da 7 günden daha uzun bir süre çok fazla bir şey yememelerinden de kaynaklanıyor olabilir. Kalori kısıtlaması psikolojik olarak kişinin kendini daha iyi hissetmesine neden olmaktadır. Bizim kanaatimiz, elde edildiği ileri sürülen yararın "psikolojik olduğu, oluşabilecek zararların çok daha tehlikeli olabileceğidir. Bu işlemle bağırsak delinmesi, tıkanması, kanaması sorunu yaşayanların sayısı hiç de az değildir.

3- Vücudun doğal detoksu en güvenlisidir

Toksinlerin çoğu vücutta etkili ve yeterli bir şekilde böbrekler ve karaciğer tarafından ayrılıp, idrar ve dışkı olarak zaten atılmaktadır. Fizyolojik süreçler bu "temizleme" veya "arındırma" süreçlerini zaten yerine getirmektedir. Detoks diyetlerinin özellikle sık aralıklarla tekrarlandığında önemli yan etkileri de vardır: Besinleri kısıtlamanın ilk görülen yan etkileri baş ağrılarıdır. Uzun süreli ya da aşırı besin kısıtlamaları sonucunda anemi, kan şekeri düşüklüğü ve düzensiz kalp atımı görülebilir. Bu tarz diyetlere başlamadan önce mutlaka doktorunuza danışınız.

Prostat bezi büyümesi ile kanseri arasında ilişki var mı?

Prof. Dr. Halim Hattat

BİR SORU-BİR CEVAP

Yoktur. Normal büyüme sadece idrar yoluna baskı yaptığından adenom denilen kanser olmayan dokunun büyümesi ile idrar yapmanın engellenmesidir. Kanser ise prostat kapsülünden gelişen, genetik faktörlerle yakından ilgili olan, ayrıca diğer kanser oluşum sebepleriyle de gelişebilen bir tümördür. 40’lı yaşlardan sonra oluşur.

MERAK EDİLEN

Stresin tansiyona etkisi var mı?

Stres, aksi açıklanmamış yüksek tansiyonun muhtemel bir nedenidir, fakat tek nedeni değildir ve sık görülen bir neden de olmayabilir. Stresin temel neden olduğu, yüksek tansiyonlu kişiler olabilir. Fakat bu, genel duruma ilişkin bir fikir vermez.

Nitekim, kolaycı, soğukkanlı ve sakin kişilerde de tehlikeli derecede yüksek kan basıncı saptanmıştır. Bununla birlikte depresyondaki bazı kişilerde yükselmiş kan basıncı olma eğilimi vardır.

DİYET GÜNLÜĞÜ

Sorularınız için:

manager@yasasinhayat.org

Tel: (0212) 236 73 00

BİR SORU

Yaşlandıkça metabolizmamız da yavaşlar mı?

Diyetisyen Nilüfer Bayram

Yavaşlayan metabolizma

İlerleyen yaşla beraber metabolizma hızında azalma olmaktadır. Metabolizmadaki bu yavaşlamanın nedeni, vücutta yıllarla beraber meydana gelen değişmelerdir. Hareketin azalmasına bağlı olarak kas dokusu zayıflar. Toplam kas dokusunda azalmaya bağlı olarak normal enerji gereksinmesinden daha az kalori yakılır. Bu nedenle harcadığı enerji miktarı azalan vücuda verilen kaloride bir azalma yapmazsanız kilo almaya başlayabilirsiniz.

Örneğin; 30 yaşında normal vücut ağırlığını korumak için 1950 kaloriye ihtiyaç duyan 69 kiloluk bir kadın, 40 yaşında yaklaşık 1880 kaloriye, yaklaşık 50 yaşında 1750 kaloriye ihtiyaç duyacaktır. Kazanılmış fiziksel aktivite alışkanlığı yoksa, ilerleyen yaşla birlikte kilo almak kaçınılmaz.

BİR SORU

Elimde yüzlerce diyet listesi var. Sürekli zayıflıyorum fakat bıraktığımda tekrar geri alıyorum. Ne yapmalıyım?

Diyetisyen Güneş AYIR

Diyet koleksiyonu yapmayın!

Elinizde yüzlerce diyet listesinin bulunmasının hiçbir anlamı yok. Lütfen önce bu işe başlarken bir haftada kaç kilo vereceğinizi bir kenara bırakıp nerede yanlış yaptığınızı saptayın. Ve şu soruyu sorun kendinize: "Yanlış olan ne ve ben hayatımın geri kalanında bunların ne kadarını değiştirebilirim?" Bu sorulardan sonra yol sizi bir diğer soruya götürecektir, yani "Sağlıklı kilo aralığım nedir?"

