Daha ne diyeyim...

Dersim’in ruhu, en yürekli sesi denilebilecek bir milletvekili Hüseyin Aygün. CHP Milletvekili. Kişiliği, düşünceleri ve duruşu, hangi partiden milletvekili olduğundan daha önemli.

Hangi milletvekili kaçırılsa, bu, bunu yapan bir silahlı örgüt için başlıbaşına ve kendi mantığına uyan bir propaganda kozudur ama kaçırılan kişi, 12 Ağustos 2012 günü Dersim’de kaçırılan Hüseyin Aygün olursa, bu, PKK’ya yönelik öfkeyi, tepkiyi hatta nefreti katmerli bir şekilde katlayacak bir eylemdir.
Yani, bunun PKK’nın işine yaramayacak cinsten bir propagandif yönü olmalı. Düşmanları düşman kalmaya devam edecek. Nötr duranlar kendisinden uzaklaşacak. Yandaşları, BDP’lilerin Hüseyin Aygün olayıyla içine itildikleri durumda olduğu gibi bir açmazda kalacaklar. İktidar partisinin lideri, CHP’yi ve BDP’yi PKK ile aynı çuvalın içine sokup sallayan söylemde o kadar ileri gitmişti ki, Ak Parti ve “devlet”, Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasına –ilk bakışta- bigane görüntü veriyor.
Böyle bir durum, şiddetin tırmanmasından kendi hesaplarınca medet uman ve işi Hüseyin Aygün kimliğindeki bir milletvekilini kaçırmaya varacak kadar pervasızlaşan PKK ile “güvenlik öncelikli” alışılmış devlet politikasını sürdürmeye öncelik veren iktidarı “bileşik kaplar” haline getiriyor.
PKK, “şiddet tırmanışı”ndan yana. Bu politikasıyla, iktidarın “PKK’nın devletin sillesini yemesi gerekir; onunla başka bir dille iletişim kurulması mümkün değildir” politikasına “haklılık ve meşruiyet” sağlıyor. PKK, iktidarın (ve devletin) kendisine verdiği bu türdeki “reaksiyon”dan fevkalade memnun. O da bunun üzerinden kendi “meşruiyeti”ni üretmeye bakıyor. “Kan dansı” bu.
Yani, taraflar birbirlerini besliyorlar. Bir kısır döngü içinde birbirlerinden memnun halde dans ediyorlar.
Bu gibi durumlar, ömrünü ülke halkının –Türk ve Kürt- kanının dökülmesini durdurmak, ülkenin “iç kanaması”nı önlemek, tarihi ve büyük bir uzlaşma ve barışmaya katkıda bulunmak için harcayan ben ve benim gibiler açısından büyük bir hayal kırıklığı kuşkusuz.
Tarihin ve toplumların yaşamının öyle momentleri var ki, bireylerin olanca gayretleri güdük ve gülünç kalabilir. Hatta, tarafların “savaş oyunu”na karşı durma, dahası bunu bozma özelliği taşıdığı ölçüde akıl almaz husumetlerin ve provokasyonların hedefi olabilir. Son dönemde benim ve benim gibilerinin başına geldiği gibi.
Buna karşı koymanın bir yolu, “ne haliniz varsa görün” deyip, etkinizin kırıldığı ve etkiniz kırılırken esenliğinizi de tehlikeye soktuğunuz sahneden çekilmektir. Sizi ırgalamayan eli silahlı taraflar varsa ve hayat uğraşlarınızın tam aksi yönde seyretmeye başlamışsa, “paylaşın kozunuzu; ben aradan çekileyim” duygusuna kapılabilirsiniz.
Veya, “sahnede” kalmaya çalışır, durumu teşhir etmeyi sürdürürsünüz. Buna çabalıyoruz...
Başta Başbakan’ın kendisi, çok sayıda 28 Şubat mağdurunu içinde barındıran Ak Parti iktidarı döneminde, 28 Şubat’ın simge olaylarından “Andıç” tekerrür etmiş vaziyette. “Andıç”, daha sonra Genelkurmay karargahında hazırlandığı ortaya çıkan, ele geçirilmiş eski PKK komutanı Şemdin Sakık’ın sözde ifadelerinden yola çıkılarak aralarında benim ve M.Ali Birand’ın bulunduğu bir grup insana yönelik “kişilik katli” idi. “Andıç”ın etkisi, “kişilik katli” ile sınırlı kalmadı. “Andıç”ta yer alan isimlerden dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ın üzerine bir şarjör kurşun boşaltıldı. Birdal, “fiziki olarak” da katledilmek istendi. Hayatta kalması –sakat kalarak da olsa- mucizeydi.
