GeriErol Aksoy Dans ediyor İzmir!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dans ediyor İzmir!

BİR vakitler hani ünlü bir deyiş vardı, “Savaşma, Seviş”. Geçen cumartesi kızlı erkekli bir topluluğun ortasına düştüm de o sözü anımsayıverdim.

600’ü aşkın, çoğu genç, insanlar toplaşmışlar. Durmaksızın dans ediyorlar. Sanki diyorlar, her kıvrak adımın arasına sıkıştırıcasına:
“Savaşma, Danset”.

***

O akşam özel bir gösteriyi izlemek için gelenler Hilton’un en büyük salonunu doldurmuştu. 
“Adrian” ile “Anita” idi adları. Biri Urugaylı, öteki Brezilyalı. İspanya’dan gelirlermiş, “Dünya Salsa Şampiyonu” imişler.
Adrian ile Anita, müziğin ahengiyle uzayı sanki yeniden biçimlendirircesine dans ediyordu o gece. 
Şaşırsak da gördüğümüze, şaşılacak şey değil kuşkusuz. İnsan denen çözümsüz varlığın çözmeyeceği düğüm yok, “savaş” tutkusundan başka!

***

“Clave Dance Academy”, İzmir’deki 20’ye yakın “dans okulu”ndan biri. Adları “salsa” dünyasında öne çıkmış dansçıları İzmir’e getirip, iki ay arayla, Hilton’da bir dans şenliği düzenliyor Clave Dance Academy.
Değil yalnız İzmir’deki neredeyse bütün dans okullarının, öteki kentlerdekilerin de birer gösteriyle katıldıkları bir şenlik... İstanbul, Ankara, Antalya, Muğla, Denizli, Balıkesir, Manisa, Bodrum, Kuşadası, Ayvalık...
Çoğumuz için bir anlam taşımasa da “dans”, bir yaşam biçimi olarak günden güne yaygınlaşmakta. Belediyeler, spor merkezleri, dernekler Latin Amerika kökenli tango, salsa yanında, birbirine aykırı görünse de flamenko, hip hop dansları da öğreten kurslar düzenlemekte.
Dört haftalık ders almak, dans okullarında İzmir’de 70 – 100 TL. Özellikle salsa ve tango sevdalıların bir araya gelip dans ettikleri “dans geceleri”ne giriş 5 TL.

***

“Türkü Bar”larda birlikte söyleyip “horon”a katılmak ya da artık nesli tükenmiş Volkswagen’leriyle yollara düşmek...
Ya da dans etmek!
Birbirinden uzak dünyalar müziğin büyülü ahengiyle yakınlaşıyorsa, bir yaşam biçimini paylaşmaksa... İster yabanın müziğiyle, ister türkü söyleyip “oynamış” olmak ya da “kaplumbağa” yoldaşlığı mı, yoksa “savaşma, seviş” diye haykıranları “savaş” ile “sevişmek” arasında sıkıştıran o “tamtam” sesleri arasında yitip gitmek mi!
Hiç eksilmedi ki, o “tamtam” sesleriyle “dans” edenler!

X

İzmir EXPO ile sanat

 2015’i beklerken umutlar çöküvermişti. Ya 1829’de Victor Hugo’nun “bir prensestir, çok güzel küçük şapkasıyla” dediği o İzmir, 2020’de prenseslik tacının başına konduğunu görebilecek mi!

 Kapitülasyonların prensleri Fransız’ı İtalyan’ı İngiliz’i Rum’u ile Avrupa kollarını açmışken Osmanlı’nın İzmir’i bir “prens” olacak değildi ya.

 Krallar’a “prens” mi gerek, “prenses”mi!

 Hani Victor Hugo’nun ününe sığınıp da, 1829’un yedi satırlık bir güzellemesinden 2020’e doğru İzmir’e pay çıkarmaya kalkışsak da, EXPO şiirden ne anlar.

* * *

 İnternette dolaşıyorum da, şu EXPO nicedir, niye ardına düşer her kent, anlayayım diye.

 1851’de EXPO’yu düzenledi diye Londra, ünlü “Kristal Palas”ı yaratmış. 1889’da Paris, EXPO’su onuruna Eyfel Kulesi’ne kavuşmuş.