Bu soruları cevaplamadan sadece kaç kilo vereceğinize odaklanıyor, sağlığınızı riske atan, size uygun olmayan yanlış listeler peşinde koşuyor olabilirsiniz. En önemli varlığınız sağlığınız ise, onu sıkmadan, ona savaş açmadan, sağlıklı bir beslenme programı ve egzersiz ile bu işi kalıcı olarak çözün. Lütfen yakınınızdaki bir diyetisyenden yanlışlarınız ve doğrularınız konusunda yardım isteyin.
X

Bilim, bizi kandırıyor mu

Pandemi canımızı çok yaktı, yakmaya da devam ediyor.

Ama bu arada, biz hâlâ farkına yeterince varmasak da pandemi şu veya bu şekilde hepimizi önemli bir sınavdan geçiriyor, farklı ders de veriyor. O derslerden biri kuşkusuz “BİLİM” ve “GÜVEN” konusu ile ilişkili. Saklamaya, yok saymaya, görmezden gelmeye ya da inkâr etmeye hiç gerek yok. Uzun zamandan bu yana hepimizin aklını kurcalayan mühim bir soru pandemiyle birlikte yeniden ve yine kocaman bir ders kitabı gibi önümüze kondu: “BİLİM BİZİ KANDIRIYOR MU?”

SORU 1
BİLİME NE KADAR GÜVENMELİYİZ

KÖŞENİN başında gördüğünüz soruyu sadece siz değil, biz hekimler de birbirimize sık sık soruyoruz. Öyle bir noktadayız ki dünyanın en ünlü ve güvenilir, en saygın tıp dergilerinde çıkan makaleleri ve araştırmaları bile didik didik ediyor, derin bir kuşku içinde okuyup inceliyoruz. Zaten böyle olduğu için de değerli meslektaşım Prof. Dr. Mustafa Çetiner, “Bilim bizi kandırıyor mu?” sorusunun yanıtını bulabilmek adına değerli bir kitaba imza atmış. İlk sayfasında da Winston Churchill’in o ünlü cümlesine yer vermiş: “HERKESİ BAZEN KANDIRABİLİRSİNİZ, BAZILARINI HER ZAMAN KANDIRABİLİRSİNİZ, AMA HERKESİ HER ZAMAN KANDIRAMAZSINIZ.

Peki, neden bu kadar kolay kandırılabiliyoruz? Bence bu önemli sorunun ilk yanıtlarından biri de şu: “Tıp, bir bilim değildir de ondan.

Yazının Devamını Oku

Grip aşısı bu yıl da şart mı

Yaklaşan kışla birlikte başımızdaki mevcut COVID-19 belası yetmezmiş gibi sağlık gündemimize yeni bir madde, daha doğrusu soru daha eklendi. Soru şu: “Gripten nasıl korunacağız, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi grip aşısı peşinde koşuşturup duracak mıyız?”

İsterseniz sözü uzatmadan önce ve hemen bu iki soruya yanıt verelim. Sonra da geçtiğimiz yıl yazdığımız bir yazıdan alıntılarla “Grip aşısı nedir, nasıl etki eder, kimler için daha önemlidir?” gibi soruları yanıtlayalım.

HERKES GRİP AŞISI OLMALI MI

Bu yıl geçen yıldan daha farklı ve daha avantajlı durumdayız. Elimizde COVID-19’dan bizi ciddi ölçüde koruyacağından emin olduğumuz güvenli, etkili aşılarımız var. Dolayısıyla özellikle COVID-19 aşılarını eksiksiz yaptıranların bu yıl geçen yıl olduğu gibi ciddi bir grip korkusu veya telaşı içine girmeleri gerekmiyor. COVID-19 aşısı yaptıranlar içinde sadece, daha önceki sağlık sorunları nedeniyle zaten gripten korunma bakımından yüksek risk grubundakiler olduğu kesin. Özetle, COVID-19 aşılarınızı olduysanız, kronik bir hastalığınız, organ yetmezliğiniz, sağlık durumunuzda herhangi bir ciddi arıza söz konusu değilse, kısacası sağlam ve sağlıklı biriyseniz bu yıl grip aşısı yaptırmanız şart değil. Diğer taraftan maske, mesafe ve hijyen tedbirleri nedeniyle geçen yıl neredeyse “0 grip” gibi bir grip sezonu yaşadığımızı da unutmayalım. Ve bu yıl da grip oranı düşük bir kış yaşayacağımızı umalım.

AŞI NASIL ÜRETİLİYOR

Dünya Sağlık Örgütü, influenza virüsündeki mutasyonları her yıl yakından takip ediyor ve bir yıl sonraki aşı üretiminin “içeriğini” firmalara bildiriyor. Firmalar da bu içeriği dikkate alarak aşılarını üretiyor.

AŞI, GRİPTEN NE ORANLA KORUYOR

Eğer o yıl toplumda saptanan virüsle “uygulanan aşı” arasında antijenik benzerlik varsa (yani uygunluk söz konusuysa) aşı yüzde 50-80 oranında koruma sağlayabiliyor. Koruma oranı sağlıklı erişkinlerde yüzde 80’in üzerine çıkabildiği gibi, yaşlı ve düşkünlerde yüzde 50’nin altına da inebiliyor. Bununla birlikte aşının hastalığa bağlı ek sorunları ve ölümleri azalttığı, hastalık süresini kısaltıp hastalığın şiddetini sınırladığı da biliniyor.

