Cılkını çıkardık ama ‘özür dilerim’

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ‘özür’ kelimesi şöyle açıklanıyor:‘Bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığını ileri sürme veya bu kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret.’Geçen hafta iki farklı ülkeden, üç farklı insanın ve kurumun (!), farklı sebeplerle ‘özür dilemelerine’ şahit olduk. ‘Özürlerini’ dinledik, okuduk gazetelerden. AKP Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa ile Ordu Milletvekili Enver Yılmaz, Enver Yılmaz’ın kardeşinin kına gecesinde, bellerinden çıkardıkları silahları ile ‘takır takır takır’ havaya ateş edip, ‘maganda kutlaması’ yaptıkları için, ‘basın toplantısı’ düzenleyip, ‘özür dilediler!’Londra’da elektrik işçisi olarak çalışan 27 yaşındaki Brezilyalı Jean Charles de Menezes, geçtiğimiz cuma günü Stockwell Metro İstasyonu’nda ‘Dur’ ihtarına uymadığı için, İngiliz polisi tarafından sırtına ve kafasına ateş edilerek öldürüldü. Menezes’in suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine İngiliz polisi de ‘özür diledi.’Her iki olayda da özürler dilenmeden önce, ‘ateş edenlerin’ kendilerine göre haklı gerekçeleri vardı: AKP Ordu Milletvekili Enver Yılmaz’a göre, Karadeniz’de düğünlerde ‘havaya ateş açmak’ gayet doğaldı. Hatta Yılmaz ‘Burada böyle şeyler doğal. Ordu’da şimdi 20 düğün var, bunların hepsinde silah atılıyordur! Milletvekili silah atmaz diye bir kural mı var? Milletvekillerinin çoğunun ruhsatlı silahı var’ diye buyurdu! ‘Maganta kutlamasının’ haklı gerekçelerini açıkladı!İngiliz Polisi, Londra’daki bombalı saldırılardan sonra yeni bir talimatla ‘intihar komandosu’ olduğundan kuşkulanılan kişilerin kafalarından vurulmasını ‘emretmişti!’ Yani İngilizleri, Asyalı, esmer, çarşaflı, başörtülü, orta boylu, sakallı herkesten, ‘vur emri’ ile korumaya almışlardı! Yani ‘infazın’ haklı gerekçeleri vardı! İki ‘özür dileyene’ de en azından şu anda ‘yasal olarak’ yapılabilecek hiçbir şey yok! AKP Milletvekillerinin, kaldırılması yılan hikayesine dönen ‘milletvekili dokunulmazlıkları’ varken, aynı gün, aynı sebeple Samsun’da ‘kutlama’ yapan ‘sıradan vatandaş’ hakkında, vakit geçirmeden yasal soruşturma başlatıldı!İngiliz polisinin ise ‘sürek avında’ yasal dayanağı var: ‘Öldürmek için ateş et!’Hepsi ‘özür dilediler!’ Yani ‘özür’ kelimesinin sözlük anlamıyla, kusurlarını ya da suçlarını ‘ellerinde olmadan’ yaptıklarını ileri sürdüler. Gerçekten artık bazı kavramların ‘içini çok boşalttık.’ Ben avukatlık stajı yaparken, bir Ağır Ceza Mahkemesi Reisi başına gelen bir olayı anlatmıştı. Bir zanlı, ailesinden yedi kişiyi öldürüyor. İlk duruşmaya çıktığında Reis sorunca, zanlı birden ayağa fırlayarak konuşuyor: ‘Bir saniye hakim bey! Olur olmaz konuşmayın öyle! Yedisini birden neden öldürdüğümü bir izah edeyim önce!’
X

Hiç özlememişim hiç

İstanbul’da yaşayanlar 15 gündür koskocaman spotlarla şehrin çoğu yerinde asılı olan ‘ÖZLEMİŞİZ’ yazılı <B>‘billboard’</B>ları<B> </B>yani büyük pano içlerindeki şehir afişlerini bilirler. İstanbul’da yaşamayanlar da geçen haftadan beri ‘basında süren tartışmalardan’ nasılsa biliyorlardır, öğrenmişlerdir. Hatta ezberlemişlerdir söz konusu ‘billboardları!’

Bu billboard’lar, İstanbul’da yaşayanlara, ‘Artık bu koca metropolde denize girebileceklerini ve özledikleri plajlara yeniden kavuşacaklarını’ müjdeliyor!

Haliç de Sayın Bedrettin Dalan’ın ‘gözleri kadar mavi’ oldu mu, ya da olacak mı, Haliç’te de plaj yapılacak mı bilemem ama ben de, sahillerinden denize girilebilen bir İstanbul’u ‘ÖZLEYENLERDENİM’ açıkçası...

* * *

n Sahillerinden denize girilebilen İstanbul’u özledim ama, sahillerden denize giren bu insanları ‘aşağılayanları’ ve yine söz konusu insanları yaşadıkları ya da yaşamak zorunda oldukları ‘semtlere’ ya da ‘mahallelere’ göre ve hatta ‘uzun kıllı, kısa boylu’ gibi ’sınıflara’ ayıranları hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

n Birincisini altı ay önce Ankara’da seyrettiğimiz, ikincisini ise İstanbul’da seyretmek zorunda bırakıldığımız ‘Sosyal Demokratlar Arası Meydan Muharebelerini’ hiç ama hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

n Bundan üç ya da dört ay önce Digitürk’ün erotik kanallarının kapatılması ile başlayan ve bugünlerde önce Gülşen’in sonra da Deniz Seki’nin kliplerinin yasaklanması ve yayınlanmamasını isteyen tıpkı TRT Denetleme Kurulu gibi bir ‘sansürcü’ zihniyeti hiç ’ÖZLEMEMİŞİM!’

n Daha geçen futbol sezonunda işlenen ‘tribün cinayetinden’ sonra bu sezon neler olacağının ilk işaretlerini veren ‘tribün terörünü’ hiç ama hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

n Pazartesi günü bu köşede yayınlanan ‘türban sorunu’ ile ilgili yazdığım ve fikrimi belirttiğim yazıdan sonra, tarafıma gelen ‘Allah senin de belanı versin, biz seni ‘Atatürkçü’ bilirdik’ ya da, ‘Seni ne kadar yanlış tanımışız. Sen de dinciymişsin meğerse’, ‘Madem türbana şekilcilik diyorsun o zaman Popstar jürisinde kendini yayıp öyle saygısızca otururken, o zavallı çocuklara kıyafetleri ile ilgili söylediklerin şekilcilik değil miydi geri zekalı’ ve ‘Çok salakmışsın, sana bir de çok zeki diyorduk’ gibi elektronik postaları yollayan, ‘Kendisinden başka hiç kimsenin düşüncesine saygısı olmayan, kendileri gibi düşünmeyenlere hak tanımayan hatta sırf bu sebeple hakaret etme hakkı olduğunu sanan’ diktatör ruhluları hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

(Ama korkmayın, ben Sayın Mine G. Kırıkkanat gibi yapıp, benim gibi düşünenler de size hakaret etsin diye, açık açık elektronik posta adreslerinizi yayınlamayacağım. Çünkü birisinden izinsiz elektronik posta adresinin ulu orta yayınlanmasını da bir ’hak ihlali’ olarak görüyorum.)

* * *

Bu kadar arka arkaya ‘ÖZLEMEMİŞİM... ÖZLEMEMİŞİM’ yazan birisinin neleri ‘ÖZLEDİĞİNİ’ de merak ediyorsunuzdur, doğal olarak!

Mesela ‘düşünce özgürlüğünü’, ’düşüncelere saygı gösterebilmeyi’ ve ‘ırkçı ve ayırımcı’ olmayan bir ‘tartışma platformunu’ ÖZLEDİM!

NOT: Sayın ‘ayırımcılar ve elitistler’, lütfen ‘Biz sen denizleri insanlar kirletiyor, çizgili pijama giymek çok ayıptır’ dersin sanmıştık. Hatta ‘Şekilciler Kulübü’ kurup seni başkan yapacaktık’ gibi elektronik postalar yollamayınız!

Lütfen!
Yazının Devamını Oku

Şimdi beni okumayacaklar mı

Aktüel dergisi geçen haftaki sayısında ‘Türkiye’nin siyasi, ekonomik, toplumsal-kültürel hayatına yön verenlere’ sormuş: ‘Yüksek öğretimde türban yasağı kalksın mı, kalkmasın mı?’

Soruya cevap vermesi istenenlerin listesi hayli kalabalık. Yaklaşık 75 kişilik listede, ‘kültürel hayatımızın’ her kesiminden insan var. İş adamları, köşe yazarları, rektörler, belediye başkanları, siyasi partilerin genel başkanları, eski cumhurbaşkanları, futbol kulüplerinin başkanları, gece kulübü işletmecileri ve tabii sanatçılar...

‘Türban yasağı kalksın mı, kalkmasın mı’ sorusuna ‘Evet kalksın’ ya da ‘Hayır kalkmasın’ netliğinde yanıt verenler, sadece siyasiler ve gazeteciler! Bir de tabii bazı üniversitelerin rektörleri... -ki çoğunun ’kalkmasın’ dediğini tahmin etmeniz güç değil-

* * *

Yasak ‘kalkmasın’ ya da ‘kalksın’ netliğinde cevap verenlerden başka, bir de ‘türban meselesiyle ilgili bir soruya yanıt vermek istemediğini’ asistanları aracılığı ile iletenler var. Yani ‘ne suya ne sabuna dokunmak istemeyenler’, yani ‘kafalarını kuma gömenler’, yani ’devekuşları!’

‘Kafalarını kuma gömenler’ çoğunlukla futbol kulüplerinin başkanları ve ‘sanatçılar’dan oluşuyor!

Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın, Trabzonspor Başkanı Atay Aktuğ, Gençlerbirliği Başkanı İhsan Cavcav, BJK başkanı Yıldırım Demirören, Milli Takımlar Genel Danışmanı Fatih Terim ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ‘türban’ konusundaki fikirlerini açıklamayı ‘tehlikeli’ bulanlardan!

Sezen Aksu, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Tarkan da ‘soruyu yanıtlamak’ istemeyenlerden!

‘Soruyu yanıtlamak’ istemeyenler ‘kitlesel’ işler yapanlar. Herhalde ‘türbanlı olduğu için üniversitelerde eğitim özgürlüğü ellerinden alınan kızları’ desteklerlerse, onların karşıtlarını, desteklemezlerse, ’diğer tarafı’ kaybedeceklerini düşünüyorlar.

‘Hayran kitlelerini’ ya da ‘takımlarının taraftarlarını’ küstürmek, ya da kaybetmek istemiyorlar. En kabadayısından 100 tane daha az bilet ya da kaset satmak istemiyorlar da denebilir!

