Çınar ağacı olmak

Kim ne derse desin, en az anne olmak kadar da zordur baba olmak.

11 yıl önce kızım Özüm’ü yani “büyük aşkımı” ilk kucağıma alırken hissettiklerimi, hemşireler dün yeni doğan oğlum Egehan’ı ilk kez kucağıma verirlerken de yaşadım...

Meğer baba olmak, hayal etmek, kimseye belli etmeden korkmak, hatta “Ya büyüdüğünü, okuduğunu, evlendiğini göremezsem” diye de en çok ölümden korkmakmış…

Meğer o doğduktan sonra eşinle “Kereta 20 yaşına geldiğinde ablası 30’lu yaşlarında olacak, biz de senle 60’ına merdiven dayayacağız hanım” diye sohbet etmekmiş baba olmak.

Ama iddia ediyorum baba olmak en az anne olmak kadar zor.

Çünkü baba olmak, sanıldığı gibi sadece evladının doğumunu beklerken doğumhane önünde boğazı düğüm düğüm oturmak, yavrun hastalanınca elinin ayağının birbirine dolaşması, telefonda doktorunun söylediği ilacı heyecandan yanlış yazmak, evladın hastayken onunla birlikte ağlayıp, o gülünce dünyanın sahibi olmuş gibi hissetmek, onunla boğuşacağın günlerin hayalini kurmak, amcaları, dayıları kafasına girmesin babasının tuttuğu takımın taraftarı olsun diye planlar yapmak, onu maçlara götüreceğin günleri düşlemek, ileride kız ya da erkek arkadaşı onu terk ettiğinde baş başa onunla dertleştiğini hayal etmek, gerçi her ne kadar ilk olarak “baba” demeyi öğrense de kızının ya da oğlunun hep annesini gördüğünde onun kollarını atılmasını kıskanmamak olarak düşünülse de, baba olmak bunların ötesinde bir şeydir…

Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa siz hala çocuksunuzdur mesela. Ne zaman babanızı kaybedersiniz işte o zaman gerçekten büyür ve baba olursunuz. Anne olmak için bu böyle değildir.

Çünkü baba olmak aile kurduğunuzda ulu bir çınar ağacı gibi gölge yapmayı becermektir. Gölge yapmaya çalışırken de farkında olmadan taklit ettiğiniz kişi yine babanızdır...

Büyürken sorular yönelttiğiniz, azarını işittiğiniz, kabahat işlediğinizde de anneniz tarafından bile şikayet ve yargı merci olarak gösterilen, bu sebeple varlığından nedensiz yere korktuğunuz, akşam eve dönerken “acaba bana ne getirecek” diye yolunu gözlediğiniz, yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan kişidir baba…

Bir de babalar anneler gibi değildir. Örneğin onlar hep sessiz ağlarlar. Suskunluğu sever, en zor dönemde bile yıkılmaz görünürler. Onlar bizim sırtımızı dayadığınız çınar ağaçlarıdır çünkü...

Kaç yaşınızda olursanız olun. Babanız yaşıyorsa siz hala çocuksunuzdur demektir...

Kızım Özüm ve oğlum Egehan’ın çınar ağacıyım ben. Ama hala bir çocuğum...
İyi ki varsın baba ve Allah sana uzun ömür versin. Her iki evladımı da kucağıma aldığımda neden hep bana ve kardeşime buğulu gözlerle baktığını şimdi daha iyi anlıyorum…

Ertan Acar’ı http://www.facebook.com/ertanacar001 ya da http://www.twitter.com/ertanacar’dan takip edebilirsiniz...

X

Bir ailenin tutkalı ve harcı olmak…

Anne olmak nasıl bir duygu bilmem. Çünkü ben bir babayım.

Ama bir anneye sahip olmanın ne kadar hayati bir şey olduğunu çok iyi bilirim. Çünkü hem bir evlat hem de bir kocayım ve bu konuda yazmasaydım hem hayatımdaki annelere hem de insanoğlunun hayatındaki en önemli iletişim uzmanları olan tüm annelere karşı vefasızlık yapmış olurdum…

Her şeyden önce anne olmak zor iştir. Maharet ister. Çünkü anne olmak, umut etmesini bilmek, her ne pahasına olursa olsun asla vazgeçmemek, karşılıksız sevmeyi becerebilmek demektir.

Anne olmak zor iştir. Çünkü anne olmak sorumluluktan kaçmamak, kendini düşünmekten ömür boyu vazgeçmek, sevdiklerin için çalışıp didinmek, dünyanın öbür ucunda da olsa çocuğunun sıkıntısını hissetmek, onunla ağlayıp, onunla gülmektir.

Anne olmak bambaşka bir şeydir. Baba olmaya hiç benzemez. Çünkü Anne olmak kaç yaşına gelmiş olursa olsun çocuğunun aç olup olmadığından, terli terli su içip hastalanmasından endişelenmektir.

Anne olmak vefa gerektirir. Çünkü anne olmak çocuğunu her gördüğünde coşkuyla sevinmek, uykusuz gecelere katlanmak,  çocuğunu sınav kapılarında beklerken dualar etmek, her çocuğunla hayata ve okula yeniden başlamak, güçlü ve cesur olmayı hep başarmak, evinin direği ve aile bireylerinin dert ortağı olmak demektir…

Anne olmak öyle kolay bir şey değildir. Bir aileyi ayakta tutmayı başarmak, bir çocuğun ilk tanıdığı iletişim uzmanı olmak, konuştuğu dili ve hayatı öğreten kişi olmak, ailesinin tutkalı ve harcı olmayı bilmektir...

Anne olmak, ellerinin soğan ve çamaşır suyu kokmasını önemsememektir. Sevgi ile ailene yemek pişirmek, yüksünmeden eşinin ve çocuklarının kirlettiklerini temizlemek, bunu yaparken de asla gocunmamaktır.

Anne olmak çok zor şeydir. Onların hakkını ödeyemeyiz. Çünkü baba olmaya benzemez.

Yazının Devamını Oku

İletişimciler: Türk markaları itibarını yönetemiyor

Medya ve iletişim sektörü çalışanlarına, Türk markaları için “itibar yönetimi”nin ne anlama geldiği sorulmuş. Ortaya çıkan sonuçlar, Türkiye’deki kurumların “itibar yönetimi” konusunda henüz yolun başında olduğunu gösteriyor.

İletişim dünyasının yakından takip ettiği web gazetesi Medyaloji’nin iki aylık süreçte tamamlanan ve toplam 2 bin 420 kişinin yanıtladığı anketin sonuçlarına göre, iletişimcilerin sadece yüzde 10’u (240 kişi) Türk markalarının itibar yönetiminin bilincine vardığını ve itibarı etkin olarak yönettiğini, düşünüyor.
Anketten çıkan genel kanı; “İtibar yönetimi” sürekli konuşulan ama uygulamada aksatılan bir kavram.
Anketi yanıtlayanların yüzde 32’si (780 kişi), Türk markaları için itibar yönetiminin, sadece kriz zamanı hatırlanan bir kavram olduğunu düşünürken, yüzde 58’lik dilimi kapsayan en büyük bölümü ise (1400 kişi) “sürekli konuşulan ama uygulamada aksatılan bir kavram” olduğu konusunda hemfikir.
Medyaloji’nin anketinden çıkan tablo, oldukça düşündürücü. Çünkü anketten çıkan sonuç Türkiye’nin ulusal ve uluslararası arenada yarattığı köklü markaların sayısının olması gerekenden neden daha az olduğunun gerekçesini net bir biçimde bizlere sunuyor…

F1 gidiyor mu?