Yazının Devamını Oku

Uhulet suhulet ve zarafetle yaşlanın

Sorum net ve açık: Yaşlanmayan bir yaşlı olmak mümkün mü?

Bence mümkün! Bu kanaati neredeyse 20 yıl önce ilk kitabım “YAŞASIN HAYAT!”ta da siz okuyucularımla paylaşmıştım. Konuya ilişkin harika ve öğretici bir başka kitabı da “Hocaların Hocası”, ülkemizin yetiştirdiği en önemli ruh sağlığı uzmanlarından biri, değerli bilim insanımız Prof. Dr. Özcan Köknel 2015’te yayımladı: YAŞLANMAYAN YAŞLILAR!

Ama yine de ve hâlâ günümüzde bile yaşlılığa karşı tavır geliştirenler(!), yaşlılıkla itişip kakışan, hatta kavga edenler, ömrümüzün bu mükemmel huzur ve dinginlik dönemini kabullenmekte zorluk çekenlerimiz var. Peki, doğru mu? Kesinlikle yanlış! Nedenlerine gelince...

ÖNEMLİ
YAŞLANMAK HASTALIK DEĞİLDİR

BİZ doktorların bile bazıları, önemli bir hataya düşüp yaşlılığı “kronik bir hastalık” gibi görebiliyoruz. Daha da ileri gidip “yaşlılık hastalığı”nın tedavisine soyunanlarımız da oluyor. Hatta bu arada hızını alamayıp “Yaşlanma saatini durdurabilirim” diyenler ve daha da garibi “O saati geri bile çevirebilirim” iddiasında bulunanlar da eksik değil. Bana göre burada da gelmiş geçmiş en iyi, iyi hayat ve yaşlanma uzmanlarından biri olan 9. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’e ve Özcan Hoca’nın “Yaşlanmayan Yaşlılar” kitabındaki düşüncelerine kulak vermemizde fayda var.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’un ilacı bulundu mu

Sözü uzatmadan müsaade ederseniz kişisel kanaatimi hemen açıklayayım: Uzun süredir üzerinde çalışılan MOLNUPİRAVİR isimli ilaç eğer son aşama sayılan “FDA onayı” sürecini de başarıyla geçebilirse COVID-19 tedavisi için önemli seçeneklerden biri olabilecek.

Ve yazının hemen başında altını çizelim: Molnupiravir ile ilgili gelişmeler için de üretici firmanın açıklamaları kadar bilim insanlarının düşüncelerine de kulak vermemizde yarar var. Mesela yazıyı hazırlarken konuştuğum Prof. Dr. Mehmet Ceyhan firmanın sözünü ettiği araştırmanın ruhsat ve bilimsel onay için yeterli olmayabileceğini düşünüyor. Haksız da değil. İsterseniz gelin şimdi de son 2 günün en çok tartışılan, konuşulan bu önemli gelişmesinin detaylarını inceleyelim.

HABER ŞU
MERCK İLAÇ: MOLNUPİRAVİR BAŞARILI

MERCK ilaç firmasının biyoteknoloji araştırmacısı Ridgeback Biotherapeutics ile birlikte geliştirdiği Molnupiravir çalışmasının ilk sonuçları firma yetkilileri tarafından birkaç gün önce kamuoyuyla paylaşıldı. Merck yetkilileri yaptıkları açıklamada, yeni tip koronavirüse karşı geliştirdikleri bu ilacın, enfeksiyonun erken dönemindeki kişilerin yarısında “hastaneye yatış ve ölüm oranlarını yüzde 50 azalttığını” belirttiler. Molnupiravir hikâyesinin diğer detaylarına gelince...

Yazının Devamını Oku

COVID-19 beyni küçültüyor

COVID-19’u geçirdikten bir süre sonra “yorgunluk, halsizlik, isteksizlik ve ruhsal çökkünlük” hisseden “düşüncelerini toparlamakta, konsantre olmakta/odaklanmakta zorlanan, bellek kaybıyla ilgili sorunlar yaşadığının farkına varan” çok sayıda hastam oldu.

Bunların önemli bir kısmında bu şikâyetler kısmen azalmakla birlikte hâlâ devam ediyor. Bir kısmında ise “odaklanma güçlüğü ve hafıza sorunları” sinsi bir şekilde yavaş yavaş ilerliyor. Peki, sorun ne? Saydığım bu sorunların “dokusal temelleri”ni gösteren yeni bir çalışma geçtiğimiz hafta yayımlandı, aşağıda ona da değineceğim ama önce gelin nöroloji/psikiyatri ve enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının ne dediklerine kulak verelim.