 Her EXPO, belleklerden silinmeyecek bir iz bırakarak yüceltirmiş bir kenti.

Yazının Devamını Oku

Perdeler açılıyor

 T.S. Eliot, ünlü İngiliz ozanı, “Nisan zalimdir.” der bir şiirinde. Burç falcılarından yakalarını hiç kurtaramasa da, aylar ozanların diline düştü mü şiirleşiverirler.

 Her yıl, yorgun günlerin ardından gözlerini kapamaya doğru yol almışken, “Ekim” gülümser sanki birden. Bana öyle gelir hep!

 Ozan olduğumdan değil, “tiyatrocu” olduğumdan.
 Perdeler, tozlarını silkeleyip yeni oyunlara açılıyor yine, Ekim’in günleri bir bir geride kaldıkça.

* * *

 Devlet Tiyatroları, yılların dağınıklığından kurtulmak ister gibi, bu yıl bütün sahnelerinde aynı günde perdelerini açıyor.

 İzmir Devlet Tiyatroları iki “büyük” oyunlar tiyatro mevsimine giriyor: Konak Sahnesi’nde İbsen’in “Nora”sı, Karşıyaka Ragıp Haykır sahnesinde Güngör Dilmen’in “Bağdat Hatun”u.

 “Nora”yı

Yazının Devamını Oku

Nureddin Sevin ve Nüzhet Şenbay

Atatürk Kültür Merkezi’nin önünden geçerken konservatuarlara giriş, güzel konuşma vb. konularda “deneyimli” eğitmenlerin “kurs” verdiklerini bildirir bir bez afiş gözüme takılır hep.

 Hele bir internette dolaşsam da, İzmir’de özellikle “güzel konuşma” üzerine eğitim verenler nasıl bir eğitimden geçmiş bir öğrensem dedim. İlginç bir sonuç çıktı karşıma: Eğitmenlerden hiçbiri, güzel konuşmanın temeli olan “diksiyon ve fonetik” öğretisini Türkiye’de ilk başlatan iki büyük usta, Nureddin Sevin ve Nüzhet Şenbay ile şu ya da bu yolla ilintili değil.

 İzmir’de “konuşma” üzerine “kurs” düzenlenmesini ya da eğitmenleri niteliklerini değerlendirecek ya da eleştirecek değilim kuşkusuz. Üstelik bu tür girişimlerin sürekli olmasından yanayım.

* * *

 “Güzel – doğru – etkili konuşma”, Ankara’da Devlet Konservatuarı “tiyatro bölümü” kuruluncaya kadar kimsenin derdi değildi.

 İstanbul’da Şehir Tiyatrosu sanatçıları için, konuşmaya temel ölçü alınan “İstanbul Ağzı”na uygun konuşmak sorun oluşturmuyordu. Yine de “sahne konuşması” üzerine ilk yayının ortaya çıkması 1947’i bulur: Şehir Tiyatrosu’nun ustalarından İ.Galip Arcan’ın yazdığı “Tiyatroda Diksiyon” adlı uygulamalı kitap.

 Sonradan adı “Devlet Konservatuarı”na dönüşecek olan okulu 1936’da Prof. Carl Ebert kurar. Prof. Ebert’in Alman olması, Türkçe’ye dayanan tiyatro eğitiminde giderek önemli bir sorun oluşturacaktı. Nureddin Sevin’in, Saray’da yetişmiş bir aileden gelen bir “İstanbul Efendisi” olması ve özellikle Türkçe fonetiğini çok iyi bilenlerden biri oluşu eğitimdeki boşluğu kapatsa da, “diksiyon” dersleri verecek bir öğretmenin yetiştirilmesi kaçınılmazdı.

 Konservatuar’ı bitirince Ebert, Nüzhet Şenbay’ın Fransa’da eğitim almasını uygun görmüştü. Emekli oluncaya kadar Nüzhet Şenbay, Ankara’da Devlet Konservatuarı’nın değişmez “diksiyon” öğretmeni olmuştur. Bugün konuşma üzerine eğitim verenlerin temel başvuru kaynakları Şenbay’ın yazdığı uygulamalı kitaplardır.