1998’de Şemdin Sakık şifreli olarak iki çok satan gazete aracılığıyla gerçekleştirilen “tezgah”, 14 yıl geçtikten sonra yine “Şemdin Sakık şifresi” ile, “Şemdin Sakık’tan bombalar” manşetiyle, bu kez sözde “Müslüman”  ve Başbakan’ın “daimi kontenjanı”ndaki bir gazete ve onun internet sitesi aracılığıyla yürürlüğe sokuldu.
Türk basınındaki kıdem ve kariyerleri 40 yıla varan Hasan Cemal ile Cengiz Çandar, pespaye bir tezgahla açıkça “hedef gösterilmiş” durumdalar. “Kişi güvenliği” ortadan kaldırılmıştır.
Basın kuruluşlarını, bu arada içinde “Müslüman kimlikli” birçok meslektaşımız bulunan Medya Derneği’ni birkaç gündür ibretle izliyorum. Tıpkı 28 Şubat’ta Basın Konseyi’ni ibretle izlemiş olduğum gibi. Basın Konseyi’nin kurucusu ve daha sonra başkanı Oktay Ekşi, o günlerde sonradan pişmanlık belirttiği, “Şemdin Sakık tezgahı”na gelerek, “İçimizdeki hainleri tanıyalım” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Bakalım, o ruh, bugün, kimlerde tecessüm edecek?
Hasan Cemal, 12 Eylül karabasanı yıllarında, Türkiye’nin demokrasi özlemlerinde bir oksijen tüpü işlevi görmüş olan IPI’ın (Uluslararası Basın Enstitüsü) Yönetim Kurulu üyesi idi. Ben de IPI’ın Türkiye Komitesi üyeliğini yaptım. Granada ve Moskova’daki genel kurul toplantılarına katıldım. “Hedef gösterilmemiz”e ilişkin olarak, IPI’ın Türkiye Komitesi’nin ne yapacağını günlerdir izlemekteyim.
Bu arada yoğun meşgalesi içindeki Abdullah Gül’ü de dikkatle izliyorum. İstanbul’da aynı semtte yaşıyoruz. Konvoyunun önümden geçip gidişine sık sık tanık oluyorum.
Onun aklıma takılmasının basit bir nedeni var. Birkaç gün önce meslektaşımız Hilal Kaplan, Cumhurbaşkanı ile yaptıkları görüşmeye ilişkin bir not iletmişti bana. Hilal Kaplan, “Adalet Talebimiz Var” İnisyatifi’ne mensup. “Adalet Talebimiz Var” İnisyatifi, “Müslüman kimlikli” aydınlar ve yazarlardan oluşuyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hilal Kaplan, Yıldız Ramazanoğlu ve Cemal Uşşak’tan oluşan dört kişilik bir heyet ile Cumhurbaşkanı Gül arasında bir saat süren bir toplantıda “Hrant Dink davasının geldiği son nokta hakkında değerlendirmeler” yapıldı.
Heyet üyelerinden biri, “Devlet Denetleme Kurulu’nun titiz bir çalışma sonucu ortaya çıkardığı raporun hem şimdiye kadar cinayet hakkındaki en kapsamlı rapor olduğunu, hem de İttihat Terakki döneminden bu yana devletin suçlu bile olsa kendi memurunu ifşa eden tarihi bir metin olduğunu, bununla birlikte soruşturmanın 14 aydır bir yere varamadığını” söylemiş.
Bana iletilen “bilgi notu”nun son bölümü şöyle:
“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül konuklarını dinledikten sonra söz aldı... DDK raporunda ortaya çıkan sonuca göre Hrant Dink’in göz göre göre öldürüldüğünü belirterek buna çok üzüldüğünü ifade etti. DDK raporunun hazırlanması ve ilgili birimlere iletilmesi ile iletilen makamların gerekli araştırmaları yapmakla, raporun ifade ettiği eksikleri giderecek yasalar, talimatlar oluşturmakla görevli olduğuna değindi. ‘Cumhurbaşkanlığının hazırlattığı raporlar rafta kalmaz’ diyerek dava ile ilgili raporun gereği yapılmamışsa bunun takibini mutlaka yapacaklarının sözünü verdi.”
28 Şubat’ın bir başka mağduru olan Cumhurbaşkanı, umarım, Hrant Dink cinayetine benzer konularda DDK raporları hazırlatmak zorunda kalmaz. Umarım, başkaları için “göz göre göre...” diye bir cümleye başlayarak çok üzüldüğünü söylemek durumunda olmaz. Umarım, Hrant Dink cinayeti ile ilgili DDK Raporu, Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, rafta kalmaz. Raftan iner.
Daha ne diyeyim...
Not: Bu yazının yayımlanmak üzere gazeteye gönderilmesinden sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül aradı; konuyla bizzat ilgileneceğini ifade etti. Sayın Cumhurbaşkanı’na teşekkür ederim.
X

Ankara, İstanbul ve 'terörün sıradanlaşması' tehlikesi...