* * *

Peki bir ülkenin ‘toplumsal ve kültürel’ hayatına yön verenlerin, ’her türlü konuda’ görüş bildirirken, yaşadıkları ülkenin senelerdir çözülemeyen önemli bir meselesi hakkında ‘konuşmama’ ve ‘görüş bildirmeme’ hakkı var mıdır?

Bu toplum için ‘bir şeyler’ üretirken, bu toplumun ’sorunlarını’ görmezlikten gelmek doğru mu?

Nerede kaldı ‘sanatçı duyarlılığı’, sanatçı sorumluluğu?

Nereye kadar sürecek ‘Ne şiş yansın, ne de kebap’ durumu?

Kalksın ya da kalkmasın diyebilmek bu kadar zor mu?

Ben ‘karar vericiler’ kadar ’kararsız’ değilim. Bir ‘Popüler Kültür Mantarı’ olarak ben, türban yasağını son derece ‘cinsiyetçi’ bir ayrım, gereksiz bir ‘şekilcilik’, bir kişinin ‘eğitim özgürlüğünün’ elinden alınması ve ‘insan hakları ihlali’ olarak görüyorum.

Şimdi ben bunu yazdım diye beni okumayacaklar mı yani!
Yazının Devamını Oku

Cılkını çıkardık ama ‘özür dilerim’

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ‘özür’ kelimesi şöyle açıklanıyor: ‘Bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığını ileri sürme veya bu kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret.’

Geçen hafta iki farklı ülkeden, üç farklı insanın ve kurumun (!), farklı sebeplerle ‘özür dilemelerine’ şahit olduk. ‘Özürlerini’ dinledik, okuduk gazetelerden.

AKP Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa ile Ordu Milletvekili Enver Yılmaz, Enver Yılmaz’ın kardeşinin kına gecesinde, bellerinden çıkardıkları silahları ile ‘takır takır takır’ havaya ateş edip, ‘maganda kutlaması’ yaptıkları için, ‘basın toplantısı’ düzenleyip, ‘özür dilediler!’

Londra’da elektrik işçisi olarak çalışan 27 yaşındaki Brezilyalı Jean Charles de Menezes, geçtiğimiz cuma günü Stockwell Metro İstasyonu’nda ‘Dur’ ihtarına uymadığı için, İngiliz polisi tarafından sırtına ve kafasına ateş edilerek öldürüldü. Menezes’in suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine İngiliz polisi de ‘özür diledi.’

Her iki olayda da özürler dilenmeden önce, ‘ateş edenlerin’ kendilerine göre haklı gerekçeleri vardı:

AKP Ordu Milletvekili Enver Yılmaz’a göre, Karadeniz’de düğünlerde ‘havaya ateş açmak’ gayet doğaldı. Hatta Yılmaz ‘Burada böyle şeyler doğal. Ordu’da şimdi 20 düğün var, bunların hepsinde silah atılıyordur! Milletvekili silah atmaz diye bir kural mı var? Milletvekillerinin çoğunun ruhsatlı silahı var’ diye buyurdu! ‘Maganta kutlamasının’ haklı gerekçelerini açıkladı!

İngiliz Polisi, Londra’daki bombalı saldırılardan sonra yeni bir talimatla ‘intihar komandosu’ olduğundan kuşkulanılan kişilerin kafalarından vurulmasını ‘emretmişti!’

Yani İngilizleri, Asyalı, esmer, çarşaflı, başörtülü, orta boylu, sakallı herkesten, ‘vur emri’ ile korumaya almışlardı! Yani ‘infazın’ haklı gerekçeleri vardı!

İki ‘özür dileyene’ de en azından şu anda ‘yasal olarak’ yapılabilecek hiçbir şey yok!

AKP Milletvekillerinin, kaldırılması yılan hikayesine dönen ‘milletvekili dokunulmazlıkları’ varken, aynı gün, aynı sebeple Samsun’da ‘kutlama’ yapan ‘sıradan vatandaş’ hakkında, vakit geçirmeden yasal soruşturma başlatıldı!

İngiliz polisinin ise ‘sürek avında’ yasal dayanağı var: ‘Öldürmek için ateş et!’

Hepsi ‘özür dilediler!’ Yani ‘özür’ kelimesinin sözlük anlamıyla, kusurlarını ya da suçlarını ‘ellerinde olmadan’ yaptıklarını ileri sürdüler.

Gerçekten artık bazı kavramların ‘içini çok boşalttık.’

Ben avukatlık stajı yaparken, bir Ağır Ceza Mahkemesi Reisi başına gelen bir olayı anlatmıştı. Bir zanlı, ailesinden yedi kişiyi öldürüyor. İlk duruşmaya çıktığında Reis sorunca, zanlı birden ayağa fırlayarak konuşuyor: ‘Bir saniye hakim bey! Olur olmaz konuşmayın öyle! Yedisini birden neden öldürdüğümü bir izah edeyim önce!’
Yazının Devamını Oku

Meraktan ölüyorum

İlk gençlik yıllarımda, okuduğu, gördüğü, duyduğu (üstelik çoğu zaman kendisi için gereksiz) her şeyi merak edip, onunla ilgili soru soranlara sinir olur, hatta <B>‘kıl kapardım’!</b> Bir de, ‘Bizim gençliğimizde öyle miydi? Şöyleydi!’ ya da ‘Gençliğimdeki yemekleri ne kadar özledim!’ diye cümleler kuran benden yaşça büyüklere kızardım!

Ama insan otuzlu yaşların sonuna, kırklı yaşların başına geldiğinde, (yani artık ‘orta yaşları’ geride bırakıp, ‘olgunluğa!’ doğru ‘tam yol alırken’) bazı şeyleri hakikaten ‘özlediğini’ ve ‘gereğinden fazla meraklı’ olduğunu fark ediveriyor! Üstelik bu ‘merakına’ engel olamadığını görünce de, doğal olarak utanıyor geçmişte ’düşündüklerinden!’

Son günlerde Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel arasında yaşanan ‘Vahdettin vatan haini miydi, değil miydi?’ tartışmalarını izlerken birden fark ettim ki bu ‘unutulmaz’ ve ’hayatımızda çok önemli (!) yerleri’ olan iki liderin atışmalarını çok özlemişim!

Demek ki, ‘ana muhalefetin’ ve hatta hiçbir ‘muhalefetin’ olmadığı zamanlarda, ‘gereksiz’ yapılan muhalefeti bile özleyebiliyormuş insan!

‘Özlemekten’ başka bir de olur olmaz şeyleri ‘merak etme’ durumu hasıl oldu bende!

Bu ‘merak durumu’ o kadar ’abardı ki’ hem merakımdan hem de ‘aman herhangi bir popüler kültür hadisesinden geri kalmayayım’ telaşımdan, ‘teknoloji özürlü’ halime aldırmadan bir ‘iPod’ bile edindim geçen hafta! (Zaten başımıza ne geliyorsa bu ‘aman geri kalmayalım’ durumundan gelmiyor mu? Hem kelim hem de fodul!)

Mesela yaz bitmeden kendisini mayo ya da bikini ile yakalatmayan, -pardon- yakalanmayan kaç tane ‘Türk Popüler Kültür Kadını’ kalacak?

Mayo, bikini ve tanga ile ‘yakalanma’ ve ‘beach barlarda’ çılgınca eğlenme mevzusunun en son sınırı neresi olacak? (Ki bu durumu en son Semiramis Pekkan’ın Bodrum’da yatta üstsüz, göğüsler fora şekilde güneşlenirken ve Türk Popüler Kültür Kadınlarının en ‘nadide’ isimlerinden olan Helin Avşar’ın ’çılgıncasına eğlenirken’ çekilmiş resimlerini gördükten sonra daha da çok merak etmeye başladım!)

Bülent Ecevit’in gerçekten bir tarih kitabı yazabilip, yaz(a)mayacağını merak ediyorum mesela!

Anayasa Mahkemesi Başkanı seçimlerinin kaçıncı turda sonuca ulaşabileceğini çok merak ediyorum örneğin!

Yeni Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyelerinin seçimi sırasında, bundan sonraki ‘üst düzey bürokratların’ seçimi ve atamaları konusunda gerekli ‘ipucunu’ veren hükümetin, bundan sonraki atamalarını çok merak ediyorum!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç’ın ‘erotizm’ konulu uyarılarından sonra, ‘yeni RTÜK’ ün icraatlarına merakımdan ölüyorum adeta!

‘Sosyetenin’, ‘şok ayrılıklarını’ ve ‘şok aşklarını’ kaç kişi merak edip takip ediyor, ben de bunu çok merak ediyorum mesela!

Allah’tan ‘meraktan’ ölünmüyor, yoksa bütün ‘magazin programı izleyenlerle’ beraber ben de ölecektim!
Yazının Devamını Oku

Kendini bilmek gerek

Bakmayın siz benim öyle <B>‘tiki’ </B>gözüktüğüme! Hani popüler kültürü takip ederim. (Bu arada, şu sıralar okuduğum Reşat Çalışlar’ın ‘Beni Kalbimden Vuranlar Var Ya’ isimli ‘Bir Abazanlık Ve Popüler Kültür Romanı’ndaki ‘TPKK’ yani ‘Türk Popüler Kültürü Kadınları’ kısaltmasına bayıldığımı ve özellikle romanın ‘TPPK’ kısmını mutlaka okumanızı tavsiye ederim!)

Neler ‘in’dir, neler ‘out’dur bakar, öğrenir, üstelik uygular, mümkün olduğunca ‘demode’ olmamaya özen gösteririm.

Ama iş ‘teknolojik yeniliklere’ gelince, ben bu yenilikleri öğrenip, sindirip, bir adet satın alıp kullanmaya başlayana kadar, benim aldığım ‘teknolojik aletin’ üç üst modeli falan çıkar!

(Bu teknoloji dünyasındaki hız, Türk Popüler Kültür hayatının hızını döver!)

Son günlerde her yerde bir ‘iPod’dur gidiyor! Hatta birçok köşe yazarımız artık yazılarının arasına ‘iPodum’da bilmem kimin bilmem ne şarkısını dinlerken, birden aklıma geldi’ falan gibi cümleler sıkıştırıyorlar!

Ya da spor yaparken (Yok vallahi ben Mehmet Öz’ün ‘Siz Kullanma Kılavuzunuz’ kitabı çıkmadan ve Mehmet Öz’ü çeşitli ana haber bültenlerinde seyretmeden önce de yapardım bu sporu... Üstelik her gün bir avuç kuruyemiş de yemiyorum!) ‘mebzul miktarda’ kulaklıklı insanları görüyordum ama ben hálá onların ‘walkman’ dinlediğini sanıyordum.