Formula 1’in (F1) Türkiye ayağının devam edip etmeyeceği henüz netleşmedi. F1 ile yapılan 7 sözleşme bu yıl yapılacak yarışın ardından sona eriyor. Çünkü, F1’in sahibi Formula One Administration'ın (FOA) patronu Bernie Eccleston'un, 13.5 milyon dolarlık yıllık (garanti) ödemeyi 2012 için 26 milyon dolara yükseltilmesi ve hükümetin bu talebi geri çevirmesinin ardından İstanbul Ticaret Odası (İTO) ile FOA arasındaki görüşmeler kilitlendi.
Bu konudaki son gelişmelerle ilgili geçtiğimiz günlerde bir açıklama yapan İTO Başkanı Murat Yalçıntaş, "2012'de yarışlar olmayacak gibi görünüyor. Formula 1'in İstanbul'da da yapılabilmesi için ya da herhangi bir ülkede yapılabilmesi için o ülkenin Formula 1 yönetimine ödenmesi gereken bir meblağ var. Bizim 7 yıllık sözleşmemize göre bu rakam yılda 13.5 milyon dolardı. Maliye Bakanlığımız bugüne kadar ödemeleri sözleşme kapsamında düzenli olarak yaptı ve yarışlar gerçekleşti. İstanbul'daki son Formula 1 yarışları 6-8 Mayıs 2011'de gerçekleşecek. Önümüzdeki dönem için Bernie Eccleston 26 milyon dolar istiyor. Eccleston'un bu talebine devletimiz sıcak bakmadı. Eccleston ‘Moskova'dan 26 milyon doları aldım, İstanbul için de rakam da budur' diyor. Moskova'yı 2012'ye koydu. ‘İstanbul da aynı rakamı öderse koyarız' diyor. Net olarak görülüyor ki 2012 İstanbul yarışları yapılmayacak" demişti.

Yazının Devamını Oku

WEB TV’lerin yıldızı giderek parlıyor

İngiltere'de kraliyet tahtının ikinci varisi Prens William ve eşi Kate Middleton'ın geçtiğimiz hafta yapılan düğünü medyanın özellikle internetin ulaştığı erişim gücünü bir kez daha ortaya koydu.

Peri masalını andıran düğünü tüm dünyada yaklaşık 3 milyar kişinin izlediği ifade ediliyor. HurriyetWEBTV’de yayınlanan 4 videonun toplam izlenme oranı bile neredeyse 130 bini buldu.

YouTube'dan canlı yayınlanan düğün ise internette rekor kırmış durumda. Düğün esnasında ve hemen sonrasında düğünle ilgili saniyede Twitter'da 300, Facebook'ta ise 74 ileti gönderimi ve paylaşım yapılmış.

Düğün günü toplam 24 saat içinde Facebook'ta Kraliyet Düğünü'yle ilgili 6.8 milyon insanın yorum yapmış ve son bir hafta içinde bu sayı 9.4 milyonu aşmış.

Düğünün internet ve televizyondan izlenme oranı ile ilgili istatistiklere bakıldığında, düğün seremonisi için özel canlı yayın ağ sistemi oluşturulan video paylaşım sistemi YouTube'daki kanalı en az 400 milyon kişi ziyaret etmiş.

Öyle ki, bu rüya düğünün dünyanın her yanında internet üzerinden eşzamanlı izlenme sayısı Dünya Kupası'nın internet üzerinden izlenme rekorunu bile uzak ara geride bırakmış. Çünkü Dünya Kupası'nın canlı yayınlanan videolarını aynı anda 1.6 milyon kişi izlemişti.

Mesela HurriyetWEBTV’de yayınlanan düğüne ilişkin 4 ayrı video toplam 128 bin 330 kez “tık”lanmış. Çok ciddi bir rakam.

Yahoo'da kraliyet düğünü 40 bin kez aratılırken, bundan önceki rekor Japonya'da 11 Mart'ta meydana gelen deprem ve tsunamiye aitti. Google’da ise düğüne ilişkin 55 milyonun üzerinde listelenmiş veri var.

İngiltere'de, BBC, ITV ve Sky News televizyon kanalları arasındaki reyting yarışını ise BBC kazanmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Meydanlar ısındı, dikkatler kararsızlarda

Bozkurt-Çakal kavgası, aile sigortası, paylaşılamayan 2023 vizyonu ve İstanbul’a iki kent projesi, YGS, YSK tartışmaları, liderlerin giderek sertleşen birbirlerine olan eleştirileri... Görünen o ki seçim yaklaştıkça liderler arasındaki seviye giderek düşecek.

Seçimler yaklaştıkça sonuçlarının tahminine yönelik anketler artar. Partiler de bu anketlerin sonuçlarına göre kampanya döneminde propaganda stratejilerini revize eder ve yeni manevralar belirler. Seçim meydanlarındaki atışmalar artar ve üsluplar giderek sertleşir. Bu bir Türkiye klasiğidir.

İşte bu anketlere bir örnek: Metropol Araştırma Şirketi tarafından 31 ilde, bin 517 kişiyle yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilmiş. Metropol’ün son araştırmasına göre; kararsızlar dağıtıldığında AK Parti’nin oyları yüzde 47-50, CHP’nin oyları yüzde 27-30, MHP’nin oyları ise yüzde 12-14 bandında ve kararsız seçmen sayısı toplam seçmenin yüzde 23.6’sını teşkil ediyor. Aynı ankete göre; kararsızların oyları dağıtılmaz ise AK Parti’nin oyları yüzde 38.4’e, CHP'nin oyları yüzde 20’ye, MHP'nin oyları yüzde 10.1’e geriliyor. Bu da karasızların gelecek seçimlerin kaderini belirleyeceğini gösteriyor.

Anketler açıklandıkça görünen o ki siyasiler daha da gerilecek ve meydanlar liderlerin öfkeli atışmalarına sahne olacak. Peki vatandaş oyunu verirken rakiplerini en çok aşağılayan lidere mi, yoksa geleceğe ilişkin vizyon sunan ve umut aşılayan lidere mi oyunu verecek? Bunun yanıtını 12 Haziran gecesi hep birlikte göreceğiz. 

CHP’den gönüllere oynayan reklamlar

Sanki CHP ilk kez bu seçimlerde stratejik bir iletişim planı dahilinde hareket ediyor gibi… TV’lerde etkileyici reklam filmleri yayınlanıyor, interneti ve özellikle sosyal medyayı ciddi bir şekilde seçim faaliyetlerinde kullanıyorlar. CHP’nin TV reklamlarının ilkinde “işsizlik sigortası”na vurgu yapılırken, ikincisinde de çocukların eğitim eşitliği ve yoksullukla mücadeleye karşı “eşit fırsat” sloganıyla öne çıkan, “Çocuk Bütçesi” projesini tanıtılıyor.

CHP yeni reklam filmiyle Türkiye siyasi tarihinde ilk kez çocuk odaklı bir tanıtım çalışması ekranlara taşınmış oldu. Grey Ajans tarafından hazırlanan ve 2,5 günde çekildiği belirtilen reklam filminde “Ben de bir babayım diye” söze başlayan CHP Lideri, “… Benim için bu ülkenin bütün çocukları bir. Mutluluk hepsinin hakkı… CHP Çocuk Bütçesi’yle her çocuğun hayatta eşit fırsatı olacak, ana babalar rahat bir nefes alacak” diyor. Filmde Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu da rol alıyor.