Ankara’daki kanlı terörist saldırının ardından, İstanbul’da benzeri bir eylemin gerçekleşmesinden ciddi olarak kaygılıydım.

İktidar yanlısı çevrelerin biraz “tepki”, biraz “alaycı” biçimde ortaya koydukları, “terör saldırısı ihbarı üzerine”  Alman okullarının tatil edilmesi ve Alman Başkonsolosluğu önünde olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alınmış olmasının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyordum.

 

Batılı istihbarat kuruluşlarının kendi vatandaşlarını korumaya öncelik vererek, aldırdıkları önlemler, tabii ki, İstanbul’da bir “terörist eylem/ler” ihtimalinden endişe duymak için yeterli ve başlı başına bir nedendi.

 

Ciddi devletler, öncelikle kendi vatandaşlarını koruma dürtüsüyle hareket eden devletlerdir ve her ne siyasi ya da karşıtlığınız olabilirse olsun, ABD ve Almanya gibi devletler ciddi devletlerdir. Ankara’da geçen pazar günü gerçekleşmiş olan terörist saldırıdan önce, ABD Büyükelçiliği’nin vatandaşlarına Kızılay’a gitmemeleri uyarısı yapmış olduğu biliniyor.

 

Ankara’nın kalbinde bir ay içinde gerçekleşmiş kanlı terörist saldırısından hemen sonra, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın dibinde sayılan Alman Başkonsolosluğu’nda ve yakınlarındaki Alman Lisesi ve benzer Alman kurumlarında “istihbarat bilgilerine dayalı” olarak önlem alınmış olması, İstanbul merkezinde bir terör eyleminin gerçekleşme ihtimalinin çok yüksek olduğuna dair, tartışma götürmez bir “sinyal”di.

 

Yazının Devamını Oku

Unutulmuyor...

Süleymaniye- Halepçe Katliamı’nın 28. yıldönümünde saat tam 11:40’da, kürsüdeki genç adam konuşmasını kesti. 

“Sizi ayağa kalkmaya davet ediyorum. Barış için elele tutuşun” dedi.

 

Bütün salon ayağa kalktı. Kürsüde Halepçe Katliamı’na dair bir hikaye anlatmakta olan iki genç adamın karşısında elele tutuştular. Türkiye’de saat 10:40’ı gösterirken, bundan 28 yıl önce, Halepçe’de 5000 kişinin canını alan kimyasal silahlarla şehrin bombalanması başlamıştı.

 

O yıl yani 1988’de, Halepçe Katliamı’ndan kısa bir sonra dönemin başbakanı Turgut Özal ile gayet tatsız geçen ve iki ülke arasında bir krizle sonuçlanan Bağdat ziyaretine ben de katılmıştım.

 

Turgut Özal’ın Saddam ile yaptığı konuşmayı, “kaynak belirtilmemek şartıyla” o görüşmede bulunan Dışişleri Müsteşarı Nüzhet Kandemir (daha önce Bağdat Büyükelçisi idi), Reşid Oteli’ndeki odasında kelime kelime, bana ve Yalçın Doğan’a anlatmıştı.

 

Yazının Devamını Oku

Terörizmi lanetlemek ve “rehin kalmak”…

Türkiye’nin canı çok acıdı.

Ankara’daki 10 Ekim terörist saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı neredeyse üç misliydi.  Ankara bundan daha üç hafta kadar önce şehrin orta yerinde bir büyük terör saldırısına daha tanık olmuştu. Ama bu son terörist saldırı kadar Türkiye’nin canını acıtanı olmamıştı.

 

Zaten dünkü cenazeler, Türkiye’nin her yerinin canını nasıl acıdığını gösteren yürek burkan sahneler ile doluydu.

 

23 yaşında bir üniversite öğrencisi Tokat’ın Turhal’ında toprak verilirken, 19  yaşındaki bir başka üniversite öğrencisi, üstelik en yakın arkadaşını 10 Ekim’de yanıbaşında kaybetmiş olanı Gaziantep’te toprağa veriliyordu.

 

Ve 19 yaşında, iç güzelliği ve saflığı yüzüne vuran bir genç kız, bir başka üniversiteli Giresun’da, 16 yaşındaki, annesinin karnındayken babasını yitirmiş olan bir bahtsız, bir başka güzel, ismi gibi bir Peri kızı Ankara’da, aynı yaştaki bir akranı, liseli bir delikanlı Kütahya’nın Domaniç ilçesinde.

 

Yazının Devamını Oku

Suriçi 'canımın içi'...

Kendisiyle ilk kez birlikte olduğumuzdan bu yana kesintisiz süren ilişkimde en uzun süreli ayrılıklardan birinin ardından ayak bastım Diyarbakır’a.