Yazının Devamını Oku

Kurthan Fişek ve bizler

 17 Eylül’müş! Kurthan Fişek o gün gitmiş, 1942’den 70 yıl sonra. Ardından yazılanları okuyunca, sanırsınız ki, bir 70 yıl daha yaşamış da öyle gitmiş.

 “Sıfırcı Hoca” diye bilindiği Ankara yılları ve basın çevresiyle iç içe olduğu İstanbul yılları… İleri bir zekânın dışa vurduğu “sivri dili”yle, yaşadığı her çevrede ileri çıkıp sivrilmiş bir “adam”. Türkiye çağdaşlığının hep ilerisinde bir yol arayan…

 Ben Kurthan Fişek’i tanıdığımda o herhalde daha yirmi yaşına varmamıştı. 1960 öncesi Demokrat Partiden ayrılıp da Hürriyet Partisi’ni kuran siyasetçilerin Ankara’da çıkardıkları “Yenigün” adındaki gazetede başlar Kurthan Fişek’in gazeteciliğe ilk adımını atışı. Yenigün’de spor kesimini yürüten Hıncal Uluç, spor bölümünde çalışsın diye,
bir rastlantıyla tanıştığı Kurthan adlı genci gazeteye çekip getirmiş.

 Yenigün’ün çalkantılı parasal sorunları arasında Mehmet Ali Kışlalı’nın yönetiminde “heveskar” gençler 27 Mayıs 1960 sonrasının “hareketli” ortamında birer “gazeteci” olmuşlardır. Sonraları Cumhuriyet’in yazıişleri müdürü olan Oktay Kurtböke, TRT’nin ünlü spor programcısı Güneş Tecelli, terörün yaşamından haince ayırdığı Ahmet Taner Kışlalı , ataklığı hiç eksilmeyen Hıncal Uluç o çalkantılı günlerden çıkıp yürümüşlerdi.

 Ben, şimdi bir “tarih” olmuş Vatan Gazetesi’nde muhabirlik yapardım, bir yandan da Yenigün’de günlük köşe yazısı yazıyordum.

 Günün birinde 27 Mayıs ortamının çalkantıları arasında yepyeni bir gazete çıkıverdi Ankara’da. “Öncü”. Türk Gazetecilik Tarihi’nde herhalde en önemli yerlerden birini elinde tutan Altan Öymen, genel yayın yönetmeni olunca “genç” gazeteciler kendilerini “Öncü”nün içinde buluverdiler. Çileli hapislik yıllarından kurtulunca -sonraları bir şair olarak ün salacak olan- Ahmet Arif de “musahhih”ti gazetede.

 Ben “Öncü”de sayfa sekreterliği yapıyor, “Günlük” köşemde yazılar yazıyordum. Hıncal ve arkadaşları , Kurthan Fişek de aralarında, akşam sayfa bağlanırken bile matbaadan ayrılmazlardı.

Yazının Devamını Oku

9 Eylül’de bir İzmir

Her kentin, geçmişinden süzülüp gelmiş bir kültürü vardır da o kent anımsandığında ilk akla gelen nedir acaba?

“İzmir” deyince Konak Meydanı’ndaki Saat Kulesi mi hemen dilinizin ucuna düşüverir!

Hele 9 Eylül deyince...

* * *

TRT yıllarımda Ulusal Bayramlar’ın yıldönümlerinde program yapmak hep bana kalırdı. O günlerin dar olanakları içinde kırık dökük film parçalarından, Mustafa Kemal’in kopyası alına alına silikleşmiş fotoğraflarından oluşan, “günün anlam ve önemi”ni vurgulayan bir program çıkardı ortaya.

Her yıl TRT’nin bir programla Ulusal Bayramlar’ı kutlamaya özen gösterdiği o dönemlerde, değişik yaklaşımlarla bir program üretmiş olsak da “değişmeyen” bir görüntü vardı: 9 Eylül 1922’de İzmir Hükümet Konağı’nın balkonuna Türk Bayrağı’nın çekilişi.