Henüz “Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır” tonunda bir kampanya yürüten AK Parti ise yine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın karizması ve onun ortaya koyduğu 2023 Vizyonu üzerinden seçim çalışmasını yürütüyor.

MHP’de yine öne çıkan Genel Başkan Devlet Bahçeli ve onun didaktik üslubu…

Yazının Devamını Oku

CEO’lar Boğaz’da ya da Kemerburgaz’da oturuyor, Kanuni’yi izliyor

CEO’lar (Chief Executive Officer… Türkçesi olarak genel kabul gören tanımla birden fazla alanda faaliyet gösteren şirketler grubunun “Genel Müdürü” demektir) meğer sıkı birer TV izleyicisiymiş. Bizim CEO’ların favori dizisi “Muhteşem Yüzyıl”, en beğendikleri oyuncu ise Halit Ergenç’miş.

CEO Life dergisi Türkiye'nin önde gelen CEO'ları oturmak için hangi semtleri tercih ediyor ve televizyonda ne seyrettiğini araştırmış. Son sayısında yer alan habere göre; Türkiye’deki CEO’ların oturmak için en çok Anadoluhisarı, Kandilli, Vaniköy, Kanlıca, Bebek, Zekeriyaköy ve Kemerburgaz’ı tercih ediyor ve yüzde 76.9'u da düzenli olarak televizyon izliyor.

Araştırmaya yanıt veren 136 CEO'nun yüzde 34’ünün favori dizisi son yılların en çok tartışılan TV yapımı olan ‘Muhteşem Yüzyıl'. CEO’ların en çok izlediği diziler sıralamasında ikinci sırayı 1970'lerde geçen erkek ve kadın ilişkilerini konu alan “Öyle Bir Geçer Zamanki” alıyor… 3'üncü sırada ise yüzde 7.9 oranıyla yine modern zamanların erkek-kadın ilişkilerini konu alan “Aşk ve Ceza” var.

İlk üçü sırasıyla yüzde 6.4’lük oranla yabancı diziler, yüzde 4.8 izlenme oranı ile “Ezel”, yüzde 4.3 izlenme oranı ile “Hanım’ın Çiftliği”, yüzde 1.6 izlenme oranı ile “Behsat Ç”, yüzde 1.5 izlenme oranı ile “Everybody Loves Raymond”, yüzde 1.4 izlenme oranı ile “Fatmagül'ün Suçu Ne?” ile “Gönülçelen” ve “Papatyam”, yüzde 1.2 izlenme oranı ile “Kurtlar Vadisi”, yüzde 1.1 izlenme oranı ile “Spartaküs” dizileri izliyor.

Ayrıca bizim CEO’lar sıkı birer Halit Ergenç hayranı çıktı. Kendilerine en beğendikleri dizi oyuncusu sorulan CEO’ların yüzde 27.5’i “Muhteşem Yüzyıl”da Kanuni Sultan Süleyman’ı canlandırın Halit Ergenç” yanıtı vermiş.

Ergenç’ten sonra CEO’ların en çok beğendi oyuncular sırasıyla, Özgü Namal, Kenan İmirzalıoğlu, Nurgül Yeşilçay, Hazal Kaya, Zeki Alasya, Altan Erkekli, Beren Saat, Çetin Tekindor, Haluk Bilginer, Hugh Laurie, Kerem Atabeyoğlu ve Zafer Erginmiş…

CEO Life Dergisi’nin bu araştırması belki üst gelir grubu hedef kitleyi etkilemeye çalışanlara tanıtım faaliyetleri için fikir verebilir.

Ertan Acar’ı http://www.facebook.com/ertanacar001 ya da http://www.twitter.com/ertanacar’dan takip edebilirsiniz... 

Yazının Devamını Oku

Milletvekili adaylarına öneriler-2

Seçimlere 53 gün kaldı. Aslında biz vekillerimizi seçtiğimizi sanırken, liderlerin bizim için seçtikleri arasından 550 milletvekili koltuğuna oturacakların kaçının hangi partiden olacağına karar vereceğiz sadece.

Geçen yazımda iletişim faaliyetinde bulunmayı buz patenine benzetmiş, nasıl buz pateninde derece “artistik” ve “teknik” hareketlerin bileşkesinden geliyorsa, siyasal iletişimde de bunun böyle olduğunu belirtmiş ve siyasal iletişimdeki “artistik hareketlere” değinmiştim. “Teknik hareketler” ise bu yazıda kalmıştı. Peki nelerdir “teknik hareketler”?

1- Beden dilinin doğru kullanılması: Her insan, farkında olsun ya da olmasın günlük yaşamında beden dilini çok sık kullanır. Sosyal psikoloji alanında dünya çapında bir üne sahip bilim adamı Albert Mehrabian, bir mesajın toplam etkisinin yaklaşık yüzde 7’sinin sözel, yüzde 38’nin sesli, yüzde 55’nin de sözel olmayan öğelerden oluştuğunu söyler. Mehrabian’a göre kullandığımız kelimeler ve onları söyleyiş tarzımız diğer insanlar üzerindeki etkimizin yüzde 45’ini oluşturur. Burada da beden dili devreye girer.

Aslında karşımızdakiler için hepimiz saçımızdan ayak parmaklarımıza kadar mesajlarla doluyuzdur. İnsan diliyle çok kolay yalan söyleyebilir ama bedeniyle bunu asla başaramaz. Bu yüzden vekil adaylarının öncelikle beden dilini kullanmayı iyi öğrenmelerinde fayda var. Eğer beden dilini kullanmayı becermiyorlarsa siyasette öne çıkma şansları da yok denecek kadar azdır. Çünkü karizma denen şey oluşmaz. Adaylar seçim konuşmalarında, seçmen ziyaretlerinde vaatlerini sıralarken ya da seçmeniyle iletişim kurarken söylediklerine ilk önce kendileri inanmalıdırlar. Yoksa beden hareketleri onları ele verir. Güven telkin edemeyen adayların da seçmen üzerinde etki yaratma şansı yoktur.

2- Coğrafi çevrenin iyi tanınması: Vekil adayları temsil etmeye talip olduğu vatandaşın yaşadığı bölgeyi coğrafi olarak çok iyi tanımalıdır. Hem diğer adayları geride bırakacak projeler geliştirmek hem seçim sonrasında gelecek talepleri iyi anlamak hem de bölgeye olan hakimiyeti nedeniyile parti içinde de vazgeçilmez olmak için bu şarttır.

3- Kültür ve değerlere hakimiyet: Adaylar temsil etmeye talip olduğu vatandaşlarla ortak kültür ve değerlere sahip olmalıdır. Seçmeni ile aynı dili konuşamıyor, aynı duyguları taşıyamıyor, aynı lezzetleri paylaşamıyor, aynı şeyleri sevinip, üzülemiyorsa ilk seçimde olmasa da ikinci seçimde vatandaşın gönül listelerinde yer bulma şansı zordur. Vatandaşın gönlünde olmayan liderin gönlünde hiç olmaz ona göre…

4- Proje üretebilme: Her partinin bir seçim programı, makro ölçüde ülkeyi götürmek istediği bir vizyonu vardır. Her adayın da eğer seçilirlerse mikro ölçekte yani yerel ölçekte temsil edeceği bölgeyi nereye taşıyacağına dair bir vizyon ortaya koyması beklenir. Seçmenin önüne konan vizyon ve buna götüreceği iddia edilen projeler hem akla hem de gönüllere hitap etmelidir. Projelerdeki öncelik sırası, kısa vadede vatandaşın gereksinimleri ile örtüşmelidir. Artık seçmen hamasete ve palavraya prim vermiyor.  Benden hatırlatması… 

5- İletişim kanalları oluşturma: Milletin vekili olmaya soyunan her adayın vekaletini talep ettiği halkla sürekli temasta olması hayati bir zorunluluktur. Sözlü, yazılı, dijital ve yüz yüze iletişim için mümkün olduğunca çok sayıda kanal ve araç yaratılmalı, bu kanalların seçim sonrasında da açık tutulmasına özen gösterilmelidir. Çünkü vekilin en sağlıklı bilgi ve haber kaynağı ona vekalet vatandaşlardır. Vekaletini aldığı vatandaşla sürekli temasta olanlar hem seçmene hem de gönüllere yakın olur. Gözden uzak olan …

6- Dünya görüşü ve entelektüel sermayeye sahip olma:

Yazının Devamını Oku

Vekil türleri ve adaylara tüyolar

Aday listeleri belli oldu. Önce liderler seçti, ardından 12 Haziran’da liderlerin teveccüh gösterdiği adaylardan bizi temsil edecekleri de biz seçeceğiz.