Uçaktan iner inmez, kendime verdiğim sözü yerine getirdim. Önce Tahir’e uğradım. Sevgili dostum Tahir Elçi, isminin üzerine “Barış Elçisi” sıfatı yazılı bir mezartaşının altında, Yeniköy Mezarlığı’nda. Havaalanından çıkıp, Bağlar’a varmadan orada yatıyordu…

 

 

Özgür Gün Televizyonu’nda “Haber Nöbeti” için Diyarbakır’a gelmiş arkadaşlarla birlikte katıldığım programda da söyledim; 45 yıl önce Diyarbakır’a Nevruz sonrası bir akşamüstü ilk kez ayak bastığımda, Sur’dan içeri girdiğim anda hissettiğim “ilk görüşte aşk” idi.

Kadim kentin özel bir kişiliği olduğunu hemen görmüştüm. Capcanlıydı. Ve de oturaklı. Sokakları her yöne hareket eden enerjik insanlarla doluydu. Tuhaf bir büyüsü vardı.

Beni de büyülemişti. Gece yarısını geçene dek, sokaklarında amaçsız biçimde, ama onunla birlikte olmayı yeterli bulan bir amaçla, bir o yana bir bu yana yürüyerek zaman geçirmiştim.

Diyarbakır’la ilişkim öyle başlamıştı. Öyle sürdü. Diyarbakır, zaten Sur demekti. Yenişehir, Ofis, Kayapınar, Hamravat, hepsi o günlerden bugünlere zaman içinde ortaya çıktı. Tarihi Diyarbakır, Sur’un kendisiydi.

Yazının Devamını Oku

“Büyük Lider” ve “Felâket için Yol Haritası”...

İsmini ilk kez 2007 yılında, Amerikan ölçülerinde bile ,büyük bir meydan okuyuş ve gerçekten entellektüel cesaret gerektiren “The Israel Lobby and US Foreign Policy” (İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası) adlı, o konuda yazılmış eşsiz kitabın iki yazarından biri olduğu vakit duymuştum.

Stephen Walt, John Mearsheimer ile birlikte tuğla kalınlığındaki o yapıt ile ismini, duymamış olanlara duyurdu. O gün bugündür, yazılarını ve çalışmalarını dikkatle izliyorum. Harvard’ın en önemli bölümlerinden Kennedy School of Government’ta Uluslararası İlişkiler Profesörü.

 

2015’in Eylül ayında Tarih Bölümü’nün konuğu olarak konuşma davetiyle Harvard’da bulunduğum sırada şahsen tanıştık. Konuşmayı büyük bir dikkatle izledi. Sorular yöneltti. Ardından akşam yemeğinde de beraber olduk.

 

Stephen Walt’ın Türkiye’yi de yakından izlediğini, 1 Kasım seçimlerinden önce bir kez daha geleceğini o vesileyle öğrendim. Dış politika yaklaşımında, “Realist” okula mensup sayılır.

 

Foreign Policy’da geçen hafta (4 Mart) çıkan “Büyük Liderleri İzlemekten Vazgeçmenin Zamanı Geldi” (It’s Time to Abandon the Pursuit for Great Leaders) başlıklı yazısı, Türkiye’nin insanlarını da özellikle ilgilendiren çarpıcı bölümler içeriyordu.

 

Yazının Devamını Oku

Ankara ile Brüksel arasında “jeopolitik-realpolitik tango”...

“Dönüm Noktasındaki Türkiye”... Bu başlık. Bir de üst başlığı var: “Yeni bir Ortadoğu mu?”

Amerika’nın etkili haftalık dergilerinden The American Interest’in, Türkiye’de son günlerin üç gelişmesinin birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı yazısının başlığı ve üst başlığı.

 

Nedir o birbiriyle doğrudan bağlantılı üç gelişme:

 

 

İlk ikisi, “zincirin en önemli halkası” olan üçüncüsüne yani dün sabaha karşı, 12 saat süren görüşmelerden sonra sonuçlarının alınması bir hafta daha bekleyecek olan “Brüksel Zirvesi”ne bağlanmıştı.

 

Tümünün

Yazının Devamını Oku

Demokrasi tabutuna faşizm çivisi...

İlerde Türkiye’nin tarihini yazacak olanlar, “faşizmin başlangıç tarihi” üzerinde anlaşamayabilirler.

Ama “nasıl yerleştiğine” ilişkin bir görüş ayrılığı olmaz. Çünkü onu yazmak gerekmiyor. Bu konudaki görüntüler yeterli.


Ülkenin en büyük yayın organlarından birine hiçbir şekilde delillendirilmemiş bir iddiaya dayanarak, üçü de AKP aday adayı olmuş üç kayyum atayacak bir pervarsızlık ve kayıtsızlıkla sulh ceza mahkemesi kararı çıkartılıyor ve gece yarısı polis biber gazı kullanarak, gazete binasına girip, el koyuyor.