(Düşünün ‘diskman’ bile değil yani! Üstelik o koskocaman aletleri don atlet spor yaparken nerelerine taktıklarını da hiç düşünmemişim demek ki!)

Gazetelerde koca koca ‘iPod’ ilanlarını ve sağda solda herkesi kulağında kulaklık, dünya ile ilişkisi kesilmiş, sadece kafa sallıyor görünce, bir de çoğu köşe yazısında ‘iPod’ aşağı, ’iPod’ yukarı alıp başını gidince... Ne menem şeydir bu, artık ben de bir tane edinmeliyim diye karar verdim.

Ama ‘iPod’ denen bu aletin ne işe yaradığını henüz öğrenmiş olan ben, müziğin nasıl dinlendiğini bilemediğim için, sanıyordum ki bana bu aletin içinde müzik dinlememe yarayan bir kaset ya da CD benzeri bir şey daha satacaklar!

Yok, ‘olay’ öyle değilmiş!

Bu bir ‘mP3’çalarmış! (İtiraf ediyorum ‘mp3’ün ne demek olduğunu da bu meseleyi öğrenmeye çalışırken öğrendim!)

Siz dinlemek istediğiniz şarkıları bilgisayardan ‘indiriyormuşsunuz’ sonra da bu alete yükleyip, takıp kulaklığınızı ‘en beğendiğiniz şarkıları’ dinliyormuşsunuz...

Yani bildiğiniz ‘korsana teşvik!’

Alışmam ‘el alıyor’ benim bu ‘işlere’!

İnternete alışana kadar da bayağı bir zaman geçmişti zaten doğruyu söylemek gerekirse!

Ya da daha başka bir örnek vereyim de, hem ne kadar ‘görgüsüz’ hem de ne kadar ’teknoloji özürlü’ olduğumu anlatmış olayım!

(İkisi bir arada yıka ve çık olayı!)

Ben evdeki ‘televizyon’, ‘dvd’, ‘bilgisayar’ gibi aletleri sadece açıp kapamayı bilirim. O karmakarışık kumanda düğmelerinin ne işe yaradığını, bu aletlerin ‘temel özelliklerinden’ başka ne gibi fonksiyonları olduğunu hiç bilmem. Üstelik merak da etmem. Ama hepsi en son model görgüsüzlüğündedir, o da ayrı mevzu!

‘Görgüsüz’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ anlayacağınız!

Şimdi ben ‘görgüsüzüm’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ yazdım diye ‘bazı arkadaşlarım’ kızacaklar bana. ‘İnsan hiç eksi bir özelliğini bu kadar uluorta, göğsünü gere gere söyler mi?’ diyecekler!

Ne yapayım? Benim ‘Türkiye’de hiç kimse benim düzeyime gelemez’ gibi bir iddiam yok!

‘Ayna ayna söyle bana, var mı benden yakışıklısı?’ da demiyorum!

Üstelik ‘göbek yağlarımı’ sevmiyorum. Bu sebeple ‘mayolu’ resim vermiyorum!

Ne demişler ‘Fazla böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var!’

Üstüne üstlük ‘Kişi kendini bilmek kadar irfan olmaz’mış!
Yazının Devamını Oku

Kendini bilmek gerek

Bakmayın siz benim öyle ‘tiki’ gözüktüğüme!Hani popüler kültürü takip ederim. (Bu arada, şu sıralar okuduğum Reşat Çalışlar’ın ‘Beni Kalbimden Vuranlar Var Ya’ isimli ‘Bir Abazanlık Ve Popüler Kültür Romanı’ndaki ‘TPKK’ yani ‘Türk Popüler Kültürü Kadınları’ kısaltmasına bayıldığımı ve özellikle romanın ‘TPPK’ kısmını mutlaka okumanızı tavsiye ederim!) Neler ‘in’dir, neler ‘out’dur bakar, öğrenir, üstelik uygular, mümkün olduğunca ‘demode’ olmamaya özen gösteririm. Ama iş ‘teknolojik yeniliklere’ gelince, ben bu yenilikleri öğrenip, sindirip, bir adet satın alıp kullanmaya başlayana kadar, benim aldığım ‘teknolojik aletin’ üç üst modeli falan çıkar! (Bu teknoloji dünyasındaki hız, Türk Popüler Kültür hayatının hızını döver!)Son günlerde her yerde bir ‘iPod’dur gidiyor! Hatta birçok köşe yazarımız artık yazılarının arasına ‘iPodum’da bilmem kimin bilmem ne şarkısını dinlerken, birden aklıma geldi’ falan gibi cümleler sıkıştırıyorlar! Ya da spor yaparken (Yok vallahi ben Mehmet Öz’ün ‘Siz Kullanma Kılavuzunuz’ kitabı çıkmadan ve Mehmet Öz’ü çeşitli ana haber bültenlerinde seyretmeden önce de yapardım bu sporu... Üstelik her gün bir avuç kuruyemiş de yemiyorum!) ‘mebzul miktarda’ kulaklıklı insanları görüyordum ama ben hálá onların ‘walkman’ dinlediğini sanıyordum.(Düşünün ‘diskman’ bile değil yani! Üstelik o koskocaman aletleri don atlet spor yaparken nerelerine taktıklarını da hiç düşünmemişim demek ki!)Gazetelerde koca koca ‘iPod’ ilanlarını ve sağda solda herkesi kulağında kulaklık, dünya ile ilişkisi kesilmiş, sadece kafa sallıyor görünce, bir de çoğu köşe yazısında ‘iPod’ aşağı, ’iPod’ yukarı alıp başını gidince... Ne menem şeydir bu, artık ben de bir tane edinmeliyim diye karar verdim. Ama ‘iPod’ denen bu aletin ne işe yaradığını henüz öğrenmiş olan ben, müziğin nasıl dinlendiğini bilemediğim için, sanıyordum ki bana bu aletin içinde müzik dinlememe yarayan bir kaset ya da CD benzeri bir şey daha satacaklar!Yok, ‘olay’ öyle değilmiş! Bu bir ‘mP3’çalarmış! (İtiraf ediyorum ‘mp3’ün ne demek olduğunu da bu meseleyi öğrenmeye çalışırken öğrendim!) Siz dinlemek istediğiniz şarkıları bilgisayardan ‘indiriyormuşsunuz’ sonra da bu alete yükleyip, takıp kulaklığınızı ‘en beğendiğiniz şarkıları’ dinliyormuşsunuz... Yani bildiğiniz ‘korsana teşvik!’ Alışmam ‘el alıyor’ benim bu ‘işlere’! İnternete alışana kadar da bayağı bir zaman geçmişti zaten doğruyu söylemek gerekirse! Ya da daha başka bir örnek vereyim de, hem ne kadar ‘görgüsüz’ hem de ne kadar ’teknoloji özürlü’ olduğumu anlatmış olayım! (İkisi bir arada yıka ve çık olayı!) Ben evdeki ‘televizyon’, ‘dvd’, ‘bilgisayar’ gibi aletleri sadece açıp kapamayı bilirim. O karmakarışık kumanda düğmelerinin ne işe yaradığını, bu aletlerin ‘temel özelliklerinden’ başka ne gibi fonksiyonları olduğunu hiç bilmem. Üstelik merak da etmem. Ama hepsi en son model görgüsüzlüğündedir, o da ayrı mevzu!‘Görgüsüz’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ anlayacağınız! Şimdi ben ‘görgüsüzüm’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ yazdım diye ‘bazı arkadaşlarım’ kızacaklar bana. ‘İnsan hiç eksi bir özelliğini bu kadar uluorta, göğsünü gere gere söyler mi?’ diyecekler! Ne yapayım? Benim ‘Türkiye’de hiç kimse benim düzeyime gelemez’ gibi bir iddiam yok!‘Ayna ayna söyle bana, var mı benden yakışıklısı?’ da demiyorum!Üstelik ‘göbek yağlarımı’ sevmiyorum. Bu sebeple ‘mayolu’ resim vermiyorum!Ne demişler ‘Fazla böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var!’Üstüne üstlük ‘Kişi kendini bilmek kadar irfan olmaz’mış!
Yazının Devamını Oku

Ot cimrisiyim

Yaz ayları ‘rehavet’ ayları! <br><br>İnsanın canı ‘mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıklarını’ da bahane gösterip, hiçbir şey yapmak istemiyor! İnsan kolaya çabuk alışırmış ya! Tembelliğe de çabucak alışıveriyor işte! Yaz mevsiminin insana ‘tembellik’ getiren özelliğinin yanında, diğer bir özelliği de ‘gündem cimrisi’ olması!

Meclis tatile girip, siyaset de ‘geçici bir süre için servis dışı’ oluverince, siyasetin medyatik yüzleri de bir bir ‘yaz uykusuna’ yatıveriyorlar!

‘Popüler kültürün vazgeçemediğimiz simaları’ da teker teker yazlık mekanlara atıverince kendilerini, birkaç mayolu, selülitli, aşklı, meşkli ‘kıytırık’ olaydan başka, öyle aman da aman bir şey olmuyor şu yaz aylarında!

Yaz ayları ‘cimri’ davranıyor ‘gündem’ konusunda!

Hayatta beni en çok eğlendiren ve ilgimi diri tutan kişiler, herhangi bir şeyin ‘cimrisi’ olanlardır! Herkesin olduğu gibi benim de ‘yakın çevreme’ dair çok komik, çok görkemli cimrilik hikayelerim var tabii ki!

En çok ‘varyemezleri’ severim mesela! Onların hikayeleri her zaman çok ilgimi çeker ve güldürür beni! Ben çok eğlenceli bulurum cimrileri! Para harcamamak için kendi kendilerine buldukları ‘gerekçeler’ ne kadar eğlendirir insanı! Ya da bir yerde gereğinden fazla para harcadıklarını düşündükleri zaman yüzlerindeki ‘gergin ama gergin görünmemeye çalışan ifade’ eşsizdir! Hele topluca bir yere gidildiğinde ‘hesap zamanını’ kollamalarına bayılırım!

Geçenlerde fark ettim ki ben de çok ama çok cimriyim!

Ama benim cimriliğim ‘para’ konusunda değil! Ben de bir konuda çok ‘eli sıkıyım’ hatta pintiyim!

‘Otlar’! Yani ‘mancar’, yani dağdan bayırdan toplanan ve evde yemeği yapılan rezene, kuzukulağı, radika, ebegümeci, kuzu kulağı sapı, karalahana ve her türlü yenebilen otun cimrisiyim!

Paramı herkesle paylaşabilirim ama ‘otlarımı’ asla!