Seçilenlerden kaçı liderinin kaçı milletinin vekili olacak yaşayarak göreceğiz.

Bizim ülkemizde milletvekilleri çeşit çeşittir. Öncelikle bunlara bir göz atalım:

İlk grupta prensler yer alır. ABD ya da Avrupa'da okumuş "yüksek lisanslı" veya doktoralılardır onlar. Alaylılar gibi politikanın cefasını çekmeden siyasete girerler, tepeden gelirler. Partinin vitrini kabul edilir, parti iktidar olursa hayati bakanlıklara da onlar otururlar.

İkinci grupta atanmış vekiller vardır. Partiye dışarıdan ithal edilen ya da partiye ekibi ile katılan siyasi figürün kişisel kadrosunu oluştururlar.

Üçüncü grup iş dünyasının desteklediği vekilleridir. Genellikle siyaset üstünde etki ve baskı unsuru olan patronların geçmişte sağ kolu olmuş kişilerdir. Onlar siyasetteki lobicilerdir…

İş bitiriciler. Onlar eşraf istiyor diye listeye girenlerdir. Seçim masrafları esnaf ve tüccarlar tarafından karşılanır. Ne de olsa kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez değil mi?

Beşinci sivil toplumcular. Bunlar STK ve sendikaların desteklediği adaylardır. Kendileri olmasa bile meclisteki odaları hiç boş kalmaz. Meclise giren ilk onların odasına konuşlanır. Odaları bir nevi meclisteki ara istasyondur.

Ülkemizin Doğu ve Güneydoğusunda "başarılı" özgeçmişler işe yaramaz. Aşiretler adres gösterir ve herkes onlara oy verir. Altıncı grupta aşiretlerin işaret ettiği vekiller yer alır. Aşiret üyeleri de millet değil mi canım?

Yazının Devamını Oku

Neden milletvekili olunur?

Yanıtını belki hepimizin merak ettiği bir soru var; “Bazı insanlar milletvekili olmak için neden bu kadar çırpınır?” Elbette sadece işin ulvi boyutu ya da ideolojik bir duruş sergileme arzusu değil insanları bu çabaya sokan…

Türkiye’nin siyasi gündemi özellikle son birkaç aydır 12 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda. İster ziyaret ister iş için son haftalarda Ankara’ya yolunuz düştüyse ve bir gece konaklamak zorunda kaldıysanız yanmıştınız. Milletvekili aday adayları nedeni ile ne otellerde ne de misafirhanelerde yer yoktu. Hemen her restaurantta fısır fısır konuşan, kulaktan kulağa oynayan lacivert takım elbiseli adamlar basmıştı Ankara’yı. Başkent’e uçaklar dolmuş gibi çalışıyordu. Mesai gibi her sabah uçakla Ankara’ya gelip akşam dönen yüzlerce aday adayı bile vardı.

Türkiye’nin çeşitli kentlerinden Ankara’ya akan, sayıları 20 bini aşan milletvekili aday adayı Ankara’da tabiri caiz ise cirit atıyordu. Her yerde bir kulis çalışması, göze girme çabası, ama illa milletvekili adayı olabilmek hem de seçilebilme şansı olan bir sıradan aday olmak için kıvranan binlerce kişi Ankara’da oradan oraya koşuşturuyordu.

Parti genel merkezlerinin önünden 24 saat ayrılmayanlar, hatırlı dostları araya sokanlar, aday adayı olduğu partinin ağır toplarına yakın markaj uygulayanlar, şak şakçılar, yardakçılar gırlaydı Ankara’da…

Gerçi Başkent her seçim döneminde bu tür atmosferlere oldukça alışıktır... Çok şükür listeler YSK’ya teslim edildi de Ankara biraz boşalacak…  

İnsanlar durup dururken paralarını sokağa saçmaz. Milletvekili adaylığı döneminde bir adayın harcadığı paranın dudak ısırtacak cinsten olduğu söylenir. Bu kadar parayı harcayıp da 5 sene vekil olup, hizmet etmeyi binlerce insan neden bu kadar çok ister?

Bir vekilin seçilebilmesi için harcadığı para eğer vitrin adayı değilse bölgesine göre 10 milyonları hatta yüz milyonları bulabiliyor. Sonrasında harcanan bu paraların hesabı nasıl yapılıyor Allah aşkına? Milletvekilli olmak neden bu kadar önemli?

Hemen arz edelim. Öncelikle milletvekilliği çok avantajlı bir iştir. Ayda yaklaşık 10 bin 300 lira (yaklaşık 5 bin Euro) maaş ve yolluk alırsınız. Yine de bu paranın az geldiğini söyleyenler çıkar. Karşılaştırmak için bazı Avrupa ülkelerdeki milletvekillerinin aldıkları maaşlara bir göz atalım isterseniz. Mesela Almanya’da bir vekil 7 bin 668 Euro, Avusturya’da 8 bin 160 Euro, Belçika’da 6 bin 62 Euro, İtalya’da 5 bin 612 Euro maaş alıyor. Maaşları bizim vekillerinkinden önde. Ama Çek Cumhuriyeti 2 bin 233, Estonya 3 bin 135, Hollanda 4 bin 416, İspanya 2 bin 618, Litvanya 1182, Macaristan 805, Polonya 2 bin 255, Portekiz 3 bin 448, Slovakya 880, Slovenya 4 bin 074 ve Yunanistan 4 bin 748 Euro vekillerine maaş ödüyor. Bu durumda kıyaslama yaptığınızda ise bizim vekillerin Avrupa ortalamasının oldukça üstünde maaş aldığını görüyoruz.

Bir de bizim ülkemizde milletvekili olduktan sonra emekli olanlar özel koşullara da sahip oluyor. Emekli olduklarında da ayda ellerine yaklaşık 5 bin liraya yakın emekli maaşı geçiyor. Seçildikten sonra mazbatayı alıp yemin ettiğinizde artık resmen milletin vekili oluyorsunuz. Bundan sonra sizin ve ailenizin ölünceye kadar tüm sağlık harcamaları TBMM'ye ait…

Yazının Devamını Oku

Şifromani

Farkında mısınız? Son yıllarda hayatımız şifre çözmekle geçiyor.

Ergonekon’un şifresi, Balyoz’un şifresi, Deniz Feneri’nin şifresi, KPSS’nin şifresi, basılmadan yasaklanan kitaplardaki, e-postalardaki, telefon konuşmalarındaki şifreler, şimdi de YGS’nin şifresi…

Siyasilerin söylediği her sözde bile şifre arıyoruz.