Subayların merdivenleri koşa koşa çıkışları ve Türk Bayrağı’nın bir sopa gibi iğreti duran göndere coşkulu bir telaş içinde çekilişi! O görüntü olmasa, yayınlanan program sanki bütün değerini yitirmiş olurdu.

* * *

Yazının Devamını Oku

FUTBOL ile TÜRKÇE

 “Spor”la aram pek iyi sayılmaz. Yine de televizyonlardaki spor programlarını izlemekten ya da gazetelerdeki spor sayfalarına bakmaktan uzak durduğumu söyleyemem. Hele futbol milli takımımızın maçı olursa televizyonun başına çakılır kalırım.

 Son Hollanda – Türkiye maçında da öyle oldu, geçtim televizyonun karşısına. Basında öyle kıvandırıcı ön değerlendirme yazıları çıkmıştı ki, durup dururken şehit olanların acısına katlanmakta ufacık bir teselli kapısı aralar belki “bizim milliler” diye umutla bekler olmuştum.

 Yine duran toptan “alışıldığı üzere” ilk golü yedik! Nedense “duran” topun kalemize girmesine iyiden iyiye alışır olduk.

 Uzaktan kumandanın bastım düğmesine, geçtim “cinayet” yayınına., Gönül bağladığım takımın karşı takımın ayakları altında ezildiğini görmektense, kafası çalışan insanların “katilleri” bulma uğraşında düğümleri bir bir nasıl çözdüklerini izlemekle, başarısızlığa ortak olmuş gibi üzerimize çöken karamsarlığa bir perde mi çekilmiş mi oluyor!

 Kendi kendime karalar bağlamaktan kaçmak belki de.

 Yenile yenile yenmesini öğrendiğimiz gün ne zaman gelir acaba!

* * *

Yazının Devamını Oku

PARALİMPİK’in SANATI

29 Ağustos’tu, Londra’da “Paralimpik Yaz Oyunları başlamıştı. BBC’nin görüntüleyip yayınladığı açılış törenini TRT canlı olarak aktarıyordu.

 “Aman Tanrım!” demişim.

 Işıl ışıl Londra Olimpiyat Stadı’nın orta yerinde kocaman bir “çıplak kadın” heykeli!

 Oturmuş “müstehcen” olmanın sınırlarını aşa aşa, gerçeği insanlığım yüzüne vururcasına “çıplak”.

 Ve kolları yok, bacakları eriyip gitmiş gibi sakat.

 Cinselliği vurgulamakta diye “heykele tükürmek”, ya da dikildikleri meydanlardan söküp atmak, ya da kadını baştan ayağa örtüp kapatmayı “ahlaklı ve inançlı olma” sayanların hiç eksik olmadığı Türkiye’mizde, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu, yayının neredeyse her ânında görülen bir “çıplak kadın”ın heykelini göstermekten kaçınabilir miydi!

 “30 Ağustos” geliyor diye ekranın sağ üst köşesine Türk Bayrağı üzerine Atatürk iliştirilmiş.

 Bakmakta Atatürk.

Yazının Devamını Oku

MÜŞFİK KENTER’in ÖLÜMÜ

80’ninde ölmek, o yaşantının gerisinde duran yarattığı değerlerle ölmemiş olmak!
Tiyatro adamı Müşfik Kenter, 7 Ağustos 2012 günü aramızdan ayrılıvermiş.
Bir yerlere gitmiş de, dönecekmiş gibi.
Ne çare, bu ayrılış da unutulup gidecek yaşam önceliğinde sanatın pek gerilerde kalmış olduğu güzel Türkiye’mizde.

* * *

Müşfik Kenter oyunculuk sanatında ulaşılabilecek en tepeye varıp, orada çakılıp kalmaya “mahkum” edilmiş sanatçıların önde gelenlerinden biriydi.
Ablası, yüce sanatçı Yıldız Kenter gibi.