İYİ BİLGİ
UZMANLAR NE DİYOR

NÖROLOJİ ve psikiyatri uzmanları COVID-19 sonrası ortaya çıkan bu sorunları başlangıçta bir çeşit “beyin sisi tablosu” yani “sisli beyin meselesi” olarak değerlendirdiler. Enfeksiyon hastalıkları uzmanları ise soruna farklı bir açıklama getirdiler, problemin aslında bir tür “post viral sendrom” olduğunu ileri sürdüler. İsterseniz gelin bugün, bu önemli sorunu yeniden -ve bu yeni araştırma nedeniyle- masaya yatıralım. Mercekle falan da değil mikroskopla incelemeye çalışalım!

VARAN 1

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya depresyonu

ÖNCE şu bilginin altını dikkat ve önemle çizelim: ÇOCUK VE GENÇLERİMİZİN RUH SAĞLIĞINI İLGİLENDİREN SORUNLARDA CİDDİ BİR ARTIŞ VAR! Bu endişe verici gelişmenin pandemi sürecinde daha da zirve yaptığı konusunda bizim uzmanlar da fikir birliği içindeler. Ruh sağlığı uzmanları, çocuk ve gençlerde eskiye oranla özellikle “DEPRESYON”a, “KAYGI BOZUKLUĞU”na ve “TAKINTI MERKEZLİ RUHSAL SORUNLAR”a daha sık rastlandığına işaret ediyorlar. Ayrıntılara gelince...

BİR ŞÜPHE
FACEBOOK’TAN AÇIKLAMA BEKLENİYOR
GEÇTİĞİMİZ günlerde basına sızan yakın tarihli bir Facebook araştırması, sadece bizde değil hemen her ülkede sosyal medyanın öncelikle de Instagram’ın çocuk ve gençleri depresyona sokabileceğini gösteriyor. Facebook’un dikkatlerden kaçırmaya çalıştığı, önemsizleştirmeye gayret ettiği bu raporun kısa başlıkları geçtiğimiz günlerde The Wall Street Journal tarafından haberleştirildi. Facebook araştırmasının sonuçları net ve açık: SOSYAL MEDYA GENÇLERİ, ÖZELLİKLE DE GENÇ KIZLARI DEPRESYONA SÜRÜKLEMEDE ÖNEMLİ BİR “TETİKÇİ” GÖREVİ ÜSTLENEBİLİYOR. Ayrıca Instagram, neredeyse her 3 genç kızdan birinde “OLUMSUZ BEDEN ALGISI”nı daha da körüklüyor. Ve yine Instagram, “BEDEN İMAJ KAYGISI”nın zirvede olduğu ergenlerde “BEDENLE BARIŞIKLIK MESELESİ”ni daha da öne çıkararak “YEME BOZUKLUĞU” meselesini de büyütebiliyor. ÖZETİ ŞUDUR: Çocuk ve gençlerimizin sosyal medya kullanımları söz konusu olduğunda aileler ve eğitimcilerimizin daha dikkatli olmalarında fayda var.

GÜNÜN SORU
COVID-19 NE ZAMAN BİTECEK

BU güncel soruya en doğru yanıtları geçtiğimiz günlerde gazetemiz yazarı Fulya Soybaş, “Türkiye Bunu Konuşuyor” köşesinde uzman açıklamalarına dayanarak vermeye çalıştı. Hatırlayalım: Salgının başından beri dikkatle izlediğimiz uzmanların tümü, “Aşılanma yaygınlaştıkça salgın törpülenip küçülecek, ciddi bir problem olmaktan çıkacak” Alpay Hoca’nın (Prof. Dr. Alpay Azap) deyimiyle gerçekten de “Çoğu gitti, azı kaldı!”gibi bir durumla karşı karşıyayız. Anlaşılan o ki önümüzdeki ilkbahar ortalarında pandemiyi bugünkünden çok daha az önemseyecek ve konuşacağız. Peki, yabancı uzmanların görüşü ne? Onlar ne diyor? İsterseniz gelin, o uzmanlardan birine, Dr. Sarah Gilbert’in fikirlerine kulak verelim.

Yazının Devamını Oku

Uyku hırsızı olmayın

“Uyku hırsızlığı” kavramı uyku uzmanlarının, özellikle de konunun bir numaralı uzmanı kabul edilen Dr. Matthew Walker’ın üzerinde önemle durduğu mühim bir ayrıntı.

Dr. Walker, “Niçin Uyuruz?” isimli kitabında da bu konuya değiniyor ve bakın ne diyor: “İnsanoğlu kendini bilerek uykusuz bırakan ve ‘uykudan çalma’ gibi bir ‘HIRSIZLIĞIN’ altında imzası olan tek canlı türüdür.”

Uyku hırsızlığının, daha doğrusu uykusuzluk ve diğer uyku sorunlarının hızla yaygınlaştığı önemli bir dönemden geçiyoruz. Aslında Dünya Sağlık Örgütü, uykusuzluk probleminin sanayileşmiş ülkelerde salgın bir sağlık sorunu olduğunu açıklayalı çok oldu. Ne var ki COVID-19 pandemisi bu sorunu da sadece gelişmiş sanayi toplumlarının problemi olmaktan çıkardı, “YAYGIN VE HATTA SALGIN BİR SAĞLIK TEHDİDİ” haline dönüştürdü. Detaylara gelince...