Devletler arası ilişkilerde, kurumlar arası işbirliklerinde, her türlü hayır işinde, herkesin hayatında, her şeyin içinde bir gizli işaret, gizli bir kod, anlam ya da amaç arıyoruz.

Ben bu duruma bir isim koydum; şifromani…

Sanki bugünleri görmüş gibi 27 Ağustos 2010’da bakın ne yazmışız bu köşede; “Kodlama ve şifreleme kavramları günlük yaşamımıza o kadar yerleşti ki bu da hepimizi kuşkucu bireylere dönüştürdü. Artık diyaloglarda ya da söylemlerde bile gizli mesajlar arıyoruz. Şüphecilik, niyet okumacılık birer zanaata dönüştü günümüzde. Ötekileşme, yandaş olma ve taraf olma da birer meziyete. İnançlar, aidiyetler, duruş ve söylemlerde bile gizli kodları ayırt etmeye çalışıyoruz. Yapılan çözümlemelere göre de o kişiye, kuruma ya da markaya karşı kendi yaklaşımımızı ve duruşumuzu belirliyoruz. Deşifre olmadan ama kendimizce deşifre ederek birbirimizle iletişim kurmaya çalışıyoruz. Birbirimizle ne kadar samimiyiz değil mi? Cenap Şehabettin'in şu sözünü unutmamakta fayda var: Şüphe hummalı hastalığa benzer. Uyumaz, uyuyamaz, uyutmaz, bir an uykuya dalsa da korkulu rüya görür...”

Evet, toplumsal bir şifromani içindeyiz. Birbirimize karşı güvensiz ve samimiyetsiziz…

KPSS ile toplum nezdinde güven erozyonu yaşayan ÖSYM’nin YGS’deki son krizi ile iyice su yüzüne çıktı birbirimize karşı ne kadar güvensiz olduğumuz.

Görünen o ki, karşılıklı olarak bu niyet okumacılık ya da kimileri de saman altından su yürütme çabası içinde olduğu sürece şifromani ülkemizde toplumsal bir takıntı olarak sürüp gidecek.

Yazının Devamını Oku

Ürününü diziye ya da filme yerleştir satışını patlat

Yeni RTÜK yasasıyla serbest hale gelen ‘ürün yerleştirme’ uygulaması, TV kanallarında boy göstermeye başladı. Artık parayı bastıran logosunu mozayiklenmekten kurtaracak.

Kısaca, TV’de ya da sinemada yayınlanan yapımlarda ‘ekrana gelen sahne ile ilişkili bir ürünün marka adıyla birlikte kullanılması ve sahnenin doğal bir parçası olarak algılanmasını sağlayan uygulama’ olarak tanımlanabilecek olan "ürün yerleştirme", önceki günden beri TV ekranlarında görünmeye başladı. Geniş Aile, Küçük Sırlar ve Çocuklar Duymasın dizilerinde ‘Coca Cola’ ürünlerinin kullanıldığı sahneden önce ekranda ‘Bu programda ürün yerleştirme uygulaması yapılmaktadır’ uyarısı da yer aldı.

Yoğun iletişim mesajlarının yer aldığı kitle iletişim araçlarında bile markaların hedef kitlelerine ulaşımı gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu nedenle medya planlamalarında klasik anlayıştan uzaklaşıp farklılık yaratma ihtiyacının duyulmasıyla birlikte,  reklamların son derece etkili ve farklı mecralarda yer alması ihtiyacı doğuyor. Bunun sonucunda da kurnazca tabir edebileceğimiz reklam uygulamaları yani ürün yerleştirme (product placement)  ya da diğer adı ile ürün entegrasyonu uygulamaları ortaya çıkıyor.

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden Eylem Aslan’ın hazırladığı master tezi, yeni yeni TV’lerde görmeye başladığımız ürün enterasyonun tarihsel gelişimi ilgili çarpıcı bilgiler veriyor. Aslan’ın tezine göre ürün yerleştirme, “reklam mesajlarından kaçmak için kumandalarını kullanan seyirciye ulaşmak için de etkili bir yöntem.

Ürün yerleştirme, sadece sinema ya da TV’de olmuyor. Edebiyat, bilgisayar oyunları, sit comlar, gazete metinleri, müzik klipleri,  her türlü haber, show ve eğlence programları yani medyada yer alan her türlü görsel ürün veya yazılı metin içeriğinde yer bulabiliyor.

Aslında ürün yerleştirmenin en etkin ve yaygın olarak kullanıldığı mecra sinemadır. Film stüdyoları 1930’lardan itibaren ürünleri ve reklamlarını filmlerinde dekor ya da destek elemanı olarak kullanmaktadırlar. Fakat yeni olan, markalı ürünlerin filmler içinde amaçlı ve planlı bir biçimde kullanılması yani yerleştirilmesidir.

Örneğin Clark Gable’ın 1934 tarihli It Happened One Night(1) filminde gömleğini çıkartıp, iç çamaşırı giymediğini gösteren çıplak göğsünün göründüğü sahneden sonra, iç çamaşırı satışları Amerika’da ulusal çapta düşmüştür. Bu düşüş sinemadaki bir görüntünün tüketicilerin tutum ve satın alma davranışları üzerindeki etkisini göstermesi açısından son derece önemlidir.

Belgelenen bir sinema yıldızının markalı bir ürünü kullandığı ilk film Warner Brothers’un 1945 tarihli Mildred Pierce filmidir. Filmde Joan Crowford’u bir Jack Daniels viskisi yudumlarken görüntülenmektedir. 1950’lerin sinema idolü James Dean, Rebel Without a Couse filminde Ace marka bir tarak kullanıken görüntülenmiş ve sonucunda markanın satışı ABD’de rekor seviyelere çıkmıştır.

Ürün Yerleştirme, 1960’ların sonuna kadar yavaş bir gelişim göstermiştir. Stüdyoların 1970’lerin başında içerisine düştükleri ekonomik bunalım ürün yerleştirmenin bir gelir kaynağı olarak artar şekilde vurgulanmasına yol açmıştır. Steven Spielberg’in 1982 yapımı filmi E.T.’de; “Reese’s Pieces şekerlemelerinin Amerika’nın sevimli uzaylısının favori yiyeceği olarak betimlenmesi, modern ürün yerleştirmenin gelişimi açısından önemli bir yere sahiptir”. Filmde Hershey’s’in ürününün, 9 yaşındaki Elliot’un E.T.’yi çalılıklardan çıkarmak için şeker uzattığı sahnede kullanılmasının bir sonucu olarak şekerlemenin satışları yine ABD’de üç ay içinde %65 oranında artmıştır.

Yazının Devamını Oku

TİM’in 2023 vizyonu

Türkiye İhracatçılar Meclisi kolları sıvadı. Hedef; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ihracatçılar için ortaya koyduğu, “2023 Vizyonu”nu, yani Cumhuriyetin 100’üncü yılında 500 milyar dolar ihracat yapan bir ülke olmak. Evet büyük bir hayal.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) dün 4'üncü çeyrek gayri safi yurtiçi hasıla büyümesinin yüzde 9.2 olduğunu açıkladı. Büyüme rekor seviyede. Türkiye ekonomisi 2010’da yüzde 8.9’la 2004’ten beri en hızlı büyüme performansını sergilemiş ve geçen yıl Avrupa ülkeleri arasında da en yüksek oranı yakalamış. 2010'da gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 1 trilyon 105 milyar 101 milyon lira düzeyinde. Buna göre, 2010 yılında kişi başına düşen milli gelir 10 bin 79 dolar seviyelerine yükselmiş.