Yıl 2016, aylardan Mart. Gün, Cuma (4 Mart), aynı gün, Türkiye’nin büyük sanayicileri arasında, bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Boydak Holding’in yöneticileri gözaltına alınıyor, ikisi eşbaşkan, 5 HDP milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarını sağlayacak yani 1994 yılının o “utanç günleri”ne geri dönülmesine yol açacak, o “utanç”ın yeniden canlandırılmasına gidecek (ve belki de 1990’lardan çok daha ağır sonuçları beraberinde getirecek) gelişmeler için düğmeye basılıyor.


Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, gün içinde sosyal medya üzerinden “demokratlara dayanışma” çağrıları yapıyor.


Yazının Devamını Oku

Dresden 1945’ten Cizre 2016 adındaki “mezarlığa”...

Dresden, Almanya’da Saksonya eyaletinin tarihî merkezidir.

İkinci Dünya Savaşı sonunda bir şehri yerlebir eden hava bombardımanlarının örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Aşağıdaki fotoğraflar, 1945’te savaşın son günlerinde Dresden’in bombalandıktan sonraki halini gösteriyor...

 

 Aşağıda gördüğünüz fotoğraflar ise, tarihte Botan beylerinin merkezi Ceziret-ül Omar’ın, yani “Nuh’un mezarı”ndan “Mem û Zin’in mezarı”na dek eşsiz tarihî mekânlara ev sahipliği yapan Cizre’nin 2016 Ocak görüntüleri. Dresden’in havadan bombalanması ile Cizre’nin karadan vurulması, birbirine çok yakın sonuçlara yol açmış. Yıkım, neredeyse, aynı derece tüyler ürpertici...




Yazının Devamını Oku

“Hukuk devleti”nden ne kaldıysa…

Anayasa’nın 153. Maddesi gayet açık. Maddenin son satırı aynen şu şekilde:

“Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

 

Yani, kim olursanız olun, Cumhurbaşkanı da olsanız, hatta adınız Recep Tayyip Erdoğan da olsanız, Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır.

 

Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan’ın"Anayasa Mahkemesi, bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım ama kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum" demesinin pratik bir karşılığı yoktur.

 

Zaten, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan da, Cumhurbaşkanı’nın o sözlerine ilişkin açıklamasında, “herkesi bağlar” diyerek, 153. Maddeyi hatırlatmıştır.

 

Yazının Devamını Oku

Akıl tutulması... El İnsaf...

Can’ın (Dündar) ve Erdem Gül’ün üç ayı aşkın süreden beri bulunduruldukları demir parmaklıkların ardından çıkan, “açık hava”ya kavuşmaları, kuşkusuz, harikûlâde bir gelişme. Özellikle, kendileri ve en başta da aileleri, yakınları ve sevenleri için.

Dündar-Gül tahliye kararının, Türkiye’de adalete inanan, demokrasi ve özgürlük yanlısı herkes için, gelecek açısından iyimserlik duyulacak bir gelişme olduğunu düşünenler olabilir.


Ama, orada durmak gerekiyor. Söz konusu gelişme, Anayasa Mahkemesi’nin mevcut yapısı sayesinde elde edildi. Anayasa Mahkemesi’nun bu kararı, ne yazık ki, Türkiye’de anti-demokratik gidişatın yön değiştirmesi, demokrasi ve özgürlükler yönünde bir keskin virajın dönülmesine işaret etmiyor.


Karar, “yandaş” ve “troll” diye nitelendirilen kimilerinde infiale yol açtı; “Abdullah Gül’ün mahkemesinin utanç verici kararı” olarak değerlendirildi. “Havuz”dan “Türkiye’de artık casusluk serbest” gibisinden sözde “ironik”, ipe sapa gelmez manşetler atıldı.


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, “beraat etmemiş olduklarını” hatırlatma gereği duydu. Dahası, Batı dünyasında Wikileaks ile ilgili uygulamalardan söz etti, Julian Assange’ın kovuşturma altında bulunduğu için Londra’da Ekvador Büyükelçiliği’ne sığınmış bulunduğunu söyledi.


Yazının Devamını Oku

Suriye’de 'Kaybet-Kaybet'...

Tayyip Erdoğan karşısına muhtarları aldığı vakit, dur durak bilmiyor. Belki içtenlikle, ama ciddi dış politika tavrına hiç uymayacak şekilde, bir tür “geyik muhabbeti” kıvamında konuşuyor.

Şayet, “Türkiye Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyor olmasa, nasıl isterse öyle konuşmasında bir sakınca olmazdı. Ama hem Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatını taşır, hem de dünyanın bir numaralı sorunu Suriye’ye ilişkin olarak öyle konuşursanız, bunun can sıkıcı siyasi sonuçları olur.