SORU ŞU

Yazının Devamını Oku

Sonbahara hazır mısınız

Bugün size “önemli ve güzel” bir teklifim var

Gelin, hiç olmazsa bu “keyifli sonbahar hafta sonu”nu yüreğimizi giderek daha çok bunaltan COVID-19 tartışmalarının dışına çıkıp sağlığımızı ilgilendiren basit ama etkili ve önemli konulara ayıralım. Süreci de aşağıdaki 5 soruya yanıt arayarak özetlemeye çalışalım. Hazırsanız buyurun...




SORU 1
İYİ UYUYOR MUSUNUZ

Yazının Devamını Oku

Aşı hayata bilettir

Bilelim ki pandemi sürecinde yaptıracağımız her aşı sağlıklı bir hayat için kesilmiş en güçlü ve güvenli bilettir. Bu nedenle “Aşıların içinde ne var?” gibi bir soru süratle ve hemen gündemden düşmelidir.

Zira bu soru özellikle “aşı kararsızları”nın kafasını karıştıran, onları aşıdan soğutabilen hatta bazılarını “retçi” veya “inkârcı” bile yapabilen son derece sakat, sakıncalı ve anlamsız bir sorudur. Ben de pek çok hekim gibi “Aşının içinde ne olduğunu bilmiyorum. Bu nedenle tereddütlüyüm” diye konuya girip bana “Aşının içinde ne var?” sorusunu yöneltenlere “Yıllardır yuttuğunuz o ilaçların, yaptırdığınız aşıların içinde ne vardı biliyor muydunuz?” diye cevap veriyor, ardından da şu cümleyi ekliyorum: “AŞIDA HAYAT VAR!”

BİR TEKRAR
AŞININ İÇİNDE NE VAR

Aşının içinde ‘HAYAT’ var.
Aşının içinde ‘GÜVENCE’ var.
Aşının içinde ‘SAĞLIKLI YAŞAM’ var.

Yazının Devamını Oku

Bağışıklık gücü nasıl artar

Salgınla birlikte sağlıkta bir numaralı gündem maddesi “bağışıklık” konusu oldu.

Doğrusu da bu zaten. Çünkü bu belalı virüsten bizi koruyacak, kollayacak en önemli ve güvenli güç, bağışıklığımızdır. Neyse ki biz “Ne yapalım da bağışıklığımıza güç verelim” diye kara kara düşünürken imdadımıza aşılar yetişiverdi. Ama gelin biz bu yeni haftaya başlarken de bağışıklığı bir kenarda unutmayalım, bağışıklık meselesini yeniden ve kısa başlıklar/özetlerle masaya yatıralım.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZ NE ZAMAN ZAYIFLAR?

* Hareketsiz ve tembel olduğumuzda.

* Uykusuz kaldığımızda

* Kötü beslendiğimizde

* Strese girdiğimizde

* Gereksiz yere ilaç  kullandığımızda

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı bir soru: D3 mü, K2 mi

D vitamini daha doğrusu D3; yaşamsal vitaminlerin en önemlilerinden biri.

Ama eğer ondan hakkıyla yararlanmayı düşünüyorsanız, “D3’ü K2’yle evlendirmeniz”de fayda var. Çünkü bu iki “yağda çözünen vitamin” arasında mükemmel ve vazgeçilmez bir “görev ortaklığı” söz konusu. Biliyorsunuz güneşle cildimizde ürettiğimiz ya da takviyelerle bedenimize kazandırdığımız D3 vitamini, gıdalarla vücudumuza giren kalsiyumun bağırsaklarımızdan emilimini kolaylaştırıyor. Ayrıca böbrekler yoluyla kaybını da engellemeye çalışıyor. Yiyip içtiklerinizle yeteri kadar kalsiyum kazanamadığınızda da D vitamini kemiklerinizdeki kalsiyumu adeta “çalarak” kanınızdaki kalsiyum dengesini sürdürmeye çalışıyor. K2 vitaminine gelince...

SORU ŞU
PEKİ, K2 NE YAPIYOR

BİLELİM ki söz konusu “kalsiyum dengesi” ise K2 en az D vitamini kadar önemli bir molekül. K2 vitamini “osteokalsin” isimli bir proteini aktive ederek kanınızda dolaşan kalsiyumun kemiklerinize yerleşmesini kolaylaştırıyor. K2’nin görevi sadece bununla da sınırlı değil. Kalsiyumun kan damarları ve böbrekler gibi yumuşak dokularda birikmesini önlemek böbreklere çökerek “böbrektaşı”, damarlara çökerek “plak” yapmasını önlemek de K2’nin görevleri arasında. K2 bu önemli görevi “matris GLA proteini”ni aktive ederek yerine getiriyor. Sözü daha fazla uzatmadan isterseniz gelin süreci özetleyelim: D vitamini kandaki kalsiyumun yeterli seviyede olmasını garanti ederken K2 de o kalsiyumdan kemiklerin daha iyi istifade etmesine ve kalsiyum fazlasının böbrek ve damarlarımızda birikmesine engel oluyor. Peki, D3-K2 ilişkisi için “hepsi bu kadar” mı? Kesinlikle hayır! Bu ikili ilişkinin başka bir detayı daha var. O detayı merak ediyorsanız 1 numaralı kutuya geçebilirsiniz.