Evde ‘mancar’ yemeği olduğunda hiç kimse eve yemeğe gelsin istemem. Eğer kazara biri yemeğe gelmişse, içimden ‘Allah’ım inşallah sebze ve ot yemeği çok sevmiyordur, bir tabak yer, gerisi de bana kalır’ diye dua ederim!

Ya da ‘ot yemeği’ sevmediklerini bildiğim halde, bazı arkadaşlarımı ot yemekleri varken yemeğe davet ederim ki, hem yemeğe davet etmiş olayım, hem de ot yemeklerimi benden başka kimse yememiş olsun diye!

Her cimri gibi ben de ‘komik’ ve ‘çekilmezim’!

Bu ‘ot cimriliği’ konusunda ne kadar ‘komik’ ve ‘çekilmez’ olduğumu geçen akşam Buzada’daki Doğa Balık’ta, muhteşem İstanbul manzarasına karşı çok lezzetli yapılmış çeşit çeşit ‘otlarımı’ yerken bir kez daha fark ettim!

Beraber yemeğe gittiğim arkadaşlarım masaya gelen otları beğenmeyip yemesinler de, hepsini ben yiyeyim diye gözlerinin içine baktım!

Ama hayatta her zaman insanın her istediği olmuyor tabii!

Onlar benden daha ’otçu’ çıktı!

Ben de cimrilik yapıp, komik duruma düştüğümle kaldım!
Yazının Devamını Oku

Ot cimrisiyim

Yaz ayları ‘rehavet’ ayları! İnsanın canı ‘mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıklarını’ da bahane gösterip, hiçbir şey yapmak istemiyor! İnsan kolaya çabuk alışırmış ya! Tembelliğe de çabucak alışıveriyor işte!Yaz mevsiminin insana ‘tembellik’ getiren özelliğinin yanında, diğer bir özelliği de ‘gündem cimrisi’ olması!Meclis tatile girip, siyaset de ‘geçici bir süre için servis dışı’ oluverince, siyasetin medyatik yüzleri de bir bir ‘yaz uykusuna’ yatıveriyorlar!‘Popüler kültürün vazgeçemediğimiz simaları’ da teker teker yazlık mekanlara atıverince kendilerini, birkaç mayolu, selülitli, aşklı, meşkli ‘kıytırık’ olaydan başka, öyle aman da aman bir şey olmuyor şu yaz aylarında!Yaz ayları ‘cimri’ davranıyor ‘gündem’ konusunda!Hayatta beni en çok eğlendiren ve ilgimi diri tutan kişiler, herhangi bir şeyin ‘cimrisi’ olanlardır! Herkesin olduğu gibi benim de ‘yakın çevreme’ dair çok komik, çok görkemli cimrilik hikayelerim var tabii ki! En çok ‘varyemezleri’ severim mesela! Onların hikayeleri her zaman çok ilgimi çeker ve güldürür beni! Ben çok eğlenceli bulurum cimrileri! Para harcamamak için kendi kendilerine buldukları ‘gerekçeler’ ne kadar eğlendirir insanı! Ya da bir yerde gereğinden fazla para harcadıklarını düşündükleri zaman yüzlerindeki ‘gergin ama gergin görünmemeye çalışan ifade’ eşsizdir! Hele topluca bir yere gidildiğinde ‘hesap zamanını’ kollamalarına bayılırım!Geçenlerde fark ettim ki ben de çok ama çok cimriyim!Ama benim cimriliğim ‘para’ konusunda değil! Ben de bir konuda çok ‘eli sıkıyım’ hatta pintiyim! ‘Otlar’! Yani ‘mancar’, yani dağdan bayırdan toplanan ve evde yemeği yapılan rezene, kuzukulağı, radika, ebegümeci, kuzu kulağı sapı, karalahana ve her türlü yenebilen otun cimrisiyim!Paramı herkesle paylaşabilirim ama ‘otlarımı’ asla! Evde ‘mancar’ yemeği olduğunda hiç kimse eve yemeğe gelsin istemem. Eğer kazara biri yemeğe gelmişse, içimden ‘Allah’ım inşallah sebze ve ot yemeği çok sevmiyordur, bir tabak yer, gerisi de bana kalır’ diye dua ederim! Ya da ‘ot yemeği’ sevmediklerini bildiğim halde, bazı arkadaşlarımı ot yemekleri varken yemeğe davet ederim ki, hem yemeğe davet etmiş olayım, hem de ot yemeklerimi benden başka kimse yememiş olsun diye!Her cimri gibi ben de ‘komik’ ve ‘çekilmezim’!Bu ‘ot cimriliği’ konusunda ne kadar ‘komik’ ve ‘çekilmez’ olduğumu geçen akşam Buzada’daki Doğa Balık’ta, muhteşem İstanbul manzarasına karşı çok lezzetli yapılmış çeşit çeşit ‘otlarımı’ yerken bir kez daha fark ettim!Beraber yemeğe gittiğim arkadaşlarım masaya gelen otları beğenmeyip yemesinler de, hepsini ben yiyeyim diye gözlerinin içine baktım!Ama hayatta her zaman insanın her istediği olmuyor tabii! Onlar benden daha ’otçu’ çıktı! Ben de cimrilik yapıp, komik duruma düştüğümle kaldım!
Yazının Devamını Oku

Bu yaz bunlar çok trend

Sıcaklar geç bastırdı, ‘Yok şekerim, bu dünyanın çivisi çıktı, mevsimler yer değiştirdi’ diye dert yandık ama, sonunda olan oldu! Bütün haber kanallarının her saat başı ekranda görünen meteoroloji editörlerinin, gerine gerine söylediklerine göre yaz geldi, sıcaklıklar ‘mevsim normallerini geçti’ ve ‘nem dayanılmaz boyutlara ulaştı.’

Hava sıcaklıkları ve nem yükselince ana haber bültenlerinin ve gazetelerin magazin ekleri ve sayfalarının vazgeçilmez ‘yazlık’ görüntüleri de medyadaki ‘haklı yerlerini’ aldılar sonunda!

Yaz mevsimini ülkenin farklı şehirlerinde geçiren halkımız için ‘yaz gündemi’ daha fiyakalı bir deyişle ‘yaz trendleri’, yaratan ‘trendsetter’lar ve işte onların ‘yaz trendleri’...

* * *

n
Bodrum’a ve Çeşme’ye gidemeyen sefil(!) halk, İstanbul’da koskocaman bir yazı geçirince ne yapar? Kendini kenarda kıyıda kalmış havuzlara ve de sahillere atar! (İstanbul’da yaz temasını belirleyen trendsetterlar: Koskocaman yazı İstanbul’da geçiren sefil(!) halk ve bütün televizyon kanalları ve de yazılı basın)

n
Bu haberler çok trend. Bütün kış çalışıp yorulan(!) ve tatilini Bodrum ve Çeşme’nin en havalı ‘beach’lerinde geçirenlerin haberleri. Artık neredeyse her gazetenin ve televizyon kanalının bir Bodrum, bir de Çeşme muhabiri var.

Hani neredeyse Ana Haber Bültenleri Bodrum’a ve Çeşme’ye ‘canlı bağlanacaklar!’

Sosyete ve magazin haberlerinin ana kaynağı artık oraları!

Bu yaz yine saçlara ‘güneşlenme fönü’ çektirip, 15’er dakika aralıklarla mayo-bikini ve pareyo değiştirip, yazın gelmesine üç ay kalmışken ‘emdirme yöntemiyle’ vücuttan atılan yağlar sayesinde forma sokulup, çok ‘fit olmuş’ beden ölçüleriyle o beachlerde ‘salınmak’ çok trend! (Çeşme ve Bodrum’da yaz trendlerini belirleyen trendsetterlar: Tüm sosyete ve sosyeteye kaynamaya çalışanlar!)

n
Bir de ‘magazine malzeme’ olmamak için günlüğü bilmem kaç bin Avro’ya kiralanan tekneler ve guletlerle Ege’nin ve Akdeniz’in mavi mavi masmavi sularında gezinmek bu yıl çok ama çok trend.

Tabii sonsuza kadar ‘magazin basınından’ kaçamayacağınız için tatilin bir aşamasında magazincilere yakalanmak(!) daha da trend! (Denizin ortasında yaz trendi yaratan trendsetterlar: Hülya Avşar, Özcan Deniz, Nurgül Yeşilçay)

n
Bu yazın başka bir trendi ise her türlü tehlikeli sporu, olabilecek en tehlikeli şekilde yapmak! (Yaz fantezilerimiz için ufku geniş fikirler yaratan trendsetter: Jet-ski kullanan ama sanatçı Metin Şentürk!)

n
Yurt dışında evlenip, Türkiye’de düğün yapmak çok feci ‘trend!’

n Kaset, eğer kaset çıkarılamıyorsa ‘single’ çıkartılıp, neredeyse birbirinin aynısı, ‘ana mekan’ olarak yatak odasının, ayrıntı olarak en seksi ve iç gıcıklayıcı ‘yatak takımlarının’ kullanıldığı ‘pornonun eşiğinden’ dönen klipler çekmek çok ‘trend! ( Kaset ve klip dünyasında yaz gündemini oluşturan trendsetterlar: Harika Avcı, Demet Akalın, Ebru Destan, Gülşen)

n
Basının karşısında önce ‘uyuklamak’ sonra da ‘gözlerimi dinlendiriyorum çekmesenize kardeşim’ demek ve her olan biteni ‘tansiyon haplarına’ yüklemek çok ama çok ‘trend!’ (AKP Hükümeti’nin yoğun icraatlarını(!) dahi gündem dışı yapabilen, yaratıcılığı ile tek geçtiğim trendsetter: Atila Koç)

* * *

Bunlar şu yaşadığımız gereğinden fazla sıcak ve nemli yazın ‘trendleri.’ Ama elbet kış gelecek, havalar serinleyecek, o zaman ‘trend’ler de değişecek!