Yazının Devamını Oku

METİN ERKSAN ‘The End”

 

Yazdılar, “Ünlü yönetmen Metin Erksan son yolculuğuna uğurlandı” diye.
Günlerden 4 Ağustos Cumartesi imiş yaşayıp da yaşattığı yolun tükendiği gün, şu içinde eriyip gittiğimiz 2012’de. Başlarmış şimdi de bir “son” yolculuk!
1 Ocak 1929’den sürüp gelen 83 yıllık bir ömür.
“Türk Sineması” adına, olabilecek ne varsa, neleri başarmamış ki.

* * *

Yine de...

Yazının Devamını Oku

Yılmaz Özdil sahnede

Ne zaman sahnede değildi ki!
Hürriyet’te yazmaya başladığı günden beri, her gün biraz daha yaygınlaşan ünüyle, basının “kendine özgü” yazarı olmuştu Yılmaz Özdil.
Türkiye’nin çelişkili gerçeklerini yakalayıp kurcalamakta herhalde üstüne yok!
Sözcüklerle ustaca oynayıp siyasetin oyuncularını kendi köşesinde oynatmakta sanki.
Ve sonunda Yılmaz Özdil’i o köşeden çekip sahneye indirivermişler.

* * *

“İsim Şehir Hayvan”, Yılmaz Özdil’in köşe yazılarını topladığı ilk kitabının adı. Artık bir “tiyatro oyunu” adı oldu.

Yazının Devamını Oku

İlhan Mimaroğlu var idi

Beethoven’i bilirdi; Chopin’i de, Rahmaninof’u da. Bizim de duymuşluğumuz vardı, bilirdik.

 Ya Gershwin? “Rhapsody in Blue” dedikleri. O dinletmeseydi, nereden bilecektik!

 1950’nin hemen sonrasıydı. Biz Atatürk Lisesi’nde birkaç kişi, piyano çalan bir arkadaşımızın arkasına takılır, Türk – Amerikan Derneği’nde plaklardan müzik dinlemeye giderdik her cumartesi.

 İzmir’de ne tiyatro var, ne senfoni orkestrası o yıllarda. Hele opera ile bale birer sözcük, olsa olsa.

 O yoklukta sanatın ne olduğunu anlamaya çalışan biz gençler için Türk – Amerikan Derneği bir kültür sanat ocağıydı sanki.

 Ve o ocakta, bize müziğin çağdaş kapılarını açan, 25 yaşlarında genç bir adam, İlhan Mimaroğlu idi.

* * *

 Türk – Amerikan Derneği, Kordon’daydı o yıllar .

Yazının Devamını Oku

Ergin Orbey... Ölmüş mü!

Duydum ki, ölmüş.
Deseler de... “ölmüş” diyemem sana!
Duru dost, arkadaş, yol gösterici, öğretmen, tiyatroya özgün yollar açan, yaratıcılığı kendi içine sığmayıp taşan ve insan!
Boğazım düğümleniyor.

* * *

Ergin Orbey’in yaşamı, yaratıcılık yeteneğiyle Türkiye’nin düzeyinin de, düzeninin de çok üstünde olmanın sıkıntıları arasında sıkışıp kalmışlığın bir yansıması oldu.
1955’te girdiği Ankara Devlet Konservatuarı’nın “üstün yetenek”li bu kısa boylu, tombulca öğrencisi daha diplomasını almadan Oda Tiyatrosu’nda sahneye koyduğu Büchner’in “Leonce İle Lena”sındaki başarısıyla Devlet Tiyatrosu’nun adı öne çıkan bir “rejisör”ü olmuştu. Devlet Tiyatrosu’nda özgün bir yaklaşımla yorumlayıp sahneye koyduğu oyunlar birbiri ardından geldi sonraları.

Yazının Devamını Oku

Güngör Dilmen'in ölümü

Duyduğumda “vay” demişim, acı bir çaresizlikle. Kendi yaşlanmışlığımın 70’leri çoktan aşmışlığını hiç ayrımsamamışım da, onu hep “genç yaşta” saymışım.
82 yaşında yaşamdan ayrılmış.
İzmir’deymiş.
İki ay önce geçirdiği bağırsak ameliyatı sonrasında yoğun bakımdan sıyrılıp çıkamamış.
8 Temmuz 2012, bir Pazar günü ölmüş Güngör Dilmen Kalyoncu.