Yazının Devamını Oku

Rakamların farkında mısınız

Salgınla ilgili rakamların tamamı ürkütücü ama isterseniz gelin biz rakamlardan önce, yazımıza durumu özetleyen çok daha net, çok daha açık, çok daha acı ve çok daha ürkütücü bir cümleyle başlayalım: TÜRKİYE -maalesef- SALGININ EN AĞIR DÖNEMLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYOR.

Evet, “fotoğrafı saklamanın, görmezden gelmenin ya da bazı bahanelerle önemsizleştirmenin mümkün olmadığı” çok özel günlerden geçiyoruz. Geçtiğimiz yıla göre, ölüm sayıları neredeyse 4 kat artmış gibi görünüyor. “Aylara göre vefat ortalamaları” dikkate alındığında ise en yüksek rakamın görüldüğü Nisan 2021’e kıyasla Eylül 2021 sonunda çok daha yüksek bir “günlük kayıp ortalaması” ile karşılaşacağımız anlaşılıyor. Kısacası hassas bir noktada, tehlikeli ve riskli bir dönemeçteyiz. Durum acilen ve hemen masaya yatırılmalı, yeni kısıtlamalar hatta kapanmalara ve de okul kapatmalarına asla fırsat verilmeyecek şekilde ciddi ve etkili önlemler alınıp süratle uygulamaya konulmalıdır. TEKRARLIYORUM: Yeni kapatmalar/kapanmalar, eğitime yeniden kısa süreli de olsa toptan ara vermeler asla olmamalıdır.

Bu arada altını bir defa daha çiziyorum: Rakamlar ürkütücüdür, bu yazının hazırlandığı saatler itibariyle Eylül 2021’de kaybettiğimiz canlarımızın ortalama sayısı 265’in üzerindedir. Ve ne üzücüdür ki rakamlar 300’lere doğru hızla tırmanmaktadır.

HATIRLATMA
SALGINLA YENİDEN SAVAŞ İÇİN 10 ‘BİLDİK’ ÖNERİ

AŞAĞIDAKİ 10 öneriyi hepimizin zaten çok iyi bildiği kesindir. Ama yine de tekrarda fayda vardır: Eğer günlük vaka sayılarını düşürmek, daha az canımızı kaybederek ve daha az hasar görerek bu sıkıntılı dönemi atlatmak istiyorsak öncelikle yapmamız gerekenler hâlâ aynıdır.

İLK 5

Yazının Devamını Oku

Aslında 4 pandemi var

Sağlığımız bakımından son derece enteresan, farklı ve önemli bir dönemden geçtiğimiz kesindir.

Hepimiz için “sağlık ana gündemi”nin birinci maddesi COVID-19 olsa da üzülerek belirteyim aslında bir değil, iç içe geçmiş 4 pandemiyi aynı anda yaşıyoruz.

BİR: COVID-19 PANDEMİSİ

İKİ: KAYGI/DEPRESYON PANDEMİSİ

ÜÇ: UYKUSUZLUK PANDEMİSİ

DÖRT: KİLO/OBEZİTE PANDEMİSİ

Gelelim detaylara...

Yazının Devamını Oku

Canımı sıkan 5 şey

Zor günlerden geçiyoruz. Her alanda pek çok sorunumuz var. Ve tabii ki “sağlık” da sorunlu alanlarımızdan biri. İsterseniz gelin “sağlıkta sorunlar gündemi”nin “can sıkıcı” ilk beşini yeniden gündeme getirelim. Hazırsanız buyurun...

SORUN 1
AŞILAMA HIZINDA YAVAŞIZ

BİRBİRİ ardına gelen yeni mutasyonlar dikkate alındığında salgını kontrol altına almamız için ulaşmamız gereken toplumsal bağışıklık oranı yüzde 60’lardan yüzde 80’lere çıkmış durumda. Ve bizim bu rakama ulaşabilmemiz için her gün en az 750 bin ila 1 milyon civarında vatandaşımızı aşılamamız gerekiyor. Oysa biz 300-400 binli rakamlara takılmış durumdayız. Bilelim ki bu rakamlar yetersiz ve endişe vericidir.

SORUN 2
ÜÇÜNCÜ DOZDA DA GEÇ KALIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Hangi soruna hangi mineral

Sağlığımızı korumak ve güçlendirmek söz konusu olduğunda aklımıza nedense hemen ve öncelikle vitaminler geliyor.