Tayyip Erdoğan, dün cumhurbaşkanı olalı beri, Beştepe’de 21. kez biraraya gelen muhtarlara ilerde mutlaka ciltler halinde yayımlanması beklenen ve bu bakımdan “tarihî değer” taşıdığı düşünülebilecek olan “Nutuk”unda Suriye konusuna da girdi. İki gün sonra uygulanmaya başlanması söz konusu olan “Suriye’de ateşkes”e ilişkin, uygulanması imkânsız bir de “öneri” getirdi. Şöyle dedi:

“... PYD ve YPG de, tıpkı PKK gibi, Daeş gibi, el-Kaide gibi terör örgütüdür. PKK’ya nasıl bakıyorsak, PYD ve YPG’ye de aynı şekilde bakmaya devam edeceğiz. Bizim ısrarla terör örgütü dediğimiz bir örgüte çok daha ısrarlı bir şekilde ‘Terör örgütü değildir’ denmesi müttefikliğin ruhuna yakışmaz. Bu iş için Türkiye için bir beka meselesidir. Müttefiklerin yol ayrımına geldiğini anlatmak için meseleyi nasıl anlatabiliriz, inanın anlamakta zorlanıyorum. YPG ve PYD de ateşkes kapsamının dışında olmalıdır. PYD ve YPG Rusya’yla bir olup muhaliflerin belini kırarak Daeş’in en büyük destekçisi olmuştur.”


Suriye’de, 27 Şubat’ta yürürlüğe girmesi öngörülen “ateşkes”, bir “Amerika-Rusya uzlaşması”nı yansıtıyor. “Uluslararası siyasi irade”yi yansıtan bir dizi dayanağı var: 


Yazının Devamını Oku

“Aydın müsveddesi” dostların ardından...

Ölümünü öğrendiğimde, “gündem”in ne olduğuna bakmaksızın, yazının başına oturmuştum.

Yazıya “Requiem” başlığını koymuştum. Zaman hızla akıp gidiyor; aradan bir yıl geçmiş bile. “Requiem”e düşmüş olduğum şu satırları bir kez daha okudum:

 

Bir de Eric Rouleau eklendi Yaşar Abi’nin yokluğuna. Benim açımdan çifte travma; ‘bir devrin kapanışı’, ama öyle bir kapanışı ki, sanki kapısının üzerine açılmasını imkânsız kılmak için ‘çifte kilit’ vurulmuş gibi…”

 

Eric Rouleau’nun ölümünden haberdar olduğum dış başında çıkan bir yazıya gönderme yapmışım:

 

“Eric Rouleau’nun ölümünü öğrendim… Yazının başlığı ‘Final Act’ yani ‘Son Sahne’ idi ve başlık altında da ‘Perde gazeteci Eric Rouleau’nun üzerinde indi’ deniyordu. Yazıda, Eric Rouleau’nun ölümünün, Ortadoğu’da bir tarihi dönemi kapatan simgelerden biri olduğunu anlatılıyordu. Yani, Eric Rouleau, koca bir tarihi dönemi simgeleyecek kadar büyük bir isim sayılıyordu…

 

Yazının Devamını Oku

Yurtta iflas, cihanda iflas…

Türkiye, mevcut iktidarın akıl almaz yanlış politikaları sonucunda, Suriye’de siyasi planda PYD ve “simgesel” olarak ise onun askeri kolu sayılan YPG karşısında yenik düşmüştür.

PYD ve YPG ile mücadele, aslında, Washington’a karşı verilmiştir. “Ya ben, ya o” biçiminde “siyasi-diplomatik arena”da yürütülmüştür. Ve, o “arena”da Washington’a karşı kaybedilmiştir.

 

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, bir süredir Washington’u muhatap alarak “PYD, YPG, PKK’dır. Teröristtir. Ya ben, ya o” diyor; Washington ise Dışişleri sözcüleri aracılığıyla “Biz öyle görmüyoruz. Suriye’de müttefikimizdir. Desteklemeye devam edeceğiz” açıklamalarıyla Ankara’ya karşı koyuyordu.

 

Washington ile PYD-YPG’ye ilişkin olarak sürdürülen polemik, Ankara’daki son büyük terör saldırısıyla sorumsuzca araçsallaştırılmak istendi. Olay yerinden yükselen dumanlar daha dağılmadan Ahmet Davutoğlu, dünyanın en acemi başbakanından beklenmeyecek bir aculluk ile, müthiş bir inandırıcılık zaafı sergileyerek “Fail YPG’dir” olarak açıklamasını yaptı.