* * *

1959 yılıydı Güngör Dilmen’le “yan yana - karşı karşıya” gelişimiz. 53 yıl önceymiş!

Yazının Devamını Oku

Var, altı da üstü de yerin

Bu Temmuz ayının başında iki haber arka arkaya geldi. Biri yüzyıllar öncesinden bir ses getiriyordu, öteki yaşadığımız bir gerçeği yüzümüze vuruyordu.
“Höyük” üstüneydi ikisi de!
Biri Konya’larda; öteki Hanya’larda değil, İzmir’de.
Bin yılların tozu toprağıyla örtülüp de çifte tepe altına gömülmüş gibi duran “Çatalhöyük” ile denizden doğru bakıldığında koca bir “höyük” gibi duran “Kadifekale”.

* * *

UNESCO Dünya Mirası Uzmanlar Kurulu, Rusya’nın St. Petersburg kentinde toplanmış, Çatalhöyük’ün bir Dünya Mirası sayılmasını oy birliğiyle onaylamış.
Kadifekale’den İzmir’in üzerine yıkılırcasına birbiri üzerine binmiş 57 konut daha yıkılmış da, yıkılıp dümdüz edilen gecekondu sayısı “şimdilik” 1968’i bulmuş!

Yazının Devamını Oku

'Müzelik' derler ya!

Yolumun üzerindeydi. Kimin değil ki! Konak’ta, Güzelyalı’ya doğru otobüs bekliyorsanız, hemen arkanızda durur: İzmir Resim ve Heykel Müzesi.

Adında bir de “Devlet” var diye bilirdim. Acaba “devlet” mi çekildi oradan, yoksa sanata karışmamak adına devlet çekildi mi aradan!
Dedim ya, yolumun üzerindeydi; hele bir gireyim dedim içeri. 480 metrekarelik bir galeri uzanmakta önümde.
Bomboş. Benden başka kimse yok içerde.
Baktım duvarlara asılmış tablolara; her biri sanki ilk adımlarını sanat tutkunluğuna atmışların coşkusuyla, seyredenin gözlerinde canlanma telaşında.
Heykelcikler var. Gerçeği yakalamaya çabalayanlarla, gerçekten kaçıp soyut olana bir anlam yüklemeye çalışanlar iç içe dizilmiş.
Üç boyutlu olmaktan kaçınanlar, seramikleriyle bir başka boyut yakalamaya çalışmış olmalılar.
Süsleme, tezhiple ince ince oyalanıp kendine günlük sıkıntıların dışında, küçük de olsa, bir yer arayanlar.

Yazının Devamını Oku

HAN’ın TİYATROSU

Hiç de yabancısı olduğumuz bir sözcük değildir şu “han”!
Uzanır tarihin gerilerine, gelir günümüze dayanır da acaba hangi anlamıyla yerini alır?
O İpek Yolu boyunca yola düşenlerin konakladıkları, sonra yeniden yola koyulup bir sonrakinde soluk aldıkları yapılardan biri midir “han”?
Yoksa “han” deyince Oğuz Han, Cengiz Han gibi bir hükümdarı mı çağrıştırır o “han”?
Ne kervanların uğradığı, ne bir başbuğu yücelten bir “sözcük” değildir artık günümüzde “han”.
İzmir’de bir “Han Tiyatrosu” var. Acaba şimdi ne düşünmeli!
¡¡¡

Yazının Devamını Oku

BİR re-rite BUYRUN re-reji İLE!

Kendinizden değilse, karşınıza böyle karmakarışık şeyler çıkar işte!

