GeriSeyahat Büyülü Karadeniz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Büyülü Karadeniz

Büyülü Karadeniz

Gezimin ikinci etabında kıyı kıyı tüm Karadeniz'i geçtim. YemyeÅŸil daÄŸların, masmavi, beyaz köpüklü Karadeniz'le kucaklaÅŸması ortaya büyülü bir görünüm çıkartıyor. Samsun'dan Rize'ye uzanan yolculuk gördüğüm manzaraları dünyanın hiçbir yerinde görmedim desem yeridir.Sabah erkenden kalktım. Aslında yola çıkmayacak olsam öğlene kadar uyuyabilirdim. Sırtım, omuzlarım aÄŸrıyordu. Dile kolay, bir gün önce Ä°stanbul-Amasya arasında yaklaşık 700 km. yol katetmiÅŸtim. ‘Erken kalkan yol alır’ dedim ve kendimi yataktan aÅŸağı attım. Tek gözüm kapalı duÅŸun altına girip, soÄŸuk suyu açtım. Tahmin edileceÄŸi gibi, küfür-kıyamet bir söylemle duÅŸun altında bir müddet bekledim. Kurulandıktan sonra, bir-iki kültür fizik hareketi ile kendimi ‘spor yaptım’ diye kandırdım. Çantamı toplarken, benden baÅŸka hiçbir ‘aklıevvelin’ yıllık tatilinde kendine böylesine bir iÅŸkence yapmayacağını düşündüm.Yolum epey uzundu. Bütün Karadeniz'i kıyı kıyı aÅŸmaya niyetlenmiÅŸtim. Yola çıktığımda yaÄŸmur atıştırmaya baÅŸladı. KavÅŸaktan Samsun okunun gösterdiÄŸi istikámete doÄŸru döndüm. Kıvrıla kıvrıla giden dar bir yoldu. Önüme bir kamyon çıkınca hızım 10 km.'ye kadar düşüyordu. O zaman ben de etrafı seyrediyordum. Ä°stanbul'da solmaya baÅŸlayan papatyalar, burada yeni yeni boy göstermeye baÅŸlamıştı. ‘Bu yol akÅŸama kadar bitmez’ derken karşıma Samsun çıktı.Amazon denen kadın savaşçıların yaÅŸadığı bölge olan Samsun, gururlu bir geçmiÅŸe sahipti. Asırlar öncesinde krallar bu kente sahip olabilmek için oluk oluk kan dökmüşlerdi. Strabon burada yaÅŸayan bilginleri şöyle sıralanmıştı: ‘Rhathenos’un oÄŸlu Demetrios, matematikçi Dionysodoros, öğrencisi olduÄŸum gramerci Tyrannion.’ En önemlisi de Atatürk, KurtuluÅŸ Savaşı'nın ilk adımlarını burada atmıştı. Samsun aslında öyle bir solukta gelinip geçilecek bir kent deÄŸildi. Bu güzel kenti keÅŸfetmeyi bir baÅŸka geziye bırakıp yoluma devam ettim.DAÄžLARI DELEN EVLERÇarÅŸamba'yı, Terme'yi geçip Karadeniz sahiline çıkınca yol tekrar iÅŸkenceye döndü. Dar ve çok iÅŸlek yolda, sıra sıra giden kamyonları sollayabilmek için epey zorlandım. Aslında yavaÅŸ gittiÄŸime deÄŸil, çevredeki güzelliklere bakamadığıma sinirleniyordum. Yol çok güzel görüntüler sunuyordu. Sol tarafta sahili köpük köpük beyaza boyayan koca Karadeniz, saÄŸ tarafta yeÅŸilin her türlüsüyle kaplı tarlalar, tepeler. Kamyonlar olmasa, yeÅŸil ile mavi arasında sürüp giden bu yolculuÄŸa pek itiraz etmezdim. Ãœnye, Fatsa derken görünüm iyiden iyiye büyülemeye baÅŸladı. BulduÄŸum her geniÅŸlikte durup fotoÄŸraf çektim. Zümrüt yeÅŸili daÄŸlar Karadeniz manzaralı evlerle dolmaya baÅŸladı. Yapılanlar yörenin ünlü yayla evlerine benzese bir itirazım olmayacaktı. Hatta oralarda oturamadığım için sahiplerini kıskanacaktım. Ama bunlar, her biri 5-6 katlı ucube apartman bozuntularıydı. TuÄŸlanın üstüne sıva bile vurulmamıştı. Yine de yeÅŸili bozmaya, çirkinleÅŸtirmeye güçleri (ÅŸimdilik) yetmemiÅŸti.YOL TÃœRKÃœLERÄ°Ordu ile birlikte daÄŸ taÅŸ fındık aÄŸaçlarına büründü. Hemen arabanın disk çalarına Mahsun Kırmızıgül'ün ‘Yüzyılın Türküleri’ diskini koyup, ‘Ordu'nun Dereleri’ni dinlemeye baÅŸladım. Burada bir açıklama lazım: Bu uzun gezide yanıma Mahsun Kırmızıgül'ün türkülerinin yanısıra, bariton Ufuk Karakoç ile saz ustası Hacı TaÅŸan'ın da türkü derlemelerini ve Mercan Dede'nin ‘Seyahatnamesi’ni almıştım. GeçtiÄŸim yere ait türkü varsa hemen onu çalıyordum. ÖrneÄŸin Konya yollarında Seyahatname’yi tekrar tekrar dinledim.Defterimi karıştırıp, Ordu'nun antik dönemine ait notları buldum: ‘Kotyora adındaki bu Rum ÅŸehri, Ksenofon zamanında oldukça önemli bir iskele idi. On Binler Ordusu bu iskeleden gemilere binerek EreÄŸli'ye gittiler.’ Çevrede öylesine çok fındık aÄŸacı vardı ki, bunların tüm dünyaya yeteceÄŸini düşündüm. Fındık aÄŸaçları tüm Karadeniz boyunca görüntüden çıkmadı.Gülyalı, Piraziz, Bulancak...Dünya güzeli yeÅŸil kasabalardı. Yalnız aşırı yaÄŸmurdan dereler çamur çamur akıyordu. Nihayet Giresun göründü. Kirazın anavatanı bu kentte ÅŸimdilerde ara ki kirazı bulasın. Fındık, güzelim kirazı silmiÅŸ süpürmüştü. Gurme dostum Ahmet Örs, Gusto dergisinde kirazı anlatan yazısında ÅŸunları belirtmiÅŸti: ‘Kirazın anayurdu Giresun’dur ve adını antik çaÄŸdaki adı Cerasus'tan alır. Bu meyveyi Avrupa'ya götüren, aynı zamanda gurmelerin de öncüsü olan Romalı general Lucullus'tur.’’Yine antik dönemi anlatan kitapta Giresun kirazı konusunda ÅŸu bilgilere rastlamıştım: ‘Civar ormanlarında kuÅŸ kirazı ve adi kiraz aÄŸaçları vardır. Pek tatlı deÄŸilse de kokusu çok güzeldir. Halk bundan bir tür ÅŸarap yapar.’ KÖFTE-EKMEĞİN LEZZETÄ°Bir çok kaynak kitapta kentin antik çaÄŸdaki adının Cerasus veya Kerasos olduÄŸu belirtilir. Ama Evliya Çelebi'nin anlatımına göre bu adın konmasının öyküsü şöyledir: ‘Fatih Sultan Mehmet kale fethedilirken Musahip Mahmud PaÅŸa'ya, ‘Bu gece kale altına giresun’ diye ferman edince, kaleyi metrise girip fethettiÄŸinden dolayı Giresun denmiÅŸtir.’ Vakfıkebir'de fırınlar yol kenarına sıra sıra dizilmiÅŸti. Vitrinlerinde sergilenen ekmeklerin öylesine tahrik edici bir görüntüsü vardı ki, dayanamadım, koca bir ekmeÄŸi bagaja yerleÅŸtirdim. Karnım acıkmaya baÅŸlamıştı. EkmeÄŸe katık ararken kendimi Akçaabat'ta buldum. Köftenin kralının bu kasabada yapıldığını biliyordum. Bir köftecinin önünde durdum. Kendimi tutamayıp, iki porsiyon köfte sardırdım. Daha sonra bir dere kıyısında gölgelik bir yere oturup, Karadeniz'in iki ünlü lezzetiyle kendime ziyafet çektim. Çok mu acıkmıştım yoksa gerçek mi böyleydi: Vakfıkebir ekmeÄŸinin tadı Ä°stanbul'da yediklerimden çok farklıydı. Katığa bile gerek yoktu. Hele Akçaabat köftelerine ne demeliydi?.. Böylesine lezzetlisini Türkiye'nin hiçbir yerinde yememiÅŸtim. Aslında gerçek tadı tutturmada malzeme kadar, havanın ve suyun da çok önemli olduÄŸunu bilenlerdendim.TRABZON'UN ADITrabzon'u görünce içimi yolun sonuna yaklaÅŸmanın sevinci kapladı. Ä°tiraf etmesem de yorulmaya baÅŸlamıştım. Omuzlarıma hafif bir sızı oturmuÅŸtu. Karadeniz'in antik çaÄŸdan bu yana paylaşılamayan bu gözde kentinde de bilgi ikilemine düştüm. Kaynaklar kentin antik çaÄŸdaki adına ‘Trapesuz’ diyorlardı. Halbuki Evliya Çelebi'nin savı baÅŸka türlüydü: ‘Fatih Sultan Mehmed Han yetmiÅŸ gün kuÅŸatmadan sonra Rumlar’ın elinden aldı. Su ve havasının