Yine TÜİK, dün 2011 yılı Şubat ayına ilişkin geçici dış ticaret verilerini de açıkladı. Buna göre, bu yıl Şubat ayında dış ticaret açığı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 110,9 artışla 7 milyar 407 milyon doları bulmuş. 2011’in Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 22,2 oranında artarak 10 milyar 109 milyon dolar, ithalat ise yüzde 48,7 artarak 17 milyar 516 milyon dolar olarak gerçekleşmiş.

 

Geçen yıl Şubat ayında 8 milyar 269 milyon dolarlık ihracat, 11 milyar 781 milyon dolarlık ithalat yapılmıştı. Geçen yıl Şubat ayında yüzde 70,2 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2011 yılı Şubat ayında yüzde 57,7'ye gerilemiş olarak görülüyor. Ama cari açık hala kapatılması gereken büyük yara…

 

TİM’in hedefi 2010’da 111 milyar dolar ihracat gerçekleştirmekti. Ortaya çıkan performans hedeflenin yüzde 2 önünde. Yaklaşık 113 milyar doları biraz geçiyor. Kriz tüm dünyada sürerken, dolar, euro paritesindeki dalgalanma bu aşamalardayken sonucun böyle çıkması hem 2011 hem de gelecek açısından umut verici…

 

Yazının Devamını Oku

E-ticareti sevdik

Dijital pazarı ölçümleyen comScore firmasının Avrupa'daki 270.6 milyon internet kullanıcısı arasında yaptığı araştırmadan çarpıcı sonuçlar çıktı. Buna göre, 2011'in Ocak ayında internetteki satış sitelerinde en fazla zaman harcayan ilk üç ülke arasında Türkiye de var. Türk internet kullanıcıları e-ticaret sitelerinde geçirdikleri 73 dakikayla İngiliz ve Fransızların arkasından üçüncü sırada.

Avrupalı internet kullanıcılarının internette bulundukları süreyi perakende sitelerine ayırma oranı da yüzde 75'e ulaş durumda. Bu rakam geçen yıla göre yüzde 8.5 artış gösteriyor. Dijital dünyada alışverişe en düşkün Avrupalılar ise İngilizler. Perakende sitelerinde bir ayda 84.1 dakika ile en fazla gezinen İngiliz tüketicileri, 83.2 dakikayla Fransızlar izliyor.

Ziyaretçi rakamlarına bakıldığında ise pazarın en büyüğü 40.6 milyonluk ziyaretçi rakamıyla Almanya. Almanya'yı 36.6 milyonla Fransa, 34.6 milyonla İngiltere takip ediyor.

Avrupa'daki gelişmiş 18 ülke arasında yapılan araştırmada; perakende sitelerinde gezinme süreleri ise ortalamada 52.4 dakikaya çıkmış görünüyor.

Sitelerden yapılan alışverişlerde ise fiyat karşılaştırmalı alışveriş yüzde 31.6 ile en fazla zaman harcanan kategori durumunda. Bunu 28.4 ile tekstil, yüzde 27.1 ile tüketici elektroniği, yüzde 20.2 ile bilgisayar donanımı ve yüzde 15.9 ile bilgisayar yazılımı takip ediyor.

Türkiye'de yaklaşık 35 milyon internet kullanıcısı var. Türkiye internet kullanıcısı sayısıyla Avrupa'da 4'üncü sırada…

2010 yılı sonunda ülkemizde gerçekleşen e- ticaret hacmi 15 milyar lira civarında. Firmalar kendi internet siteleri dışında ortak kurdukları sanal satış siteleri ile mağazada kaybettikleri kârları internetten kazanmanın peşinde.

Öyle ki; geçen yıl İpekyol'un sahibi Yalçın Ayaydın, günde 5 milyon adet ürün satan trendyol.com'a ortak oldu. Boyner'in sahibi Cem Boyner de e-ticaret için kurduğu Fırsat Elektronik adlı şirket ile internetten satışlara başladı. Vakko ise e-ticaret sitesi daybuyday.com ile outlet çadırını sanal âleme taşıdı. Kiğılı, Hotiç, Converse, Diesel gibi 17 marka bir araya gelerek e-ticaret sitesi kurdu. SILK&CASHMERE de ülkemizde sanal mağazası ile en çok rağbet gören perakendecilerden biri...

Bir de ülkemizde son birkaç yıldır büyük ilgi gören fırsat siteleri var. Tıpkı

Yazının Devamını Oku

“ArGe”de “Arakla Getir” anlayışı artık tarih oluyor

Türkiye’deki kurumlar için ArGe’nin “Arakla Getir”den ya da “Arakla Geliştir”den, artık “Araştır Geliştir”e doğru evrildiğini görüyoruz.

Eskiden iş adamları yurt dışında gördüğü bir ürünü satın alır, ülkeye dönünce sözüm ona ArGe birimlerindeki mühendis ya da teknikerlerin eline tutuşturur, “Alın bunu inceleyin ve benzerini yapın” derdi. 

Bu yüzden sanki kopyacılık marifetmiş gibi “Filanca iş adamının, filanca ülkelerdeki fuarlara katılması yasakmış” şeklinde tevatürler dolaşırdı ortalıkta hep.

Bu çakma yeniklikçiliğe de utanmadan ArGe çalışması denirdi ülkemizde. Bu mantık uzun yıllar böyle devam etti.

O yüzden koca koca fabrika ya da üretim tesislerinin en küçük odalarının kapısında ArGe tabelası oldu yıllarca.

Bu anlayış yüzünden uzun yıllar yurt dışına beyin göçü oldu. İşte bu araklamacı kafa nedeni ile know-how ihraç eden ülke olmak yerine know-how ithal eden ülke olduk hep.

Ve hep bu aynı kafa yüzünden dünya çapında katma değer üreten, ArGe’nin önemini kavramış, uluslararası ticarette ülkemizin yüz akı denebilecek, hepimizin artık adlarını ezbere bildiğimiz sınırlı sayıda kurumlar ya da gruplar oldu ülkemizde.

Teknolojinin ilerlemesi, iletişim kanallarının gelişmesi, Türk iş dünyasının da buna bağlı olarak zihniyet değişimi yaşaması ve artık kurumların başına daha iyi eğitim almış, dünya görüşünü şekillendirirken çağı yakalamış 2. Ve 3. nesil fertlerin geçmeye başlaması ile ArGe kavramı yeniden anlam kazandı ülkemizde.

Bugünlerde öne çıkan pek çok kurumda ArGe birimleri nerdeyse üretim alanı kadar yer kaplıyor. Pek çok grupta ArGe birimlerinde çalışan mühendis, bilim adamı ve tekniker sayısı neredeyse üretimdeki personel sayısını yakalamış durumda.

Yazının Devamını Oku

Selvi Boylum Al Yazmalım

Scania, DAF, MAN, Volvo gibi üreticilerin yer aldığı uluslararası çekici sınıfında yeni bir model ile rekabette öne çıkmak için kolları sıvayan BMC, yeni modelinin tanıtımı için Türk sinemasının klasiklerinden biri haline gelen 'Selvi Boylum, Al Yazmalım'ın iki ünlü oyuncusu Kadir İnanır ve Türkan Şoray’a teklif götürmeye hazırlanıyormuş.