Darısı ‘trendsetter’ların başına!
Yazının Devamını Oku

Bu yaz bunlar çok trend

Sıcaklar geç bastırdı, ‘Yok şekerim, bu dünyanın çivisi çıktı, mevsimler yer değiştirdi’ diye dert yandık ama, sonunda olan oldu!Bütün haber kanallarının her saat başı ekranda görünen meteoroloji editörlerinin, gerine gerine söylediklerine göre yaz geldi, sıcaklıklar ‘mevsim normallerini geçti’ ve ‘nem dayanılmaz boyutlara ulaştı.’Hava sıcaklıkları ve nem yükselince ana haber bültenlerinin ve gazetelerin magazin ekleri ve sayfalarının vazgeçilmez ‘yazlık’ görüntüleri de medyadaki ‘haklı yerlerini’ aldılar sonunda! Yaz mevsimini ülkenin farklı şehirlerinde geçiren halkımız için ‘yaz gündemi’ daha fiyakalı bir deyişle ‘yaz trendleri’, yaratan ‘trendsetter’lar ve işte onların ‘yaz trendleri’...* * * n Bodrum’a ve Çeşme’ye gidemeyen sefil(!) halk, İstanbul’da koskocaman bir yazı geçirince ne yapar? Kendini kenarda kıyıda kalmış havuzlara ve de sahillere atar! (İstanbul’da yaz temasını belirleyen trendsetterlar: Koskocaman yazı İstanbul’da geçiren sefil(!) halk ve bütün televizyon kanalları ve de yazılı basın)n Bu haberler çok trend. Bütün kış çalışıp yorulan(!) ve tatilini Bodrum ve Çeşme’nin en havalı ‘beach’lerinde geçirenlerin haberleri. Artık neredeyse her gazetenin ve televizyon kanalının bir Bodrum, bir de Çeşme muhabiri var. Hani neredeyse Ana Haber Bültenleri Bodrum’a ve Çeşme’ye ‘canlı bağlanacaklar!’ Sosyete ve magazin haberlerinin ana kaynağı artık oraları! Bu yaz yine saçlara ‘güneşlenme fönü’ çektirip, 15’er dakika aralıklarla mayo-bikini ve pareyo değiştirip, yazın gelmesine üç ay kalmışken ‘emdirme yöntemiyle’ vücuttan atılan yağlar sayesinde forma sokulup, çok ‘fit olmuş’ beden ölçüleriyle o beachlerde ‘salınmak’ çok trend! (Çeşme ve Bodrum’da yaz trendlerini belirleyen trendsetterlar: Tüm sosyete ve sosyeteye kaynamaya çalışanlar!)n Bir de ‘magazine malzeme’ olmamak için günlüğü bilmem kaç bin Avro’ya kiralanan tekneler ve guletlerle Ege’nin ve Akdeniz’in mavi mavi masmavi sularında gezinmek bu yıl çok ama çok trend. Tabii sonsuza kadar ‘magazin basınından’ kaçamayacağınız için tatilin bir aşamasında magazincilere yakalanmak(!) daha da trend! (Denizin ortasında yaz trendi yaratan trendsetterlar: Hülya Avşar, Özcan Deniz, Nurgül Yeşilçay)n Bu yazın başka bir trendi ise her türlü tehlikeli sporu, olabilecek en tehlikeli şekilde yapmak! (Yaz fantezilerimiz için ufku geniş fikirler yaratan trendsetter: Jet-ski kullanan ama sanatçı Metin Şentürk!)n Yurt dışında evlenip, Türkiye’de düğün yapmak çok feci ‘trend!’n Kaset, eğer kaset çıkarılamıyorsa ‘single’ çıkartılıp, neredeyse birbirinin aynısı, ‘ana mekan’ olarak yatak odasının, ayrıntı olarak en seksi ve iç gıcıklayıcı ‘yatak takımlarının’ kullanıldığı ‘pornonun eşiğinden’ dönen klipler çekmek çok ‘trend! ( Kaset ve klip dünyasında yaz gündemini oluşturan trendsetterlar: Harika Avcı, Demet Akalın, Ebru Destan, Gülşen) n Basının karşısında önce ‘uyuklamak’ sonra da ‘gözlerimi dinlendiriyorum çekmesenize kardeşim’ demek ve her olan biteni ‘tansiyon haplarına’ yüklemek çok ama çok ‘trend!’ (AKP Hükümeti’nin yoğun icraatlarını(!) dahi gündem dışı yapabilen, yaratıcılığı ile tek geçtiğim trendsetter: Atila Koç)* * * Bunlar şu yaşadığımız gereğinden fazla sıcak ve nemli yazın ‘trendleri.’ Ama elbet kış gelecek, havalar serinleyecek, o zaman ‘trend’ler de değişecek!Darısı ‘trendsetter’ların başına!
Yazının Devamını Oku

‘Biz’, ‘siz’ ve ‘koyunlar’

‘Sayılı gün çabuk biter’miş! Gerçekten de çok çabuk bitiyormuş. Bir aydır, oradan oraya ‘gezdiriyorum’ kendimi. Televizyon işine başladığım günden beri hiç bu kadar uzun süreli tatil yapmamıştım. Neredeyse 13 yıldır ilk kez, bir haftadan fazla tatile çıktım. (Sanırım patron beni gözden çıkardı!)

Ama bir ay diye gözümde büyüttüğüm, beni tanıyanların ‘Sıkılırsın sen bir ay çalışmadan’ dediği ‘zaman’ geçti, bitti bile!

Sıkıldım mı? ‘Hayır!’

Daha tatil yapmak ister miydim? ‘Evet!’

Arsız mıyım? Ona da ‘Evet!’

Allahtan emekliliğime az kaldı. Şunun surasında altı sene...

Bu herkesin ‘uzun, çok uzun’ diye tutturduğu ama bana ‘çok kısa’ gelen tatilin büyükçe bir kısmını yurtdışında geçirdim. Ülke sınırlarını geçince, eğer özel bir çaba harcamazsanız, Türkiye’de ne olup bittiğini bilemiyorsunuz. Doğrusu ben bu ‘kısa tatilimde’ her anlamda ‘dinlenmeyi’ seçtiğimden, ülkede olup biteni öğrenmek için hiçbir çaba sarfetmedim.

Her ne kadar gündemden uzak kalmak kendi tercihiniz olsa da, elinize ilk ‘Türk gazetesi’ geçtiğinde de farkında olmadan hemen gazeteye gömülüyorsunuz.

Tatilimin bittiği, özellikle de bu hafta gazete okuma mesaisine başladığımda, fark ettim ki gazetelerin manşetleri her gün daha çok gözüme giriyor! Yıllardır gündemden düşmeyen ya da düşürülemeyen ‘türban sorunu’ hálá manşetlerde... Üstelik Amerika gezisinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tavrını açıkça ortaya koymuş! ‘Türkiye’de dekolte aldı başını gidiyor. Karın kısmı açık pantalonlarla üniversiteye bile gidiliyor. Biz bunları düzenlemek için bir kanun çıkartıyor muyuz? Benim hayalim, türbanlı kızımızla, göbeği açık kızımızın yan yana okuması’ diyerek bir ‘hoşgörü’ mesajı vermiş. İyi de benim anlamadığım, Sayın Başbakan’ın mesajında ‘biz’ dediği ‘kimler’ ve bu durumda ‘bizler’ onlara göre kimiz?

Kimsenin türbanla okula gitmesine karşı değilim. Herkes kendi inancının gereklerinden sorumludur. Ama ‘biz’, ‘siz’ gibi kamplaşmalar hem de bir ülkenin başbakanı tarafından yapılınca, açıkçası ‘can sıkıcı’ oluyor!

Devam edersek, sonraki günlerde manşetler daha da ‘can sıkıcı’ bir hal almaya başladı...

Yargıtay: Yargı da siyasallaşacak!

YÖK: İnatlaşıyorlar!

DİSK: Tehdit altındayız!

Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu: Nereye gidiyoruz?

Hakan Şükür: Fethullah Hoca’yı seviyorum diye beni ‘Milli Takım’a almıyorlar.

Hakan Şükür’ün bu açıklamasının bu manşetlerle aynı zamana denk gelmesi tesadüf mü? Ya da bütün manşetlerin arka arkaya sökün etmesi bir tesadüf mü?

Umarım tesadüftür.

Haaa unutmadan; bir de şu haber çok ilgimi çekti.

Gevaş ilçesinin İkizler Köyü’nde bir koyun uçuruma atlayınca, peşinden 400 koyun daha atlayıp telef olmuş!
Yazının Devamını Oku

Herkese Jaaa Hallo!

Jaaa Hallo! (*)<br><br>Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çok az bir süre kaldı!<br><br>Jaaa Hallo! (**) Her türlü toplumsal tepkiye rağmen, TCK yasası değiştirilmeden aynen ikinci kez TBMM’de kabul edildi!

Jaaa Hallo!

AKP muhalefetsiz Meclis’te iki günde yüzlerce maddelik 24 yasayı kabul etti!

Jaaa Hallo!

Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Abdullah Gül başbakan olursa hayatımızda ve yaşam biçimimizde çok şey değişecek!

Jaaa Hallo!

Turizm Bakanı Atilla Koç, turizme hizmet etmenin sadece ‘stand-up’ yapmak ve uyumak olduğunu sanıyor!

Jaaa Hallo!

AKP, Bakan Koç’u uyanık tutmak için MKYK’da çözüm arıyor!

Jaaa Hallo!

Genel seçimlerde ‘Sosyal Demokratların’ oy verebileceği bir lider ve parti yok!

Jaaa Hallo!

Girmek için çırpındığımız ‘Avrupa Birliği’ çöküyor! Üstelik ‘Avrupa Birliği’ ülkelerinde yaşamaya çalışanlar çok mutsuz!

Jaaa Hallo!

Her alanda ‘ALTYAPI’ sorunumuz var!

Jaaa Hallo!

Afrika ülkelerine yardım etmeleri konusunda G8 Zirvesi’ndeki sekiz ülkenin liderini ikna etmek için, Live8 konserleri sırasında 26.5 milyon kişi SMS göndererek rekor kırdı!

Jaaa Hallo!

Venedik’ten önce, tatilciler yüzünden Bodrum batabilir!

Jaaa Hallo!

Deniz mevsimi açıldı, artık bütün ‘magazin yüzleri’ Bodrum ve Çeşme plajlarında üstelik mayokinili!

Jaaa Hallo!

Seda Sayan’ın yeni bir sevgilisi varmış!

Jaaa Hallo!

Ekolojik denge giderek bozuluyor!

Jaa Hallo!

Hepimizin dengesi giderek daha çok bozuluyor!

Jaaa Çello!

Değişmeliyiz!

(*) Almanca heyecanlı bir merhaba.

(**) Almanya’nın Münih kenti yakınlarındaki Landshut kasabasında dört yılda bir yapılan ‘Landshuter Hochzeit‘ kutlamalarının sembolü olan cümle.

1475 yılında Landshut Kralı Herzog Ludwig, Polonya Kraliyet Ailesi’nden Landshut Kasabası’na gelin getirdiğinde, bu düğün günlerce süren ve halkın da katıldığı törenlerle kutlanmış. Halk birbirinin ve özellikle asillerin ilgisini çekebilmek için düğün sırasında ‘Jaa Hallo!’ cümlesini kullanmış.
Yazının Devamını Oku

Suratına bak gül

İnsanları güldürmenin dünyanın en zor işlerinden biri olduğunu hep söylerler. Ben de ‘komikçilik yapmanın(!)’ ne kadar zor bir iş olduğunu televizyon sektörüne girdikten sonra anlayabildim zaten. Çok gülünen, çok başarılı (ve dolayısıyla da çok para kazanan) bir komedyen olmanın ilk şartı ‘zamanlama refleksinizin’ ve hatta ‘zamanlama yeteneğinizin’ çok gelişmiş olması. Hani o hepimizin bildiği ‘espri satma meselesi’ işte! Eğer espriyi satamıyorsanız, ne kadar komik olursanız olun hiçbir işe yaramıyor komikliğiniz maalesef!