Oysa en az vitaminler kadar önemli, değerli ve güçlü başka pek çok “SAĞLIK MUHAFIZI”mız var. Bunların ilk sırasını da mineraller (örneğin kalsiyum, magnezyum, selenyum ve çinko) alıyor. İsterseniz gelin bugün köşemizi, çoğumuzun pek de farkında olmadığı o “mineral gücü takımı”nın önemli oyuncularından birine, “MAGNEZYUM”a ayıralım. Hazırsanız buyurun...

İYİ BİLGİ
MAGNEZYUMUN MARİFETLERİ

MAGNEZYUM, sağlık savunma sistemimiz, hastalıklarla mücadele maçına çıktığında bir sağlık oyuncusu olarak sahanın her yerinde görev alabiliyor. Örneğin, geri planda kaleci ya da stoper gibi çalışıp bağışıklığımızı koruyabiliyor. Ya da bir orta saha oyuncusu görevi üstlenip kemik ve kaslarımızı destekleyerek bizi daha güçlü ayakta tutabiliyor. Gerektiğinde de etkili bir forvet oyuncusu görevi görüp sinir sistemimizi aktive ediyor, enerji üretimimizi arttırıyor, gücümüze güç, kuvvetimize kuvvet ekleyerek maçı bizim kazanmamızı sağlayacak golleri de atabiliyor.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim arkadaşlar

En sevdiğim marşlardan biri, “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar / Güneş ufuktan şimdi doğar / Yürüyelim arkadaşlar” dizeleriyle ruhuma motivasyon yükleyen o güzelim “Gençlik Marşı”dır.

Günde kaç adım’ tartışması ne zaman gündeme gelse aklıma hep o marş gelir. Görünen o ki o güzelim marş neredeyse yüz yıldır dillerden düşmüyorsa günde kaç adım tartışması da kolay kolay gündemden düşmeyecek. Nedeni bilimsel verilerdeki kafa karıştırıcı açıklamalar. Aslında bilimsel veriler bize hep aynı sonucu söylüyor: “Mutlaka ama mutlaka her gün egzersiz yapın” diyor. Ardından da ekliyor: “Düzenli yürüyüşler, günlük egzersizlerin en etkili, en faydalı ve en kolay uygulananıdır.” Detaylar için buyurun...




YİNE O TARTIŞMA
HARVARD GİTTİ MASSACHUSETTS GELDİ

Yazının Devamını Oku

Delta’yı hafife almayın

Son günlerde hepimizin kafasını karıştıran çok ama çok önemli bir soru var, o soru şu: Günlük kayıplarımız neden azalmıyor?

Ölüm sayıları neden bir türlü 100’lü rakamların altına inmek bilmiyor? Daha da kötüsü 200’lü rakamları bile aşıp 300’lere ulaşabiliyor. Sorunun yanıtı aslında belli: İpin ucunu bıraktık da ondan. Ne maske kaldı, ne fiziksel mesafe, ne de hijyen önlemleri. O eski şarkıda olduğu gibi “Kapıldık gidiyoruz bahtımızın rüzgârına!” bir durumla karşı karşıyayız. Öyle ki bu kötü gidişe benim gibi iyimserler, hatta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca bile isyan ediyor ve soruyor: “NELER OLUYOR BİZE?



Aslında vaka sayılarındaki artıştan çok daha önemli bir nokta daha var, kayıplarımız beklenenden çok daha yüksek. Peki, neden? Yanıt için yine en güvenli kapılardan birini çaldım, Dr. Mehmet Ceyhan Hoca’yı aradım.

Yazının Devamını Oku

Aşıcılar mı zerdeçalcılar mı haklı

AHMET Hakan, rahmetli S. Demirel’in deyimiyle meseleyi adeta “Keli perçeminden yakalar gibi yakalamış!”, net ve açık olarak soruyor: “AŞI SAVAŞINI ZERDEÇALCILAR MI, KÜRESELCİLER Mİ KAZANACAK?”

Haklı! Sadece halkın değil, tıp camiasının da yoğun bir şekilde yaşadığı mühim bir tartışmadır bu. “Aşıdan yana olanlar, aşı karşıtlarını ‘ZERDEÇALCILAR’ diye yaftalıyor. Aşı karşıtları ise aşı taraftarlarını ilaç firmalarına aracılık yapan küresel sermayenin uşakları olarak görüp onları ‘KÜRESELCİLER’ sözcüğüyle tanımlıyor.” Peki, bu maçı kim kazanır? Zerdeçalcılar mı, küreselciler mi haklı? Ortak bir çözüm var mı? Var!