Tanıtım fikri, geçen yıl restore edilmiş kopyasıyla tekrar gösterilen filmde kamyon şoförü İlyas'ı canlandıran Kadir İnanır'ın, İzmir'deki BMC fabrikasına davet edilmesiyle ortaya çıkmış. BMC, yaklaşık 34 yıl önce kendi ürettikleri TM 140 model kamyonla hafızalarda yer eden Kadir İnanır ve Türkan Şoray'ın, 2012'de piyasaya sürecekleri tamamen yeni çekicinin tanıtımında bulunmalarını çok arzu ediyormuş.

Şoray ve İnanrı’ın reklam filminde rol almasını planlayan BMC’nin yeni çekicisi 2 yılda tasarlanmış. BMC, 2012 yılında yollara çıkaracağı bu yeni çekici modelini ünlü İtalyan tasarım stüdyosu Pininfarina'ya çizdirmiş.

Daha önce Profesyonel serisi kamyonların ve Megastar hafif ticari araç serisinin tasarımını da yapan İtalyan Pininfarina'yı sık sık ziyaret eden Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet, yeni çekicinin tasarımında bazı müdahalelerde bulunmuş. Karamehmet, daha önce de Profesyonel serisinin aynalarına sinyal konulması, Megastar modelinin daha yumuşak süspansiyona sahip olması gibi konularda tasarım ve üretime bizzat müdahale eden isim olarak biliniyor.

“Selvi Boylum Al Yazmalım”, Atıf Yılmaz tarafından yönetilen, başrollerinde Kadir İnanır ve Türkan Şoray'ın oynadığı, 1977 tarihli bir Türk filmi. Türk sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanmış. Filmin özgün müziğini Cahit Berkay bestelemiştir. "Selvi Boylum Al Yazmalım" 1978 Uluslararası 15. Antalya Sanat Şenliği'nde Maden filminin ardından ikinci en iyi film seçilmişti.

Firmadan, İnanır ve Şoray’a henüz bir teklif gitmemiş. Ama BMC’nin reklam projesi hayata geçirebilirlerse müthiş bir çalışma olacağı kesin. Fakat BMC, Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ı reklamlarında rol almaları için ikna edebilecek mi bence orası kuşkulu. Çünkü hem Kadir İnanır hem de Türkan Şoray, kuralları ile anılan ve bunlardan asla taviz vermeyen Türk Sinemasının iki büyük oyuncusu. Para kazanmak uğruna kendi kariyerlerinde bir dönüm noktası olan “Selvi Boylum Al Yazmalım” efsanesinin reklam malzemesi yapılmasına pek sıcak bakmayacaklardır gibi geliyor.

KSS’nin iyi örneğine uluslararası ödül

Koç Topluluğu'nun 'Meslek lisesi memleket meselesi' projesi, Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ve Business in The Community tarafından düzenlenen Avrupa Çalışan Gönüllülüğü 2011 Programı'ndan ödül almış. Milli Eğitim Bakanlığı ile hayata geçirilen proje, geçtiğimiz yıl 28 ülkeden 2 bine yakın başvuru arasından "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" kategorisinde "Sabre Ödülü"nü almıştı.

'Meslek lisesi memleket meselesi' projesi, aldığı ödüllerle kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) kavramının ne olduğunun anlaşılmasında en iyi örneklerden biri olsa gerek. Çünkü KSS’nin “Hayır işimi yoksa kurumsal vatandaşlık mı?” olduğu yolundaki kafa karışıklıklarına son noktayı koyuyor.

Yazının Devamını Oku

Lamborghinisi’ni parçalayan bilge

Ferrari’ye duyulan öfkeyle doğan Lamborghini efsanesi, öfkeli bir müşterisinin sokak ortasında adeta infazına uğradı.

Olay Çin’de yaşandı. Hani o “Dandik markaların ana vatanı” diye her fırsatta karalanmak istenen Çin var ya işte orada. Çinli bir işadamı motorunda sorun yaşanan Lamborghini Gallardo L140 marka aracının motor arızasının servis tarafından giderilmeyişine ve yetkililerin kendisine ilgisiz kalmasına kızarak aracını sokak ortasında param parça etti. Tıpkı Teoman’ın şarkısındaki gibi… Hem de balyoz ve çekiçlerle…

Ulus olarak biz bu tür protestolara alışığız. Biz de terörist başı Abdullah Öcalan’a Suriye’den kaçınca ona kucak açtılar diye İtalyanları protesto etmiştik geçmişte. Sokak ortasında buzdolabı, çamaşır makinesi, mutfak robotu falan parçalamış, giysiler yakmıştık.

Hatta İtalyan menşeyli markalara o kadar öfkelenmiştik ki, çakma İtalyan markaları da bu öfkeden nasibini almamak için gazetelere çarşaf çarşaf “Vallahi biz Türk markasıyız” şeklinde ilanlar vermek zorunda kalmıştı. O günleri hatırlarsınız…

Şimdide bir İtalyan markası yine sokak ortasında infaza uğradı. Hem de Çin’de. Protestonun haklılığı tartışılır elbette. Ama dünya çapında ses getirdiği ise aşikar.

Tepesi atan Çinli işadamı, piyasa değeri 289 bin dolar (yaklaşık 450 bin TL) olan aracını işçileriyle birlikte sokak ortasında arabayı balyozlarla hurda haline getirmiş. Görüntüleri internette elden ele dolaşıyor. (Bilgi için; http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=45355&p=1&rid=4369) Protestonun amacı İtalyan otomotiv devinin dikkatini tüketici hakları konusuna dikkat çekmekmiş.

İlk önce çakma Lamborghini’dir diye şüphelenmiyor değil insan. Çünkü Mercedes’in, BMW’nin hatta Rolls-Royce’un bile çakmasını yapmış adamlar bu Çinli’ler,  Lamborghini’ninkini niye yapmasınlar. Ama parçalanan araba çakma değil.

“Ferrarisi’ni satan bilgeden” sonra “Lamborghinisi’ni parçalayan Çinli” çıktı sahneye…

Ferrari demişken, Lamborghini efsanesi’nin temelinde yine Ferrari’ye duyulan bir öfkenin yattığını öğrenince şaşırıyor insan. Efsane şöyle:

Yazının Devamını Oku

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan iki önemli atak

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, vatandaşları mağdur eden otel rezervasyonları başta olmak üzere internetten ve kapıdan yapılan tüm satışlara el koydu. Ayrıca Bakanlık, ticari reklamlardaki karınca duası gibi dipnotları da tarihe gömüyor.

Yayınlanan genelge ile internetten satılan konser bileti, telefonla yemek siparişi gibi işlemlerde vatandaşı yanıltan ya da ürünü zamanında teslim etmeyen firmalara 10 gün içinde parayı iade etme zorunluluğu getirildi. Vatandaşın 7 gün olan “cayma hakkı” süresi de 3 aya çıkarıldı. İnternet ve kapıdan satışlarda tüketiciyi yanıltan firmalar ayrıca kara listeye alınarak, artık Sanayi Bakanlığı’nın internet sitesinden de teşhir edilecek. Hatta gereğini yapmayan firmaların faaliyet belgeleri iptal edilecek ve bu firmalara en az bir yıl süreyle de belge verilmeyecek.


Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın Resmi Gazetede yayınlanması için Başbakanlık’a gönderdiği bir diğer genelgeye göre de artık reklamlarda ne vaad ediliyorsa, büyük puntolarla açık açık ifade edilecek. Tüketicinin karar alması için önemli olan bilgiler artık altyazıyla ve dipnotta değil ana reklam içerisinde yer almak zorunda olacak. Okumakta veya görmekte bile zorluk çektiğimiz çok küçük boyutlu yazılar artık tüketicinin göreceği bir şekilde reklama taşınacak.