 

Durumun ciddiyeti ve kaybedilen canların acısıyla yapılmış vakur bir konuşma ile hiçbir ilgisi olmayan, Washington’a dönük “hadi artık ama, ya o ya ben” konuşması sayılabilecek, acemice ve “propaganda savaşı” niteliğinde bir açıklama yaptı.

 

Yazının Devamını Oku

Göz göre göre…

Ankara’daki son kanlı terörist saldırı, “artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak” ölçüsünü koymaya çok uygun, Türkiye’miz için son derece trajik ve bir o kadar tehlikeli bir gelişmeyi ifade ediyor.

Böyle bir terörist saldırıdan daha kötü, daha tehlikeli ne olabilir diye sorulsa cevap, herhalde şu olabilir:

 

“Bu olayın bile “sıradanlaşması”, bunun gibi daha birçok “terörist saldırının gerçekleşmesi”…

 

Son Ankara terörist saldırısından sonra yapılan açıklamalara, ortaya gelen tepkilere bakılırsa, maalesef, “beterin beteri” ihtimali ciddi olarak mevcut.

 

Önceki günkü saldırıyı, benzeri “terörist saldırılar”dan farklı, özel ve önemli kılan yanları var:

 

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın "Fırat'a düşen senaryoları"...

Önceki gün “Stratejik Derinlik” isimli kitabın yazarı Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu Ukrayna’da (15 Şubat)  Suriye konusunda “kükrerken” dinledim.

Ateşli sözlerini filtreden geçirince, ortaya çıkan, aslında, Türkiye’nin “stratejik derinliği”nin 15 kilometreye indirilmiş olduğu hazin gerçeğinden başka bir şey değildi.

 

Türkiye’nin başbakanı bir “özgüven maskesi”nin arkasında PYD-YPG’ye ilişkin şu sözleri sarfetti:

 

“Türkiye’nin müdahalesi olmamış olsaydı şu anda Tel Rifat ile Azaz’ı ele geçirmiş olacaklardı. Azaz’a bir buçuk kilometre kadar yaklaştıkları için uyardık… YPG’yi uyardık. Fırat’ın batısına geçmeyeceksiniz, Azaz’a da yaklaşmayacaksınız. Şimdi de uyarıyoruz yaklaşmayacaklar.”

 

Bilmeyenler için belirtelim: Türkiye sınırı ile Azaz (ya da Azez) arası 15 kilometre kadar. Tel Rifat 25 kilometre. Geçtiğimiz cuma-cumartesi (12-13 Şubat) Afrin’den doğuya ilerleyen YPG’nin eline geçen Menag hava üssünden güneydoğusundaki Tel Rifat’ın arası 6 kilometre. Dolayısıyla Azaz da yaklaşık aynı uzaklıkta.

 

Yazının Devamını Oku

Suudilerle “aşk”-PYD ile düşmanlık...

Türkiye, dün, sınır ötesinde PYD’yi 40 kilometre menzilli toplarla döverken,“bomba” sayılması gereken açıklama Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’ndan geldi.

 “S.Arabistan uçaklarının İncirlik’e geldiğini” söyledi ve “Suudi Arabistan’la Suriye’de kara operasyonuna girebiliriz” dedi.

 

Böyle bir açıklamanın büyük yankı yapması gerekirdi. Ancak, Türkiye’ye Tayyip Erdoğan bildiğimiz şekliyle hükmetmeye başlayalı beri, ne başbakanın, ne de dışişleri bakanının sözlerinin bir hükmü yok. Sıfatlarının gerektiği gibi ciddiye alınmıyorlar.

 

Konu Suriye’yle ilgili olunca, “Suudi Arabistan ile birlikte savaşa giriyoruz” açıklamasını bizzat Tayyip Erdoğan bile yapsa, bu adımın atılabileceğinden kuşku duymak gerekiyor.

 

Ne kadar ciddiye almak gerekeceği tartışmalı bile olsa, Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’nun sözlerini önce bir kaydedelim:

 

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Halep açmazı

Münih’te dün kimilerince Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana en önemli “uluslararası karar” sayılan adım atıldı ve Amerikan ve Rus dışişleri bakanları John Kerry ile Sergei Lavrov’un başını çektiği Uluslararası Suriye Destek Grubu (ISSG-International Syria Support Group) “Suriye’de hasmane faaliyetlerin durdurulması ve insani yardım sağlanması”  üzerine anlaşmaya vardı.

Suriye savaşını bitirebilecek sürece dönüşmesi umut ediliyor.

 

ABD ve Rusya’ya ek olarak, AB, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Çin, İran, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, S.Arabistan ve Türkiye ve ayrıca Arap Birliğıi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın yer aldığı “ISSG”nin altına imza attığı kararın uygulanmasına bir hafta içinde başlanacak.