Hele bir de “Yüzyılın Gösterisi Türkiye’de. Sadece İzmir’de” demişlerse ve de “Vur, Çal, Yönet Müziğin İçindesin...” diye eklemişlerse, dahası “Orkestra Olun” çağrısını da duyunca iyice bir “merak” sarar sizi.
Onun adı, “re-rite”.
Ne olduğunu kimsenin kestiremediği, anlatılmaya kalkışınca sözcüklerin anlam şaşkınlığına uğradığı...
26. Uluslararası İzmir Festivali’nin açılış töreni sonunda işte o “re-rite” yer alıyordu.
Bilinen o ki, “rite” İngilizin dilinde “âyin” demek, “re” de “tekrar”  vurgusu yapan bir ön ek. “re-rite” gibi bir sözcük yoksa da “yeniden âyin” anlamına gelse gerek.
Ve bilinen o ki, resim, heykel, müzik gibi sanatlarda yaratıcı olamayanların yine “sanat” adına buldukları bir “sunuş biçimi” var: “Installation”. Adını koyamadığımızdan bize de “enstelaston” demek düşüyor!
Nesneleri, görüntüleri, sesleri bir araya getirip beklenmeyen, şaşırtıcı bir görsellik içinde sunmak, yine de bir “yaratıcılık” olarak değerlendirilip, değişik etkinliklerin konusu olmakta.

Yazının Devamını Oku

İKSEV ve MÜLKİYE ve EGİAD

Üç olay bir hafta içinde ardı ardına geliverdi: İKSEV’in 26. Uluslararası İzmir Festivali’nin açılışı, Mülkiyeliler’in Sanat Buluşması ve İzmirli İşadamları’nın Shakespeare Gösterisi. Her üçünün de tasası, kaygısı “sanat”.
İKSEV, Türkiye dışına uzanıp çeşitli sanat alanlarında seçkinleşmiş sanatçıları İzmir’e taşıyor.
Mülkiyeliler, vali olsalar bile, gönüllerinde şiir taşıyor.
İzmirli işadamları, işliklerine sığmamış gibi sahneye taşıyor.
Ne mutlu onlara ki, yaşantılarına da taşıyıp sanatı yaşıyor!
¡¡¡
Yine de “pişmiş aşa su” olup yazsak mı!
“Profesyonel” olmakla “amatör” olmak... İşi kendilerine “geçim yolu” seçmişlerle, “gönül yoldaşı” seçmişleri aynı yolda yakalayıp sorgulamaya kalkışmak, bir yerde, kendini bilmezlik olur hiç kuşkusuz.
Yine de...
Sözünü “ses” ile söyleyecek kişinin sözü, kendi dudakları arasında küçülüp kalmaktaysa ya da müziğin ezgisinde birkaç nota, ses düzeninin cilvesine kapılıp cızırdamaktaysa...
¡¡¡
Birbirinden değerli oyunlarından önemli sahneleri Prof. Dr. Özdemir Nutku çevirip “Shakespeare’in Geceleri Gündüzleri” adı altında derlemiş. Ege Genç İş Adamları Derneği (EGİAD) üyeleri -çocuk, genç, yaşlı- bir araya gelip Hamlet’inden Romeo Jülyet’ine, Macbeth’inden Othello’suna, Hırçın Kız’ından On İkinci Gecesi’ne uzanan o karmakarışık yolculuğun dikbaşlı yolcularıydı.
“Shakespeare’in Geceleri Gündüzleri”ni AKM Yunus Emre Sahnesi’nin genişliğine ustaca yerleştirip Yılmaz Tüzün sahneye koymuş.
Temel Aycan Şen, EGİAD Yönetim Kurulu Başkanı, tanıtım yazısında şöyle diyor:
“Bu zorlu hazırlık döneminde onları izlerken aslında sanatçı olmanın ne denli zor ve onurlu bir meslek olduğunu bizler yakından gördük. Onlar da bunu hissettiler ve gördüler. Tiyatronun aslında yaşamın bir parçası, hatta bizzat kendisi olduğunı, yaşamın da bir tiyatro olduğunu gördüler.”
Böyle deyip yola çıkmış olanların ardından söz söylemek kime düşer ki!
¡¡¡
Kaldı bir söz, İKSEV’e dair.
Onu da haftaya söyleyelim diyeceğim de, 26. Festival’i açarken “sanatta tekrarın tekrarlanmazlığı” üzerine Filiz Sarper Eczacıbaşı’nın yaptığı konuşmayı, olabilseydi de burada aktarabilseydim diyeceğim. 
Sanat, her dalı birbiri içine girip de birbiri içinde eriyip giderken dile gelse, sanatla içiçe geçen bir yaşanmışlık olmasa, sanatı paylaşmanın değeri böylesine güzel anlatılabilir miydi!
Yazının Devamını Oku

Kestelli’nin Şerife Eczacıbaşıları

KADİFEKALE’nin oturduğu tepeye yaslanıp da denize doğru ine ine bir “İzmir” olmuş, hani o “Smyrna” dedikleri.