Doğru zamanda doğru espriyi yapabilme yeteneğine sahip olunca, sizi izleyenler gülmekten yerlere yatabiliyorlar.

Sadece zamanlama duygunuzun olması, komik olduğunuz anlamına gelmiyor tabii. Hani güzel, değişik espriler yapma yeteneğini saymazsak eğer, bu ‘komikçilik işinde’ sahip olunması gereken en önemli yeteneklerden biri de ‘Tamam artık bu mevzu yeter’ diyerek nerede duracağını bilmek... Yani seyredenler gülmekten yerlere yatıyorlar ve yaptığınız espri çok tuttu diye espriyi uzattıkça uzatıp, sündürdükçe sündürüp seyredenlerin içini de baymamak gerekir! İnsanlar gülmeye gelmiş, sıkmamak lazım değil mi?

Anlayacağınız bu profesyonel ‘komikçilerin’ işleri gerçekten zor...

Bir de ‘doğal komikler’ var... Yani sizi güldürmek için neredeyse hiç ama hiç çaba sarf etmeyenler. Rahmetli anneannem böyle insanlar için ‘ne komik adam yahu, suratına bak gül’ derdi!

Hepimizin etrafında bu ‘suratına bak gül’lerden vardır...

Ama son zamanlarda herkesin yakından tanıdığı bir-iki isim var ki, kayda değer. Esas işi ‘komikçilik’ olmayan, hatta yaptığı iş ile ‘komikçilik’ arasında en ufak bir ilinti bulunmayan, aksine son derece ‘ciddi(!)’ işler yapan bu kişiler, tam anneannemin deyimi ile ‘suratına bak gül’ insanlardan...

Mesela Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç bunlardan bir tanesi. Adam doğal komik! Öyle yaptığı hiçbir şeyi ‘komikçilik’ olsun diye yapmıyor. Adam ciddi ciddi yapıyor, ama ‘yapabildiği’ her şey çok ama çok komik oluyor. Şahsen ben Atilla Koç’la ilgili bütün haberleri kaçırmadan okuyorum, ama özellikle favorim sayın bakanla ilgili görüntülü haberler! Tavsiye ederim, kaçırmayın. İzleyin çok komik oluyor!

Yalnız buradan kendilerine naçizane bir önerim olacak. Şu ‘uyuklama’ meselesini artık birazcık sündürdü! Tamam ilk zamanlarda çok ama çok komikti, her seyretmede ve bu konu üzerinde sayın Koç engin fikirlerini söylediğinde, gülmekten kasıklarımızı tuta tuta yerlere yatıyorduk. Ama artık baydı! Bu ‘uyuklama’ esprisinin yerine şimdi kendisinden uyumadan daha sağlam, daha komik espriler beklediğimizi de belirtmeliyim. Açıkçası kendilerini ve eşini severek ve yakinen izlemekten zevk almaktayım.

Kendilerini izlemekten zevk almaktayım ama hálá attığı her adımla ilgili fıkraların, anekdotların elektronik posta yoluyla çoğaltılmamasını da hayretle karşılamaktayım. Sanırım ‘Türk sokak edebiyatının’ yaratıcı kişilerinin henüz yeteri kadar ilgisini çekemedi sayın bakan. Sadece uyuklamakla yeteri kadar popülarite yakalanamıyor demek ki! Simdi sayın bakandan daha yaratıcı ataklar beklemekteyiz! Nerede o Yıldırım Akbulut günleri?

Bir diğer ‘doğal komik’ yazılı ve görsel medyaya çıkmak için neredeyse hiçbir fırsatı kaçırmayan sayın Zekeriya Beyaz hocam... Ben hocamı da Atilla Koç gibi nerede görsem severek izliyor ve yakinen takip ediyorum. Ama artık sayın hocam da kendisini fazla tekrar etmeden yeni espriler bulsa iyi olacak gibi geliyor bana!

Kendilerini bu kadar yakından takip edenler olarak yeni espriler ve gösteriler istemek hakkımız ama değil mi?
Yazının Devamını Oku

Hayat bazen çok acımasız

Başlıktaki cümleyi yazdım diye Amerika’yı yeniden keşfetmiş falan gibi hissetmiyorum kendimi. Zaten en klasiğinden bulup yazdığım bu cümle, hiçbirimizin bilmediği bir şey değil. Aksine çoğumuzun bildiği, hatta ‘test’ ettiği ve çoğu zaman diline pelesenk ettiği bir ‘hayat klişesi’ aslında: ‘Hayat bazen ne kadar acımasız.’

Çocukluk çağlarımda bu klişe cümleyi sıklıkla, en yakınımdaki kadınlardan duydum. Neredeyse hepsinin hayatın ‘acımasızlığına’ ve ‘sertliğine’ karşı itirazları vardı. Onlara göre çoğu, ‘hak etmedikleri bir hayatı yaşıyorlar’ ve ‘yaşadıklarından çok daha iyisini’ hak ediyorlardı aslında. Tabii kendilerine göre. O zamanlar çocuk aklımla ‘büyükler sadece şikayet etmek için mi gelmişler dünyaya acaba’ diye düşünürdüm.

Çocukluktan ergenliğe geçtiğim 80’li yıllarda bu klişe sözcüğü çok daha fazla insandan duymaya başladım. Hem de cinsiyet farkı gözetmeksizin. Kadınlardan, erkeklerden, delikanlılardan, genç kızlardan... Sanırım 80’li yıllar ‘hayatın ne kadar acımasız olduğunu’ herkese bir kez daha, hem de çok acımasızca hissettirmişti.

Ben o yıllarda daha toydum. ‘Hayat’, ‘yaşam’ gibi kelimelerin içi çok ama çok boştu benim için. Dünyaya gelmiştim, gençtim, yaşıyordum ve eğleniyordum. ‘Hayat bazen çok acımasız’ diyenler, gereksiz entelektüel kaygılar taşıyanlar, yaşamaktan anladıkları sadece acı çekmek olanlardı. Hem hayatı değiştirmek için ne yapıyorlardı ki? Öyle eli kolu bağlı oturup dertlenmekle neyi düzelteceklerdi? Tam da böyle düşünüyordum.

Aynı yıllarda neredeyse hayattan ‘şikayetlendiğini’ hiç ama hiç duymadığım babam da aynı klişeyi söylemeye başladı: ‘Hayat bazen çok acımasız.’ Babam da aynı kervana katıldı dedim! Kulak asmadım bile! O zamanlar hayatı ne kadar ‘ciddiye’ alıyordum ki, hayatı çok ama çok ciddiye alan babamın bu söylediklerini ciddiye alayım!

Aynı yıllar, babamın hastalık belirtilerinin ilk başladığı yıllardı. Üstelik babam klasik bir Türk erkeği olarak doktorlara hiç güvenmezdi. Sanırım o da bazıları gibi tıbbı ciddiye almıyordu! Bizim zorlamalarımızla doktorlara gitti. Aylarca ‘teşhis’ konulamadı. Hastalığın ilk belirtilerinin ortaya çıkmasından neredeyse beş yıl sonra bir doktor kilit cümleyi söyledi: ‘Hem Parkinson, hem Alzheimer!’

Babam inanmadı. ‘Hayır, yanlış teşhis. Neyi biliyorlar ki bunu bilsinler. Ben iyiyim’ dedi ısrarla. Ama o klişe cümle hep ağzındaydı: ‘Hayat bazen çok acımasız’. İki hastalığı da giderek ilerlerken, bir pazar günü büyüdüğüm evde onu ziyarete gittiğimde, akşam alacasına bakıp aynı cümleyi söyledi bana: ‘Oğlum, hayat çok acımasız. Güçlü dur!’

Son üç aydır babamı her gördüğümde artık benim de dilimden aynı klişe cümle dökülüyor: ‘Hayat çok acımasız.’

Ben babamı ‘hayata karşı bu kadar savunmasız, bu kadar aciz bir durumda’ görmek istemiyorum!

Ben babamı hálá radyodan Kürdili Hicazkar faslını ya da ‘öğlen ajansını’ dinlerken, Anadol marka arabasının üzerine brandasını örterken, yeni çıkan her elektronik eşyayı eve alıp getirirken, ay başlarında ödeyeceği taksitleri kenara köşeye ayırırken, ‘o kadar paramız yok’ derken, Kemal Sunal filmlerine katıla katıla gülerken görmek istiyorum.

Ben babamın ‘Ben artık yaşamak istemiyorum’ dediğini duymak istemiyorum.

Ben babamı hálá ateşli parti kavgaları yaparken, sanki oy sandıkları kaçacakmış gibi hepimizi sabah erkenden yataktan kaldırıp oy kullanmaya götürürken, gazetesini okurken, dünya ve Türkiye meseleleri hakkında herhangi bir fikrini söylerken ve tartışırken görmek istiyorum.

Ama biliyorum artık mümkün değil. Bu görmek istediklerim artık olmayacak!

Ben babamı artık kendi kendine yürüyemezken, kendi başına hiçbir işini halledemezken, artık çoğu kişinin ismini, kim olduğunu unuturken ve her gün yatağa daha çok bağlanırken görüyorum oysa!

Babam gözümün önünde ‘eriyor’...

‘Hayat hakikaten bazen çok acımasız...’

En klişesinden!
Yazının Devamını Oku

Merak ilkel tatili öldürdü

Hani <B>‘Allah’ın sopası yok’</B> dedikleri tam da bu oluyorum sanırım... ‘İlkel tatil, ilkel tatil’ diye tutturunca, ‘Al ilkel tatil, öyle olmaz böyle olur’ dedi sanki birileri. Tatilin son günü, pazartesi yazısının yetişmesi lazım. Al sana gerginlik!

Tatil yapmayı seçtiğim yer, üçüncü dünya ülkesi...

Bilgisayarın klavyesi bile ‘Sizin bildiğiniz dilden’ yazmıyor. Yani yok öyle tatile beş dakika ara verip, bir yüzmece, bir güneşlenme arası bilgisayarda falan yazıyı şıftırtmak!

Gözünü sevdiğimin Olimpos’u...