Örneğin, bir bankanın düzenlemiş olduğu kampanya reklamlarında, "kredi kartınızla yapacağınız 10 alışverişten biri hediye" ana vaadine yer verirken, "hediye edilecek tutarın en fazla 49 TL olacağı" gibi ana vaadin esas unsurunu oluşturan konu, alt yazıda verilmeyecek. Bu önemli ayrıntı bundan sonra tüketicinin algılayabileceği büyüklükte, ana vaadle birlikte sunulacak.


Yazılı reklamlarda dipnot, görsel reklamlarda altyazı olarak kullanılan metinler, ana vaadi açmak, netleştirmek veya istisnaları iletmek için kullanılabilecek. Ancak, yazılı ve görsel mecralarda yayınlanan ticari reklam ve ilanlarda, dipnot ve altyazılar asgari düzeyde tutulacak. Bu kapsamdaki tüm bilgiler, ana vaadin sağladığı avantajları tamamıyla ya da büyük ölçüde ortadan kaldıracak nitelikte olamayacak. Ana vaatle uyumsuzluk içermeyecek.

Yazılı basında, broşür ve benzeri yazılı mecralarda yayımlanan ticari reklam ve ilanlardaki dipnotlarda kullanılan yazı boyutu, en az Arial 8 punto büyüklüğünde olacak. Açık hava ilanı, afiş ve benzeri diğer mecralarda yayımlanan ticari reklam ve ilanda yer alan dipnotlar, okunabilir büyüklükte hazırlanacak.

Yazının Devamını Oku

Milletvekili adaylarına tüyolar

Bugün itibarı ile seçimlere 92 gün kaldı. Siyasi partiler seçim için düğmeye bastı. Bürokratlar 12 Haziran’daki genel seçimlerde milletvekili olabilmek için tek tek istifa ediyorlar. Aday adayları sosyal medyada şimdiden propagandaya başladılar bile. Reklam kampanyasına ilk ve hızlı başlayan parti ise CHP…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TV kanallarında gösterilen, digital dünyada da elden ele dolaşan aile sigortası konulu reklam filminde “Her aile için aş, her baba için gurur, her anne için mutluluk, her çocuk için güzel bir yarın, herkes için onurlu bir yaşam haktır” diyor.

Facebook üzerinde “CHP’den milletvekili aday adaylığımı destekleyen 1000 kişi bulurum” başlıklı grup kuran Özcan Altunkaya da bir hafta içinde bu hedefini ikiye katladı ve CHP milletvekili aday adaylığını yine Facebook üzerinden açıklamış oldu.

Evet renkli bir seçim arifesindeyiz.

Türkiye’de genç bir nüfus var. Genel anlamda genç seçmen oranı neredeyse seçimde oy kullanacak seçmenin yarısından fazla. Görünen o ki, adaylar bu seçimlerde meclise girebilmek için daha çok genç seçmeni etkilemek zorunda kalacaklar.

Elbette siyasi partilerin ve liderlerin seçmen üzerinde yarattığı algı çok önemli…

Ancak milletvekili adaylarının da yapabileceği çok şey var. Peki bir aday özellikle genç seçmeni nasıl ikna eder?

Öncelikle genç seçmen, göreceli ve değişken siyasi görüşe sahip. Anne ve babası gibi sadık birer seçmen değiller. Bu nedenle hem partilerin hem de adayların seçim vaatleri onlar için büyük önem taşıyor. Beylik vaatler onları etkilemiyor. Umut aşılayan, vizyon ortaya koyan projeler ile karşılarına çıkmak lazım.

Genç seçmen çevre, insan hakları ve özgürlükler konusunda daha duyarlı. Ayrıca işsizlik özellikle genç seçmenlerin yaşadığı en büyük sorun. Dolayısı ile bu konularda proje üreten ve projeleri ile onları ikna eden siyasi partilerden ve adaylardan daha kolay etkilenecekler.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de kadın olmak

"Kadınlar zayıftır ama analar güçlüdür" diyor Victor Hugo. Çok doğru söylüyor. Bugünkü yükselen değerlerimize yön verenlerin asıl kadınlar olduğunu göz önünde bulundurursak aslında dünyayı anaların kontrol ettiğini söyleyebilir"Kadınlar zayıftır ama analar güçlüdür" diyor Victor Hugo. Çok doğru söylüyor. Bugünkü yükselen değerlerimize yön verenlerin asıl kadınlar olduğunu göz önünde bulundurursak aslında dünyayı anaların kontrol ettiğini söyleyebiliriz.

Dünyaya yön verseler de kadınlar kendi haklarını korumada ve yönetmede erkeklerden daha gerideler. Bugün Dünya Kadınlar Günü. Aslında Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında ilan edilen 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün geçmişi çok eskilere dayanıyor.   

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde başladı. Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitti. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Kadın hakları hareketini,
özellikle oy hakkını onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi oy birliği ile kabul edildi.

Yazının Devamını Oku

“Altın Bamya Ödülleri”nin adayları belli oldu

Türk sinemasındaki cinsiyetçi yaklaşımı eleştirmek için verilen üçüncüsü düzenlenen Altın Bamya ödüllerinin bu yılki adayları belli oldu.

“Erkek Karakter”, “Kadın Karakter”, “Film” ve “Senaryo” dallarında ödüllerin dağıtılacağı yarışma, Türk Sineması’ndaki erkek egemen bakışı eleştirmeyi hedefliyor. Filmmor Gezici Kadın Filmleri Festivali çerçevesinde gerçekleştirilen organizasyonda ödüllerin sahipleri jüri oylamasının yanı sıra 1-15 Mart tarihleri arasında yapılacak online izleyici oylamasıyla belirlenecek.

“Daha sonraki yıllarda yarışmaya aday bulamamak dileğiyle” yayınlanan listede yer alan adaylar şöyle:

“Erkek Karakter Ödülü”ne layık görülen aday filmler; Büşra, Ejder Kapanı, Herkes Mi Aldatır, Rina ve Yahşi Batı. “Kadın Karakter Ödülü”ne layık görülen aday filmler; Büşra, Ejder Kapanı, Herkes Mi Aldatır, Yahşi Batı, Veda. “Senaryo Ödülü”ne layık görülen aday filmler; Av Mevsimi, Büşra, Ejder Kapanı, Romantik Komedi, Yahşi Batı. “Film Ödülü”ne layık görülen aday filmler; Büşra, Çakallarla Dans, Ejder Kapanı, Romantik Komedi, Yahşi Batı…

Merak edenler için Altın Bamya Ödülleri hakkında detaylı bilgiler; www.altinbamya.org ‘da yer alıyor.  Ödüller 20 Mart’ta düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.

Digiturk: Hayallerine dokun

Sosyal medyada son günlerde en çok tartışılan konu, Türkçe 4 milyondan fazla sayfası bulunan Google’ın ücretsiz blog servisi blogspot.com’un, daha önce olduğu gibi yine Digiturk’ün şikayeti üzerine kapatılması.

Blogspot'un kapatılması üzerine Twitter ve Facebook'ta "blogumadokunma" ismiyle kampanyalar başladı. Hatta Twitter'da şuan "blogumadokunma" etiketi trend konularda ilk sıralarda.

Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi’ne başvurarak, Google’ın ücretsiz blog servisi blogspot hakkında ‘kapatma kararı’ aldıran Digiturk, yayın hakları Lig TV’ye ait olan futbol maçlarını gerekçe gösteriyor ve yaşanan sansür olayında tek suçlunun tüm uyarılara rağmen gerekli önlemleri almayan Google olduğunu söylüyor.

Yazının Devamını Oku