 

Karar metninde yer alan “cessation of hostilities” yani “hasmane faaliyetlerin durdurulması” sözcükleri, Amerika’nın “derhal ateşkes” ile Rusya’nın “1 Mart’ta yani üç hafta sonra yürürlüğe girecek olan ateşkes” diye farklı pozisyonlarda üzerine bir “uzlaşma formülü” olarak ortaya çıktı. “Ateşkes”e oranla daha zayıf bir hali ifade ediyor.

 

Nasıl uygulanacak, uygulanabilecek mi; önümüzdeki birkaç gün içinde ortaya çıkacak.

 

Yazının Devamını Oku

Washington’dan istiskal, Ankara’da iflâs…

Türkiye’nin uluslararası sistem içinde konumunun ne kadar zayıfladığını anlamak istiyorsanız, son günlerde Ankara ile Washington arasındaki, Suriye Kürt örgütü PYD üzerinden yürütülen polemiğe bakmak yeterli.

Önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yen önemli “stratejik” açıklamalarını hep yaptığı gibi “havada” konuştu ve Latin Amerika dönüşü uçağına aldığı gazetecilere şunu söyledi:

 

“PYD, YPG terör örgütüdür. PKK ne ise PYD odur. Bunu bütün uluslararası örgütlere taşıyacağız. Taşımadığımız her an bizim için kayıptır. Terör örgütü olarak ilan edilmesi için adımlar atılmazsa, geç kalırız. Ve bakın, Biden yanında bir yardımcısı ile geldi. Obama’nın yanında da adı geçen bir ulusal güvenlik temsilcisi. Cenevre temsilcilerinin olduğu dönemde PYD gelemiyor, o kalkıyor Kobani’ye gidiyor. Kobani’de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz nasıl güveneceğiz. Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?”

 

 Daha ne desin? Daha açık biçimde nasıl söylesin?

 

“Ben miyim senin ortağın, yani NATO müttefikin; yoksa Kobani’deki teröristler mi, yani PYD?” diye sorarken, aslında Amerika’ya “seçim yap” demiş oldu; “Suriye politikanda ya benimle olacaksın, ya da PYD’yle!”

 

Yazının Devamını Oku

Mardin şakası, Halep ciddiyeti

Bir ülkenin başbakanı, o ülkenin en önemli, en yakıcı, her gün can alan, kan dökülen, ülkenin birliğini ve bütünlüğü doğrudan ilgilendiren sorununa ilişkin “10 başlıklı eylem planı” açıklar da, üzerinde bu kadar mı durulmaz?.. 

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başına gelen bu. Yine de konuya eğilmek, üzerinde durmak isteyenler oldu. İşte Hasan Cemal. Bir de üşenmemiş “eski defterleri” karıştırmış... “Allah akıl fikir versin” başlığıyla T24’te yazı yayımladı. Yazının giriş bölümü:

 

“Televizyonda Başbakan Davutoğlu’nu izliyorum, Mardin’de hükümetin bölgeye dönük ‘eylem planı’nı açıklıyor.

 

Google’a giriyorum.

 

Eski yazılar karşımda.

 

Yazının Devamını Oku

Devlet Aklı-Akıl Tutulması (1925-2015)

“Çözüm Süreci” boyunca İmralı’da Abdullah Öcalan ile BDP’li ve HDP’lilerin gerçekleştirdikleri görüşme zabıtları, Almanya’da Mezopotamya Yayınları tarafından “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (imralı notları)” adıyla kitaplaştırıldı.

Söz konusu kitabın bir bölümüne daha önce değinmiştik. Aşağıdaki bölüm ise kitabın 88. ve 89. sayfalarından. İmralı’da 24 Haziran 2013 tarihli görüşmenin zaptı.

 

Tarih ilginç. “Çözüm Süreci” başlayalı yarım yıl olmuş; Öcalan’ın “tarihî” diye nitelenen Nevruz mesajının üzerinden üç ay geçmiş; silahlı PKK’lılar “sınır ötesine çekilme”ye bir buçuk ay önce başlamışlar; yani Türk medyasının Kandil’i adeta “yol geçen hanı”na çevirdiği günlerin daha kırkı çıkmamış ve en önemlisi Gezi olaylarının sert biçimde bastırılmasının topu topu iki haftalık bir geçmişi var.

 

Öcalan kızgın bir uslûpla, Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’a hitaben konuşuyor: (Sırrı Süreyya Önder, Gezi’deki görüntüsünden ötürü, Başbakan’ın gazabına uğramış, görüşmede o yok.)

 

“… Yüzyıllık sorunu çözmek kolay mı? Bakan’la görüşüp söyleyin, gerekirse elli yasa çıkaracaklar. Yasallık niye yanlış olsun. Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet, tabii ki öyle olacak. Amacımız bu yasadışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar. Böyle yürümez, kör dövüş devam eder, yazık olur. Anlamıyorlar bunlar.

 

Yazının Devamını Oku