Oysa bundan birkaç yıl önce nefret etmiştim Olimpos’ta tatil yapmaktan. Yeni yeni palazlanır, hızlı hızlı lükse alışırken, çok ‘enteresan’ gelmişti Olimpos’ta ilkel tatil fikri. Ama daha tatilin ikinci gününde ‘Bu kadar da ilkellik olmaz ki canım’ deyip, ayaklarımı popoma vura vura kaçmıştım oradan. (İnsan ne çabuk alışıyormuş rahata meğer!)

O kadar ilkel tatil, ilkel tatil diye tutturdum ama alışkanlıklarım da yakamı bırak(a)madı bir türlü!

Sen tut, seçe seçe seyrettiğin bütün televizyon dizilerinin sezon finallerinin yayınlandığı haftayı seç, tatile gelmek için.

Olacak şey mi?

Merak kediyi öldürürmüş, ilkel tatili de öldürdü. Hemen hemen her takip ettiğim dizinin yayınlandığı akşam sarıl ‘SMS’lere, telefonlara.

İnsan kolay kolay kurtulamıyor(muş) alışkanlıklarından! (Sanki bunu öğrenmem için seyrettiğim dizilerin son bölümlerini seyredemeden tatile çıkmam gerekiyormuş gibi bir gereksizlikten söz ettiğimin farkındayım.) Sizin de bana, size böylesine saçma sapan, eften püften, kof, içi boş bir yazıyı okuttuğum için kızdığınızın da farkındayım. (FARKINDALIK!)

Ama hálá içi dolu mu dolu bir yazı yazmak kadar iyi bir ‘köşekapan’ olmadım ne yapayım?

Öyle denize bakıp ‘Yeni doğmuş saf bir bebeğin annesinin memesini emdikten sonra daldığı, güvenli uykusunda mışıl mışıl uyuması gibi sakindi deniz’ diye başlayan, ya da bir çiçeğe bakıp ‘Bugün yalnızlığında, salına salına körpe bir genç kız gibi doğan güneşe nazlanıyordu’ ya da ne bileyim, siyah saçlı esmer bir kadına bakıp ‘Gecenin işi, insanın pisi, hala gençlik hayallerimi süsleyen kütür kütür zenci gibi’ diye başlayan yazılar yazamayacak kadar yeteneksiz-hálá ve sanırım sonsuza kadar- acemisiyim bu işin. (Yukarıda yazdığım satırların, tatilde kitabını okuduğum herhangi bir Türk yazarla ve yazdıklarıyla uzak yakın herhangi bir ilişkisi yoktur. Benzerlikler varsa tamamen tesedüftür.)

Oysa ‘köşekapan’ın iyisi ekmeğini taştan çıkarır!

Ama yok, olmuyor işte!

Elimin altında ‘Türk Popüler Kültür Hadiseleri’nin Baş Oyuncuları’ olmadan, şöyle ‘gönül rahatlığıyla’ bir yazı şıftırtamıyorum. (YETENEKSİZLİĞİNİN FARKINDA OLMAK...)

Vallahi ilkel tatil, milkel tatil diye isteyip durdum ya, insan en ... şeyleri bile özlüyormuş meğerse. (Bu da bana kapak olsun!) Artık sıkıldım, bunaldım demeyeceğim. Eğer dersem, yeni televizyon sezonunda ‘Size anne diyebilir miyim’ evine kapatın beni.

İnanır mısınız Recep Tayyip Erdoğan’ın hoşgörülü yaklaşımlarını, Ahmet Necdet Sezer’in sıcacık gülümsemesini, Deniz Baykal’ın sevimliliğini özledim!

Lerzan Mutlu’yu, Tuba Ekinci’yi bile özledim diyebilirim, gerisini siz anlayın!
Yazının Devamını Oku

Merak ilkel tatili öldürdü

Hani ‘Allah’ın sopası yok’ dedikleri tam da bu oluyorum sanırım... ‘İlkel tatil, ilkel tatil’ diye tutturunca, ‘Al ilkel tatil, öyle olmaz böyle olur’ dedi sanki birileri.Tatilin son günü, pazartesi yazısının yetişmesi lazım. Al sana gerginlik! Tatil yapmayı seçtiğim yer, üçüncü dünya ülkesi...Bilgisayarın klavyesi bile ‘Sizin bildiğiniz dilden’ yazmıyor. Yani yok öyle tatile beş dakika ara verip, bir yüzmece, bir güneşlenme arası bilgisayarda falan yazıyı şıftırtmak! Gözünü sevdiğimin Olimpos’u... Oysa bundan birkaç yıl önce nefret etmiştim Olimpos’ta tatil yapmaktan. Yeni yeni palazlanır, hızlı hızlı lükse alışırken, çok ‘enteresan’ gelmişti Olimpos’ta ilkel tatil fikri. Ama daha tatilin ikinci gününde ‘Bu kadar da ilkellik olmaz ki canım’ deyip, ayaklarımı popoma vura vura kaçmıştım oradan. (İnsan ne çabuk alışıyormuş rahata meğer!)O kadar ilkel tatil, ilkel tatil diye tutturdum ama alışkanlıklarım da yakamı bırak(a)madı bir türlü!Sen tut, seçe seçe seyrettiğin bütün televizyon dizilerinin sezon finallerinin yayınlandığı haftayı seç, tatile gelmek için. Olacak şey mi? Merak kediyi öldürürmüş, ilkel tatili de öldürdü. Hemen hemen her takip ettiğim dizinin yayınlandığı akşam sarıl ‘SMS’lere, telefonlara.İnsan kolay kolay kurtulamıyor(muş) alışkanlıklarından! (Sanki bunu öğrenmem için seyrettiğim dizilerin son bölümlerini seyredemeden tatile çıkmam gerekiyormuş gibi bir gereksizlikten söz ettiğimin farkındayım.) Sizin de bana, size böylesine saçma sapan, eften püften, kof, içi boş bir yazıyı okuttuğum için kızdığınızın da farkındayım. (FARKINDALIK!)Ama hálá içi dolu mu dolu bir yazı yazmak kadar iyi bir ‘köşekapan’ olmadım ne yapayım?Öyle denize bakıp ‘Yeni doğmuş saf bir bebeğin annesinin memesini emdikten sonra daldığı, güvenli uykusunda mışıl mışıl uyuması gibi sakindi deniz’ diye başlayan, ya da bir çiçeğe bakıp ‘Bugün yalnızlığında, salına salına körpe bir genç kız gibi doğan güneşe nazlanıyordu’ ya da ne bileyim, siyah saçlı esmer bir kadına bakıp ‘Gecenin işi, insanın pisi, hala gençlik hayallerimi süsleyen kütür kütür zenci gibi’ diye başlayan yazılar yazamayacak kadar yeteneksiz-hálá ve sanırım sonsuza kadar- acemisiyim bu işin. (Yukarıda yazdığım satırların, tatilde kitabını okuduğum herhangi bir Türk yazarla ve yazdıklarıyla uzak yakın herhangi bir ilişkisi yoktur. Benzerlikler varsa tamamen tesedüftür.)Oysa ‘köşekapan’ın iyisi ekmeğini taştan çıkarır!Ama yok, olmuyor işte! Elimin altında ‘Türk Popüler Kültür Hadiseleri’nin Baş Oyuncuları’ olmadan, şöyle ‘gönül rahatlığıyla’ bir yazı şıftırtamıyorum. (YETENEKSİZLİĞİNİN FARKINDA OLMAK...) Vallahi ilkel tatil, milkel tatil diye isteyip durdum ya, insan en ... şeyleri bile özlüyormuş meğerse. (Bu da bana kapak olsun!) Artık sıkıldım, bunaldım demeyeceğim. Eğer dersem, yeni televizyon sezonunda ‘Size anne diyebilir miyim’ evine kapatın beni.İnanır mısınız Recep Tayyip Erdoğan’ın hoşgörülü yaklaşımlarını, Ahmet Necdet Sezer’in sıcacık gülümsemesini, Deniz Baykal’ın sevimliliğini özledim!Lerzan Mutlu’yu, Tuba Ekinci’yi bile özledim diyebilirim, gerisini siz anlayın!
Yazının Devamını Oku

Yaşasın ilkel tatil

Benim yazdıklarımı hálá bıkmadan usanmadan okumaya devam ediyorsanız, siz bu yazıyı okuduğunuz sırada ben iki haftalık bir tatile çıkmış olacağım. <B>Çok çalışanlar için tatil hoş bir şeydir. </B>Tabii ‘yapabilen’ için! Cep telefonu ‘icat’ olunmadan önce, tatil çok daha hoş bir şeydi. Sadece aramak istediğiniz insanı (yani bağımlı olduklarınızı!) arıyor, halini hatırını soruyordunuz. Başka da hiç kimse ‘kıldan yünden’ sebeplerle size ulaşamıyordu. Hele işyerinizden siz istemediğiniz sürece size ulaşılması hiç mümkün değildi.

Ama cep telefonu ‘icat’ oldu, tatiller bozuldu. Tam ‘Her şeyden ve istemediğim herkesten arınıyorum’ duygusuyla ‘kaçtığınız’ yerde, birden bire cep telefonunuz çalıyor, karşınızda ‘patronunuz’ ya da ‘çalışma arkadaşlarınız’ size işle ilgili bir yığın soru soruyorlar.

Yok bilmem ne, ne oldu?

Bilmem kim bu konuda ne demişti?

Bilmem ne programı için ...! İşte bu üçüncü telefondan sonra, artık gittiğiniz yerde ‘tatil çalışmaları’ başlıyor. Bildiğiniz mekansız mesai!

* * *

Artık tatilleri ‘dinlenme, arınma’ olmaktan çıkaran tek şey, sadece cep telefonları da değil ki, bir de ‘internet hadisesi’ var! ‘Elektronik posta’ haberleşmesi de yeteri kadar tatilleri ‘tatil’ olmaktan çıkarıyor! Tatilin bir aşamasında (bu nedense hemen ikinci günden sonra falan oluyor!) çalan cep telefonundan sonra, ‘işinizi halletmek’ için hemen kendinize harıl harıl bir ‘internet cafe’ aramaya başlıyorsunuz.

Ama zaten bir tatil köyündeyseniz çok şanslısınız! Çünkü internet cafe ‘hizmetini’, tatil köyleri ve oteller ‘ayağınıza kadar’ getiriyorlar. Patronun size sorduğu soruya cevap verebilmek için bazı bilgilere ihtiyacınız olduğundan, hemen internet cafeye koşup elektronik postalarınıza bakıyorsunuz. Hazır elektronik posta adresinizi açmışken, birden kendinizi, gelen bütün elektronik postaları okurken ve hatta cevaplandırırken buluyorsunuz!