İYİ BİLGİYENİ BİR SAĞLIK YAKLAŞIMI

ŞU bilgi kesin: Sağlığımız konusunda endişeliyiz, güven kaybı içindeyiz. Yiyip içtiklerimizin sağlıklı olmadığını düşünüyoruz. Sağlığın ticarileştiğinden, hastaneler ve doktorların bizimle ilgilenirken işin ekonomisini fazlaca hesaba kattıklarından endişe ediyoruz. Daha da önemlisi ekmeklerimiz kadar ilaçlarımızın da yeterince güvenli olmadıklarını düşünüyor, sağlık sorunlarımıza “ilaçsız ve doğal çözümler” arıyoruz. Bu endişeler de bizi doğaya, doğal ve geleneksel çözümlere yönlendiriyor. Neticede de ilaçlar yerine bitkisel ürünleri, modern tedaviler yerine geleneksel önerileri, doktor, eczacı ve diğer sağlık profesyonelleri yerine alternatif tıp şarlatanlarını dinlemeye başlıyoruz. Sülük tedavilerinden, hacamat uygulamalarından, şişe çekmelerinden son zamanlarda daha çok medet umar hale gelmemizin nedeni biraz da bu. Peki, işin doğrusu ne? Çözümde orta bir nokta yok mu? “HEM ‘KÜRESEL’ HEM DE ‘YEREL’ OLMAK YANİ MODERN/BİLİMSEL TIP İLE GELENEKSEL VE DOĞAL SAĞLIK ÇÖZÜMLERİNDEN AYNI ANDA YARARLANMAK MÜMKÜN DEĞİL Mİ?” Mümkün! 

BANA GÖRE
ÇÖZÜM ‘BÜTÜNCÜL’ TIPTADIR
BÜTÜNCÜL (İntegratif) tıp yaklaşımı modern tıpla, geleneksel ve doğal tıbbın birlikte ve iç içe çalıştığı, hekimliğin eskiden olduğu gibi bir sanat olarak uygulandığı, çağdaş tıp tedavilerini destekleyici olarak geleneksel ve tamamlayıcı tıp tedavilerinin de devreye alındığı yeni bir sağlık yaklaşımıdır. Bütünleşmeyi sadece modern ve geleneksel tıbbı birleştirmekte değil, başka ortak yaklaşımlarda da arar. O arayıştaki 3 önemli kuralı, 3 temel vazgeçilmezi bir, iki ve üç numaralı kutularda bulacaksınız.

KURAL 1

Yazının Devamını Oku

'Armudun sapı Üzümün çöpü' demeyin

Daha önce de yazdım, ömrü uzatma meselesi birden çok ve son derece karmaşık süreçlerin kesişme noktasıdır ama “hastalıklardan uzak, sağlıklı, keyifli, huzurlu, formda ve fit bir yaşlılık” zannedildiği kadar ulaşılması zor bir hedef değildir.

Üstelik bunun için ödeyeceğimiz bedellerin çoğu, kolay ve ucuz yaşam tarzı seçimleri ve değişimlerinden ibarettir. Ve tabii ki beslenme bu değişimlerin en önemlilerinden biri, muhtemelen de birincisidir. İşte size önemli, basit, sıradan ve uygulanabilir bir örnek: RESVERATROL ve GÜZEL BİR DEMİREL ANISI.




DEMİREL’DEN BİR ANI
TAÇLARDA, BAYRAKLARDA HANGİ MEYVELER VAR

Yazının Devamını Oku

Efsanelerin nihayet sonu geldi

mRNA aşılarının elimizdeki en güçlü aşı alternatifi oldukları konusunda genel bir kanaat var.

Bu kanaate ben de katılıyorum. Usulünce uygulandıklarında ölü virüs ve vektör aşılarına oranla çok daha güçlü, etkili ve muhtemelen de uzun süreli bir bağışıklık sağladıkları fikri bende de var. Diğer taraftan bu aşılarla ilgili “şehir efsaneleri” de “tevatürler” de bir türlü bitmek bilmiyor. Neyse ki ünlü tıp mecmuası “The New England Journal of Medicine”da yayımlanan yeni ve mühim bir araştırmanın sonuçları bu efsanelerin üzerine kocaman ve kalınca bir “çarpı” hatta net bir “çizgi” attı. Kısacası mRNA aşıları (BioNTech ve Moderna) ile ilgili şehir efsanelerinin de sonu nihayet geldi. İsrail’de mRNA aşısıyla aşılanan 885 bin kişiden elde edilen sonuçların net özeti şunlar...

ÖZET BİLGİ
MRNA AŞILARI: NE YAPIYOR NE YAPMIYOR

- BULGU 1: Araştırmada incelenen 885 bin aşılanan kişiden hiçbirinde PIHTILAŞMA sorunu görülmemiş. Kısacası bu aşı pıhtılaşmaya yol açmıyor. Aşılamadan önce ya da sonra kan sulandırıcı kullanmanın hiçbir anlamı yok.

- BULGU 2: Aşılananlarda LENF BEZİ ŞİŞMESİ olasılığı var ama bu olasılık çok çok düşük: 100 binde 78 civarında. Ayrıca şişen lenf bezleri de kısa bir süre sonra kendiliğinden küçülüyor.

-

Yazının Devamını Oku