“Pagos” imiş ya, o tepeye Büyük İskender çıkıp da aşağıya doğru baktıysa “Agora”yı görmüş olmalı.
Yıllar değil, yüzyıllar geçer. Ve yalılar köşkler olup denize ayağı erer Smyrna’nın.
Tepeye doğru tırmanırken camileri, türbeleri, tekkeleri, hanları, cumbalı evleri yüklene yüklene yorulmuş gibi gittikçe daralan sokaklarda da İzmir!
Bugün Kadifekale’den Agora’ya doğru baktık da o dar sokaklarında soluksuz kalmış gibi karmakarışık damlar görünür.
Yıllar yılı değişmeyen o karmaşanın ortasında “Kestelli Şerife Eczacıbaşı İlköğretim Okulu”, denize doğru bakar da durur.

***


Yazının Devamını Oku

İki görüntü

“Arkas Sanat Merkezi”, Kasım 2011’de açılışı yapılan “post empresyonizm” resim sergisinden sonra, “Batılının Fırçasından Ege’nin Bu Yakası” adı altında 52 oryantalist ressamın 109 yapıtını sergiliyor şimdilerde. “... en büyük hedefim; İzmir’in sosyo-kültürel hayatına katkı sağlamaktı” düşüncesiyle İzmirlilere bir sevgi ve bağlılık armağanı gibi bir yol açmış olan Lucien Arkas, 150 yıllık zaman dilimini kapsayan sergiyle ilgili şöyle demiş:
“Batı’ya, batılının hayatına, sanata bakışına duyduğumuz hayranlık kadar  batılının da Doğu’yu yorumlaması, buradaki hayata karşı duyduğu tarifsiz merak ve bu duyguların ekseninde hayata geçirilmiş yüzü aşkın eser üç ay süre ile bizleri bambaşka bir yolculuğa çıkaracak.”
Osmanlı topraklarında İstanbul’da, İzmir’de 150 yıl içinden süzülüp gelmiş yaşanmışlıklar resim sanatına yansıyıp da gelmekte.
Görülmeye değer.
¡¡¡
Ya o yolculuk gelip bugünlere dayansaydı!
İzmir’den bir görüntü...
Atatürk at üstünde, parmağını uzatmış “ileri” diyor.
Ellerinde çiçekler, insanlar var; “ileri” gittikçe “geri” gitmekte!
At da, at üstündeki Atatürk de birer “heykel” olmakla ve de “canlı” olanın sözü geçerli sayılacağından olsa gerek, o 19 Mayıs 2012 Cumartesi günü İzmir polisi çember olup yaklaştırmamakta ellerinde çiçeklerle bekleşip duranları.
Çiçekli insanlar, Kurtuluş’un ilk adımın atıldığı 19 Mayıs 1919’u, 93 yıl sonra kutlamak istemişler.
Olur mu! “Genelge” var.
Atatürk at üstünde, parmağını uzatmışmış, “ileri” diyormuşmuş! Bir heykel olmakla, sesi çıkmaz olduğundan...
Bir yanda genelge, bir yanda çiçekler.
Ve genelge çiçekleri keser olduğundan, çiçekçilerin çekişmesi çekilmeyle son bulur, suskun heykel Atatürk’e yaklaşmadan.
Ve çiçekler, insanların çekildiği yerde durur.
¡¡¡
“Batılının Fırçasından Ege’nin Bu Yakası” bir güzel yaşamakta oryantalist ressamların tablolarında.
Sanatın olduğu yerde “çirkinlik” nasıl olsun!
“... En büyük hedefim İzmir’in sosyo-kültürel hayatına katkı sağlamak” demiş ya Lucien Arkas.
Var niceleri Arkas gibi... İzmir’e, Türkiye’ye getirmekte nice güzellikler, nice değerler.
Ve de var, daha niceleri...
Yazının Devamını Oku