Bütün ‘postalara’ cevap yazdıktan sonra, hazır internete dalmışken, bakalım neler oluyormuş diye, gazetelerin haber sayfalarında ve internette de gezinmeye başlıyorsunuz doğal olarak! O haberden bu habere, o köşe yazısından bu köşe yazısına, o yorumdan şu yoruma derken, her okuduğunuz yazı size birkaç gün önce neler olduğunu da merak ettirdiğinden, bu kez gazetelerin ‘arşiv’ sayfalarına girmeye başlıyorsunuz!

Ee hazır internete girmişken, mesleki meraklarla birkaç günlük televizyon izlenme oranlarına da bakıyorsunuz doğal olarak!

Ertesi gün, bir önceki gün maillere yazdığınız cevaplara gelen cevapları merak ettiğiniz için tekrar elektronik posta adresinize bakmanız gerekiyor tabii ki!

* * *

Tatilleri tatil olmaktan çıkaran şey, sadece bunlar değil... Bir de ‘çanak anten’ hadisesi var! Dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka seyredilecek bir ‘Türk kanalı’ buluyorsunuz! Ee, o zaman da ‘Ana Haber Bültenleri’ni kaçırmayacaksınız doğal olarak!

Bu yıla kadar bütün tatillerimi kendi kendime böyle zehir ettim!

Ama bu yıl ‘teknolojinin hiçbir nimetinden’ faydalanmamaya kararlıyım. Türkiye’de neler olup bittiğini de hiç merak etmeyeceğim! Erdoğan’ın ABD’den nasıl döndüğünü, üniversite sınavlarının durumunu, ‘TCK Kadın Platformu’ afişinde imzası bulunan ülkelerin imzalarını geri çekip çekmediklerini, özgürlüğü sadece ‘türban sorununa’ indirgeyen Erdoğan’a gelen tepkilerin neler olduğunu... Hiç ama hiçbir şeyi merak edip okumayacağım, hatta sormayacağım!

Bu vesile ile yazılarıma da bir hafta ara vereceğimi söyleyeyim.

Yaşasın teknolojisiz, ‘ilkel tatil!’

Dost akraba ve üçüncü şahıslara duyurulur!
Yazının Devamını Oku

Yaşasın ilkel tatil

Benim yazdıklarımı hálá bıkmadan usanmadan okumaya devam ediyorsanız, siz bu yazıyı okuduğunuz sırada ben iki haftalık bir tatile çıkmış olacağım. Çok çalışanlar için tatil hoş bir şeydir. Tabii ‘yapabilen’ için!Cep telefonu ‘icat’ olunmadan önce, tatil çok daha hoş bir şeydi. Sadece aramak istediğiniz insanı (yani bağımlı olduklarınızı!) arıyor, halini hatırını soruyordunuz. Başka da hiç kimse ‘kıldan yünden’ sebeplerle size ulaşamıyordu. Hele işyerinizden siz istemediğiniz sürece size ulaşılması hiç mümkün değildi. Ama cep telefonu ‘icat’ oldu, tatiller bozuldu. Tam ‘Her şeyden ve istemediğim herkesten arınıyorum’ duygusuyla ‘kaçtığınız’ yerde, birden bire cep telefonunuz çalıyor, karşınızda ‘patronunuz’ ya da ‘çalışma arkadaşlarınız’ size işle ilgili bir yığın soru soruyorlar. Yok bilmem ne, ne oldu? Bilmem kim bu konuda ne demişti? Bilmem ne programı için ...! İşte bu üçüncü telefondan sonra, artık gittiğiniz yerde ‘tatil çalışmaları’ başlıyor. Bildiğiniz mekansız mesai! * * * Artık tatilleri ‘dinlenme, arınma’ olmaktan çıkaran tek şey, sadece cep telefonları da değil ki, bir de ‘internet hadisesi’ var! ‘Elektronik posta’ haberleşmesi de yeteri kadar tatilleri ‘tatil’ olmaktan çıkarıyor! Tatilin bir aşamasında (bu nedense hemen ikinci günden sonra falan oluyor!) çalan cep telefonundan sonra, ‘işinizi halletmek’ için hemen kendinize harıl harıl bir ‘internet cafe’ aramaya başlıyorsunuz.Ama zaten bir tatil köyündeyseniz çok şanslısınız! Çünkü internet cafe ‘hizmetini’, tatil köyleri ve oteller ‘ayağınıza kadar’ getiriyorlar. Patronun size sorduğu soruya cevap verebilmek için bazı bilgilere ihtiyacınız olduğundan, hemen internet cafeye koşup elektronik postalarınıza bakıyorsunuz. Hazır elektronik posta adresinizi açmışken, birden kendinizi, gelen bütün elektronik postaları okurken ve hatta cevaplandırırken buluyorsunuz!Bütün ‘postalara’ cevap yazdıktan sonra, hazır internete dalmışken, bakalım neler oluyormuş diye, gazetelerin haber sayfalarında ve internette de gezinmeye başlıyorsunuz doğal olarak! O haberden bu habere, o köşe yazısından bu köşe yazısına, o yorumdan şu yoruma derken, her okuduğunuz yazı size birkaç gün önce neler olduğunu da merak ettirdiğinden, bu kez gazetelerin ‘arşiv’ sayfalarına girmeye başlıyorsunuz!Ee hazır internete girmişken, mesleki meraklarla birkaç günlük televizyon izlenme oranlarına da bakıyorsunuz doğal olarak!Ertesi gün, bir önceki gün maillere yazdığınız cevaplara gelen cevapları merak ettiğiniz için tekrar elektronik posta adresinize bakmanız gerekiyor tabii ki!* * * Tatilleri tatil olmaktan çıkaran şey, sadece bunlar değil... Bir de ‘çanak anten’ hadisesi var! Dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka seyredilecek bir ‘Türk kanalı’ buluyorsunuz! Ee, o zaman da ‘Ana Haber Bültenleri’ni kaçırmayacaksınız doğal olarak!Bu yıla kadar bütün tatillerimi kendi kendime böyle zehir ettim!Ama bu yıl ‘teknolojinin hiçbir nimetinden’ faydalanmamaya kararlıyım. Türkiye’de neler olup bittiğini de hiç merak etmeyeceğim! Erdoğan’ın ABD’den nasıl döndüğünü, üniversite sınavlarının durumunu, ‘TCK Kadın Platformu’ afişinde imzası bulunan ülkelerin imzalarını geri çekip çekmediklerini, özgürlüğü sadece ‘türban sorununa’ indirgeyen Erdoğan’a gelen tepkilerin neler olduğunu... Hiç ama hiçbir şeyi merak edip okumayacağım, hatta sormayacağım!Bu vesile ile yazılarıma da bir hafta ara vereceğimi söyleyeyim. Yaşasın teknolojisiz, ‘ilkel tatil!’Dost akraba ve üçüncü şahıslara duyurulur!
Yazının Devamını Oku

İçi boş dilekleri yemiyoruz

Her geçen gün hayatımız daha fazla ‘otomatikleşiyor.’ Ama <B>‘hayatı otomatiğe bağlamak’ </B>sadece gündelik, sıradan işlerimizi yaparken başvurduğumuz bir yöntem değil! Artık bazı kelimeleri, deyimleri, cümleleri de içini boşaltıp otomatiğe bağladık!

Bazen karşımızdaki bir laf ediyor ama, insanın o edilen lafa inanası gelmiyor. Hele bir de o lafı edenin takındığı yüz ifadesi, ikiye katlıyor o kişinin ‘inandırıcılıktan uzak olması’ durumunu!

‘İçi boş’ ve ‘inandırıcılıktan uzak’ olmanın en son örneğini, haber bültenlerinde ve gazetelerde boy boy yer alarak görevlerinden ‘istifa(!)’ eden bakanlar verdiler. Neredeyse hepsi dişlerinin arasından ‘Hayırlısı olsun, bu bir bayrak yarışı. Ben bayrağı yeni arkadaşıma devrediyorum. Bu durumdan da çok mutluyum!’ dediler ama, hani ‘hayırlısı olsun’ mu dediler, yoksa küfür mü ettiler belli değil!

32 diş sıkılmış, dudaklara yapışmış sahte bir ‘gülümseme’, ‘Oh kurtuldum bu bakanlık sorumluluğundan’ sahte yüz ifadesi, ama bir o kadar da, bir an önce devir teslim törenini bitirip kameraların önünden kaçıp, daha fazla soruya muhatap olmamanın mücadelesi! Tüm bu karmaşa içinde söylenen, içi boş, havada kalmış ve hiç inandırıcı olmayan bir cümle:‘Hayırlısı olsun’

İnandık mı? Hayır.

Yiyor muyuz bu ‘uygarlık gösterilerini?’ HAYIR!

Türkiye’de ve hatta dünyada kim bakanlık görevinden istifa ettirilmekten ‘mutlu’ olabilir ki?

‘Hayırlısı olsun’dan başka, bir de ‘Kendine iyi bak’ saçmalaması var. Herhangi bir yerden tanıdığın alelade bir insan ya da yakın arkadaşın veya dostun, herkesin ağzında bu laf! Tam vedalaşırken sahte gülümsemeler ve merak duygularıyla dökülüveriyor insanların ağzından: ‘Kendine iyi bak.’ Yahu sana ne! Beden benim, ruh benim, hayat benim! O kadar kendime iyi bakıp bakmadığımı merak ediyorsan arada bir ara! Arıyor musun? Hayır! Nasıl içi boş ve sahte! ‘Kendine iyi bak hadisesi’ ile ilgili Candan Erçetin’in bir şarkısı var ya bayılıyorum ona:

‘Kendine iyi bak deme, denmez, saçma!’ Hakikaten saçma!

Bir diğer içi boş geyik malzemesi de ‘sanat dünyasından’ geliyor. ‘Ben sadece yaptığım işlerle gündeme gelmek istiyorum ama kendimi ifade edebileceğim bir platformu henüz bulamadım!’ Şimdi ne anlıyorsunuz siz bu cümleden? Yine hep ‘onların’ ağzından duyduğumuz başka bir klişe var ki artık katlanılır gibi değil: ‘Bizim seviyeli bir birlikteliğimiz var, zaten ben onun ruh güzelliğine hayranım. Önemli olan da ruh güzelliği zaten’ geyiği ki, bu geyiğin üzerine herhangi bir laf etmeye bile değmez bence!

‘Geyik’ işte! Adı üstünde!

Bunlardan bir sürü var: ‘Çok güzel bir enerjisi var...’

‘İlk anda elektrik aldım, elektriği çok pozitif...’

‘Sadece arkadaşız. Başka bir şey olsa, emin olun ilk sizin haberiniz olur.’

Yiyor muyuz bütün bu ‘içi boş lafları?’ Takınılan ‘surat ifadelerini’ hálá?

Sanmıyorum...
Yazının Devamını Oku