güzelliÄŸinden hazederek adına Tarb-ı Etzun dedi. DoÄŸrusu eÄŸlence yeridir. Bir adı da Batumzir'dir (AÅŸağı Batum). Bir adı Lezki ÅŸehridir. Bazıları Tarb-ı Efsun derler. Amma halk Trabzon der.’Evliya Çelebi kent hakkında ayrıca ÅŸu bilgileri de vermiÅŸti: ‘Bütün halkı eÄŸlence ve gezinti ehlidir. Ä°ÅŸrete meyilli, gamsız, kayıtsız, zarif, sadık, aşık kimseler olduklarından yüzlerinin rengi kırmızıdır. Kadınları Abaza, Gürcü, Çerkes güzelleri olduÄŸundan, güzel kız ve yakışıklı delikanlıları olur ki her biri sanki birer ay parçasıdır.’Trabzon'u her geliÅŸimde biraz daha geliÅŸmiÅŸ, güzelleÅŸmiÅŸ bulurum. Bu kez de öyle oldu. YorulduÄŸum için daha önce gördüğüm Sümela Manastırı'na giden yola sapmadım (Ama siz sakın ihmal etmeyin.) Sahilde oturup, köpüre köpüre sahile vuran Karadeniz'i seyrederek bir bardak çay içtim.DERELER DELÄ°RMÄ°ÅžSürmene'nin bıçaklarının ününü, uzun süreden beri biliyordum. Bir dükkánın önünde durup bıçaklar hakkında sohbet ettim, küçük bir çakı ile büyükçe bir ekmek bıçağı satın aldım. Arabaya dönerken bir lokantanın vitrininde gözüme iliÅŸen yazıyı okuyunca gülmeden geçemedim: ‘Hamsi ve balık bulunur!..’ Of'tan Çaykara'ya doÄŸru saptım. Niyetim yıllar önce gördüğüm ve aşık olduÄŸum Uzungöl'e gitmekti. Dereyi soluma alıp tırmanmaya baÅŸladım. Derme çatma köprülerin fotoÄŸrafını çektim. Yukarı çıktıkça derede akan su delirdi. Bir gün önceki yaÄŸmurlar sel olup dereye akmıştı. O da yatağına sığamayıp, önüne gelen köprüleri, yolları sürükleyip götürmüştü.Çamurlu yolları aşıp, Uzungöl'e vardım. Gölü görünce biraz hayal kırıklığına uÄŸradım. Gençlik aÅŸkım, eski güzelliÄŸini yitirmiÅŸti. İçimden fotoÄŸraf çekmek bile gelmedi. Birkaç kare görüntü ile yetindim.Gerisin geri sahile inip, soluÄŸu Rize'de Dedeman Oteli'nde (Tel: 464-223 5510) aldım. Aslında Ayder yaylasında bir Kuspuni'de (mısır kurutulan kulübe) kalacaktım. Sel yolları götürdüğü için bu isteÄŸimi gerçekleÅŸtiremedim. Dedeman, Rize'nin giriÅŸinde, denize hákim bir burunda yer alıyordu. Odamın balkonundan, hem Karadeniz hem çay tarlaları ile kaplı tepeler görünüyordu. Karadeniz burada nedense suspus olmuÅŸ, süt limana dönmüştü.LAZÄ°STAN SANCAÄžITepede yeÅŸilliklerin arasındaki beyaz evleri görünce not defterimi karıştırıp, Abdülhak Hamid'in 1881 yılının Mart ayında burası için yazdıklarını buldum: ‘Trabzon'dan ayrıldıktan sonra Lazistan'ın sancağının merkezi olan Rize'ye gelindi. Önü geniÅŸ deniz ve arkası Kafkas DaÄŸları'na benzeyen doruklar ak sıra daÄŸlardır ki, kara kuÅŸun yuva yapmak isteyeceÄŸi yerlerden sayılsa yeridir. Evler kıyıdan tepelere kadar dağınık ve sayısız aÄŸaçlar içinde doÄŸanın kayrası gibi serpilmiÅŸ bir halde dururlar. Renkleri ise hep ak olduÄŸundan o sayısız aÄŸaçlıkların arasından dışarıdan kışın bakılırsa kar yaÄŸmış, yazın bakılırsa çiçekler açmış denilir.’BardaÄŸa viskimi doldurup, yeÅŸil daÄŸlarla mavi denizi gözlerime meze yaptım. Balıkçılar aÄŸlarını serpmiÅŸ kısmetlerini bekliyorlardı. AÄŸaçların arasındaki ak evlerin pencerelerini ise akÅŸam güneÅŸi altına çevirmiÅŸti.Yemekte mıhlama ile yetindim. ErimiÅŸ peyniri sündüre sündüre yedim. Ertesi gün çıkacağım Hopa-Erzurum seferini düşünerek uykuya geçtim.Â
False